Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
YER DÖŞEK, YILDIZLAR YORGAN: ÇİNGENELER

03 Ekim 2016 Pazartesi

Avrupa’da her türlü felâketin sebebi olarak görülen ve sistemli imhâya maruz kalan bir halktı. Böyle iken, Fatih Kanunnamesi’nde, Çingenelerden az vergi alınması, orduya çalışanlardan ise hiç vergi alınmaması emredilmiştir.

“Bu kadar sâdık ve bu kadar çaresiz olan yalnız çingenelerdir” diye başlar Johann Strauss’un Çingene Baron operasında bir arya. Böyle mi bilinmez ama, Çingenelerin dünyanın her yanına dağılarak kimseye benzemeyen bir göçebe hayat sürdürdükleri hakikattir.

Roman mı? Kıptî mi?

Eskiden Mısır’dan geldikleri sanılır; bu sebeple ‘Kobt (Egypt) Halkı’ manasına ‘Kıbtî’ (Gypsy) denirdi. Hakikatte IX. asırdan itibaren Kuzey Hindistan’dan yayılmış bir halktır. Bu da umumiyetle Gazneli Sultan Mahmud’un Hindistan seferiyle irtibatlandırılır. En alt Hind sosyal tabakasından oldukları anlaşılan Çingeneler, iki kol halinde, biri Rusya üzerinden XIV. asırda Avrupa’ya; diğeri İran üzerinden Afrika ve İspanya’ya geçmişlerdir. Amerika ve Japonya’da bile Çingenelere rastlanır. Bugün dünya üzerindeki nüfusları 12-13 milyon olarak tahmin ediliyor.

Türkler, Çingene; İranlılar, Çingâne; Arablar, Gacari; Fransızlar, Tsiganes veya Bohemiens; Bizanslılar, Atbinganoi; Macarlar, Chiganz; İtalyanlar, Zingaro; Almanlar, Zigeuner; İngilizler, Gypsy; Lehler, Cygan; Macarlar, Cziganyok; İspanyollar, Gitona; Romenler, Faraon; Ruslar, Tsigan ismini verir. Yunanca ‘tsinganos’dan bu dillere geçmiş olmalıdır. Mamafih Eski Türkçe’de fakir manasına çigan diye bir kelime vardır. Kafkasya ve Doğu Anadolu’da Poşa; Anadolu’nun muhtelif yerlerinde Mıtrıp, Kareçi, Abdal, Çerge gibi isimlerle anılır. Çingeneler ise kendilerine Roman der. Rom (Hindçe Rama), evli erkek demektir.

Siyah saç ve gözlü, esmer tenli olup Hindlilere benzerler. Kendi lisanları olduğu gibi, bulundukları yerin lisanını da bilirler. Yazılı olmayan Çingenece, beldelere göre farklı lehçelere ayrılır.  Kendi dinleri olmakla beraber, bulundukları yerdeki dinleri benimseyenler de vardır.

Tek Eş-Çok Çocuk

Umumiyetle çadırlarda, bazısı çadırlı arabalarda göçebe hayatı yaşar. Kışın, şehir yakınlarına toplanırlar. Kendi aralarında kabilelere ve ailelere ayrılırlar. Umumiyetle 200 aile bir kabile (vitsa) teşkil eder. Hepsinin, seyahat rotasını ve yapılacak işleri tanzim eden ihtiyar meclisi (kris) ve fikrine danışılan bir anası (phuni dai) bulunur. İçlerinde dayanışma ve iktisadî işbirliği mühimdir.

Çingeneler tek eşli ve çok çocukludurlar. Çocuklarını her türlü hayat şartlarına alıştırırlar. Hatta yeni doğan çocuğu, soğuğa alışması için, soğuk suyun içine sokup çıkardıkları meşhurdur. Kendi aralarında sıkı kaideler tatbik edilir; uymayan cezalandırılır. En ağır ceza kabile dışına sürülmektir.

