Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
İZİNSİZ NİKÂH YOK!

22 Ekim 2008 Çarşamba
Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

“Os­man­lı­lar­da ne ni­kâ­hın, ne de bo­şan­ma­nın kay­dı tu­tu­lur­du. Her şey er­ke­ğin iki du­da­ğı ara­sın­da idi. Ka­dın­lar mağ­dur olu­yor­du...” gi­bi söz­ler çok işi­ti­li­yor. Ha­ki­kat aca­ba böy­le mi­dir? Kos­ko­ca bir im­pa­ra­tor­luk­ta ev­li­lik­le­rin, bo­şan­ma­la­rın kay­de­dil­me­di­ği­ne inan­mak müm­kün mü?  

Ni­kâh ak­di, ta­raf­la­rın iki şa­hit hu­zu­run­da bir­bi­ri­ne uy­gun icap ve ka­bu­lüy­le ku­ru­lur. An­cak ni­kâh ay­nı za­man­da bir ibâ­det sa­yıl­dı­ğı için ol­sa ge­rek, Haz­ret-i Pey­gam­ber za­ma­nın­dan be­ri ni­kâh­la­rı hep üçün­cü bir şa­hıs kıy­mış­tır. Ni­kâh ak­di bir kud­sî se­re­mo­ni şek­lin­de ic­râ olun­muş­tur.

25 AKÇE LÂZIM

Os­man­lı­lar­da ni­kâ­hı ya biz­zat kâ­dı­lar kı­yar ve­ya ni­kâ­hın kı­yıl­ma­sı için kâ­dı­dan izin alı­nır­dı. İzin için de 25 ak­çe resm-i ni­kâh (ni­kâh har­cı) öde­nir­di. Bu har­cın 20 ak­çe­si kâ­dı­ya, ge­ri ka­la­nı da mah­ke­me kâ­tip­le­ri­ne ait­ti. Ev­le­nen­ler ay­rı­ca, tı­mar­lı si­pâ­hi­ye resm-i arus (ger­dek har­cı) öder­di. Bu ver­gi, ev­le­nen ka­dı­nın bâ­ki­re ve­ya dul, zen­gin, fa­kir ve­ya or­ta hal­li, Müs­lü­man ve­ya gay­ri­müs­lim ol­ma­sı­na gö­re de­ği­şir­di. Her vi­lâ­yet­te de ay­nı de­ğil­di. Ni­kâh için kâ­dı­dan izin al­mak yet­mez­di. Şey­hü­lis­lâm Ebus­su­ud Efen­di, za­ma­nın bo­zul­ma­sı ve kız ka­çır­ma­la­rın art­ma­sı ge­rek­çe­siy­le, ni­kâh­ta mut­la­ka kı­zın ve­lî­si­nin iz­ni­ni ara­yan İmam Mu­ham­me­d’­in gö­rü­şüy­le fet­vâ ver­di. “Zeyd, Hind-i bâ­li­ğa­yı, ba­ba­sı Amr’dan izin­siz ni­kâh ey­le­se, Amr râ­zı ol­ma­sa, ni­kâ­hı fes­he kâ­dir olur mu? El-Ce­vâb: Olu­r”. Bu fet­vâ za­ma­nın pa­di­şa­hı Ka­nu­nî Sul­tan Sü­ley­man ta­ra­fın­dan ka­nun hâ­li­ne ge­ti­ril­di. Böy­le­ce 1544 ta­ri­hin­den iti­ba­ren kâ­dı­lar, ve­lî­nin iz­ni bu­lun­ma­yan ni­kâh­la­rı ka­bul et­mek­ten men olun­du. Me­cel­le­’de geç­ti­ği üze­re, “Müc­te­hid­ler ara­sın­da ih­ti­laf­lı me­se­le­ler­de ima­mü­’l-müs­li­mîn haz­ret­le­ri her­han­gi ka­vil­le amel olun­mak üze­re em­re­der­se ge­re­ğiy­le amel olun­mak vâ­cib­dir.” Ni­kâ­hın ne­sep, na­fa­ka, me­hir, id­det, ve­râ­set gi­bi çok sa­yı­da hu­ku­kî ne­ti­ce­si ol­du­ğu için, res­mî ma­kam­lar­ca kı­yıl­ma­sı ve tes­ci­li is­ten­miş­tir. Böy­le­ce hem ale­ni­ye­ti te­min et­mek; hem de kö­tü ni­yet­le­rin önü­ne geç­mek dü­şü­nül­müş­tür. Ni­te­kim hü­küm­dar, umu­mun men­fa­ati için bir­ta­kım emir ve ya­sak­lar ge­ti­re­bi­lir.

