Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
YENİÇERİ KİMDİR?

05 Ağustos 2019 Pazartesi

Bugün bile Osmanlı ihtişamını sembolize eden yeniçeriler, zamanla, devlet içinde devlet hâline gelmişti.

Devletin varlık sebebi gazâ ruhu olduğu için, ordu Osmanlı tarihinde çok mühim bir rol oynamıştır. Öte yandan jeopolitik mevkii sebebiyle harblerin hiç eksik olmaması, Osmanlı mâliyesini ağır zaafa uğratmıştır. Bu sebeple teknik ilerlemelerin tatbik edilememesi, ordunun vurucu gücünü zayıflatarak onu politize etmiştir. Osmanlı tarihinde nâdir görülen sulh devreleri, askerî ihtilallerle son bulmuştur. Bu sebeple tarihteki ıslahat hareketlerinin öncelik merkezini ordu teşkil etmiştir.


Kapıkulları

Osmanlı kara ordusu kapıkulu askerleri ve eyâlet askerleri olmak üzere iki sınıftır. Kapıkulları, ağır piyâde, ağır süvari, topçu, istihkâm ve levâzım sınıflarından mürekkep profesyonel bir ordudur. Eyâlet askerleri ise hafif süvâri ve piyâdelerden teşekkül eder.

Orhan Gâzi, yaya ve müsellem adıyla piyâde ve süvâri sınıflarını teşkil etti. Yayalar, ücretli olarak sefere gider; hazerde (sulh zamanında) hususî işlerle, meselâ ziraatle meşgul olurdu.  Fetihlerin arttığı Sultan I. Murad zamanında daimî ve maaşlı bir orduya ihtiyaç duyuldu. Askerî teşkilat yeni baştan tanzim olundu. Bunun için pençik oğlanlarından, yani harbde esir edilip devletin hissesine düşen çocuklardan asker yetiştirilmeye başlandı.

Pençik yetmediği Fetret Devri’nden itibaren, Balkan halklarından aynı vasıfta çocuklar devşirilmiştir. Bunlar evvela Müslüman Türk çiftçi ailelerinin yanına verilip dil ve din öğrenirler. Birkaç sene sonra acemî oğlanlar mektebine alınır. Ardından da ihtiyaca göre kapıkulu ve bostancı ocaklarına yahud donanmaya verilir; fizik ve zekâsıyla öne çıkanlar da saraydaki enderûn mektebine gider. Acemî oğlanlar mektebine alınmaya elverişli görülmeyenler tophâne veya cebehâneye gönderilir.

Padişahın hususî hizmetinde sayıldıkları için bunlara kapı+kulu denilmiştir. Bunlar hassa ordusunu teşkil eder. Orta Asya Türk devletlerinde ve Memlûk Devletinde de mevcud olan bu teşkilât, Osmanlılara Selçuklulardan geçmiştir. Kapıkulu askerlerinin benzerlerine, peditatus (piyâde) ve equitatus (süvâri) adıyla Romalılarda; leibgardist (muhafız) adıyla Avusturya’da ve streltsiy (tüfekçi) adıyla Rusya’da da rastlanır.


Asker mi? Tüccar mı?

Kapıkulu askerlerine üç ayda bir merasimle ulûfe adıyla maaş verilir; ayrıca her padişah tahtta çıktığında cülûs bahşişi alırlar. Subay olmadan evlenmeleri hükümdarın iznine tâbidir. Bu takdirde evlerinde yaşarlar. Fetihlerin durup ganimetlerin kesildiği zamanlarda, ticaret ve esnaflıkla uğraşmışlar; bu da ocağın bozulmasında âmil olmuştur.

İhtiyarladıkları zaman oturak adıyla bir tekâüd maaşı alırlar; öldükleri zaman vârisleri yoksa malları ocağın orta sandığına kalırdı. Bu sandık, askerlerin âidatları ile kurulmuş yardım sandığı idi. Kapıkulu askerinin çocuklarına da kuloğlu denir ve icâbında acemî ocağına alınırdı. Halktan gençler de yeniçeri ocağına maaşsız gönüllü yazılabilir. Bunlar da serkeş hareketleriyle ocağın bozulmasına sebebiyet vermiştir.

