Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
SAVAŞTA AĞAÇ BİLE KESİLMEZ

28 Ocak 2009 Çarşamba
Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Bugün uçaklardan savrulan tonlarca bomba, hiçbir kaide tanımadan, canlı cansız ayırt etmeden ölüm kusuyor. Osmanlılar zamanında, savaşta muharip olmayanlar öldürülmez; ağaçlar kesilmez; ekinler yakılmaz; sular zehirlenmezdi.  

Eski hukukumuza göre harbi, hükümdar veya onun vazifelendireceği bir kumandan idare eder. Kumandanın meşru emirlerine şartsız uymak mecburîdir. Düşman şehri kuşatılınca, önce İslâmiyete davet edilir. Kabul etmezlerse, cizye karşılığı İslâm devletinin vatandaşı olmaları istenir. Bunu da kabul etmezlerse, harb kaçınılmaz olur.

Düşman ordusu kuvvetli ise, mal vererek sulh yapılabilir. Savaşta muharip olmayanlar öldürülmez. Ağaçlar kesilmez; ekinler yakılmaz; sular zehirlenmez. Ancak kumandan lüzumlu görürse, düşmanı zaafa uğratmak için bunlar da câiz olur. Harb kızışınca, askeri teşvik için kumandan “Yağma!” diye bağırabilir. II. Viyana Kuşatması’nın hüsrana uğramasının bir sebebi de, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın askere yağma izni vermemesiydi.

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa

Düşmana karşı her türlü silâhla karşı koyulur. Mısır’ın fethinde Osmanlıların seyyar toplarına karşılık; Mısır-lıların çakılı topları vardı. Sultan Selim, Memlük sultanı Tomanbay’a niçin seyyar toplar imal etmeye çalışmadıklarını sorunca, “Cennet, kılıçların gölgesi altındadır” hadîsine uyduğunu söyledi. Sultan Selim de ona, “Düşmana karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın, âyetini okumadınız mı?” diye cevap verdi. Muharebe esnasında davullar vurur, mehterler çalar, askeri yiğitlendirirdi. Bu arada asker arasında gezip, düşmanın yenilmeye yüz tuttuğu, sindiği gibi haberleri yayarak, askerin moralini düzeltmeye çalışanlar vardı. Bu hususî vazifelilere bozan denirdi.

Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi’nde kullandığı darbzen toptur. Topun ağız kısmında “Sultan Selim Şah bin Bayezid Han” yazılıdır. Uzunluğu 740 cm, çapı 25 cm.

GANİMETLERİN TAKSİMİ

Harb kazanılınca, düşman malları ganimet sayılır. Beşte biri hazineye konur. Geri kalanı harbe katılan gâzilere dağıtılır. Atlılara, atını kendisi getirdiği için, iki hisse verilir. Ganimet taksim edilirken, şehidin hissesi mirasçılarına teslim edilir. Ganimet İslâm ülkesine getirilip taksim edilmeden önce, kimse buna mâlik olamaz. Ancak İslâm ordusu, ihtiyaçları kadar yiyebilir ve kullanabilir. Harbe bilfiil iştirak etmeyip de, casusluk gibi faaliyetlerde bulunan mücâhidler de ganimetten hak sahibidir. Muharebede yardımcı olan, meselâ hastabakıcılık yapan köle, kadın ve çocuklar ile yol gösteren gayrımüslimlere, taksim edilmeden önce ganimetten bir mikdar mal verilir. Ayrıca her asker, öldürdüğü düşmanın üzerindekilere mâlik olur. Düşman arazisinin beşte dördünü, hükümdar hazineye alıp halka kiraya da verebilir. Osmanlılar, fethettiği toprakları hep böyle yapmıştır.

EN YÜKSEK RÜTBE

Muharebe esnâsında aldığı yaradan dolayı harb meydanında hemen ölen Müslümanlar şehid olur. Haksız yere katledilen kimse de böyledir. Şehidlik, İslâm dini bakımından mühim ve yüksek bir mertebedir. Şehid, yıkanmayıp kefenlenmeden üzerindeki kanlı elbiseleri ile defnedilir. Harbde yaralanıp bir yere nakledilen ve az da olsa yiyip içen, uyuyan veya tedavi gören veya bir çadıra sığınan yahut aklı başında olduğu halde üzerinden bir namaz vakti geçip de onu edâya kâdir olan kimseye mürtes denir. Mürtes yıkanır, kefenlenir. Bu sebeple maktul halîfelerden Hazret-i Ömer ve Ali yıkanıp kefenlenmiş; fakat Hazret-i Osman yıkanmayıp üzerindeki kanlı elbiseleriyle defnolunmuştu. Sultan Murad Hüdâvendigâr, harb meydanında şehit düşmüştü.

TESLİM OLANLAR ÖLDÜRÜLMEZ!

Esirler hakkında hükümdar muhayyerdir: 1-Eli silâh tutanları öldürebilir. 2-Müslüman esirlerle değiş-tokuş yapabilir. 3-İhtiyaç varsa fidye karşılığı serbest bırakabilir. 4-Köle yapabilir. Böylece beşte biri devlete, beşte dördü de gâzilere ait olur. Tarihimizde ekseriya bu son usul hem insanî olduğu, hem işgücü temin ettiği, hem düşmanın gücünü kırdığı; hem de potansiyel Müslümanlar meydana getirdiği için tercih edilmiştir. Zaten o devirde hemen her ülkede bu esaslar geçerliydi. Esir alınmadan teslim olanlar öldürülmez. Esir alındıktan sona Müslüman olmak, köleliğe engel değildir. Ama ölüm ve değiş-tokuştan kurtulur. Esirler, insanî muamele görme hakkına sahiptir. Eziyet ve işkence yasaktır. Hazret-i Peygamber, bir muharebede esirlerin güneş altında bekletildiğini görünce bunu şiddetle men ederek hepsinin gölgeye alınmasını emir buyurmuştu. Mağlûp devletin halkı, ya ülkeyi terkeder; yahud Müslü-manlarla eşit haklara sahip vatandaş olarak yaşamaya devam eder.


 Önceki Yazılar
16.10.2017 - OSMANLILARIN HAREMEYN’E HİZMETLERİ

09.10.2017 - SUYA AKSEDEN OSMANLI MEDENİYETİ

02.10.2017 - MAZİNİN MAHZUN ŞAHİTLERİ: MEZARTAŞLARI

25.09.2017 - AMAN AĞZIMIZIN TADI BOZULMASIN - Şekerin hikayesi

18.09.2017 - OSMANLI PADİŞAHINDAN, KITLIK ÇEKEN İRLANDA HALKINA…

11.09.2017 - İSTANBUL TIBBİYE MEKTEBİ, AVRUPA İLE BOY ÖLÇÜŞÜYOR

04.09.2017 - TÜRKLERDE KURBAN GELENEĞİ…

28.08.2017 - AVRUPA’YI DOLAŞAN TÜRK MODASI

21.08.2017 - OSMANLI SARAYI’NDA ENGELLİLER VE DİLSİZ DİLİ

14.08.2017 - NEREDE O ESKİ YAZLAR… O ESKİ SICAKLAR…

Diğer makaleler için tıklayınız...