Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
YÜZÜNDE MEYMENET OLMAYAN İSTANBUL'A ADIM BİLE ATAMAZDI

29 Ekim 2008 Çarşamba
Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Vak­tiy­le Ru­me­li ve Ana­do­lu’da dev­le­te ait top­ra­ğı ki­râ­la­yan kim­se, ki­râ müd­de­ti bit­me­den top­ra­ğı­nı terk ede­mez­di. Yok­sa pa­ra ce­zâ­sı öder­di. Asa­yiş bo­zul­ma­sın, ia­şe sı­kın­tı­sı ya­şan­ma­sın di­ye, şe­hir­le­re yer­leş­mek sı­nır­lan­dı­rıl­mış­tı. Köy­den şeh­re gö­çü ön­le­mek o za­man­lar dev­let si­ya­se­tin­de yer al­mış bir hu­sus­tu. Ni­te­kim Ka­nu­nî Sul­tan Sü­ley­man dev­rin­de ya­şa­mış ta­rih­çi Ge­li­bo­lu­lu Âlî, Na­si­ha­tü’s-Se­lâ­tin di­ye bir eser ka­le­me al­mış­tır. Dev­let adam­la­rı­na tav­si­ye­ler­de bu­lu­nur. Bu­ra­da der ki: “İda­re­ci­ler, köy­den şeh­re gö­çe en­gel ol­ma­lı­dır. Çün­kü bun­lar mem­le­ket­le­ri­ni terk edin­ce ora­da­ki arâ­zi­le­ri eki­lip bi­çi­le­mez, böy­le­ce si­pâ­hi­le­re de bir fay­da­la­rı ol­maz, do­la­yı­sıy­la mil­lî mü­da­fa­aya dar­be vu­rur. Öte yan­dan gel­dik­le­ri şeh­re kay­do­lun­ma­dık­la­rı için çift bo­zan ver­gi­si de öde­mez­ler. Gel­dik­le­ri şeh­rin hal­kı­nın rız­kı­nı da da­ral­tır­lar. Bu­ra­da ça­lı­şıp ver­gi de ver­mez­ler. Hü­kû­me­te dü­şen ya bun­la­rı ge­ri gön­der­mek, ya da sı­kı kon­trol edip fa­ali­yet­le­ri­ni ver­gi­ye bağ­la­mak­tır.

 İs­tan­bul’un Âsu­de gün­le­ri­ni aksettiren gravürler, bu­gün ha­yal­den öte bir şey de­ğil!

BEKÂR UŞAKLARI O za­man­lar İs­tan­bul’a yer­leş­mek ko­lay de­ğil­di. Hac, mi­ras tak­si­mi, ce­nâ­ze zi­ya­re­ti gi­bi se­bep­ler­le İs­tan­bul’a hu­su­sî izin­le ge­len­ler ve­ya ge­çen­ler, iş­le­ri bi­tin­ce şeh­ri terk et­me­ye mec­bur­du. Ter­sâ­ne gi­bi yer­ler­de iş­çi­le­re ih­ti­yaç ol­du­ğu için her za­man İs­tan­bul’a ça­lış­mak üze­re ge­çi­ci ge­len­ler var­dı. Bun­la­ra be­kâr uşak­la­rı de­nir­di ve hü­kû­met ta­ra­fın­dan tah­sis edi­len di­sip­li­niy­le meş­hur be­kâr oda­la­rın­da kal­mak mec­bu­ri­ye­tin­de idi­ler. Be­kâr uşak­la­rı İs­tan­bul’a bu­lun­duk­la­rı şeh­rin kâ­dı­sın­dan al­dık­la­rı izin­le ve ge­çi­ci ola­rak ge­lir­di. Ay­rı­ca İs­tan­bul’da bir ke­fil­le­rinin bu­lun­ma­sı da şart­tı. Bun­lar eğer bir suç iş­ler­ler­se ke­fil­le­ri de me­sul olur­du. Çün­kü bun­lar ke­fi­li ol­duk­la­rı be­kâr uşak­la­rı­nın hal­le­ri­ni, ta­vır­la­rı­nı kon­trol edip uy­gun­suz bir du­rum gö­rür­ler­se il­gi­li ma­kam­la­ra ha­ber ver­mek­le mü­kel­lef­ti. XVI­I. asır­da köy­lü halk, harb­ler ve is­yan­lar se­be­biy­le köy­le­ri­ni terk ede­rek hi­sar için­de mu­ha­fa­za­lı şe­hir­le­re yer­leş­me­ye baş­la­dı. Bu göç­ten İs­tan­bul da na­si­bi­ni al­ma­sın di­ye şeh­re gi­riş ve çı­kış­ta kon­trol­ler sı­kı­laş­tı­rıl­dı. Bu­na rağ­men nü­fus ar­tı­şı ön­le­ne­me­di. Be­kâr oda­la­rı da bir fe­sad ve fu­huş oca­ğı hâ­li­ne gel­di. Ço­ğu ye­ni­çe­ri ol­du. Ye­ni­çe­ri oca­ğı kal­dı­rı­lır­ken bu oda­lar bi­rer bi­rer yık­tı­rıl­dı. Sâ­kin­le­ri de şe­hir­den sü­rül­dü.

