Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
TEKÂLİF-İ MİLLİYE, NAM-I DİĞER HARB VERGİLERİ

13 Nisan 2020 Pazartesi

Ordunun finansmanı, hükümetleri her zaman düşündürmüş; çoğu zaman da harblerin neticesini tayin etmiştir.

Tekâlif, külfetten gelen teklif’in çokluk hâlidir ki, mükellefiyet ve vergi demektir. Hükümetler, harb ve benzeri haller vesilesiyle ekstra vergi toplamayı, mevcut vergileri arttırmayı ve halkın elindeki stratejik mallara el koymayı âdet edinmiştir.

İttihat ve Terakki devrinde Balkan Harbi arefesinde 13 Ağustos 1912 tarihinde çıkarılan Harb Vergisi Hakkında Kanun, yeni vergiler getiriyor; mevcut vergileri de 3 yıllığına arttırıyordu. Seferberlik üzerine 9 Ağustos 1914’te çıkarılan Tekâlif-i Harbiye Kanunu, vergileri arttırdığı gibi, ahalinin malına el koyma salahiyeti getiriyordu.

Cemal Paşa’nın da ifade ettiği gibi, Cihan Harbi ateşine hevesle atlayan hükümetin, kasasında beş parası yoktu. Harb masraflarının bir kısmını Almanya karşılamış; geri kalanı halkın sırtına yüklenmiştir.

Kanun, hangi mallara el konacağını söylememiş; askerî ve mülkî azalardan müteşekkil tekâlif-i harbiye komisyonunun takdirine bırakmıştı. Komisyon, istediği mala fiyat biçip, tüccarın veya ahalinin eline bir makbuz verecek; seferberlik bitince parası ödenecekti. Tekâlif-i harbiyeye uymayanlar, divan-ı harbe (sıkıyönetim mahkemesine) çıkarılacaktı.


Askere havyar

Tekâlif-i harbiyenin toplanış tarzı çok garip bir şekilde cereyan etmiştir. Mesela bir mülâzım (teğmen), birkaç askerle beraber bir büyük mağazaya gidip ne bulursa alır; tüccarın eline uyduruk bir mazbata verirdi.

Harp vergisi olarak zapt edilen eşyanın arasında havyar bulunduğu söylenmiş;  askere havyarın ne lazım olduğunu dile getirenlere, hastalara ve nekahatte bulunan askerlere verilebileceğini düşünerek hayra yoranlar olmuştu. Sonradan görüldü ki, çocuk bezlerİ, dantelalı yatak takımları bile tekâlif-i harbiye diye alınmıştı.

Kadın çorapları, kadın çamaşırları, çocuk ayakkabıları, şampanya, konyak, mutfak ve sofra takımları, elhasıl çarşı ve mağazalarda satılan her nevi yiyecek, içecek, giyecek, bir takım alât ve edevat, tekâlif-i harbiyeye dâhil olmuştu. Sonradan şurada burada, anbarlarda meydana çıkıp, maliye tarafından satılan eşya, neler cereyan ettiğini gösterdi.

Yapanın yanına kâr

Her nevi ehli hayvanlara el konulmuştu. İstanbul’da zabit ve yüksek memurlardan çoğu bu sayede at ve araba sahibi oldu. Arpanın okkası 20 kuruşa çıktığı halde, bunlar at ve arabayı muhafaza edebildi.

Başka yere götürülemez denerek birçok eşya zapt ve müsadere olunuyordu. Bu zapt ve müsadere o kadar ileriye gitmişti ki, açlıktan pek fena halde bunalan İstanbul ahalisi, kadınlar, çocuklar, yaşlılar, civara giderek yiyecek tedarikine mecbur olmuştu.

Sepet içinde birkaç okka yiyecek getirip ailelerini açlıktan kurtarmaya çabalayanların karşısına, iskele ve istasyonlardaki zabitleri çıkıp ellerindekini müsadere ediyorlardı. Sahibine para ödenmediği gibi, bunlar devletin depolarına da konmuyor, alanlar yiyip içip, artanı satıyorlardı.

Yiyeceğe ait her türlü maddenin nakli yasaktı. Bir yolcunun yolluk olarak yanına aldığı gıda da müsadere edilirdi. Pek müşkülatla ve birçok İttihatçı memurun iltiması ile vesika alınarak tek tük Bursa, Bandırma, İzmit’e gidenler; bir bez parçasına sarılı olarak getirdiği peynir, ekmek, yağ gibi şeyleri Galata’da satardı. Sonra bu da yasak edildi.


Mezarlığa götürün

Bandırma iskelesinden fazla mikdarda ekmek getirip satmaya girişmiş olan bir kadının 40 okka kadar ekmeği zapt olununca, zaten sermayesi bu ekmeğe verdiği paradan ibaret olan kadın, kendini denize atarak intihara kalkışmıştı. Orada bulunanların çıkarttığı ve hâlâ kendine gelemeyen kadını, iskele kumandanı olan zabit, “Bununla fazla uğraşmaya lüzum yok, mezarlığa götürünüz!” diyerek kaldırtmıştı.