İs­tan­bul kâ­dı­sı. Kâ­dı­dan i­zin al­ma­dık­ça nikâh kı­yı­la­maz­dı.

"BEN DAHİ AKD-İ NİKÂH EYLEDİM"

Ni­kâh­la­rı ya biz­zat kâ­dı kı­yar­dı, ya­hud ta­raf­la­rın ev­len­me­si­ne bir mâ­ni olup ol­ma­dı­ğı hu­su­sun­da kâ­dı­dan izin­nâ­me alın­dık­tan son­ra, ma­hal­le ve­ya köy ima­mı kı­yar­dı. Gay­ri­müs­lim­le­rin ni­kâ­hı­nı da kâ­dı­dan izin alın­dık­tan son­ra pat­rik ve­ya ha­ham kı­yar­dı. Ama bun­lar za­man za­man da­ha ucuz ol­du­ğu için ni­kâh­la­rı­nı pat­rik ve­ya ha­ha­ma de­ğil, kâ­dı ve­ya imam­la­ra kıy­dı­rır­dı. Hat­ta ru­hâ­nî­ler bu­na hü­kû­met nez­din­de iti­raz eder­di. Os­man­lı kâ­dı­la­rı, ta­lep edil­me­dik­çe zim­mî­le­rin ni­kâh­la­rı­na ka­rış­ma­mak­la em­ro­lun­muş­tur. İzin alı­na­cak kâ­dı, ta­raf­lar­dan bi­ri­nin ikâ­met­gâ­hı kâ­dı­sı­dır. Kâ­dı efen­di bir Münâkehât İzin­nâ­me­si tan­zim eder. Bu ve­si­ka­da, imam efen­di­ye ve­ya ru­hâ­nî rei­se hi­tâ­ben, ta­raf­la­rın isim­le­ri bil­di­ril­dik­ten son­ra, “ten­kî­he mâ­ni­’-i şe­r’­îsi yo­ği­se, ve­lî­si iz­ni ve ta­ra­feyn rı­zâ­la­rı ve tes­mi­ye-i mehr­le le­de­’ş-şu­hûd akd-i ni­kâh ey­le­ye­si­z” di­ye ya­zar­dı. Kâ­dı­la­rın ver­di­ği her tür­lü ve­si­ka si­ci­le kay­do­lu­nur­du. İzin­nâ­me imam efen­di­ye ve­ri­lir­di. Ta­raf­la­rın ni­kâh es­nâ­sın­da bu­lun­ma­la­rı âdet de­ğil­di. Her iki ta­ra­fı da ve­lî ve­ya ve­kil­le­ri tem­sil eder­di.

Dü­ğün gü­nü imam efen­di, iki şa­hit hu­zu­run­da, bir hut­be irâd edip, okun­ma­sı be­re­ket sa­yı­lan âyet ve ha­dîs­le­ri oku­duk­tan son­ra, ön­ce kız ta­ra­fı­na “Tâ­li­bi bu­lu­nan fe­lan­ca oğ­lu fe­lan­ca­yı şu mik­dar mehr ile ko­ca­lı­ğa ka­bul et­tin mi?” di­ye so­rar­dı. “Ka­bul et­ti­m” ce­va­bı­nı al­dık­tan son­ra er­kek ta­ra­fı­na “Tâ­li­bi bu­lun­du­ğu­nuz fe­lan­ca oğ­lu fe­lan­ca kı­zı fe­lan­ca­yı şu ka­dar mehr ile zev­ce­li­ğe al­dın mı?” di­ye so­rar­dı. “Al­dı­m” ce­va­bı­nı mü­te­akip bu su­al­le­ri her iki ta­ra­fa da iki de­fa tek­rar­la­dık­tan son­ra “Ben da­hi akd-i ni­kâh ey­le­di­m” der ve sün­net­te bil­di­ri­len dua­yı eder­di. Böy­le­ce ni­kâh kı­yıl­mış olur­du.