Kapıkulu askerinin mevcudu giderek artmış; Sultan Fâtih’in ilk zamanlarında sayısı 3 bin ve Kanunî Sultan Süleyman’ın vefatında yarısına yakını yeniçeri olmak üzere 20 bin iken, Sultan IV. Murad devrinde de 100 bine yükseldiği görülmüştür. Bu padişah, bunu yarıya indirmeye muvaffak olmuşsa da sonra yine artmıştır. Bu da hükûmetin ocak üzerindeki hâkimiyetini iyice zayıflatmıştır. Ocak nizamı zaafa uğradıktan sonra, ağalar, devşirme prensiplerine aldırmadan, ocağa rastgele çocuk kaydetmeye başlamışlardı. 1826 senesinde kâğıt üzerinde 100 bini bulmuştu.


Destek kıtaları

Kapıkulu askerleri, acemî, yeniçeri, cebeci, topçu, top arabacı ve sipâhi ocaklarından teşekkül eder. Acemî ocağında, diğer ocaklara asker yetiştirilir. Yeniçeriler, ağır piyâdedir. Donanmadaki mukabili, azeblerdir. Deniz azeblerinden başka yaya ve kale azebleri vardır. Bunlar muharebelerde ok ve tüfenk atarak düşmanı karşılamakla vazifelidir.

Cebeci ocağı, harp silâh ve levâzımatını temin ve muhafaza eder; cepheye taşır. Topçu ocağı, top dökmek ve muharebede kullanmak üzere faaliyet gösterir. Büyük topları seferlerde taşımaları için top arabacıları ocağı kurulmuştur. Cebeci ocağının iki kısmından biri olan humbaracı ocağı, humbara denilen ateşli silâhı imâl eder ve muharebelerde kullanır. Cebeci ocağının ikinci kısmı olan lağımcılar da, muharebe zamanında kuşatılan kaleleri yıkmak için lağım (tünel) kazar.

Sipâhiler, iyi at biner; usta kılıç kullanır ve ok atarlar. Sultan Kanunî devrinde 7 bin kişi iken, XVI. asır sonunda sayıları 20 bini buldu.  Hizmetleri dolayısıyla XVII. yüzyılın ortasına kadar hayli itibarlı olan sipâhi bölükleri, XVII. asırdaki isyanlar sebebiyle eski itibarlarını kaybettiler.

Kapıkulu ocaklarının başında yeniçeri ağası bulunur. Evvelce ocak içinden seçilirdi. Bilahare saray ağalarından tayin edilmeye başlanmıştır. Sonra çeşitli zâbitler gelir.

Yeniçerilerden bazısı, şehrin inzibatından mesuldür. İstanbul’da çıkan yangınları söndürmek de yeniçerilerin vazifesidir. Sefârethâneleri muhafaza eder; Divan-ı Hümâyun muhafızlığı yaparlar. Yeniçeriler, nöbetleşe olarak, taşralarda kale muhafazasında bulunurlar. Seferde ise otağı etrafından ayrılmayarak padişahın korur; muharebenin şiddetlendiği zamanlarda harbe iştirak ederler.

Devlet içinde devlet

Rivâyete göre, kuruluşunda Hacı Bektaş Velî (veya ona mensup bir velî) bu orduya dua ederek yeniçeri adını vermiştir. Çeri, asker demektir. Bu hâdise, ocakta Bektaşî kültürünün hâkimiyetini doğurmuş; ancak zamanla bu tarikatin İran ajanlarının faaliyeti neticesinde bozulması, ocağa da aksetmiştir.

Ateşli silahların inkişafı ve harb usullerinin değişmesi sebebiyle kapıkulu ocağı fonksiyonel olmaktan çıkmış; ama elindeki güç sebebiyle nüfuz grupları tarafından kullanılarak, devlet içinde devlet hâline gelmiştir. Cülûs bahşişinde verilen parayı düşük kıymetli buldukları için genç Sultan Fatih’e isyan etmişlerdir ki, bilinen ilk yeniçeri isyanıdır.

Esnaflık yapmaya başlamış; kanunları hiçe sayarak askerken evlenip çoluk çocuğa karışmıştır. Askerlikle alâkası olmayanlar, hatta suçlular ocağa alınarak sayıları baş edilemeyecek kadar artmıştır. Sefere gitmemiş; yahud gittiği seferden de firar etmişlerdir. Ölmüş yeniçeriler bile sicilde hayatta gösterilip maaşları tahsil olunmuştur.