Evler de müsadereden nasibini almıştır. Çok kişi, evine yerli yersiz el konularak sokağa atılmıştır. Mahalle aralarında kocaman konaklar üzerinde “filan bölüğün ikinci takım kumandanlığı karargâhı” gibi garip levhalar görülüyor; bazı evlerin kapı ve pencereleri sökülerek götürülüyordu. Ecnebilere ait mektep ve sair binalara da el konuldu ki, harb kaybedilince galipler bunun acısını çıkaracaklardır.

Boğulan feryatlar

Mesela askeriyenin 9 kuruşa el koyduğu yünü, 25 kuruşa sattığı, 1916’da mecliste dile getirilmiştir. Kanunun kötü tatbik edildiğini, bunun da herkeste derin bir şikâyet ve feryat uyandırdığını İttihatçı maliye nazırı Cavit Bey bile hatıralarında dile getirmektedir. Ancak sansür sebebiyle, halkın feryatları hiçbir yere ulaşamamıştır.  İttihatçı gazeteci Ahmet Emin Yalman, Birinci dünya Savaşı’nda Türkiye kitabında, tekâlif-i harbiyenin, düzensiz, kanunsuz ve ayrım yapmaksızın tatbik edildiğini söyler.

Hükümetin 4 yıl boyunca harbe harcadığı 320 milyon liranın 50 milyonu tekâlif-i harbiyeden karşılanmıştır. Bir de bütçeye girmeyen vurgunlardan söz edilebilir. Nitekim bunun mühim bir mikdarının suiistimal edildiği sonradan ortaya çıkmış; 1930’larda buna dair 5 milyonluk bazı davalar görülerek, faillerine ceza verilmiştir. Bunlar o zamanki gazetelerde haber olarak çıkmıştır.

Harbin mağlubiyetle bitip, mesullerinin yurt dışına kaçmasından sonra tekâlif-i harbiye geri ödenememiş; harbin getirdiği felâketler yanında bunlar da halkın sırtında tamiri imkânsız bir yük olarak kalmıştır. Komitecilere olan yakınlığı sebebiyle harb zamanı karaborsacılık, vagon ve koli ticareti yoluyla vurgunu vuranlardan, harb zengini veya yeni zengin adıyla yeni bir sınıf türemiştir.

Bunlar, o zamana ait hatıratların hemen hepsinde dile getirilir. Bunlardan bir tanesini “Bir İhtiyat Zabitinin Hatıraları - Birinci Umumi Harpte ve Mütareke Günlerinde İstanbul” adıyla Şevket Rado, Hayat Tarih Mecmuası’nda neşretmiştir (Şubat 1971)


Hokkabazın tılsımlı değneği

Hüseyin Rahmi, Cihan Harbi esnasındaki tekâlif-i harbiyeyi Hakka Sığındık romanında bakın nasıl anlatıyor:Bir zâbit elinde tekâlif-i harbiye kamçısıyla bir ticarethaneden, bir depodan içeri girdi mi, hokkabazların tılsımlı değnekleri gibi bunun ucunu nereye uzatsa, önünde yüzlerle fıçı fıçı yağlar, teneke teneke gazlar, çuval çuval şekerler, küfe küfe pirinçler, balya balya yünler, pamuklar, kumaşlar, işaret ettiği yere doğru akıp gidiyordu. Bu eşya arasında kimi kez askere hiç yaramayan, yarayacağı düşünülmeyen danteller, yelpazeler, ajurlu ipek çoraplar, kolonyalar ve benzerleri vardı. Bu zâbit, bir kâğıdın üzerine iki üç rakam çızıktırınca, piyasadaki eşyanın tümünü kaldırabilirdi. Fevkalade salahiyeti vardı, buna gücü yeterdi.”

10 Emir

Ankara kuvvetleri, Yunan ordusu karşısında gerileyip, Sakarya nehri kenarında mevzilendiği sırada; Mustafa Kemal Paşa, meclisten başkumandanlık salahiyeti almış; ilk işi 7-9 Ağustos 1921 tarihinde tekâlif-i milliye denilen 10 tane emri çıkarmak olmuştur.

O zamana kadar Kuva-i Milliye zaten halktan hem asker toplar, hem de ahalinin elindeki mallara el koyardı. Bu ise memleketin her köşesinde kanlı bir şekilde bastırılan isyanlara sebep olurdu. Şimdi bu müsadereler, kanuni bir zemine oturtulmuş oluyordu. İttihatçıların çıkarttığı tekâlif-i harbiyeden farklı olarak hangi kalemlere zorla el konulacağı da açıklığa kavuşturulmuştu.