Ana­do­lu’dan İstanbul’a ge­len­ler Bos­tan­cı­ Köp­rü­sün­de Bostancıbaşı tarafından durdurulur, tezkereleri kontrol edilirdi

TEZKERESİ OLMAYAN ŞEHRE GİREMEZ!

Sul­tan II. Mah­mud, İs­tan­bul’un be­le­di­ye iş­le­ri için İh­ti­sap Ağa­sı’nı va­zi­fe­len­dir­di. Şe­hir­de ba­şı­boş ser­se­ri ta­kı­mı­nın top­lan­ma­sı­na izin ve­ril­me­ye­cek­ti. Şe­hir­de ge­çi­ci ola­rak bu­lu­nan ve ça­lı­şan be­kâr uşak­la­rı bir bir tes­bit edi­lip ke­fil­le­riy­le be­ra­ber mah­ke­me­ce ka­yıt al­tı­na alı­na­cak­tı. Elin­de mü­rur tez­ke­re­si ol­ma­yan­lar şeh­re gi­re­me­ye­cek­ti. Mü­rur tez­ke­re­le­ri her­ke­sin ken­di mem­le­ke­tin­den alı­na­cak ve bun­la­ra İs­tan­bul’a ne iş için gel­dik­le­ri ya­zı­la­cak­tı. Ru­me­li’den ge­len­ler Kü­çük­çek­me­ce’den, Ana­do­lu’dan ge­len­ler de Bos­tan­cı­ba­şı Köp­rü­sün­den an­cak şeh­re gi­re­bi­le­cek­ti. Şeh­rin iki uç hu­du­du dı­şın­da­ki yol­lar­dan şeh­re gi­ren­ler mü­rur tez­ke­re­le­ri ol­sa da ce­za­lan­dı­rı­la­cak­tı. Şek­li şe­mâ­ili uy­gun ol­ma­yan, “yü­zün­de mey­me­net bu­lun­ma­yan”, şüp­he uyan­dı­ran­la­rın tez­ke­re­si­ne bu hu­sus şif­rey­le iş­le­nir, tah­ki­ki İh­ti­sab Ağa­lı­ğı’nca ya­pı­la­rak ge­re­kir­se o kim­se şeh­re alın­mazdı.

O za­man­lar dağ­lık böl­ge­ler­den ge­len Ar­na­vut ve Kürt­ler, in­zi­bat ba­kı­mın­dan şeh­re so­kul­ma­ya­cak­tı. Mü­rur tez­ke­re­si­ni ka­ra­kol­da gös­te­rip ha­va­le et­ti­ren kim­se­ler Çar­dak is­ke­le­sin­de­ki İh­ti­sab Ağa­sı ko­na­ğı­na gi­de­rek ken­di­le­ri­ni, o gü­nün ta­ri­hiy­le be­ra­ber eş­kal­le­ri­ni Ru­me­li ve Ana­do­lu için tu­tu­lan iki ay­rı def­ter­den bi­ri­si­ne kay­det­ti­re­cek­ti. Var­sa si­lah­la­rı­nı tes­lim ede­cek­ti. Bun­lar dev­let­çe tah­sis edi­len ve Su­ri­çi, Üs­kü­dar, Ga­la­ta ve Eyüb’de bu­lu­nan be­kâr oda­la­rın­da ka­la­cak­lar­dı. Ada­lı­la­rın ta­bi­ati Ana­do­lu ve Ru­me­li­le­re uy­ma­dı­ğı için bun­la­ra fark­lı yer­ler gös­te­ri­le­cek­ti. Da­ha son­ra bil­dir­di­ği işe gi­re­cek ve ken­di­si­ne bir ke­fil gös­te­rip kay­det­ti­re­cek­ti. Eğer mes­le­ği­ne uy­gun iş bu­la­maz­sa ve­ya bu iş­ler­de ele­man faz­la­sı var­sa ge­ri gön­de­ri­le­cek­ti. Her­han­gi bir se­bep­le ge­ri dö­nen­le­re İs­tan­bul ka­dı­lı­ğın­dan dö­nüş için ye­ni bir mü­rur tez­ke­re­si ve­ri­le­cek­ti. Bu be­kâr uşak­la­rı İs­tan­bul’da ölür­se ke­fil­le­ri bu­nu yi­ne def­te­re kay­det­ti­re­cek­ti. Sı­nır ka­ra­kol­la­rın­da İs­tan­bul’a gi­rer­ken ve çı­kar­ken bir de­fa­ya mah­sus ol­mak üze­re cüz’i bir tez­ke­re har­cı alı­na­cak­tı.

