Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
AH ŞU DİYÂNET BÜTÇESİ!

18 Kasım 2009 Çarşamba
Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Demokratik açılım, uzun zamandır böyle şeylere pek alışık olmayan cemiyetimizi hayli şaşırtıyor. İnsan haklarına riayet, herkesin din ve vicdan hürriyetine sahip olması, kimsenin ırkından dolayı ayıplanmaması, hatta mahallî dil ve örflerini yaşatabilmesi, Osmanlı Devleti’nin esas hususiyetlerindendi. Üstelik laik de değildi.

KARIŞMA, KOORDİNE ET!

Önceki hukukumuz, hükümdara dini, vatanı ve milleti koruma vazifesini yüklemiştir. Osmanlı hükümdarları bu sebeple İslâm dininin öğrenilip tatbiki için elverişli zemin hazırlamışlardır. Osmanlı Devleti’nde devletin dinî vazifelerini yerine getirmekle şeyhülislâmlık meşgul olurdu. Müftü, kadı, müderris ve beratlı imam-hatiplerin tayini buradan yapılırdı. Câmi, medrese gibi dinî müesseseleri devlet değil, şahıslar yapar; bunların maksatlarını gerçekleştirebilmesi için de gelir getiren vakıflar kurardı. İmam, hatip, müezzin, kayyım, müderris gibi vazifelilerin maaşı da vakıf bütçesinden karşılanırdı. Gayrimüslimlerin dinî hayatına ise devlet aslâ müdahale etmez; ancak gerektiğinde bunları desteklerdi. Osmanlı tarihinde, fakir düşen kiliselere devletin malî yardım yaptığına dair çok sayıda misal vardır. Ankara Hükûmeti zamanında şeyhülislâmlığın işlerini Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti yürütür; kadı, müftü ve din adamı tayinlerini yapar; vakıfları idare ederdi. 1 Teşrinsâni (Kasım) 1922 tarihinde saltanatın kaldırılması üzerine Şeyhülislâmlık tarihe karıştı. Anayasada “Devletin dini, din-i İslâmdır” hükmü bulunduğu için Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti bu hususta tek salâhiyetli makam oldu.

Cumhuriyet hükümetleriyle uyum içinde çlışmasıyla tanınan ilk Diyânet İşleri Reisi Rıfat Börekçi

DİYANET İŞLERİ KURULUYOR

3 Mart 1924 yılında halîfelikle beraber Şer’iyye Vekâleti de lağvedildi. Kadı mahkemeleri kapatıldı. Medreseler Maarif Vekâleti’ne (Milli Eğitim Bakanlığı) bağlanarak temelli tatil edildi. Türk tarihinin en mühim hâdiselerinden birisi olan bu inkılâp, bugün bile anayasaya aykırılığı iddia edilemeyecek inkılâp kanunlarından olarak anayasada yer almaktadır. Şer’iyye Vekâleti’nin kaldırılması üzerine, Müslüman vatandaşların dinî işlerinin devlet kontrolünde yürütülmesi için Başvekâlete (Başbakanlığa) bağlı Diyânet İşleri Reisliği (Başkanlığı) kuruldu. Başına da eski Ankara Müftüsü Rıfat (Börekçi) Efendi getirildi. Ayrıca Vakıflar Genel Müdürlüğü kuruldu. Anayasada devletin dininin İslâm dini olduğuna dair hüküm 1928’de kaldırıldı; CHP programındaki laiklik prensibi ise 1937’de anayasaya girdi.

KAPATMA SEBEBİ

Laik bir sistemde Diyânet İşleri Başkanlığı gibi bir müessesenin bulunması çok yadırganmış; hem dindar, hem de demokratik çevreler bunu kabullenmekte zorlanmıştır. Ancak bu tatbikatın kolayca tahmin edilebilecek sebepleri vardır. Öncelikle muhtemelen, devletin dinî hayata hizmet etme geleneğine alışkın bir cemiyette geçiş devresi öngörülmüştü. Ama daha çok, öteden beri devletin dinî esaslara göre yönetildiği bir inanç sistemine sahip Sünnî Müslümanları kontrol altında tutarak, bir tehdit unsuru olmasını engellemek isteniyordu. Gayrimüslimler, bu hususta daha serbestti. Din adamlarının tayini, maaş ve zâtî işleri, hutbe ve vaazlar, din adamı yetiştirilmesi tamamıyla devlet tarafından yapılıyor; fetvâ işleri sadece ibâdetlerle sınırlandırılarak münhasıran Diyânet İşleri Başkanlığı’na veriliyordu. Artık hangi ilmî sıfat ve ehliyete sahip olursa olsun, kimse namaz kıldırmak, nikâh kıymak, dinî konularda konuşmak, vaaz, hutbe, ders ve fetvâ vermek hakkını hâiz değildi. Hatta Diyânet İşleri Başkanlığı’nın yapısı hakkında programına madde koymak, siyasî partiler kanununa göre bir kapatma sebebi sayıldı.