Bulundukları şehirlerde asayişi kökünden bozmuş; esnafı haraca kesmiş; insanlar sokağa çıkamaz hâle gelmiştir. Padişahların ocağı ıslah teşebbüsleri her defasında akim kalmış; isyan eden yeniçeriler, birkaç padişahı tahttan indirmiştir.  Sultan II. Mahmud, 1826 senesinde, halkın bîzar olduğu bu zorbalar gürûhunu ortadan kaldırıp tarihe gömmekten başka çare bulamamıştır.


Eyâlet Askerleri

Yeniçerileri herkes bilir ama, ordunun esasını eyâlet askerleri teşkil eder. Mîrî (devlet) arazi, muayyen parçalara ayrılır; her biri, harblerde yararlık gösteren sipâhilere dirlik (tımar, zeamet veya has) emaneten verilir. Sultan Fâtih zamanında 40 bin, Sultan Kanunî zamanında 50 bin tımarlı sipahi vardı.

Dirlik sahibi sipâhi, araziyi çiftçilere kiralar; topladığı kiralar mukabilinde, kendi ailesinden veya kölelerinden, zırhı, silahı ve atıyla cebelü (veya nöker) besler. Cebelüler, sulh zamanında mutad işleriyle meşgul olur. Seferde orduya katılır.

Eksik cebelü getiren, atı veya silahları elverişsiz olan sipâhinin dirliği kesilir. Anadolu ve Rumeli hâricindeki eyâletlerde dirlik sistemi tatbik olunmadığı için, Mısır, Eflâk, Boğdan, Kırım gibi eyâletler, harbe hususî birlikler gönderir.

Akıncı ocağı, hem istihbarat hem de öncü kuvvet olarak vazife görür. Hükûmet, XVI. asır sonlarından itibaren Anadolu ve Rumeli’deki yörükler arasından silâhlı asker yazmıştır. Bu teşkilâtın Rumeli’dekine Evlâd-ı Fâtihan denir.


Nereden nereye

Celâlî isyanları, toprak kayıpları, ateşli silahların yayılması ve mâlî sıkıntılar, eyâlet askerlerinin ehemmiyetini azalttı. Vâliler, kapılarında ücretli askerler (sekban) beslemeye başladı. Osmanlı ordusunun % 80’ini teşkil eden ve Sultan Kanunî devrinde 200 bini bulan tımarlı sipâhi askerlerinin yekûnu, XVIII. asırda 20 bine düşmüştü. Sultan I. Abdülhamid devrinden itibaren (1790) yeni tımar verilmedi. Tımarlı askerler geri hizmetlerde kullanıldı.

Sultan II. Mahmud, mevcut sipâhilerin üçte birini talim için merkeze çağırdı. Ancak 5 bin kişi çıkabildi. Bunlar, yeni kurulan Asâkir-i Mansûre’nin süvârileri yapıldı. Sultan Abdülmecid zamanında (1847) tımar kaldırılarak, mevcud tımarlı sipâhiler yarım tımarla tekâüde sevkedildi; bunlardan bir kısmı da atlı jandarma yapıldı.


 Önceki Yazılar
19.08.2019 - YER İSİMLERİNİ KİM, NİYE DEĞİŞTİRİR?

12.08.2019 - MİSAFİR, EV SAHİBİNİN KUZUSUDUR

29.07.2019 - LOZAN: KİME GÖRE? NEYE GÖRE?

22.07.2019 - ÇİÇEKLERİN DİLİ - Osmanlı bir çiçek medeniyeti idi…

16.07.2019 - OSMANLILAR GEOMETRİ BİLMEZ MİYDİ?

14.07.2019 - MEHMED ŞEVKET EYGİ’NİN ARDINDAN

08.07.2019 - AT BİNENİN KILIÇ KUŞANANIN

01.07.2019 - SARAY’A DAMAT OLMAK…

24.06.2019 - İSTANBUL BELEDİYESİ KİME EMANET?

17.06.2019 - PİRİ REİS’İN İDAMININ PERDE ARKASI

Diğer makaleler için tıklayınız...