Buna göre her ev birer kat çamaşır, birer çift çorap ve çarık hazırlayıp komisyona verecektir. Halkın elindeki her çeşit bez, kumaş, yün, tiftik, pamuk, kösele, deri, ayakkabı, çivi, iplik, nal, demir, hayvan koşumları, ip ve urgan, hububat ve bakliyat, hayvani yağ, gazyağı, sabun, tuz, çay, mum, otomobil ve kamyon lastiği ve parçası, makine yağı, telefon makinesi, kablo, tel, pil, asit, tutkal gibi maddelerin % 40’ı; her çeşit binek ve yük hayvanı ile araba ve kağnıların % 20’si, bedeli sonradan ödenmek üzere müsadere edilecektir. 

Elde kalan nakil vasıtalarıyla, ayda bir 100 km. parasız askeri nakliyat mecburiyeti getirilmiştir. Halk, elindeki silah ve cephanenin tamamını askeriyeye teslim edecektir. Demirci, marangoz, dökümcü, tesviyeci, saraç ve arabacılar askeriye hizmetinde çalışacaktı. Maaşlar bir ay verilmedi; verilenlerden de her ay yüzde yirmi tevkif edildi. Sürgün edilen gayrı müslimlerin veya Ankara hareketini desteklemediği için İstanbul’a kaçmak mecburiyetinde kalanların bıraktığı mal ve mülklere (emvâl-i metrukeye) de el konmuştur.

Vatana hıyanet

Her yerde Tekâlif-i Milliye Komisyonları kurulmuştur. Bu emirlere uymayanları cezalandırmak üzere Ankara’dan başka birer İstiklal Mahkemesi, Kastamonu, Samsun, Eskişehir ve Konya mıntıkasına gönderildi. Kanuna uymayanlara, vatan haini sıfatıyla idam, teşhir, mal ve mülküne el koyma veya yakıp yıkma, köy ve mahalleye ağır para cezası gibi cezalar verilecekti.

Mamafih tekâlif-i milliyenin toplanmasında her zaman bu nispetlere dikkat edilmiş değildir. Umumiyetle tekâlif-i milliye komisyonlarının suiistimali sebebiyle, bazı yerlerde ahalinin elindeki malların neredeyse tamamına el konulmuştur. Nitekim Dumlupınar Muharebesi’nden sonra, Fahreddin Altay’ın, etraf kazalara yolladığı bozulan Yunanları takip etme emrine, o zaman Aziziye (Emirdağ) kaymakamı olan dedem şöyle cevap vermişti: “Paşam, dâhil-i kazada, sırtına binip düşmanı takip edecek bir merkep bile kalmış değildir!”

Ödendi mi?

12 Nisan 1923’te el konulan malların kıymetinin ödenmesi için “Düyûnât-ı sâbıkanın sureti tediyesine dair kanun” çıkarıldı. Bu eski borçlar, alacaklıların hükümete olan borçlarıyla takas ve mahsup edilecekti. Borcu olmayanların, 100 liraya kadar olan alacakları def’aten; 100 liradan fazlasının ise sadece % 25’i ödenecekti. Kanun müzâkereleri esnasında, gayrı müslimlere ödeme yapılmayacağı açıkça beyan olundu.

Böylece Ankara hükümetinin tekâlif-i milliye borcu –maliye vekili Hasan Fehmi Bey’in meclis konuşmasında beyan ettiği üzere- 6.361.634 lira iken, 1924 bütçesine bunun için sadece 3 milyon lira tahsisat kondu. Bununla borçların bir kısmının olsun ödendiğine dair bir bilgi ve vesika yoktur. Sonraki yılların bütçesinde de böyle bir kalem bulunmamaktadır.

 


 Önceki Yazılar
25.05.2020 - BUGÜN BAYRAM GÜNÜDÜR, ÂLEM EĞLENİR!

18.05.2020 - Kim demiş Sultan Fatih tefsir bilmezdi diye! - HUZUR DERSLERİ

11.05.2020 - “ŞAH-I CİHAN’A KIYDILAR”

4.05.2020 - SULTAN GENÇ OSMAN’IN HAZİN HİKÂYESİ

27.04.2020 - PEYGAMBERIMİZİN ARKADAŞLARI, GÖKTEKİ YILDIZLAR GİBİDİR

20.04.2020 - ANKARA MECLİSİ 100 YAŞINDA

6.04.2020 - HİNDİSTAN’DA MÜSLÜMANLARA OYNANAN OYUN

30.03.2020 - YILDIZ FALI NE DİYOR BU İŞE? - FALIN TARİHİ… MÜNECCİM ve YILDIZNAME

23.03.2020 - KORONAVİRÜS SALGINI BİR KOMPLO MU?

16.03.2020 - KORONAVİRÜSE GELESİYE NE SALGINLAR GÖRDÜ BU DÜNYA

Diğer makaleler için tıklayınız...