 

İstanbul’un en eski alışveriş ve ziyaret mekânlarından Mısır Çarşısı, Yeni Cami’nin vakıflarından biri.

HÂDİSENİN GÖRÜNMEYEN YÜZÜ

Bugün, devletin, Sünnî Müslümanların dinî işlerine kendi ideolojisine göre tanzim etmesinden ziyade, bütçeden diyânet hizmetlerine aktarılan meblağ göze batmaktadır. Bazı Gayrimüslim, Ateist veya Alevî vatandaşlar, ödedikleri vergilerden Sünnî Müslümanların din işlerine para aktarılmasını istememekte; yahut kendilerine de böyle bir ödeme yapılmasını talep etmektedir. Bu sebeple birkaç senedir bilhassa Alevî cemiyetlerine örtülü ödenekten sus payı ödenmektedir. Gerçekte laik bir devlet, bütün dinlere eşit mesafede olan, hiçbir dine müdahale etmeyen, insanların dinî hayatını düzenleme hevesinde olmayan, vatandaşlar arasında din hususunda ayırımcılık yapmayan devlettir. Ancak hâdisenin görünmeyen bir yüzü daha vardır. Osmanlı Devleti’ndeki câmilerde hizmet veren imam, müezzin, kayyım, müderris gibi hademe-i hayratın maaşlarının ve ayrıca bunların ısıtma, aydınlatma, temizleme ve tamirat masraflarının karşılanması için ev, dükkân, çiftlik gibi gelir getiren mülkler vakfedilmişti. Cumhuriyetten sonra bu işlerden bazıları için diyânet bütçesi tahsis edildi. Bu vakıflardan satış veya gasp gibi sebeplerle gayri meşru biçimde istifadeden düşenler bir yana, kalanlardan elde edilen gelirler umumî bütçeye girmektedir. Meselâ Mısır Çarşısı, Yeni Câmi vakıflarından birisidir. Bugün geliri devlete aittir. Bu gelirler, rasyonel toplanacak olursa, diyânet işleri bütçesini fazlasıyla karşılayacak meblağdadır. Bunu hemen herkes gözden uzak tutmaktadır.

Câmi, Kur’an-ı kerim kursu, imam-hatib mektebi gibi dinî hizmet müesseseleri ise halk tarafından gönüllü olarak yaptırılmakta; buradaki vazifelilerin tayini ise, halkın değil, devletin arzusuyla olmaktadır. Şu halde, Müslümanların dinî işleri için bütçeden ayrılan para, halktan toplanan vergilerden değil, bir bakıma vaktiyle Müslümanların kurdukları vakıfların gelirlerinden karşılanmaktadır. Üstelik devlet din hizmetlilerine en düşük maaşı vermekte; rağbetten düşen din hizmetlerinin, kalitesi de düşmektedir. Sonra da din adamları alaya alınmaktadır. O halde umumî bütçe yerine yalnızca bu vakıfların gelirleri diyânet hizmetlerine aktarılsa, kimsenin söyleyecek şeyi kalmayacaktır. Devlet, maarif, sağlık, bayındırlık gibi cemiyetin belli kısmının ancak faydalanabildiği hizmetlere para aktarmaktadır. Meselâ devlet okullarından hiç faydalanmayan bir kimsenin vergilerinden, bu okullara para aktarılmaktadır. Halkın dinî ihtiyaçlarının karşılanması için bütçeden para ayrılmasına karşı çıkmak, tek taraflı bir bakış açısını yansıtıyor. Bu, laikliğe aykırı ise; dinî maksatlarla kurulan vakıfların başka cihetlere yönlendirilmesi de laikliğe aykırı olsa gerek.


 Önceki Yazılar
20.11.2017 - BİR MUHALİFİN PORTRESİ: MUSTAFA SABRİ EFENDİ

13.11.2017 - ADRİYATİK'TE OSMANLILAR - KARADAĞ SEYAHAT NOTLARI

06.11.2017 - KATALONYA’NIN BİTMEYEN MÜCADELESİ

30.10.2017 - OSMANLI HANEDANI HAYATINI BİR KADINA BORÇLUDUR

23.10.2017 - HAREMEYN’DE OSMANLI MÜHRÜ

16.10.2017 - OSMANLILARIN HAREMEYN’E HİZMETLERİ

09.10.2017 - SUYA AKSEDEN OSMANLI MEDENİYETİ

02.10.2017 - MAZİNİN MAHZUN ŞAHİTLERİ: MEZARTAŞLARI

25.09.2017 - AMAN AĞZIMIZIN TADI BOZULMASIN - Şekerin hikayesi

18.09.2017 - OSMANLI PADİŞAHINDAN, KITLIK ÇEKEN İRLANDA HALKINA…

Diğer makaleler için tıklayınız...