Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
ERMENİ AÇILIMI: İMPARATORLUK MİRASINA SAHİP ÇIKMALI

14 Ekim 2009 Çarşamba
Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Bugün İttihatçıların kirli ve kanlı işlerini savunarak bu mevzuda resmî bir ideoloji inşa etmek yerine, imparatorluk mirasına sahip çıkmak daha doğru olacaktır. Böylece Türkiye için yurt dışında mühim bir lobi kazanılabilir.

Mitolojilerine göre Ermeniler, Hazret-i Nuh’un oğlu Yafes’in torunu Hayik’in soyundan geldikleri için, kendilerine Hayik derler. Aziz Gregoryus tarafından Hıristiyan yapıldıkları için de Gregoryen diye bilinirler. Toplu halde Hazret-i İsa’ya iman eden ilk halktır. Müslüman Türkler Anadolu’ya gelmeye başladığı sıralarda, Anadolu’nun doğusunda ufak Ermeni prenslikleri bulunuyordu. Ortodoks Bizanslılar, ayrı mezhebden Ermenilerin iktidarına son vermiş; Ermenistan Bizans ve İran arasında paylaşılmıştı.

HAYİK'İN ÇOCUKLARI

Mitolojilerine göre Ermeniler Hazret-i Nuh oğlu Yafes oğlu Gomer’in torunu Hayik’in soyundan gelirler. Aziz Gregoryus tarafından Hıristiyan yapıldıkları için de Gregoryen diye bilinirler. Kendilerine Hayik diyen bu kavme başkaları yaşadıkları coğrafya itibariyle Ermeni demektedir. Müslüman Türkler Anadolu’ya gelmeye başladığı sıralarda, Anadolu’nun doğusunda ufak Ermeni prenslikleri bulunuyordu. Bizanslılar, Ermeni prensliklerine son verdi. Ermenistan, Bizans ve İran arasında paylaşıldı.

Ermeniler, Osmanlılarda millet sistemi içinde mütalaa edilen üç milletten birisidir. Diğerleri Rumlar (bütün Ortodokslar) ve Yahudilerdir. Bu sebepledir ki, Ermeni ırk ismi iken, aynı zamanda da bir Hıristiyan mezhebini ifade etmeye başlamıştır. Ermenilerin de mensup bulunduğu Hıristiyanlığın Monofizist nazariyesi, Hazret-i Îsâ’nın varlığında ulûhiyet ile insanlığın tek ve aynı özde (cevherde) birleştiğine inanmaktadır. Bu bakımdan Düofizist olan Ortodoks ve Katoliklerden ayrılırlar. Suriye’deki Süryanî ve Marunî kiliseleri ile Mısır’daki Kıbtî kilisesi de Ermeniler gibi Monofizisttir.

 

Ermeni muhacirler

MİLLET-İ SÂDIKA

Bizanslılar, kendi mezheplerinden olmayan Ermenileri baskı altında tutardı. Bu sebeple Ermeniler, Bizanslılara karşı Türkleri desteklediler. Türk fethinden sonra diğer yerli halklar gibi, bunlara da vatandaş statüsü tanındı. Çoğu sanat sahibi bir millet olan Ermeniler, Türklerin gelişiyle Anadolu’ya yayılıp şehir ve kasabalarda faaliyet icra etme imkânı buldular. Hatta Fatih Sultan Mehmed ilk kez bir grup sanatkâr Ermeni’yi o zamana kadar gelmelerine izin verilmeyen İstanbul’a getirtip yerleştirdi. Bursa katogikosu Hovakim’i de Ermeni Patriği olarak tanıyarak Yenikapı’daki Ermeni Patrikhanesi’ni kurdu. Ermenilerin üç mukaddes merkezi vardı: Sırasıyla Bugünki Ermenistan’da Eçmiyazin, Van’da Ahtamar ve Adana’da Sis (Kozan). İstanbul’daki patriklik bir idarî merkez olarak tanınmıştır. Doğuda Ermenilerden boşalan köy ve kasabalara Türk ve Kürtler yerleşti.