Üze­rin­de Sul­tan II. Ab­dül­ha­mid’in tuğ­ra­sı bu­lu­nan Meh­med Sa­lih Pa­şa adı­na dü­zen­len­miş mü­rûr tez­ke­re­si. Bir nevi iç pasaport olan tezkerede; Paşanın adı, sancağı, mahallesi, baba adı, mesleği, tabiiyeti, mezhebi; ve hatta boy, göz, burun, bıyık, ağız, çene ve çehresi hakkında bilgiler bulunuyor.

KONTROL MUHTARDA

Mü­rur tez­ke­re­le­ri­ni muh­tar­lar kon­trol eder­di. Bun­lar ma­hal­le­le­ri­nin âsâ­yi­şin­den me­sul­dü. Ma­hal­le­le­rin­de ge­çi­ci ola­rak otu­ran­la­rın mü­rur tez­ke­re­le­ri ile yer­leş­mek üze­re ge­len­le­rin kim­lik kon­trol­le­ri­ni ya­pa­rak ke­fil­le­riy­le be­ra­ber def­te­re kay­de­de­cek­ti. An­cak bu ted­bir­ler ül­ke­nin ka­rı­şık du­ru­mu ve peş pe­şe boz­gun­lar se­be­biy­le şeh­re mu­ha­cir akı­nı ol­du­ğu için tam ma­na­sıy­la ger­çek­leş­ti­ri­le­me­di. Tan­zi­mat’tan son­ra bu kon­trol­ler tav­sa­dı, şe­hir­de za­bı­ta vak’ala­rı da bu­na pa­ra­lel ola­rak art­tı. Mü­rur tez­ke­re­si tat­bi­ka­tı II. Meş­ru­ti­yet’ten son­ra bü­tün mem­le­ke­te teş­mil edil­di. 1915 ta­rih­li bir ka­nun­la sa­de­ce İs­tan­bul için de­ğil, her­han­gi bir şe­hir­den bir baş­ka­sı­na gi­de­bil­mek için de se­ya­hat va­ra­ka­sı alın­ma­sı mec­bu­ri­ye­ti ge­ti­ril­di. Ar­tık ser­se­ri, di­len­ci ve şüp­he­li şa­hıs­lar mah­ke­me ka­ra­rıy­la bu­lun­duk­la­rı yer­den sü­rü­le­bi­le­cek­ti.

Hal böy­ley­ken bu ta­rih­ten son­ra peş pe­şe kay­be­di­len harb­ler­de el­den çı­kan Ru­me­li hal­kın­dan on­bin­ler­ce­si İs­tan­bul’a göç et­ti. Bun­la­rı Kaf­kas mu­ha­cir­le­ri ta­kib et­ti. Bu da yet­mez­miş gi­bi Rus ih­ti­la­lin­den ka­çan Bol­şe­vik aleyh­ta­rı Be­yaz Rus­lar şeh­re akın et­ti­ler. İs­tan­bul mu­ha­cir­ler­le dol­du taş­tı. Ken­di­si­ni nor­mal za­man­la­ra gö­re ayar­la­dı­ğı­nı zan­ne­den İt­ti­had ve Te­rak­ki hü­kû­me­ti iş­le­ri kon­trol et­mek­ten âciz kal­dı. Park­lar, câ­mi­ler, mek­tep­ler, hat­ta terk edil­miş ev­ler mu­ha­cir­le­re tah­sis edil­di. Şeh­rin nü­fu­su bir­den­bi­re art­tı. Asa­yiş ve in­ti­zam bo­zul­du. Fi­at­lar yük­se­le­rek şe­hir­de kıt­lık ve ka­ra­bor­sa baş­gös­ter­di. Sal­gın has­ta­lık­lar baş­la­dı. Böy­le­ce tat­lı bir dev­rin ha­ya­li son bul­du. İs­tan­bul, o rü­ya şe­hir, es­ki ih­ti­şam­lı gü­zel­li­ği­ni bir da­ha ele geç­me­mek üze­re kay­bet­ti.

Asır­lar­ca nü­fu­su sa­bit tu­tul­ma­ya ça­lı­şı­lan İs­tan­bul, 20. as­rın ba­şın­da ya­şa­nan sa­vaş­la­rın ar­dın­dan bü­yük göç­le­re sah­ne ol­du. Böy­le­ce tat­lı bir dev­rin ha­ya­li son bul­du.

