Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
HAZRET-İ PEYGAMBER’İN MÜTEVAZI MUHTEŞEM SOFRASI

27 Mayıs 2019 Pazartesi

Resul-i Ekrem, fakirlerle, hizmetçisiyle aynı sofraya otururdu. Çocuklar ve hanımlar yemeden, lokma boğazından geçmezdi.

Cenab-ı Peygamber, sağ dizini dikerek yerde oturur; yemek tabağı sofranın ortasına konur; kendi önünden yerdi. Meyvenin ortadan alınmasına müsaade eder; ‘Meyveler hep bir çeşit değildir’ derdi. Yaslanarak yemezdi.

Besmele ile başlar; şükür duası ile bitirirdi. Yemekten evvel ve sonra ellerini yıkardı. Tahta kaşığı, tahtadan iki ucu bulunan çatalı ve bıçağı vardı; ama sağ elin üç parmağı ile yemeği tercih ederdi. Mazeretsiz sol elle yemeği men ederdi. Gerektiğinde iki eliyle beraber yerdi. Nitekim ekmeği sağ eline alıp, karpuzu sol eli ile yemiştir.


Ekmeğe hürmet

Yemek varsa yer; yapana teşekkür ve dua eder; hoşlanmadığı yemeği yemez, ama kötülemezdi. Çok sıcak yemez; yemeğe üflemez; soğumasını beklerdi. Ekmeğe hürmeti emreder; ekmeğe eli silmeyi, üzerine bir şey koymayı istemezdi. Etin ve ekmeğin bıçakla kesilmemesini tavsiye ederdi.

Umumiyetle günde iki öğün yer; akşam yemeğine ehemmiyet verirdi.  Acıkmadan oturmaz, doymadan kalkardı. Fazla yiyip geğirenleri, göbek bağlayanları kötülemiştir. Sahur ve iftarda kuvvetlenmek için, bir de misafir çekinmesin diye fazla yenmesine izin vermişti.

Ailece beraber yemekte bereket olduğunu söylerdi. Arkadaşlarla yenen yemeğin bereketli olduğunu; hatta bu sofrada geçen zamanın, ömürden sayılmayacağını beyan ederdi. 

Dostlarına ziyafet verir; fakir-zengin ayırmadan davete icabet ederdi. ‘Ganim köyünden çağrılsam, erinmem giderim’ buyurdu. Çağrılmayan yere gitmeyi men ederdi. Sevineceğini bildiği çok yakınlarına teklifsiz gittiği de vâkidir. Hazret-i Ebu Bekr ve Ömer ile beraber Eyüp Sultan’ın evine yemeğe gitmiştir.

Evlenme ve sünnet düğünlerinde yemek verilmesini tavsiye ederdi. ‘Cennette bir derece vardır; yalnız insanlara yemek yedirenlere verilir’ buyurmuştur. ‘Ziyafetin kötüsü, sadece zenginlerin çağrıldığı sofradır’ derdi.


Yemeğin hayırlısı

Fakirlerle, hizmetçisiyle aynı sofraya oturmakta beis görmezdi. Çocuklar ve hanımlar yemeden, lokma boğazından geçmezdi. Eyüp Sultan’ın verdiği ziyafette, ikram edilen kuzu budunu, ev sahibinden müsaade alarak ekmek içine sarıp kızı Fâtıma’ya göndermiş; sonra kendisi yemeğe elini uzatmıştır.

Altın ve gümüş kaptan yeyip içmeyi men ederdi. Toprak kapları tercih ederdi. Tahta su çanağı da vardı. 

‘Bir kişilik yemek, iki kişiye de yeter’ buyururdu. Sofra toplanıncaya kadar kalkmazdı. Misafir sofradan elini çekmeden, o çekmezdi. Yemek az ise, misafirin biraz yemesini bekler, sonra başlardı. Misafire ikram eder, gerekirse eliyle lokma uzatır; ama üç defadan fazla ısrar etmezdi. Yemekte tekellüfe kaçmaktan ve gösterişten hoşlanmaz; ‘Yemeğin hayırlısı, hazır olandır’ derdi.

Ağır ağır yerdi; lokmasını bitirmeden diğerine uzanmazdı.  Yediği meyvenin çekirdeğini, meyvelerin arasına koymazdı. Tabağı iyice sıyırır; parmaklarını yalar; süt, hoşaf gibi tasları su ile çalkalayıp içerdi.

Sofrada kırıntı bırakmaz, bunların cennet hurilerinin mehri olduğunu söylerdi. Ertesi güne yemek bırakılmasını; yemek kaplarının açık bırakılmasını ve bulaşıkların yıkanmayıp bekletilmesini tasvip etmezdi.