La­ti­fe Ha­nım ile M. Ke­mal Pa­şa­’nın ni­kâ­hı­nı 1923’te İz­mir kâ­dı­sı kıy­dı. Mut­lu­luk ge­tir­me­yen bu ev­lilik, iki yıl son­ra M. Ke­mal Pa­şa­’nın Lâ­ti­fe Ha­nı­m’­a gön­der­di­ği bir ta­lâk kâ­ğı­dı ile son bul­du.

“İMAM NİKAHI” MI?

İs­lâm ta­ri­hin­de Müs­lü­man­lar ehem­mi­ye­tin­den ötü­rü ni­kâ­hın, di­nî ve hu­ku­kî hü­küm­le­ri iyi bi­len ve ce­mi­yet­te iti­bar­lı bi­ri­si ta­ra­fın­dan ak­de­dil­me­si­ni ar­zu et­miş­tir. Bu se­bep­le ni­kâh­la­rı umu­mi­yet­le imam­lar kı­ya­gel­miş­tir. Ül­ke­miz­de di­nî ni­kâ­ha imam ni­kâ­hı de­nil­me­si de bu ge­le­ne­ğe da­ya­nır. Hal­bu­ki ni­kâ­hı il­lâ ima­mın kıy­ma­sı şart de­ğil­dir. Hat­ta hiç kim­se­nin ni­kâh kıy­ma­sı­na ge­rek yok­tur. Er­kek ve ka­dın iki şa­hit hu­zu­run­da “al­dım-var­dı­m” de­se, ni­kâh ku­rul­muş olur. Halk ara­sın­da hâ­lâ de­vam eden bir âdet var­dır. Ni­kâ­hın ta­raf­la­rı­nın, ve­kil ve ve­lî­le­rin, ay­rı­ca şa­hit­le­rin isim­le­ri ve im­zâ­la­rı­nın bu­lun­du­ğu bir kâ­ğı­da, kı­za öde­nen ve öde­ne­cek me­hir mik­ta­rı ile ge­re­kir­se ba­ba evin­den kı­za ve­ri­len eş­yâ da ya­zı­la­rak kız ta­ra­fı­na tes­lim edi­lir­di. İle­ri­de bir ni­zâ çı­kar­sa, me­hir kâ­ğı­dı adı ve­ri­len bu ve­si­ka de­lil olur­du. Kız meh­ri­ni ve çe­yi­zi­ni ge­ri ala­bi­lir­di.

Bir za­man­la­rın po­pü­ler çif­ti: Na­ci­ye Sul­tan-En­ver Pa­şa. Sul­tan­lar, di­le­di­ği za­man ken­di­le­ri­ni bo­şa­ya­bil­mek üze­re ev­le­nir­di. Şe­r’­î hu­kuk ka­dın­la­ra bu hak­kı ver­miş­tir.