İSTANBULLU ASKERE DAHİ ALINMAZDI

İstanbul,di­ğer Os­man­lı şe­hir­le­ri­ne hiç­bir ba­kım­dan ben­ze­mez­di. Bu­ra­da vâ­li ve şe­hir mec­li­si yok­tu. Hal­kı as­ke­re alın­maz­dı. Oku­muş er­kek­le­ri dev­let me­mur­lu­ğu ya­par; gay­ri­müs­lim­ler sa­nat ve ti­ca­ret­le uğ­ra­şır­dı. Sos­yal ha­ya­tı, şi­ve­si, örf­le­ri bi­le fark­lıy­dı. Bu ba­kım­dan bü­tün Os­man­lı ül­ke­si­ne nü­mû­ne teş­kil eder­di. Her önü­ne ge­len di­le­di­ği gi­bi bi­na ya­pa­maz­dı. İa­şe sı­kın­tı­sı ya­şan­ma­ma­sı için ted­bir­ler alın­mış­tı. Hâ­sı­lı İs­tan­bul’un adı ko­nul­ma­mış bir im­ti­yaz­lı sta­tü­sü var­dı. Bu se­bep­le nü­fu­su sâ­bit tu­tu­lur­du. İs­tan­bul­lu­la­rın as­ker­lik mu­afi­ye­ti II. Meş­ru­ti­yet’e ka­dar de­vam et­ti. İlk kez 1909 yı­lın­da Sul­tan Re­şad’ın cü­lûs me­ra­si­mi­ne ka­tıl­mak üze­re İs­tan­bul hal­kı­nın 1883, 1884, 1885, 1886 ve 1887 do­ğum­lu­lar­dan 2.500 ki­şi as­ke­re alın­dı. Bir haf­ta­lık bir ta­lim­den ge­çi­ri­le­rek is­te­nil­di­ği za­man tek­rar as­ke­re alın­mak üze­re ter­his edi­li­ver­di. O za­ma­na ka­dar işi­til­me­dik bu olay öy­le il­gi çek­ti ki, za­ma­nın ga­ze­te ve mec­mu­ala­rın­da ha­ber ve fo­toğ­raf­la­rı çık­tı.

 

İlk de­fa as­ke­re alı­nan İs­tan­bul do­ğum­lu­la­rın ter­his tö­re­nin­de o dev­rin Har­bi­ye Na­zı­rı (Mil­li Sa­vun­ma Ba­ka­nı) Mah­mud Şev­ket Pa­şa ko­nuş­ma­sı­nı ya­par­ken.

KOYU BİR DİYALOG

Mü­rûr tez­ke­re­si ib­raz eden ada­ma, me­mur sor­muş: -Adın ne? -Ka­ra Ha­san. -Ba­ba­nın adı? -Ka­ra Ve­li. -Ne­re­li­sin? -Ka­ra­kö­se­li­yim. -Ne­re­ye gi­di­yor­sun? -Ka­ra­man’a. -Ney­le gi­di­yor­sun? -Ka­ra va­pu­ru (tren) ile. -Ne­re­de otu­ru­yor­sun? -Ka­ra­güm­rük’te. Me­mur da­ya­na­ma­yıp ba­ğır­mış: -Zift mi ke­sil­din be he­rif!

 

1920 Nisan ayında işgal altındaki Manisa’dan İzmir yoluyla İstanbul’a gitmek için, İtalyan ve Yunan makamlarına vize edilmiş bir yolculuk izin belgesi. Belgede, Selahattin Bey isimli bir şahsın kendisi ve ailesi hakkında bilgiler veriliyor.


 Önceki Yazılar
18.09.2017 - OSMANLI PADİŞAHINDAN, KITLIK ÇEKEN İRLANDA HALKINA…

11.09.2017 - MEKTEB-İ TIBBİYE’NİN HİKÂYESİ

04.09.2017 - TÜRKLERDE KURBAN GELENEĞİ…

28.08.2017 - AVRUPA’YI DOLAŞAN TÜRK MODASI

21.08.2017 - OSMANLI SARAYI’NDA ENGELLİLER VE DİLSİZ DİLİ

14.08.2017 - NEREDE O ESKİ YAZLAR… O ESKİ SICAKLAR…

07.08.2017 - NİKÂHTA KERÂMET VARDIR!

31.07.2017 - BİR TAS ÇORBA UĞRUNA: FEHİME SULTAN’IN ACIKLI SONU

24.07.2017 - BEYAZ RUSLAR İSTANBUL’DA…

17.07.2017 - YANGINA NE DAYANIR…

Diğer makaleler için tıklayınız...