Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
SUALLER - CEVABLAR

"Tasavvuf" kelimesi için sonuçlar gösterilmektedir
Sual:
Nefehat gibi kitaplarda bazı evliya için kuddise sirruh, bazı evliya için rahmetullahi aleyh deniyor. Hikmeti nedir?

Cevap;
Kuddise sırruh, “Allah sırrını takdis etsin”; rahmetullahi aleyh ise “Allahın rahmeti onun üzerine olsun” demektir. Seyyid Sıbgatullah Arvasi hazretlerine bu sual soruldu. Birincisi nefsinden tamamen kurtulanlar, ikincisi kendinde nefsinden bir şeyler kalanlar içindir. Nefsden tamamen kurtulmak, irşadın şartı değildir. Rahmetullahi aleyh denenlerden de bir çoğu irşad makamına oturmuşlar, büyüklerin yolunda olup faideli olmuşlardır.

Sual:
Tasavvuf kitaplarında bu âlemin vehm olduğu yazıyor. Bu ne mânâya gelmektedir?

Cevap;
Âlemin vehm mertebesinde yaratıldığını, yani var gibi göründüğünü, ama Allahü teâlâ tarafından bu görünüşün devamlı kılındığını İmam Rabbanî hazretleri bildiriyor. Felesoflar da böyle demişti ama onlar tamamen hayal olduğunu ve var gibi göründüğünü söylemişti.

Sual:
İmam Rabbânî hazretleri Mektubat’ta “sohbetin edeplerini titizlikle gözetiniz ki, faidelenebilesiniz” diyor. Sohbetin edepleri nelerdir? Meselâ hiç sual sormamak bir edep midir?

Cevap;
Burada kasdedilen mürşid-i kâmillerin sohbetindeki edebdir. Şimdi böyle bir sohbet bulmak neredeyse imkânsızdır. Ama Allah rızâsı için bir araya gelip, dinden imandan bahsetmek, vaktiyle yaşamış mürşid-i kâmilleri anmak, onların sözlerini söylemek, hayatlarından ve menkıbelerinden bahsetmek de mecazen sohbet sayılır. Herkese göre edebin şekli farklıdır. Sohbet tasavvufi bir sohbet ise, konuşmamak, sual sormamak gerekir. Uyku bastırmak da edebe zarar vermez. Fıkıh meclisinde sual sorulur; uyku uyunmaz. İlim sahipleriyle sohbetin edebi bundan daha aşağıdır. Arkadaşlarla sohbetin edebi daha aşağıdır. Edeb, insanın haddini bilmesidir. Ben bu sohbetten maddî (ilmî) ve manevî olarak istifade edeyim. Ben bu sohbetin feyzine muhtacım diye düşünmek, edebi gözetmek olur. Kendisini üstün görmemek, karşısındakinden aşağı görmek, kimseyi incitmemeye çalışmak edebdir. Böyle davranan kimse, hep istifade eder.

Sual:
Manevî olarak istiharemde Gavsülazam Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin yoluna çağrıldım. Ankara ve Kırıkkale’de aradım ama bu yolu bulamadım. Nakşibendî yolunu buldum. Ama ben tam olarak Kâdirî yolunu istiyorum. Çok buhrandayım. Lütfen bana yardım edin, içim yanıyor.

Cevap;
Tasavvuf kitaplarında Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin bütün tarikatlerin, ezcümle Nakşibendî tarikatinin de rehberlerinden olduğu yazıyor. Onun yolunda olmak, illâ bir Kâdirî tekkesi bulup ona bağlanmak demek değildir. Bugün ne Ankara ve civarında, ne de Türkiye’de böyle hakikî bir tekke bulmak kolaydır. İlmihalini öğrendikten sonra, Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin hayatını, menkıbelerini, Günyetüttâlibîn gibi kitaplarını okuyup, gönlünü ona bağlamak daha faydalı olur. Buna Kâdirî muhibbi denir ki bu zamanda tasavvufta makbul olanı bence budur.

