Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
ANADOLU'NUN İSTANBUL'U...

07 Ekim 2009 Çarşamba
Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Fethedildiği yıllarda nüfusu 50 bini bile bulmayan İstanbul, Anadolu’dan göçler sayesinde büyüdü. Bursalılar Eyüp Sultan’a, Gelibolulular Tersâne’ye, Samsunlular Tophâne’ye, Eğirdirliler Eğrikapı’ya, Konyalılar Aksaray’a yerleşti

İstanbul, on milyonu aşkın nüfusuyla Avrupa’nın, hatta dünyanın en büyük şehirlerinden birisidir. Tarih boyu köylüler “taşı toprağı altın” diyerek İstanbul’a gelip yerleşmişlerdir. Bu göç, demokrasinin geldiği ve nakliyenin kolaylaştığı 50’lerden sonra tabiî ölçüyü aşmıştır. Tabiî nüfus artışı pek çok sıkıntıyı da beraberinde getirmiştir. Son yıllarda bilhassa büyük şehir belediyeleri şehre girişlerde vize aranmasını bile teklif etmek zorunda kalmıştır.

ŞEHRİ HARAP ETTİLER

Osmanlılar, fetihten sonra şehri çok harap bir vaziyette buldu. İki asır önce Haçlı seferleri sırasında şehri işgal edip elli sene kalan Latinlerin yaptığı tahribattan sonra şehir belini henüz doğrultamamıştı. Bizans’ın dillere destan hazineleri bile Avrupa’ya kaçırılmıştı. Sarayburnu mevkiindeki sarayları bile yıkıldığı için, imparatorlar, Ayvansaray’da harabeleri bugün Tekfur Sarayı diye bilinen yazlık sarayda otururdu. Şehrin en büyük mabedi Ayasofya bile yıkılmaktan fetihten az önce Sultan Fatih tarafından İmparatora gönderilen Osmanlı mimarının gayretleriyle kurtulmuştu. Mimar şehrin bir gün mutlaka fethedileceğine inandığı için, fetihten sonra câmi yapılması mukadder olan Ayasofya’nın müstakbel minarelerinin temellerini bile hazırlamıştı. Edirne’ye dönüşünde bütün bunları padişaha rapor etmeyi de unutmamıştı.

KİM NEREYE YERLEŞTİ?

Şehir fethedildiğinde nüfusu elli binden fazla değildi. Vebâ salgınları, Haçlı kıyımı ve yangınlar sebebiyle nüfus azalmıştı. Sultan Fatih, derhal şehre Anadolu ve Rumeli’den muhacirler getirtip yerleştirdi. Metruk ev ve dükkânları kendilerine verdi. Anadolu’dan ilk gelenler arasında Bursalılar Eyüp Sultan’a, Trabzonlular sonradan Bayezid Câmii’nin yapıldığı yerin civarına, Çarşambalılar Fatih-Çarşambasına, Tireliler Vefâ’ya, Kastamonulular Kazancı mahallesine, Gelibolulular Tersâne’ye, Sinop ve Samsunlular Tophâne’ye, Eğirdirliler Eğrikapı’ya, İzmirliler Büyük Galata’ya, Konya, Aksaray ve Karamanlılar Aksaray ve Fatih’e, Niğde-Ortaköylüler Ortaköy’e Üsküplüler Cibâli, Yenişehirliler ise Yenikapı’ya yerleştirilmiş; diğerleri de Üsküdar’a yerleşmeyi tercih etmişlerdi. Zaten burası uzun zamandan beri Osmanlıların elindeydi. Ahâlisi de Türkmen idi.

SANATKÂRSIZ ŞEHİR OLMAZ

Bu arada Sultan Fatih, İstanbul’da ticaret ve zenaat hayatının da gelişmesi için bu işlerden iyi anlayan Moralı Rumları Fener’e, Ermenileri Langa, Kumkapı ve Hasköy’e, Yahudileri ise Tekfur Sarayı ile Çıfıt Kapısı civarına iskân ettirdi. Çıfıt, Yahudi’den bozma bir kelimedir. Trabzonlu Rumlar Galata’ya oturdu. Padişah, civardaki münbit arâziye şehrin iaşesini sağlamak maksadıyla çiftçiler yerleştirmeyi de ihmal etmedi. Bizanslılar, kendileriyle aynı mezhepte olmayan Ermenilere alerji duyar; bunlara Doğu Anadolu’dan beriye adım attırmazdı. Türkler sayesinde Ermeniler Anadolu’ya yayılmış; şehirlerde mâhir oldukları sanatları icrâya başlamıştı. Sultan Fatih, İstanbul’da Ermeni Patrikliği kurup; yeni fethedilen Kırım’dan 40 bin kadar sanatkâr Ermeni’yi ailesiyle Gedikpaşa civarına iskân etti. Yavuz Sultan Selim de Doğu’dan bir o kadar Ermeni getirtip Samatya’ya yerleştirdi. Böylece Osmanlılar, yeni baştan imar ve iskân ederek şehre mührünü vurmuş oluyordu. Bu padişah devrinin sonlarında yapılan sayımdan anlaşıldığına göre İstanbul’un nüfusu, Üsküdar, Galata ve Boğaziçi ile beraber 100.000‘e yaklaşmıştı. Sultan II. Bayezid zamanında da 400 bini buldu. Böylece Herat, Kahire ve Tebriz’i de geride bırakarak, 17. asra kadar dünyanın en büyük şehri hâline geldi. Bu arada Müslüman nisbeti de gayrımüslimleri geçerek % 60’a vardı. Nüfusun % 75’i Suriçi; % 15’i Galata ve Eyüp’te, gerisi de Üsküdar ve Boğaziçi’ndeydi.