Ermeniler, toplu halde Hıristiyan olan ilk halktır ve IV. asırdan beri Gregoryen mezhebindedir. XIX. asır başlarından itibaren Fransızların propagandaları neticesinde bir grup Ermeni, Katolik mezhebine geçti. Böylece Fransa, Lübnan’daki Marunilerden sonra, Osmanlı ülkesinde hâmiliğini üstlenerek hükümet üzerinde baskı kurabileceği bir azınlık kitlesi daha temin etti. Bu asrın sonlarında İngiliz ve Amerikalıların propagandaları ve Tarsus, Harput, Merzifon gibi Ermenilerin çokça yaşadığı şehirlerde açtıkları mektepler sayesinde az bir Ermeni, Protestan oldu. Osmanlı kayıtlarına göre 1914 senesinde Osmanlı ülkesindeki Ermeni nüfusu 67 bini Katolik olmak üzere 1.230.000 civarında idi (nüfusun % 6,6’sı). Osmanlı II. Meşrutiyet meclisinde devamlı 14 Ermeni mebus bulunurdu.

Ermeniler sanatkâr bir millet olduğu için Osmanlı ekonomisinde çok önemli bir rol oynamış ve her yerde aranır duruma gelmişlerdir. Türkler tarafından fethedilen veya yeni kurulan her şehir ve kasabada Ermeniler bir mahalle kurarak esnaf ve sanatkâr olarak hizmet görmüşlerdir. Anadolu’nun hemen her şehrinde Ermeni sanatkârlar vardı. Ziraat tekniklerinde de ileriydiler. Ermeniler Türkçeyi en doğru konuşan ve Türk kültürüne en yakın yaşayan topluluk idi. Yunan isyanından sonra Rumlar tarihî itibarlarını Ermeniler lehine kaybetti. Zamanla Ermeniler, ülke ticaretini ellerinde tutan ve bankerlik vesilesiyle ordu ve bürokratlara nüfuz edebilen Yahudilerle rekabete başlayarak onları geçtiler. Hatta Patrona Halil ve Kabakçı Mustafa ihtilallerinin hep Ermenilerin Yahudilere karşı olan bu malî üstünlüklerini bertaraf etmek için planlandığı söylenir.

Tehcire tâbi tutulan iki Osmanlı Ermeni kardeş

SORULMAYAN SORU

Son asırda Rusya, kendilerine yakın gördükleri ve Anadolu’daki emellerine yardım edeceğini düşündükleri Gregoryen Ermenileri himaye siyasetine başladı. Doğu Anadolu’da Ermeni hâkimiyeti kurulursa, burası üzerinden Kilikya yoluyla Akdeniz’e açılacağını hesaplıyordu. Bu sebeple 93 Harbi mağlubiyeti üzerine imzalanan Berlin Anlaşması burada bir Ermeni yurdu kurulmasına imkân veriyordu. Sultan Hamid İngilizlere yaslanıp bunu savsakladı. Üstelik Kürtlerden Hamidiye Alayları kurarak, muhtemel Rus yayılmacılığına bir ön tedbir almak istedi.

Bu sefer Ruslar, Taşnak (solcu) ve Hınçak (sağcı) partilerini kurup, milis teşkil ederek, Ermeniler arasında ihtilâl tahrikinde bulunmaya başladı. [Bugünki PKK gibi.] Yerli halkı taciz ederek gençleri kendi içlerine çekmeye çalıştılar. Anadolu’nun muhtelif yerlerinde patırtılar [Osmanlı makamlarının hâdiselere verdiği isim budur] çıkmaya başladı. O zaman hükümeti ellerinde tutan İttihatçılar, bunlarla baş edemeyince, tertipleyenleri bulup cezalandıracak yerde, hıncını isyanla alâkası olmayanlardan çıkardı. Halbuki Osmanlı hukukunun anayasası mesâbesindeki Kur’an-ı kerimde “Kimse kimsenin suçunun cezasını çekmez!” der. İttihatçılar, kendi siyasî zaaflarını, hep cinayetlerle örtbas etmeye kalkışmıştır. Siyasetlerine muhalif olan devlet adamı, asker ve gazetecilerden öldürttükleri ya da sürgüne göndererek hayatlarını kararttıkları gibi; Türk, Ermeni ve Arap Osmanlı vatandaşlarına da çok kara günler yaşatmışlardır. Asırlarca sessiz sedasız yaşayan ve “millet-i sâdıka” diye tanınan Ermenilerin niye kıyama kalktıklarını kimse düşünmemiş; bundan dolayı o zamanki idarecilerin basiretsizlikleri görmezden gelinmiştir.

