“İL GİDER, TÖRE KALIR!” BİRBİRİNİN VARİSİ DEVLETLER

Devletin hakimiyet sıfatı değişirse, devlet de değişmiş olur mu? Yani devlet öncekinin devamı sayılır mı?
23 Mayıs 2022 Pazartesi
23.05.2022

 

Geçenlerde Suudi Arabistan hükümeti, devletin kuruluş tarihini (belki İngiltere’nin rolünü unutturmak adına) 1932’den daha gerilere, 1727’ye çeken bir kararname neşretti. Bu tarih, kralın büyük dedesi Muhammed bin Suud’un, Arabistan’ın şarkında küçük bir kasaba olan Der’iyye’nin emiri olduğu tarihtir. Buna göre, Suudi Arabistan Krallığı, bu emirliğin devamı olmuş oluyor.

Evvelce bu histeriyi yaşayan başkaları da olmuştu. 1970’lerde İran, Pers; Tunus, Kartaca ve Irak da Babil İmparatorluğu’nun devamı olduğu iddiasındaydı. XIX. asırdan itibaren Fransız cumhuriyeti, Şarki Akdeniz’de Haçlı seferlerinden kalma hakkı olduğunu iddia etmiş; İtalya, kendisini Roma’nın varisi sayarak Afrika’yı istilaya kalkışmıştı.

Devletin halefiyeti

Devletin, ülke, halk ve hâkimiyet olmak üzere üç unsuru vardır. Ülkenin bir tabii afetle yok olması veya halkın tamamının ölmesi gibi bunlardan birini kaybetmesi ile devlet ortadan kalkar.

Hâkimiyet unsuru ise, fesh, bölünme, birleşme, ilhak ve iltihak gibi yollarla ortadan kalkabilir. Bu takdirde, yani devletin milletlerarası hukuki şahsiyeti ortadan kalkınca, devletin intikali veya devletin halefiyeti (varisliği) meselesi ortaya çıkar. Anayasa ve milletler hukukunda çeşitli cihetlerden ele alınmıştır.

Çekoslovakya, kendini feshedip; yerinde Çekya ve Slovakya diye iki devlet kuruldu (1992). Yugoslavya, 6 devlete ayrıldı (1990). Tanganika ile Zengibar, Tanzanya adıyla birleşti (1964). 1965’te Singapur, Malezya’dan; 1971'de Bangladeş, Pakistan’dan ayrıldı. 1910’da Japonya, Kore’yi; 1938’de Almanya, Avusturya’yı ilhak etti. 1990'da Doğu Almanya, Batı Almanya’ya iltihak etti.

Dünyayı altüst eden 1919 Paris Konferansı
Dünyayı altüst eden 1919 Paris Konferansı

Devlet benim!

Peki ilk ikisi mevcut iken, 3. unsur olan hâkimiyetin şekli ve ruhu değişirse ne olur? Hâkimiyetin şekli değişse bile, devlet devam eder.

Anayasa hukukunda, devletin devamlılığı prensibi, (continuity of statehood) devletin şahıslardan ayrı bir hükmi şahsiyeti bulunmasının neticesidir. İdareciler değişse de devlet değişmez. Yani devlet adına yapılan tasarruflar, antlaşmalar, kanunlar, tayinler, rütbe ve madalyalar yerinde kalır.

“L’Etat, c’est moi” (Devlet, benim!) diyen Fransa Kralı XIV. Louis, ölüm döşeğinde “Je m’en vais, mais l’État demeurera toujours” (Ben gidiyorum, ama devlet bâki kalacak!) demişti. Eski Türkler “il gider, töre kalır” derdi. Yani hükümet değişir, hukuk aynı kalır.

Bazılarına göre devlet, zihnin eseri olan hayali bir şeydir. Esas olan onun ete kemiğe bürünmüş hâlini teşkil eden otorite (hâkimiyet), yani hükümettir. Şu halde hükümet ile devlet farklı şeyler değildir.

Bazıları devlet ile hükümeti ayırır. Mesela cumhuriyet, devlet; demokrasi ise hükümet şeklidir. Monarşik demokrasi olabileceği gibi; otoriter cumhuriyet de olabilir. Böyle bile olsa, rejim değişikliği, sıradan hükümet değişikliği gibi görülebilir mi?

Kral XIV.Louis
Kral XIV.Louis

Ah Wilson Ah!

Bir devlete ait toprakların tamamı veya bir kısmı, başka bir devletin eline geçince, burada bir devamlılık değil; bir halefiyet mevzubahistir. Aynı şekilde bir devlet (Yugoslavya, Sovyet Rusya, Çekoslovakya) gibi parçalanırsa, her bir parça, önceki devletin devamı değil; ama halefi (varisi) sayılır.

I. Cihan Harbi’nden sonra Wilson’un self-determinasyon prensibinin de katkısıyla eski imparatorlukların üzerinde pek çok yeni ulus-devlet kurulmuştur. II. Cihan Harbi sonrasında da klasik sömürgeciliğin sona ermesiyle benzeri bir vaziyet ortaya çıktı. Roma, Cengiz, Timur imparatorlukları gibi, Avusturya, Rusya ve Osmanlı imparatorlukları da dağıldı. Üzerinde irili ufaklı devletler kuruldu.

Avusturya-Macaristan yıkıldığı zaman, Avusturya Cumhuriyeti anayasası, imparatorluğun devamı olduğunu deklare etmişti. Yugoslavya dağıldığında, Sırbistan ve Karadağ’ın eski Yugoslavya’nın devamı olduğu iddiası, BM tarafından reddedildi; ama Sovyetler dağıldığında, Rusya’nın bu devletin devamı olduğu kabul gördü.