NÜFUS 1 MİLYONU GEÇİYOR

İstanbul (Suriçi), Üsküdar, Galata ve Eyüb adıyla dört kazâya ayrılan şehirde iskân işi Kanuni Sultan Süleyman zamanına dek sürdü. Bu zaman zarfında Şam ve Kahire‘den de pek çok sanatkâr getirtilerek şehre yerleştirildi. Şehri genişletmek için padişah paşalara şehir dışında yerleşmelerini istedi. Bunların evi etrafında kapı halkı yerleşecek; câmi, hamam, çarşı derken yeni mahalleler kurulacaktı. Ayaspaşa, Piyâlepaşa, Kasımpaşa gibi semtler böyle teşekkül etti. Arâzisi kıt, geçim imkânları sınırlı olan batı ve doğu Karadeniz sahil halkı, asırlarca kışın İstanbul’da balıkçılık ve fırıncılık yapıp yazın memleketlerine dönerdi. Sanayileşmenin başladığı 19. asırdan itibaren temelli yerleştiler. Bugün bile İstanbul halkının ekserisinin menşei buralıdır. Bunlara Rumeli ve Kafkas muhacirleri de eklendi. Anadolu’dan göç ise devam etti. İstanbul’un nüfusu 18. asırda 700 bin, 19. asırda ise 800 bini buldu. Bu devirde Londra 5, New York 3.5, Paris 2.5, Berlin ve Viyana 1.5 milyona varmıştı ve İstanbul hemen arkalarından geliyordu.

SON YILLARDA NÜFUS AZALDI

Osmanlı Devleti’nin son günlerinde bozgunlar, salgın ve yangın gibi felâketler nüfusu azalttı. Cumhuriyetin ilk yıllarında şehirde ancak 700 bin kişi sayıldı. Şunu da kaydetmek lâzımdır ki, tereke defterleri ve nüfus sicillerinden anlaşıldığına göre Osmanlılarda nüfus artış hızı düşüktür. Sürekli harbler, çocuk ölümlerindeki fazlalık ve salgın hastalıklar yanında, halk muhtemelen giderek zorlaşan çocuk terbiyesinden ürkerek nüfus planlamasına gitmiştir. Cumhuriyetin ilânını müteakip okumuş İstanbullular bürokrat olarak Ankara ve taşraya geçti. Hakikî İstanbullulara buralarda rastlamak daha kolaydır. İstanbul’un nüfusu ilk defa 1955 sayımında 1 milyonu geçti. Yunan Harbi ve Kıbrıs hâdiseleri vesilesiyle Rumlar; Varlık Vergisi sebebiyle Yahudiler; çeşitli tazyiklerle de Ermeniler şehri terke mecbur edildi. İstanbul, plansız büyüme sebebiyle zamanla büyüsünü kaybederek imparatorluğun rüya şehri olmaktan çıktı.

ÇANKIRILILAR KAYIKÇILIK YAPARDI

Bizans zamanından beri Arnavutlar şehrin inşaat işlerinde, Kürtler ise hamallık gibi güç gerektiren işlerde çalışırdı. Çamurdan korumak için sokaklara döşenen irili ufaklı taşlara Arnavut Kaldırımı denme sebebi budur. Enteresandır, Osmanlılar zamanında Haliç ve Boğaz’da kayıkçılık yapanların ekserisi, Çankırılılar idi. Kasaplar ise Sultan IV. Murad zamanından beri Eğinlidir. Hatta Anadolu’nun ilk gurbetçileri, arâzi kıtlığından geçim imkânları dar olan ve bugün Erzincan’a bağlı Eğin’den çıkmıştır. Şehirde mandıracılık ve süt mamulleri işini Bulgaristan ve Kuzey Makedonya’dan gelen Rumelililer yapardı. Tatlıcı ve şekerciler ekseriyetle Kastamonu’dan idi. Başlarda bir müddet çalışıp para kazandıktan sonra sılalarına giderlerdi.


 Önceki Yazılar
20.11.2017 - BİR MUHALİFİN PORTRESİ: MUSTAFA SABRİ EFENDİ

13.11.2017 - ADRİYATİK'TE OSMANLILAR - KARADAĞ SEYAHAT NOTLARI

06.11.2017 - KATALONYA’NIN BİTMEYEN MÜCADELESİ

30.10.2017 - OSMANLI HANEDANI HAYATINI BİR KADINA BORÇLUDUR

23.10.2017 - HAREMEYN’DE OSMANLI MÜHRÜ

16.10.2017 - OSMANLILARIN HAREMEYN’E HİZMETLERİ

09.10.2017 - SUYA AKSEDEN OSMANLI MEDENİYETİ

02.10.2017 - MAZİNİN MAHZUN ŞAHİTLERİ: MEZARTAŞLARI

25.09.2017 - AMAN AĞZIMIZIN TADI BOZULMASIN - Şekerin hikayesi

18.09.2017 - OSMANLI PADİŞAHINDAN, KITLIK ÇEKEN İRLANDA HALKINA…

Diğer makaleler için tıklayınız...