TEHCİR KANUNU

Cihan Harbinin patlak vermesi üzerine, iktidardaki İttihat ve Terakki Fırkası, Rus cephesine yakın yerlerde yaşayan Ermenilerin, düşmana yardım edebilecekleri gerekçesiyle Suriye’ye tehcirine [göçürülmesine] karar verdi. 14 Mayıs 1915 tarihli “Sevk ve İskân Kanunu” ile bu tehcir gerçekleştirildi. Rumeli ve Anadolu’nun Rus cephesine yakın veya uzak bölgelerinden kadın, erkek, çoluk, çocuk, genç, ihtiyar, hasta, sağlam, yüz binlerce Ermeni, köy ve şehirlerinden yaya olarak istasyon merkezlerine getirildi. Buralardan trenlerle veya yaya olarak güneye sevkedildi. Gücü yetenler tehciri önceden işitip, Rusya’ya kaçmaya muvaffak olmuşlardı.  Gelin görün ki, sadece Anadolu’nun doğusundakiler değil, her nedense Rus cephesinden çok uzak bulunan İzmit, Samsun, Afyon, Yozgat gibi şehirlerdekiler de tehcire tabi tutuldu. İstanbul ve İzmir Ermenileri ile Amasya ve Kayseri gibi yerlerdeki bazı Ermeni aileler sürgünden istisna edildi. Osmanlı askeri veya memuru olan Ermeniler de sürgünden muaf tutuldu ise de ailelerinden ayrılmak istemeyenler zarurî sürgüne katıldı. Sürgünden muaf tutulanlar ya Katolik, ya da İttihatçılarla arası iyi olan Hınçak partisine mensup olanlardı.

Bazı Ermenilerin kelime-i şahadet getirerek müslüman olma teşebbüsleri kendilerini sürgünden kurtaramadı. Kimileri, bakır kap-kacaklarını ve paralarını gömmeye muvaffak oldular. Bazıları ise koyun, sığır, at, zahîre, tiftik gibi mallarını, hatta ev eşyaları ve paralarını güvendikleri Türk komşularına “Dönersek yarısı, dönmezsek tamamı sizin” diyerek emanet ettiler. Çoğu da küçük çocuklarını, yolda telef olacaklarını düşünerek Müslüman ailelerin yanına bıraktılar. Bir daha dönemedikleri için bu çocuklar o ailelerin yanında Müslüman olarak büyütüldüler. Yolda ölen ailelerin hayatta kalan çocukları da yetimhanelere yerleştirildi. Bu sayı Osmanlı kayıtlarına göre 10 bin, Ermenî iddialarına göre 50 bindir. Çeteler ve jandarmalar yolda sürgünleri sıkıştırarak gömdükleri eşya ve paraların yerlerini öğrendiler. Anadolu’da bazılarının birdenbire ortaya çıkan servetleri böyle izah edilir.

Anadolu’nun Rus cephesine yakın veya uzak çeşitli bölgelerinden takriben 900 bin kişi tehcir edildi. Sürgünler, Suriye şehirlerinde % 5’i geçmemek üzere iskân edilecekti. Ancak bunların ancak yarısı Suriye’ye varabildi. Mühim bir kısmı yolda soğuk, açlık ve hastalıktan; bir kısmı da çete baskınlarında öldüler. Sultan II. Mahmud, şarktaki Kürt beylerinin muhtariyetini kaldırmıştı. Tımar kaldırılınca toprak kirası ihaleyle toplanmaya başlandı. Ermeniler de bu ihalelere girip kazandılar. Böylece Şark’ta Kürtlerden boşalan hâkimiyeti bir bakıma zenginlikleriyle ele geçirdiler. Bu ise bazı Kürtleri çok rahatsız etti. Tehcir sırasında bu talihi dönmüş halktan hınçlarını çıkardılar. Türk ve Çerkez eşkiyadan da buna iştirak eden az değildi. Hükûmet kuvvetlerinden de bu katliâma iştirak ederler oldu. İttihat ve Terakki erkânı, bu tehcirde Ermenilere çok eziyet edildiğini, tehcir kervanına mezâlim icra eden çetelerin, mahallî idarecilerin emrinde hareket ettiklerini itirafa mecbur kaldı. 


Ermeni muhacirler

SİYONİST PARMAĞI MI?

O sıralarda Kilikya ve Suriye’de Haçlı Seferleri sırasında olduğu gibi bir Ermeni Krallığı kurulması ve başına da sultan olarak Suriye valisi ve İttihatçıların önde gelenlerinden Cemal Paşa’nın geçirilmesi hususunda Rusların hükümetle anlaştıkları rivayet edilmişti. Güya tehcir de bunun için gerçekleştirilmişti, ama İngilizlerin karşı çıkması sebebiyle proje gerçekleşememişti.