BİLDİRMEYENE CEZÂ

Tan­zi­ma­t’­tan son­ra ni­kâ­hı kı­yan ima­ma ve­ya ru­hâ­nî re­is­le­re bir Mü­nâ­ke­hât İl­mü­ha­be­ri tan­zim edip, bir­kaç gün için­de nü­fus ida­re­si­ne bil­dir­me mec­bu­ri­ye­ti ge­ti­ril­di. 1914’ten son­ra bu va­zi­fe ko­ca­ya yük­len­di. İmam ve­ya ru­hâ­nî re­is­ten al­dı­ğı il­mü­ha­be­ri nü­fus da­ire­si­ne bil­dir­me­yen­le­re pa­ra ve ha­pis ce­zâ­sı ge­ti­ril­di. İzin­nâ­me­siz ni­kâh kı­yan­la­ra za­ten öte­den be­ri ce­zâ var­dı. Bu ce­zâ ön­ce­le­ri 2 çey­rek me­ci­di­ye idi. O de­vir­de bir me­ci­di­ye, 7.2 gram­lık Os­man­lı al­tı­nı­nın beş­te bi­ri­ne te­kâ­bül eden ve için­de 20 gram hâ­lis gü­müş bu­lu­nan 24 gram­lık pa­ra idi. 1913 ta­ri­hin­de izin­nâ­me­siz ni­kâh kı­yan­la­ra üç ay­dan iki se­ne­ye ka­dar ha­pis ce­zâ­sı ge­ti­ril­di. Gö­rü­lü­yor ki zan­ne­dil­di­ği gi­bi Os­man­lı­lar­da ni­kâh ve ta­lâk­lar ka­yıt al­tı­na alın­ma­mış de­ğil­dir. Dev­let bu işi çok sı­kı ta­kip et­miş­tir. 1926 yı­lın­da İs­viç­re Me­de­nî Ka­nu­nu­‘nun ik­ti­ba­sıy­la ev­li­lik için be­le­di­ye kay­dı esas alın­dı. Şe­r’­î hu­kuk da, dî­nî ni­kâ­hın res­mî hü­vi­ye­ti de ta­ri­he ka­rış­tı. Res­mî ka­yıt­tan ön­ce dî­nî ni­kâh kı­yan ve kıy­dı­ran­la­ra ce­zâ ge­ti­ril­di.

KAMBERSİZ DÜĞÜN

Haz­ret-i Pey­gam­ber, es­hâ­bı­nın ni­kâ­hı­nı hut­be oku­yup kı­yar­dı. Bu hut­be Al­la­h’­a hamd, Pey­gam­be­ri­ne sa­lât ve dua­dan iba­ret­tir. Ni­kâh­tan son­ra da eş­ler hak­kın­da du­a eder­di. Şu ka­dar ki hut­be ve du­a oku­mak ni­kâ­hın şar­tı de­ğil­dir. Ha­lî­fe Haz­ret-i Ali’­nin, iş­le­ri­nin çok­lu­ğu se­be­biy­le azat­lı kö­le­si ve hâ­ci­bi (ka­lem-i mah­sus mü­dü­rü) Kam­be­r’­i ni­kâh kıy­ma işiy­le va­zi­fe­len­dir­di. Hat­ta “Kam­ber­siz dü­ğün ol­maz!” sö­zü bu­ra­dan kal­mış­tır. Dört ha­lî­fe dev­rin­den be­ri İs­lâm dev­let­le­rin­de do­ğum­lar, ölüm­ler ve ni­kâh­lar tes­cil olu­nur­du. Bu si­cil­ler ha­zi­ne har­ca­ma­la­rı­na esas tu­tu­lur­du. Sel­çuk­lu­lar­dan iti­ba­ren ni­kâh­la­rı ya kâ­dı­lar kı­yar; ya­hud ni­kâh için kâ­dı­dan izin alı­nır­dı. Mı­sı­r’­da­ki Mem­lûk­ler za­ma­nın­da kâ­dı­la­rın ne­zâ­re­ti al­tın­da ak­kâd de­ni­len ni­kâh kıy­ma me­mur­la­rı var­dı. Za­man­la halk ara­sın­da kâ­dı ve­ya res­mî me­mur hu­zu­run­da ni­kâh kıy­ma âde­ti ya­yıl­dı.

Osmanlıca yazılmış resimli bir evlenme cüzdanı...

SİZ DE ŞA­HİT OLUN!

Kâ­dı iz­ni ol­mak­sı­zın kı­yı­lan ni­kâh sa­hih­tir. An­cak böy­le bir ni­kâ­ha da­ir ni­zâ vu­ku­un­da kâ­dı­lar bu­na ba­ka­maz­dı. Emr-i pa­di­şâ­hî­ye ay­kı­rı ha­re­ket et­mek suç­tur, ce­zâ­yı ge­rek­ti­rir... Ada­mın bi­ri ni­şan­lı­sı ile be­ra­ber ni­kâh kıy­mak üze­re mah­ke­me­ye gi­der. An­cak elin­de ni­kâh har­cı­nın ya­rı­sı ka­dar pa­ra­sı var­dır. Bu pa­ra­nın ni­kâh har­cı­na yet­me­ye­ce­ği­ni öğ­re­nin­ce ten­zi­lat ya­pıl­ma­sı­nı is­ter. Kâ­dı efen­di ka­bul et­me­yin­ce, ni­şan­lı­sı­na dö­ne­rek “Ben se­ni al­dım. Sen ba­na var­dın mı?” der. “Var­dı­m” ce­va­bı­nı alın­ca bu se­fer kâ­dı ve kâ­ti­be dö­ne­rek “Siz­ler de şa­hit olun a efen­di­ler!” di­ye­rek çı­kıp gi­der.