Sual:
Kâdirilikte raks yok mudur? Mevlânâ Celâleddin Rumi hazretleri için bazı kitaplarda hiç dönmedi yazıyor. Rehber Ansiklopedisi’nde de sadece dövülen demirden Allah sesini işitince dönerek bayıldığı yazıyor. Nakşî yolunda dahi böyle durumlar olabiliyorken, Kâdirîlikte olmadığı söylenebilir mi? Olduğunu söyleyenler neye dayanarak böyle söylüyor?

Cevap;
Mektubat-ı Rabbânînin 2. cild 46. Mektubunda Mevlânâ hazretlerinin raks ettiği yazılıdır. Bu raks, gayrı ihtiyarî, cezbeye kapılarak veya vecde (coşkuya) gelerek, aklın ve nefsin müdahalesi olmadan yapılan rakstır. Şah-ı Nakşibend “Biz bunu yapmayız, ama inkâr da etmeyiz” buyurdu. Mevlânâ hazretleri elbette şimdiki bazı tarikatçiler gibi dönmüş değildir. Bunlarda akıl ve nefsin müdahalesi olduğu açıktır. Kâdirî ve diğer tarikatlarda da sima ve raks vardır. Ama câiz olmanın şartları yukarıda bildirildi.

Sual:
İmam Rabbânî hazretleri 136. mektupta geçen “Çok ilerisini düşünmek, bu yolda küfr sayılır” cümlesinde kasdedilen nedir açıklar mısınız?

Cevap;
Küfr gibidir. Yani küfran-ı nimet sayılır. Yani nimetin kıymetini bilmemek demektir. Tasavvuf ehlinin imanı kâmil olur. Rabbinden razı olur. Gelecek endişesi taşıyorsa, imanın kâmil olmadığı anlaşılır.

Sual:
Osmanlı sarayında padişahlar ve ailesi arasında musiki ( müzik ) yaygın mıydı? Padişahlar arasında beste yapan, ney çalanlar olduğu kaynaklarda geçiyor. Ayrıca müzikle tedavi yapıldığı söyleniyor. Musiki dinen caiz olmadığına göre bunu nasıl izah edilebilir?

Cevap;