Erkekleri elek, sepet, maşa, kürek gibi ev âletleri yapar; kadınları da dolaşarak bunları satar. Çalgıcılık, kalaycılık, bohçacılık, dansçılık, çiçekçilik, falcılık ve yankesicilik ile geçinenleri de çoktur. Hayvan sağlığı üzerine usta oldukları için, herkes onların tecrübe ve ilaçlarına müracaat eder. Umumiyetle kadınlar çalışır; erkekler yer.

Esas usta oldukları iş müziktir. Çigan müziği, gitardan akordiyona, kemandan klarnete nice enstrüman eşliğinde çalınan dünyanın en lirik melodilerini terennüm eder. Spontane havaları, giderek hızlanan dans parçaları takip eder. Farklı kültürlerden ilham alınmış zengin temalara sahiptir. Rusya’dan İspanya’ya, Avrupa halk müziğinde, süslü melodilerden teşekkül eden Çigan müziğinin ciddi tesiri olmuştur. Flamenko’yu dünyaya Çingeneler tanıtmıştır.

Çingene Aşkı

Renkli hayatları, romanlara, şiirlere, piyeslere, operetlere ve filmlere mevzu olmuştur. Gönül bu ya, her defasında soylu bir genç, Çingene’ye âşık olur. Sevgilisinin aslında Çingeneler tarafından kaçırılmış bir soylu olduğu sonradan ortaya çıkar. Mutlu son böylece gelir! Paprika romanından Çingene Baron operetine kadar hep böyledir.

Bütün göçebeler gibi, farklı yaşama tarzları sebebiyle horlanmış bir halktır. Her türlü felâketin sebebi olarak görülmüştür. İlk sistemli imhâ hareketi Almanya’da başlamış; 1899’da ‘Çingene Tehlikesiyle Mücadele Ofisi’ kurulmuştur. Naziler, 400 bin Çingeneyi katletmiştir. Bu katliama porrajmos adı verilir. Demirperde ülkelerinde zorla iskâna tâbi tutulmuşlar; İtalya ve Fransa’da bile bugün kamp kurmaları yasaklanmıştır. Hemen her yerde istenmeyen halk muamelesi görmelerine rağmen, kültürel hüviyetlerini muhafazaya muvaffak olmuşlardır. Üstelik kendilerinden olmayanları budala manasına ‘gace’ diye isimlendirip, küçümsemişlerdir.

Bugün kültürlerine göre üç ana dala ayrılırlar: 1-Orta Avrupa ve Balkanlar’da ekserisi demircilik yapan Kalderaşlar; 2-İberya’da eğlence sanatı ustası Gitanolar; 3-Batı Avrupa’da sirklerde hayvan terbiyeciliği yapan Manuşlar. Artık çoğu yerleşik hayata geçmiş; geçmeyenleri de motorize olmuştur. Ama serbest ve kaygısız hayat felsefelerini ise hiç değiştirmemişlerdir.

 

Simon Adında Bir Baytar

İstanbul’un ilk Çingenesi, Bizans imparatoru IX. Konstantin Monomakos tarafından hayvanat bahçesindeki vahşi hayvanlara musallat olan sâri hastalığı tedavi etmesi için Gürcistan’dan getirtilen Simon adında bir baytar idi. Bu kişinin taşıdığı ve büyücü manasına gelen Gürcüce ‘ansincani’ unvanı, Yunanca’da Çingeneler için kullanılan ‘atzinganoi’ sözünün de menşeidir.

Fatih Sultan Mehmed zamanında İstanbul’a çok Çingene gelip yerleşti. Dünyanın diğer beldelerinde olduğu gibi, burada da halk Çingenelerden ürker; ama kendilerine sert davranılmazdı. Çingeneler, çok sayıda sanatı icra edebilirdi. Ordu esnafı olarak çalışan çok sayıda Çingene vardı. Fatih Kanunnamesi’nde, Çingenelerden az vergi alınması, orduya çalışanlardan ise hiç vergi alınmaması emredilmiştir.