Yeni kurulan devletlerin, evvelce imzalanan anlaşmaların devamını kabul etmesinde hep problem çıkmıştır. 1978 tarihli milletlerarası Viyana Mukavelesi, yeni devletin halefiyeti prensibini kabul eder.

Milletlerarası hukuktaki tanıma başka şeydir. Yeni ortaya çıkmış bir devletin, diğer bir devlet veya devletlerce hukuki ve siyasi muhatap alınması demektir. Bu bir kabul meselesidir; aksi, realiteye, yani o devletin varlığına ve faaliyetine pek tesir etmez. Mesela Lozan Muahedesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin Batı bloğu tarafından tanınmasına dair bir senettir.

Ulus-devletlerin babası ABD reisicumhuru Wilson
Ulus-devletlerin babası ABD reisicumhuru Wilson

Tek başına görmek?

Değişen hükümdar değil de rejim ise? Bu halde hâkimiyetin ruhu değişmiş demektir. İlim adamlarının bir kısmı bunu mühimsemez, bu üç unsuru mevcut olduğuna göre, devletin devam ettiğini söyler. Öyleyse Robespierre Fransa’sı, Krallık Fransa’sının; Sovyet Rusya, Çarlık Rusya’nın; Avusturya, Habsburg İmparatorluğu’nun; Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun devamıdır.

Abbasi İmparatorluğu evvela dağıldı; sonra merkezi Moğolların eline geçti. İlhanlılar, Abbasilerin devamı sayılır mı? Endülüs, İspanyollar tarafından işgal edildi. Üstelik mahalli müesseseler, Arapça ve kadılar dahil, yerinde bırakıldı. İspanya Krallığı, Endülüs Sultanlığı’nın devamı mıdır?

Fransız ihtilalcileri, kendilerini Bourbonların devamı olarak mı görüyordu? Ya Bolşevikler? Kendilerini Çarlığın devamı olarak görmedikleri çok açıktır. Hitler, yanı başında sürgünde yaşayan Kayzer’i iplememiştir. Öte yandan Franco, 40 sene diktatörü olduğu İspanya'da krallık rejimini kaldırmamış; giderken de hanedana teslim etmişti.

Burada en mühim kriter, dışardakilerin ve içerdekilerin nasıl gördüğünden çok, otoriteyi kullananların kendisini nasıl gördüğüdür? Tabii ki tek başına “görmek” bir şey ifade etmez. Esas olan, idareciler ve halktaki siyasi şuurdur, devletin misyonudur, ruhudur.

Boris Yeltsin, 1918'de öldürülen Çar Nikola'nın cenazesinde (1998)
Boris Yeltsin, 1918'de öldürülen Çar Nikola'nın cenazesinde (1998)

Hayırsız vâris

1920 Ankara meclisi, Osmanlı meclisi olarak faaliyet göstermek; Ankara hükümeti de padişah/halife düşman esaretinden kurtuluncaya kadar onun namına hakimiyeti kullanmak iddiasında idi. Bunu her fırsatta deklare ederdi. Hatta ilk görüştüğü mesele, Osmanlı meclis-i mebusanında görüşülmeye başlanan ağnam vergisi kanunu idi.

Hakikat farklıydı. Bunun bir geçiş devresi için dışarıya verilmesi gereken pragmatik bir imaj olduğu az zaman sonra ortaya çıkmıştır. Gerçekte Sivas Kongresi’nden (Eylül 1919) saltanatın ilgasına (Kasım 1922) kadar İstanbul ve Ankara merkezli iki ayrı devlet vardı. Fakat bunu açıkça söylemek o zamanın şartlarında mümkün değildi.

Cumhuriyeti kuran kadrolar, Osmanlı bürokratlarıydı; ama zihniyetleri Osmanlı değildi. Buna aykırı görülmeyen müesseseler, zarureten yeni devletin müesseselerine dönüştü. Ordudan temyiz mahkemesine, tapu dairesinden üniversitesine kadar, hepsi imparatorluktan mirastır. Tuğralı pullar yıllarca mektuplara yapıştırılmış; Osmanlı paraları piyasada dolaşmıştır.

Bunun dışında kalan her şey, kişiler, prensipler, müesseseler tarihten silinmiş; karakteristik unsurlarının hemen tamamı kaldırılmıştır. İkisi arasındaki kopuş çok açıktır. Devamlılık değil, zaruri bir mirasçılıktan öteye geçemez.

Ulus-devlet ile imparatorluğun çok ayrı dünyalara ait iki mefhum olduğunu unutmamalıdır. Ulus-devlet uzun zaman imparatorluğa karşı, mirasını yiyip de ruhuna okumak yerine söven hayırsız vâris gibi davranmıştır.

Görmek mi? Görünmek mi?

Lozan’da Türkiye’nin, Mısır ve Kıbrıs’taki hak iddiasından vazgeçmesi, sanki bir devamlılığa işaret eder. Nitekim Osmanlı borçları meselesinin havale edildiği hakem Prof. Borel, Türkiye Cumhuriyeti’nin, milletlerarası hukuka göre Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı olduğunu; borçları üstlenmek cihetinden Suriye, Irak gibi sayılamayacağını söylemişti.

Bunun gerekçesinin borçları teminat altına almak olduğunu anlamak zor değildir. Borel’e, toprak kayıpları ve radikal siyasi dönüşüm gerekçesiyle itiraz edilmiştir. Bu dönüşüm farkı, Fransa Cumhuriyeti, III. Reich ve Sovyetler Birliği’ndekinden daha esaslıdır. Üstelik o zaman Ankara da Osmanlı’nın devamı olduğunu şiddetle reddediyordu.

Türkiye Cumhuriyeti’nin, Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı olup olmadığını başka bir yazıda ele alırız.