Evvelemirde şunu söylemek gerekir ki musiki matematik ilminden çıkma bir ilimdir. Musiki bilmek başkadır; beste hazırlamak başkadır; musiki yapmak veya dinlemek başkadır. Ulemâ musikinin bazısını câiz görmüş; bazısını görmemiştir. Bunlar hakkında da ulemâ arasında görüş birliği her zaman bahis mevzuu olmamıştır. O halde musiki haramdır diyerek kesip atmak doğru değildir. Adam öldürmek büyük günah iken, kendini müdafaada câiz ve cihadda lâzım hâle geliyor.
İmam Gazâlî Hazretleri İhyâ ve Kimyâ kitaplarında musikiyi uzun anlatıyor Buna göre musikinin hükmü üç şekilde ele alınmaktadır:
1-Şarkının sözleri haram ise, söylemek ve dinlemek ittifakla haramdır.
2-Söyleyen kadın ve dinleyen yabancı erkek ise, ittifakla haramdır.
3-Dinlenen meclis fısk meclisi ise veya dinleyenler fâsık ise, ititfakla haramdır.
4-Çalgıların hepsi hakkında açık ve kesin nass olmadığı için din âlimleri ihtilaf ettiler. Düğünde def çalmak câizdir. Ramazanda sahur veya iftarı ilân etmek için davul çalmak câizdir. Hac yolunda, cihada giderken, asker karşılarken, bayramlarda davul çalmak câizdir. Sürünün veya kervanın önünde kaval çalmak da câiz görülmüştür. Ney çalmak, bazı Şâfiî âlimlerine göre câizdir. Bando ve mehterde çalgı câizdir. Her çeşit düğünde, seferden dönüş gibi sevinç günlerinde, ezcümle arkadaşların ziyaretinde, arkadaşlarla karşılaşmakta, onlarla bir yemekte çalgı çalınması câizdir. (İhyâ’dan hülâsa tamam oldu.)
Hadîs ve tasavvuf âlimlerinden Kettânî'nin Terâtib kitabında yazdığı üzere, Hafız Ebu'l-Fadl Muhammed bin Tahir el-Makdisî gibi bazı ulemâ, çalgı âletlerini kuş veya su sesine benzetmiş; kadın sesi ve sözleri tahrik edici olmadıkça çalgı âletiyle musiki dinlemeyi mübah görmüştür. Kettânî, buna dair yirmi kadar kitabın ismini sayıyor. Bununla beraber fıkıh kitaplarında tercih edilen görüş, yukarıda İmam Gazâlî’nin naklettikleridir.
İbni Hacer, Zevâcir’de diyor ki: Cüneyd-i Bağdadî, Ebu Tâlib-i Mekkî, Sühreverdî gibi zâtlar der ki, “Çalgı dinlemekte insanlar ya avamdır; avam, nefislerini öldürmedikleri için onla¬ra bunu dinlemek haramdır; ya da zâhidlerdir. Onların mücâhedeleri devam ettiği için, bunlara mubahtır. Yahut da âriflerdir; kalbleri uyanık olduğu için onların dinlemeleri de müstehabdır” demiş¬tir. Reşahat’ta anlatıldığı gibi, Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin huzurunda çalgı çalındığı zaman, biz yapmayız; yapan tasavvufçuları da inkâr etmeyiz sözünde de buna işaret vardır.
Netice itibariyle mehter, bando, kahramanlık türkülerini gerektiğinde ve zaman zaman dinlemek herkese câizdir. Çalgısız ve yabancı kadın sesi olmadan ve sözlerinde dinen mahzurlu bir husus bulunmadıkça şarkı dinlemek de câizdir. Bir erkeğin veya kadının kendi kendine veya kendi cinsi arasında eğlence için değil de, bayram gibi neşe zamanlarında veya sıkıntıyı gidermek veya düzgün konuşmak yahud kafiye öğrenmek maksadıyla çalgısız şarkı söylemesi âlimlerin çoğuna göre câizdir. Beste yapmak da câizdir. Beste ilahi bestesi de olabilir, mehter bestesi de olabilir, şarkı bestesi de olabilir.
