Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
Sürgündeki Hanedan


1. Baskıya ait yanlış doğru cetveli
MUKADDİME

3 Mart 1924 itibarıyla Türk-İslâm tarihinde yeni bir sayfa açılıyordu. Müslümanların en eski (1302 yıllık) müessesesi olan halifelik kaldırılmış; ayrıca tarihin en uzun ömürlü hânedanlarından Osmanlı ailesi ferdleri, vatandaşlıktan çıkarılarak vatan toprakları dışına sürülmüştü. Bu, yaşlısından beşikteki bebeğine kadar hepsi için sıkıntılı bir hayatın başlangıcı oldu.

Osmanlı hânedanından gelip vatandaşlıktan ihraç olunan 156 kişi, Ankara meclisinin çıkarttığı bir kanunla birkaç gün içinde sınır dışı edildi: Padişah ve halifeden, şehzâde ve sultanlara; sultanların çocuklarından, şehzâde zevcesi ve damadlara kadar. Aralarında 73 yaşında pîr-i fâni olan da vardı; annesinin kucağında 15 günlük bebek de... Kanuna dâhil olmadıkları halde ebeveynleri veya çocukları ile sürgüne gitmek zorunda kalanlarla bu sayı 200’ü buldu. Sürgünde efendilerinden ayrılmayan emektarlar da sayılırsa, sürgün edilenlerin sayısı yüzlercedir. Bunların transit olarak bile ülkeden geçmesi yasaklandı. Padişahlara ait mallara el konuldu. Hânedan efradının da mallarını bir yıl içinde tasfiye etmeleri, aksi takdirde hükûmetçe satılacağı bildirildi.

Osman Gâzi’nin soyundan olmaktan başka kabahati bulunmayan bu insanların hemen hepsi sürgünde vatansız, pasaportsuz, parasız yaşadı. Bankalarda paralara, yanlarında nakitlere sahip olmadıkları için, tarifsiz sıkıntılar çektiler; açlıktan ölenler bile oldu. Ama asalet ve şereflerine uygun yaşamaya çalıştılar. Geride bıraktıkları malları da şunun bunun elinde çarçur edildi. Oğuz Han neslinden ve tarihin en eski hânedanlarından Osmanoğulları, böylece tarih ve siyaset sahnesinden çekilmiş oldu. 1952 yılında hânedanın hanımlarına, 1974 yılında da erkeklerine memleketedönme izni verildi. Ancak iyi-kötü yurt dışında bir hayat kuran insanların, çoğunun geri dönme imkân ve ihtimali kalmamıştı ...

Hânedan ferdleri, yaşadıkları sıkıntıları anlatmak hususunda hep ketum oldular. Elimizde o acıları yaşayanların kaleme aldığı birkaç kırık dökük hâtırattan başkası yoktur. Yine de az oldukları için bunlar büyük kıymeti hâizdir. Bazı hânedan mensupları hakkındaki malumat sınırlıdır. Bazıları ise şifahî görüşmeler vesilesiyle, yaşadığı sergüzeştin tafsilatını vermiştir.

Bu kitaptaki kimi ifadeler okuyucuya detay gelebilir. Müellif, bunlara kıyamamış; zaman içinde unutulup gitmemesi için kayıt altına almak istemiştir. İşin aslı bazen detaylarda saklı olabiliyor. Hânedan ve sürgüne dair yazılmış hâtırat, monografi ve makalelerden başka, hânedan âzâ ve mensuplarından görüşülen nicesi, malumat lütfettiler; bazı vesikaların tetkikine müsaade ettiler. Fethi Sâmi Bey, Bahaddin Sâmi Bey, Osman Ertuğrul Efendi, Osman Bâyezid Efendi, Harun Efendi, Osman Salâhaddin Efendi, Ömer Abdülmecid Efendi, Neslişah Sultan, Abbas Hilmi Bey, Emel Hodo, Kenize Murad bunların başında gelmektedir. Ayrıca daha evvel yaşamış hânedan ferdleriyle görüşme imkânı bulanların hâtıra ve malumatına da müracaat edildi. Yüz yüze görüşülemeyen hânedan ferdleriyle mektup, e-mail veya telefonla haberleşildi. Ayrıca hânedan ferdlerini tanıyan, onların serencamlarına kısmen şâhid olanlarla da mülakatlar yapıldı. Bu kitabın yazarı, hepsine şükran borçludur.

Muhtelif kaynaklarda birbiriyle zıt görünen bilgilerden, tahkikat yapılarak en doğrusu yazılmaya çalışılmıştır. Uzun zaman evvel olup bitenleri, her unsuruyla hatırlamak, yaşlı zihinler için kolay değildir. Hele bunlar bir de acılı zamanlara ait olursa...

Hânedanın ayak izlerini, San Remo’dan Nice’e, İskenderiye’den Şam’a, Kâhire’den Budapeşte’ye kadar takip etmek gerekti. Ayrıca arşivler tarandı. Ne hazindir ki, bazı hânedan ferdlerinin doğru dürüst bir resmi bile bugün elimizde yoktur. Bunun için bazen emniyetin hazırladığı sürgünler albümündeki pasaport resimlerinden nisbeten işe yarayanları ile iktifa edilmiştir. Hânedan efradının hemen hepsinin iyi-kötü fotoğrafları elimizde mevcuttur. Ancak bazısı, baskı kalitesi düşük olduğu için veya kitabın hacmini daha da büyütmemek endişesiyle koyulamamıştır. Zaten bu simaların çoğu artık yalnızca soluk fotoğraflarda kalmış birer hatıradan ibarettir.

Daha evvel hânedanın sürgününe dair kitap ve makaleler yazıldı, televizyon programları yapıldı. Bunlarda daha ziyade hânedanın yaşayan ferdlerine ait dramatik hatıralara yer verildi. Elinizdeki bu kitap ise sürgüne kimlerin, nasıl çıktığını, orada nasıl yaşadığını derli toplu bir şekilde anlatmayı hedeflemiştir. Bu sebeple biyografik bir kitap olduğu gibi, hânedanın da tarihçesidir. Zira bambaşka bir dünyanın kahramanlarını tanıyabilmek için, o dünyanın diline biraz âşina olmak gerekir.

Sürgündeki Hânedan, sadece Osman Gâzi torunlarının çektiği acıların değil, aynı zamanda 20. asrın havsalasına sığmayan bir haksızlığın da hikâyesidir. Bu cihetle kitabın yazılış maksadı, belki yalnızca sürgünü anlatmak değil, bu haksızlığa dikkat çekmektir.

Ekrem Buğra Ekinci
İstanbul 2015