Ermenilerin sürülmesi, aslında öteden beri İngilizlerin safında yer almış bulunan Yahudi lobisinin bir zaferi olarak görüldü. İki asırlık rekabet neticesinde Ermenilerden boşalan meydan bunlara kaldı. Sultan Hamid’e tahttan indirildiğini tebliğ eden meşhur Musevî mebus Emmanuel Karaso, Sadrıazam Talat Bey’in sırdaşı ve bankeriydi. Hatta Talat Bey (Paşa) yurt dışına kaçarken, bütün servetini buna emanet etmişti. Siyonist teşkilatına yakınlığı rivayet olunan Masonlarla İttihat ve Terakki fırkasının irtibatı da bilinen bir keyfiyettir. Mamafih “Men eâne zâlimen, sallatallahu aleyh” [Kim zâlime yardım ederse, Allah onu ona musallat eder] sözü tecelli etti ve II. Cihan Harbi esnasında İttihatçı artığı hükümetin koyduğu Varlık Vergisi sebebiyle hayli Yahudi ülkeyi terke mecbur kaldı.

Hemen hepsi sanat sahibi olan Ermenilerin sürülmesi ile memleket ekonomisi hayli zaafa uğradı. Ermenilerin sürülmesi ile Anadolu’da atlara nal çakacak kimse kalmamıştı. Çünki nalbantlık, dokumacılık, kuyumculuk, kumaş boyacılığı gibi sanatlar hep Ermeniler tarafından icra ediliyordu. Ermenilerden kalan 40 küsur bin gayrımenkul de hazineye intikal ederek İttihat ve Terakki ricali tarafından iç edildi. Kalanları kırklarda hükümet tarafından yakın çevreye peşkeş çekildi. Onlar da bu araziyi satarak servetlerine servet eklediler. Bu sayede geniş toprakları ellerinde tutan bazı köy ağaları türedi.

KAPANAN ADLİ DOSYA

Tehcirin intikamı gecikmedi. 1916 yılında Rus işgal kuvvetleriyle Anadolu’ya giren Kafkasya Ermenileri, sürülen yakınlarının intikamını almak için katliama başladılar. Doğu Anadolusunda yaşayan, güçlerinin yettiği Türkleri, kadın, erkek, çocuk, yaşlı demeden katlettiler. Şu anda yer yer ortaya çıkan toplu mezarlar hep bu katliamlardan kalmadır. Yani Ermenilerin yaptıkları bu katliamlar, hep sürgünden çok sonrasına aittir. Dolayısıyla tehcirin gerekçesi değildir. Tehcir 1915 yılında gerçekleşmiştir. Bu toplu mezarlar ise, en az üç yıl sonrasına, 1918 yılına aittir. Halbuki o tarihte Anadolu’nun doğusunda tek bir Ermeni kalmamıştı. Bu cinayetlerin sorumlusu da Ermeni halkı değil, Cihan Harbinde Ruslarla beraber Anadolu’ya gelen Ermeni çeteciler idi. Bir başka deyişle tehcir, emniyeti temine yetmemiş; bilakis 1918 katliamlarına sebep teşkil etmişti. Mamafih nasıl bir avuç serserinin isyan çıkarması topyekûn sürgünü haklı çıkarmazsa, sürgün de bu katliamları haklı kılmaz. Çünki zarara zararla mukabele edilmeyeceği umumî prensiptir. Ancak kavgayı önce başlatmak da az kabahat değildir.

Kırım’dan bu yana kaybedilmiş binlerce kilometrekarelik vatan topraklarından hicrete mecbur kalan ve bu uğurda çok acı çekmiş insanların torunları olarak topyekûn sürgünü, hele kadın, çocuk ve yaşlılardan alınan bir intikamı savunmak hayli şaşırtıcıdır. “Dünyada örneği var! Amerika da yapmış, Norveç de!” demek de kimseyi temize çıkarmaz. Sui misal emsal olmaz (Kötü örnek, örnek olmaz) sözü meşhurdur. Devlet, suç teşkil eden işlerin faillerini arayıp bulur ve cezalandırır. Bundan dolayı başkalarından intikam almaz. Osmanlı Devleti’nde hiçbir zaman başka din ve ırk mensuplarına karşı -bugün yükselişi endişeyle izlenen- şovence yaklaşımlara rastlanmamıştır. Bu, dikkate değer bir noktadır. Bazen hamâsî görülen fikirler, adalet ve dinî prensiplerle ters düşebilir. Ne gariptir ki, bugün en şuurlu muhalifleri bile, kendilerini bir imparatorluğu batıran İttihatçıların kabahatlerini savunmak mecburiyetinde hissetmektedir. İttihatçıların kirli ve kanlı mirasını savunmak yerine, imparatorluk mirasına sahip çıkmak yerinde olacaktır.

