Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
GİRİT FÂTİHİNİN ACI SONU

21 Nisan 2010 Çarşamba
Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

 Sultan İbrahim Osmanlı padişahlarının en talihsizlerindendir. Evet, ağabeyi Sultan IV. Murad kadar güçlü değildi. Ama heybetli idi. Heybetinden huzuruna çıkan Rus elçisinin ödünün patladığını tarihler yazar. Zamanında Azak Kalesi Ruslardan geri alındı. Almanya içlerine akınlar yapıldı. Girit’in Venediklilerden fethine başlandı. Uzun ve zorlu bu kuşatmadan evvel padişah her gün tersânedeki hazırlıklara nezaret ederdi. Osmanlı hanedanı kendisinden devam ettiği için Sultan İbrahim “Elhamdülillah bir ocağın başı oldum” derdi. Şiddetli migrene müptelâ olup, memleketin en buhranlı zamanlarında, felâketleri üst üste görüp, elinden bir şey gelmemenin ızdırabıyla zaman zaman asabi buhranlar geçiren, üstelik hislerini saklamayı bilmeyen ve haksızlığa da tahammül edemeyen padişahın iyi niyeti istismara uğradı.

  

MAHPUS BİR PADİŞAH!

Girit fethi uzayıp; Venedik donanması Ege’de dolaşırken; şiddetli bir kış İstanbul’u kasıp kavuruyordu. Haliç ve Boğaz donduğu için şehre iâşe getiren gemiler yanaşamamış; pahalılık artmıştı. Memnuniyetsiz bir kitle, olup biteni padişahın uğursuzluğuna yükledi. Yeniçeri ağaları sadrâzamla takışıp, sonra da padişahı tahttan indirmeye karar verdiler. Fatih Câmii’nde toplanıp âdetleri üzere sadrâzamı istediler. Sadrâzam kaçıp saklandıysa da âsiler kendisini bulup öldürdüler. Cesedini paramparça yapıp etlerini Sultanahmed meydanındaki bir ağaca astılar. Bu sebeple Ahmed Paşa, tarihe Hezarpâre (binparça) diye geçti. Bu feci hâdiseye de Vak’a-yı Vakvakiye denir. Vakvak, Şark mitolojisinde meyvesinin insan olduğu bir ağaçtır. Âsiler daha sonra saraya yürüyüp padişahı ayak divanına çağırdılar. Padişah kabul etmeyince, âsilerin yanındaki bazı ulemâ padişahın yanına çıkıp azledildiğini bildirdi. Heyetin başındaki Karaçelebizâde Abdülaziz padişaha ağza alınmayacak hakaretlerde bulundu. Padişah da kendisini hıyanet ve huruc alessultan (padişaha isyan) ile suçladı. Bu arada âsiler sarayı basıp padişahı iki câriyesiyle beraber bir odaya hapsetti. Tarihte emsaline rastlanmayacak biçimde penceresi örülüp, kilidine kurşun akıtılarak, sahan girecek bir delik bırakıldı. Böylece padişah diri diri mezara gömüldü.

Ertesi günü, isyana katılmayan sipahiler vaziyeti işitip padişahı tekrar tahta çıkarmak üzere harekete geçince, âsiler padişahın intikamından çekinerek dehşete kapıldı. Şeyhülislâm Abdürrahim Efendi’den düzmece bir fetvâ alındı. Sadrâzam, şeyhülislâm ve yeniçeri ağası [Bugüne uyarlarsak bürokrasi, yargı-üniversite ve ordu temsilcileri] padişahın hücresine geldi. Tarihçi Nâimâ’nın tasvirine göre padişah bu esnada üzerinde gül kurusu bir entâri olduğu halde Kur’an-ı kerim okuyordu. Kararı işitince, “Beni bundaki hangi hükme göre öldürüyorsunuz?” dedi. “Yüzünde neûzü billah nur kalmamış” Cellat Kara Ali bile vaziyete dayanamayıp kaçmaya çalıştı ise de yeniçeri ağası mâni oldu. 33 yaşındaki padişah, feryadlarına aldırılmaksızın gözü yaşlı saraylıların önünde boğduruldu. Sene 1648 idi. Tahta yedi yaşındaki oğlu Şehzâde Mehmed çıkarıldı. Osmanlı hanedanının sonraki nesli hep Sultan İbrahim’in soyundandır. Padişahın kanını dava eden sipahiler kanlı biçimde sindirildi. Sultan IV. Mehmed, babasını öldüren 70 kişinin isimlerini bir deftere yazıp saklamış; zamanı gelince hepsinin icabına bakmıştır.

“BEN DE PADİŞAHIM!”

Sultan İbrahim, cömert ve merhametli idi. Fakirlere çok ihsanları vardır. Hazine gelirlerinin muntazam toplanıp, yerli yerince sarfına, maaşların gecikmeden ödenmesine dikkat ederdi. Tebdil-i kıyafetle şehirde dolaşır, halkın ihtiyaçlarını yerinde gözlerdi. Sadrâzama şu fermanı meşhurdur: “Sen ki lalamsın; şehirde gezerken fırın önünde ekmek almak için bekleyenler gördüm. Teb’a-yı şâhânemden hiçbirinin ekmek almak için bir an beklemesine rızam yoktur. Bir hoşça mukayyed olasın. Ve illâ başın keserim!” Bir defasında padişah Edirne’de iken halktan biri ileri çıkıp padişahı selâmladıktan sonra, “Padişahım! Benim şikâyetim vardır” deyince, Sultan; “Söyle de tedbir edelim. Haklıysan haksızı cezalandıralım” dedi. O adam; “Padişahım! Kerim Ağa denen eşkıya bana zulmetti. Malımı, mülkümü alıp çoluk çocuğumla sokaklara attı. Memleketin varlıklı ailelerinden iken, bir lokmaya muhtaç oldum” dedi. Padişah şahitleri dinledikten sonra, Kerim Ağa’yı getirtti. “Ağa! Hakkında şikâyet var. Mazlumları soyar, mallarını alarak sokaklara atarmışsın. Doğru mudur?” diye sordu. Ağa özür dileyeceği yerde, ileri geri konuşmaya başladı. “Ben yeniçeriyim” diye diklendi. Bunun üzerine padişah hiddetle yerinden kalkıp adamın yakasından tutarak yere çarptı. “Bre densiz! Sen yeniçeri isen, ben de padişahım!” dedi. Ağa cezalandırılıp haklıya hakkı teslim edildi...


 Önceki Yazılar
14.08.2017 - NEREDE O ESKİ YAZLAR… O ESKİ SICAKLAR…

07.08.2017 - NİKÂHTA KERÂMET VARDIR!

31.07.2017 - BİR TAS ÇORBA UĞRUNA: FEHİME SULTAN’IN ACIKLI SONU

24.07.2017 - BEYAZ RUSLAR İSTANBUL’DA…

17.07.2017 - YANGINA NE DAYANIR…

10.07.2017 - BİR DARBE TEŞEBBÜSÜNÜN HATIRLATTIKLARI…

03.07.2017 - ZELZELEDEN KAÇIŞ YOK MU?

26.06.2017 - UNUTULMAYAN BAYRAM HATIRALARI

19.06.2017 - KAŞGARÎ DERGÂHI’NDAN RAMAZAN HATIRALARI

12.06.2017 - BU KATAR NEREYE GİDER?

Diğer makaleler için tıklayınız...