Bugünki Türk, Yunan ve Bulgar hududundaki geniş bir sahada, o zaman göçebe ve yerleşik yaşayan Kıbtiyân (Çingeneler), Cingâne Sancağı denilen bir mülki teşkilata bağlandı. Bunun başı Kırklareli’nde otururdu. Merkezle irtibatı bu temin ederdi. XV.asır sonunda bu sancakta 3.237 Çingene ailesi yaşardı. Her kabilenin çeribaşı adında bir reisi vardı.

XVI. asır sonlarından itibaren şehirlerde yaşayanlarının zaman zaman fuhuş, hırsızlık, çocuk kaçırma gibi töhmetlerle sürgün edildiği olmuştur. Çingene tabiri, cimri, geçimsiz, üstü başına dikkat etmeyen kimseler için kullanılmaya başlanmıştır. Rumeli’deki Çingene sayısı, 1695’te 9 bin ev iken, 1854’de 45 bin eve çıkmıştır.

Yunanistan ile savaşlardan sonra da çok sayıda Çingene Türkiye’ye göçtü. Fakat cumhuriyet devri, imparatorluk devri kadar müsamahakâr olmamış; Çingeneler, serseriler, dilencilerle beraber, cemiyet nizamını bozan unsurlar olarak görülmüştür.

Çingene palamutu

Çingene veya Kıbtî denen bu halk, falcılık, ayı oynatıcılığı, demircilik gibi işler yapardı. Zamanla çoğu yerleşik hayata geçtiler. İstanbul çevresindeki Çingeneler belli mahallelerde oturur. Türkçe’yi kendilerine mahsus bir ağızla konuşur. Devamlı bir geçimsizlik halinde yaşayan bu topluluğun yerleşik hayata geçenleri, kendilerini Roman oldukları için daha asil görür; göçebeleri, basit yaşantıları sebebiyle Çingene diyerek küçümserdi. Orta Anadolu’da Abdal diye anılan ve Aleviliği benimsemiş olan Çingeneler, her iki grup tarafından da dışlanırdı.

Çingeneler, Türkçe’de nice tabirlere girmiştir: Az borç için, Çingene borcu; derme çatma eşyalı pis yere, Çingene çergesi; ehemmiyetsiz şeyler için yapılan kavgaya, Çingene kavgası; karışık işe, Çingene çorbası; kara kuru zayıf kimseye, Çingene maşası; işlerin rastgele kişilerin eline geçmesine, Çingene çalar, Kürt oynar; çiğ pembeye, Çingene pembesi; palamutun küçüğüne, Çingene palamutu denir.

Evliya Çelebi, “Müslümanlarla kurban bayramı, Hristiyanlarla yumurta bayramı, Yahudilerle kamış bayramı kutlayan” bir halk olarak görür. Gerçi bu cihetle Türklerden farkı bulunmayıp, Müslüman olanları çoktur. İstanbul surları dibindeki Sulukule, canlı eğlence sektörü ile yakın zamana kadar en hareketli Çingene mahallelerinin biriydi. Klasik Türk musikisinde bile çigan havasına rastlanır. Çingeneler arasından Tanburi Cemil gibi çok sayıda usta müzisyen (besteci-icracı) yetişmiştir.


 Önceki Yazılar
14.08.2017 - NEREDE O ESKİ YAZLAR… O ESKİ SICAKLAR…

07.08.2017 - NİKÂHTA KERÂMET VARDIR!

31.07.2017 - BİR TAS ÇORBA UĞRUNA: FEHİME SULTAN’IN ACIKLI SONU

24.07.2017 - BEYAZ RUSLAR İSTANBUL’DA…

17.07.2017 - YANGINA NE DAYANIR…

10.07.2017 - BİR DARBE TEŞEBBÜSÜNÜN HATIRLATTIKLARI…

03.07.2017 - ZELZELEDEN KAÇIŞ YOK MU?

26.06.2017 - UNUTULMAYAN BAYRAM HATIRALARI

19.06.2017 - KAŞGARÎ DERGÂHI’NDAN RAMAZAN HATIRALARI

12.06.2017 - BU KATAR NEREYE GİDER?

Diğer makaleler için tıklayınız...