Osmanlı sarayında Enderun mektebindeki gençlere musiki dersi verildiği gibi, haremdeki cariyelerden de istidatlı olanlara musiki dersi verilirdi. Sarayda kızlar bandosu vardı. Bunlar bayramlarda, düğünlerde marşlar çalardı. Son zamanlarda piyano da kullanılmıştır. Piyano davul gibi vurmalı çalgılardandır. Vurmalı çalgıların muayyen zamanlarda çalınmasına izin veren âlimler olduğu yukarıda zikredilmiştir. Padişahlar pek çok meziyeti yanında, hat gibi sanatlarda da maharet göstermiştir. Bunlar arasında musiki ile uğraşıp beste yapanlar olduğu gibi, tamamen uzak duranlar da vardır. Beste yapabilmek musikiden haberdar olmak demektir ki bir insan için meziyettir. Bu da Osmanlı hükümdarları için bir üstünlüktür. Şiir yazabilmek de böyledir. Sarayda musiki dinlenmişse bile, bunun şimdiki insanlar gibi müptezelce yapılmadığına hüsnü zan etmek lâzımdır. Hâdü'd-Dâllîn kitabında da yazdığı üzere bazı âlimler hükümdar her an devlet işleriyle meşgul bulunduğundan sarayını harb meydanı hükmünde görmüş ve burada musiki dinlemeyi bando dinlemek gibi sayıp mahzurlu bulmamıştır. Nitekim hükümdarın vaziyeti, sıradan insanlar gibi değildir. Mamafih ulemanın ekserisi insanların suiistimal edeceklerini düşünerek musikinin mübah olanından bile uzak durulmasını tavsiye etmişlerdir.
Musiki ile tedavi İslam dünyasında tatbik edildiği gibi, Selçuklu ve Osmanlılar da bilhassa akıl hastalarını su ve kuş sesinden başka musiki ile tedavi etmeye çalışmıştır. Nitekim Edirne Sultan Bayezid Dârüşşifâsında, İstanbul Toptaşı Bimârhânesinde (akıl hastahânesinde), Kayseri Gevher Nesibe Dârüşşifâsında, Edirne Sultan Bayezid Bimarhânesinde, Haleb Arguniyye Bimarhânesinde hep musiki ile tedavinin tatbik edildiği bilinmektedir. İbni Âbidin hazretleri der ki: “Allahü teâlâ haramda şifâ yaratmamıştır” hadis-i şerifi, bunda şifâ olduğu bilinmediği zamandır. Nitekim haramda şifâ müşahede edildiği zaman kullanmak câiz olur. Hastaya kan vermek bu hükme istinaden meşru olmuştur. Musikiye haram diyen ulemâ zaten eğlence vesilesi olduğu için men etmektedir. Tedavi için musikiden istifade etmenin eğlence olmadığı ortadadır. Musiki matematikten çıkma bir ilim olduğu için, makamların bazen kaybedilen muhakemeyi düzeltmeye yardımcı olduğu ilmen müşahede edilmiştir. Musiki ile tedavinin caiz olduğu İbni Hacer'in Zevâcir kitabında 451. kebîre bahsinde yazılıdır.
Raks da bazen câizdir. Harb oyunları gibi. Mescid-i Nebevi'de Habeşliler raksetmişler, Hazret-i Peygamber de seyretmiştir. Demek ki harb oyunları, mehter gibi sulh zamanında da caiz olmaktadır. Çeçen, Çerkez dansları da buna katılabilir. Bunun dışındaki rakslar ulema arasında ihtilaflıdır. Tasavvufçularınki de cezbe hâlinde ise caiz görülmüş; değilse görülmemiştir. Bugün Mevlevi dervişi kisvesi altında gezenlerin çoğu gösteriş ve şov maksadıyla raks ediyor ki dinen çok mahzurlu bulunmuştur.
Dindar insanlar fıkıh kitaplarındaki sahih kavillere uyarlar. İhtilaflı mevzularda farklı hareket edenlere de bir şey demezler. Nitekim Şahı Nakşibend hazretlerinin yanına ney ve saz getirdiklerinde, “Biz bunları dinlemeyiz. Dinleyen tasavvufçuları da inkâr etmeyiz” buyurdu. Padişahlar da insandır. Masum değildir. Yanlış bir şey, bunların işlemesiyle doğru olmaz. Şu kadar ki, hayırlı işleri daha çoktur.