1915 senesinde yaşanan hâdiseler, genosit (soykırım) olarak izah edilebilir mi? Buna cevap vermek güç. Mamafih dünyada sırf bir ırka veya dine mensup olduğu için yapılan topyekûn sürgünü genosit sayma olarak temayülü vardır. Osmanlı kayıtları 1915’ten önce olanları patırtı, kıtal veya mukâtele; 1915’te olanları da tenkil ve tehcir olarak vasıflandırmaktadır. Kıtal, karşılıklı öldürmek; tenkil uzaklaştırmak, tehcir de göç ettirmek demektir. Tehcir ile Nazilerin yaptıkları arasında benzerlik olmadığı ortadadır. Hatta bazıları soykırımın çok sistemli bir iş olduğunu, Türklerin bunu yapabilecek kabiliyetinin bulunmadığı ironisini de gözler önüne sermiştir. Adı ne olursa olsun, bazı üzücü hâdiseler yaşanmış ve bundan dolayı insanlar acı çekmiştir. Bunu inkâr etmek mümkün değildir. Ama bu acıları politika malzemesi yapmak da çok yanlıştır. “Arşivler açık, tarihçiler gelsin baksınlar!” demek de meseleyi çözmez. Çünki arşivler umumiyetle zamanın idarecilerinin isteğine göre düzenlenmiş vesikaları ihtivâ eder. Üstelik bugün devlet arşivlerinin ancak bir kısmı incelenmeye açıktır. Ermeni tezini destekler gibi görünen bir vesika ezkaza bulununca, sahte damgası basılırsa; Ermeni tezinin de objektif olarak ele alındığı ilmî toplantılar reaksiyonla karşılaşırsa; böyle bir ortamda gerçeklerin ortaya konarak meselenin çözülmesi mümkün olamaz.

ÇARE NE?

Öyleyse öncelikle şöyle denebilir: “Birinci Cihan Harbi sıralarında Türk, Kürt, Ermeni, Rum ve Arap aslından Osmanlı vatandaşlarının yaşadığı sıkıntı ve çektiği acılar için üzgünüz. Ancak bunlardan biz mes’ul sayılamayız. Bunlar halkın iradesiyle değil, darbeyle iktidara gelen İttihat ve Terakki Fırkası ile onun akıl hocası Almanya’nın başının altından çıkmıştır. O gün yapılanları bugün tasvip etmek mümkün değildir. Çünki neticesinde koca bir imparatorluk batmış; bu işten esas zararlı çıkan da Türkler olmuştur”. Dünya amme efkârı bu kadarını bile beklemediği için muhtemelen Türkiye’ye karşı tavrından vazgeçecektir. “Biz kimseyi öldürmedik!”, hatta “Biz kimseyi sürgüne göndermedik” demekle iş hallolmuyor. “O halde bu topraklarda yaşayan bir milyona yakın Ermeni nerede?” diye sorarlar ve bundan sonra söylenenleri kimse ciddiye almaz.

Harb kaybedilip, İttihat ve Terakki hükümeti çökünce ileri gelenleri yurt dışına kaçmıştı. Bu işlerin baş mesullerinden Talat Paşa ve Bahaddin Şakir Berlin’de, Cemal Paşa Tiflis’te, Said Halim Paşa Roma’da, Enver Paşa da Tacikistan’da Ermeni komitacılarınca vuruldu. 1919 yılında İstanbul’da kurulan Divan-ı Harb, geride kalan İttihatçı erkânını Ermeni mezâliminden dolayı muhakeme edip çeşitli cezalara çarptırdı.  Dolayısıyla bu hâdisenin adlî dosyası kapandı. Bir suçu işleyen cezasını gördükten sonra, artık onun yakınlarını hâlâ bu işten sorumlu görmek olacak iş değildir. Ancak Ankara hükûmeti İstanbul’un işgalinden sonra hükûmetin aldığı kararları geçersiz saymaktadır. Bu ise meselenin çözümünü zorlaştırmaktan başka işe yaramaz.