NİKÂH İLMÜHABERİ.. Ni­kâ­hı kı­yan imam ta­ra­fın­dan dol­du­ru­lan bu il­mü­ha­ber­ler, bâ­ki­re, sey­yi­be (dul) ve tec­did-i ni­kâh (ni­kâh ye­ni­le­me) için ol­mak üze­re üç ne­vi idi. Bi­rin­ci­sin­den 5, ikin­ci­sin­den 3 ve üçün­cü­sün­den de 1 ku­ruş harç alı­nır­dı. Bu harç­la­rın ya­rı­sı imam ve­ya ru­hâ­nî rei­se; di­ğer ya­rı­sı da nü­fus ida­re­si­ne ait­ti. İl­mü­ha­ber­de me­hir mik­ta­rı da kay­de­di­lir­di. Ni­kâ­hı kı­yan imam, tan­zim et­ti­ği il­mü­ha­be­ri, ta­raf­la­ra ya­hut ve­lî ve­ya ve­kil­le­ri­ne, ay­rı­ca şa­hit­le­re im­zâ­lat­tık­tan son­ra tas­dik ede­rek 8 gün için­de bel­de­nin nü­fus me­mur­lu­ğu ka­le­mi­ne gön­der­mek; nü­fus me­mû­ru da ve­sî­ka­da­ki bil­gi­le­ri nü­fus si­cil def­te­ri­ne ve alâ­ka­dar­la­rın nü­fus tez­ke­re­si­ne (kâ­ğı­dı­na) kay­det­tik­ten son­ra ev­rak­la­rı imam efen­di vâ­sı­ta­sıy­la ta­raf­la­ra tev­di et­me­ye mec­bur idi. Böy­le­ce ni­kâh işi tes­cil edil­miş olur­du.

ASKERDE NİŞANLISI YOK İSE... 1907 ta­rih­li bu izin­nâ­me, “as­ker­de ni­şan­lı­sı yok ise­” şar­tıy­la ve­ril­miş­tir. De­mek ki bir dev­re imam­lar, as­ker­de ni­şan­lı­sı bu­lu­nan kız­la­rın ni­kâ­hı­nı kıy­mak­tan men edil­miş­ler­di. Ma­ma­fih ni­şan­lan­mak hu­ku­kî bir ne­ti­ce do­ğur­maz. An­cak harb­le­rin hü­küm sür­dü­ğü de­vir­ler­de, as­ke­re gi­den­le­rin hu­ku­ku­nu ko­ru­mak mak­sa­dıy­la böy­le bir hü­küm ge­ti­ril­miş­tir.


 Önceki Yazılar
16.10.2017 - OSMANLILARIN HAREMEYN’E HİZMETLERİ

09.10.2017 - SUYA AKSEDEN OSMANLI MEDENİYETİ

02.10.2017 - MAZİNİN MAHZUN ŞAHİTLERİ: MEZARTAŞLARI

25.09.2017 - AMAN AĞZIMIZIN TADI BOZULMASIN - Şekerin hikayesi

18.09.2017 - OSMANLI PADİŞAHINDAN, KITLIK ÇEKEN İRLANDA HALKINA…

11.09.2017 - İSTANBUL TIBBİYE MEKTEBİ, AVRUPA İLE BOY ÖLÇÜŞÜYOR

04.09.2017 - TÜRKLERDE KURBAN GELENEĞİ…

28.08.2017 - AVRUPA’YI DOLAŞAN TÜRK MODASI

21.08.2017 - OSMANLI SARAYI’NDA ENGELLİLER VE DİLSİZ DİLİ

14.08.2017 - NEREDE O ESKİ YAZLAR… O ESKİ SICAKLAR…

Diğer makaleler için tıklayınız...