Yemekten sonra dişlerini hilaller, yani kürdanla temizlerdi. En son ellerini açmadan, ‘Ya Rabbî, bir dahlimiz ve gücümüz olmadan bizi doyurup suya kandırdığın için sana hamdolsun’ diye dua ederdi. Eğer bir ziyafette ise, ‘Oruçlular yanınızda iftar etsinler; hayırlı insanlar yemeğinizi yesinler, melekler size dua etsinler’ buyururdu.

Keşke bize de getirseydiniz

Ekseri elenmemiş arpa ekmeği yenirdi. Buğday o zamanlar Arabistan’da azdı. Bazen arpa ununa biraz katarlardı. Un eleği, sonra keşfedilmiştir.

Tirit, yani ekmek doğranmış et suyu en sevdiği yemeklerdendi. Kavrulmuş un çorbası da evinde çok pişerdi. Av ve koyun eti ile pirinç pilavını sever; yahni için ‘sofranın efendisi’ derdi. Etin suyuyla pişirilmesinin bereketli olduğunu söylerdi.

Koyunun kol, göğüs ve kürek tarafını severdi. Oğlağın kürek etini severdi. Tavşan kebabı yemiştir. Balık severdi. Bir seferden dönen arkadaşları büyük bir balık avlayıp yediklerini anlatınca, ‘Keşke tuzlayıp biraz da bize getirseydiniz’ buyurdu.

Herîse (keşkek) severdi. Bunu pişirmesini, Cebrâil aleyhisselâmın öğrettiği söylenir. Kabak ve salatalığı severdi. Patlıcanı övmüş; zeytinyağlı pişirilmesini tavsiye etmiştir. Semizotunu da medhetmiştir.  Baklanın kabuğu ile yenmesini tavsiye buyurdu.

Zeytinyağını övmüştür. ‘Sirke ne güzel katıktır’ derdi. Yumurtayı severek yer; zayıflara ve çocuğu olmayanlara da tavsiye ederdi. Peynir ve keş yemiştir. Hristiyanlardan gelme bir peynir için bazısı umumiyetle ölmüş bir hayvanla mayalandığını söylemişse de, aldırmamış; kesip yemiştir. Açıkça yasak alâmet görmedikçe, su ve gıdaları araştırmamış; araştırmayı emretmemiştir. (Sünen-i Ebu Davud, Et'ime)

Meleği incitmemek için pişmemiş soğan ve sarımsak yemez; yiyeni de mescide gelmekten men ederdi. Bir yere yeni gelenin oranın fahsından (soğan, sarımsak, pırasa gibi kokulu sebzesinden) yemesini tavsiye ederdi.

Arabistan’da çok çeşidi yetiştirilen hurma çok övülmüştür. Tatlılar bununla yapılırdı. Ekmek veya karpuz ile katık yapardı. Nar, ‘cennet damlası vardır’ diye övülmüştür. Karpuzu severdi. Hurma gibi meyvelerin kurtlu olup olmadığını muayene etmeden yemezdi. ‘Ayva kalbe ferahlık verir’ buyurur; bilhassa hamile kadınlara tavsiye ederdi.

Kabak tatlısını severdi. Üzüm salkımını sol eline alır, üzümü sağ el ile yerdi. Selman Fârisî’ye kendi dilinde, yani Farsça, “Rutab yek yek, ineb dü dü” (Hurma tek tek, üzüm çift çift yenir) buyurdu. Bunun dışında tek sayıya riayet ederdi. ‘Çörek otu derdlere devâdır’ buyurdu.

Bal, âyet ve hadislerde çok övülmüştür. Bal şerbetini severdi. Serin şerbetleri ve sütü severdi. ‘Süt kalbi ferahlatır’ derdi. Zemzem hariç, ayakta su içmezdi. Suyu üç yudumda ve emerek içer; kabın içine nefes vermezdi. Kayısı, üzüm, hurma hoşafı içerdi.


 Önceki Yazılar
19.08.2019 - YER İSİMLERİNİ KİM, NİYE DEĞİŞTİRİR?

12.08.2019 - MİSAFİR, EV SAHİBİNİN KUZUSUDUR

05.08.2019 - YENİÇERİ KİMDİR?

29.07.2019 - LOZAN: KİME GÖRE? NEYE GÖRE?

22.07.2019 - ÇİÇEKLERİN DİLİ - Osmanlı bir çiçek medeniyeti idi…

16.07.2019 - OSMANLILAR GEOMETRİ BİLMEZ MİYDİ?

14.07.2019 - MEHMED ŞEVKET EYGİ’NİN ARDINDAN

08.07.2019 - AT BİNENİN KILIÇ KUŞANANIN

01.07.2019 - SARAY’A DAMAT OLMAK…

24.06.2019 - İSTANBUL BELEDİYESİ KİME EMANET?

Diğer makaleler için tıklayınız...