Resmî makamların esas korktuğu muhtemelen bu hâdiselerden ötürü tazminat ve toprak talebinin gündeme gelmesidir. Mamafih Cihan Harbi’nden sonraki milletlerarası anlaşmalarla bu gibi talepler için muayyen bir müddet tanınacağı, bu müddetin geçmesiyle talep imkânının düşmüş sayılacağı hükme bağlanmıştı. Kaldı ki bu hâdiselerde zarar gördüğünü ispatlayanlara tazminat, hatta toprak vermek, koca ülkenin ne haysiyetini, ne de güvenliğini sarsar. Üstelik ekonomik ve politik faydası bile olabilir. Anadolu’nun doğusunda eski Ermeni köylerindeki kıraç topraklara gelip yerleşecek Ermeni de zor bulunur. Bu hususta diplomatça davranmak, kaybedilen eski vatan topraklarındaki Türk talepleri için de elverişli bir zemin hazırlamaya yardım edebilir.

Bugün Halep, Şam, Amman ve Beyrut başta olmak üzere Ortadoğu’nun hemen her şehrinde Ermeniler yaşamaktadır. Fransa, İsviçre ve Amerika’da da mühim sayıda Ermeni yaşar. Azınlık psikolojisiyle izah edilebilecek şekilde hemen hepsi parlak bir sosyal mevki kazanmıştır. Bunlar aralarında Türkçeyi ve Türk âdetlerini hâlâ yaşatır; hatta Türkiye’yi vatanları olarak görürler. Türkiye’den gidenler bunlardan umumiyetle hüsnükabul görürler. Bunlar Türkiye için yurt dışında mühim bir lobi faaliyeti yürütebilir.
Bugünki Ermenistan, eski Türk toprakları üzerinde kurulmuş bir devlettir. Başşehir Erivan (Revan), ahâlisinin kâmilen Türk olduğu eski bir vatan parçası idi. Kimsenin aklına bugün orada Ermenilerin ne aradığı, buraya niçin Ermenistan dendiğini sormak gelmiyor. Tarihte insanlar, ülkeler ve halklar değiştiği gibi, düşmanlıklar da dostluğa dönüşebilir. Ermenistan, Türkiye’nin hinterlantında bir ülkedir. Sınırlarını kapatmak Türkiye’nin menfaatine değildir. Ermenistan ve Ermeniler her bakımdan Türkiye’ye muhtaçtır. Bir adım atana, bin adım geleceklerine şüphe yoktur. Türkiye, tarihî ve çoğu hayalî düşmanlıkları bir tarafa bırakıp eski imparatorluk mirasına sahip çıkarak eski Osmanlı halklarını ve Osmanlı toprakları üzerinde kurulan devletçikleri himaye altına almak suretiyle Ortadoğu, Kafkasya ve Balkanlarda hatırı sayılan bir güç hâline gelebilir. Böylece pek çok ekonomik, sosyal ve diplomatik meselesini aşabilir. Türkiye’nin XXI. asırda dünya üzerindeki yerini alması, İttihatçıların kirli mirasını savunarak değil, ancak imparatorluk mirasına sarılarak üniversel değerlere varmak suretiyle mümkün olabilir.


 Önceki Yazılar
18.09.2017 - OSMANLI PADİŞAHINDAN, KITLIK ÇEKEN İRLANDA HALKINA…

11.09.2017 - MEKTEB-İ TIBBİYE’NİN HİKÂYESİ

04.09.2017 - TÜRKLERDE KURBAN GELENEĞİ…

28.08.2017 - AVRUPA’YI DOLAŞAN TÜRK MODASI

21.08.2017 - OSMANLI SARAYI’NDA ENGELLİLER VE DİLSİZ DİLİ

14.08.2017 - NEREDE O ESKİ YAZLAR… O ESKİ SICAKLAR…

07.08.2017 - NİKÂHTA KERÂMET VARDIR!

31.07.2017 - BİR TAS ÇORBA UĞRUNA: FEHİME SULTAN’IN ACIKLI SONU

24.07.2017 - BEYAZ RUSLAR İSTANBUL’DA…

17.07.2017 - YANGINA NE DAYANIR…

Diğer makaleler için tıklayınız...