Sual:
Bir gün Mektubat-ı İmam-ı Rabbanî’de Abdullah Ensarî Hazretlerinin "Ya Rabbi hangi kulunu cehenneme atmayı murad edersen bizim üzerimize saldırtırsın" diye yazdığını okudum. Bu cümleyi okuyunca güldüm. Daha sonra şöyle bir beyt geldi: "Korkarım ki her kim bu fakirlere gülerse, tard olunur, imansız gider" şeklindedir. Bu benim imansız öleceğime bir işaret midir, çok üzülüyorum.

Cevap;
Beytin manası, evliyaya düşman olup zarar vermek isteyenler, Allahü tealanın şer murad ettikleridir, demektir. Kimsenin imanla ölüp ölmeyeceği bilinmez. İmansız gitmekten korkmak, imanla gitmenin alâmetidir. Bu gibi hareketlerle imansız gidilmez. Vesvesedir.

Sual:
Ahilik bir tarikat mıdır? Öyle ise hangi silsileye bağlıdır?

Cevap;
Tasavvuf tarihindeki fütüvvet meşrebi, Anadolu'da Selçuklular devrinde Ahi Evren tarafından daha da müesseseleştirilmiş ve bu zâtın ismine nisbetle Âhîlik diye anılır olmuştur. Âhî, kardeşim demektir. Ahi Evren zamanında onun etrafında toplanan Ahiler hem esnaf, hem de çoğu (belki de hepsi) onun müridi idiler. Bu sebeple Ahiliğin temel kaynakları olan fütüvvetnâmelerde tasavvufî mevzulara çokça rastlanır. Zamanla Ahiliğin tasavvufi ciheti zayıflayıp, esnaflık tarafı ağır basınca; bir kısım merasimler ve gülbankler an’anevî olarak devam etse bile, tasavvufî mahiyetini kaybetmeye başlamış ve "tasavvufî ahlak" bahisleri, "esnaf için iş ahlâkı" olarak devam edebilmiştir. Osmanlılarda Sultan Fatih devrinden sonra Ahiliğin tasavvufî ciheti sona ermiş; esnaf cemiyeti olarak ise Osmanlı Devleti’nin son zamanlarına kadar zayıflayarak varlığını devam ettirmiştir.
Ahi Evren bir tarikat şeyhi ise de, tarikat silsilesi kat’i olarak bilinmemektedir. Evhadüddin Kirmânî'den çokça istifade ettiği, hatta onun damadı olduğu söylenir. Evhadüddin Kirmânî de, Sühreverdiyye'den Rükneddin Sücasî'nin mürididir. Şu halde Ahilik için Sühreverdiyye'nin bir kolu denebilir. Şeyh Edebali, kendi zamanı ve beldesindeki Ahilerin şeyhi ise de; Bağdad'da kurulan Vefâiyye tarikatına mensuptur. Ahilikte, esnaflık kısmı göze görünür olduğu için, tarikat mensubiyeti zaman içinde zikredilmez olmuş; Ahilik müstakil bir tarikat zannedilmiştir.

Sual:
Bazı din kitaplarında, günahlardan uzaklaşmadan zikr yapmaları, insanlara fayda yerine zarar verir diye okudum. Bazen tembellikle namazları aksatıyoruz. Zikr etmemiz yarar yerine zarar mı verir?

Cevap;
Burada kasdedilen seyrü sülûkdaki zikrdir. Zikreden kişi bazı haller görür ve kendini kemâle geldi zannedebilir. Bu bakımdan tehlikelidir. Yoksa günah işleyenin de zikr yapmasına bir mâni yoktur. Ancak günahtan sakınmaya ehemmiyet vermeyenin ibadetlerinden sevab alamayacağı kitaplarda yazılıdır.

Sual:
Levitasyon hakkında bilgi verir misiniz? (Levitasyon: Hindistan ve Tibet'teki insanların havada durabilmeleri)

Cevap;
Bir insan aç kalarak nefsini terbiye ederse, kendini tam kontrol ederek, konsantrasyon sayesinde bu gibi işleri yapabilir.

Sual:
Ruh çağırmanın İslâm inancındaki yeri nedir?

Cevap;
Ruh çağırmak aklen mümkündür. Ama İslâm inancına göre, sâlih insanların ruhu, kendilerini çağıran fâsıklara gelmez. Müslüman olmayanların ruhu ise azapta olduğu için gelemez. Cin gelip ruh gibi numara yapar. Çağıranlarla dalga geçer. Onlar da ruh geldi zanneder. Hakiki ruh çağırma şöyle olur: Müslüman hürmet ettiği bir mübarek zatın isimini anar, onun hayatını okur, kitabını okur, o zâtın ruhu orada hazır olur. Olunca oraya rahmet yağar, oradakiler istidatları kadar feyz alır. Sâlihlerin anıldığı yere rahmet yağar, hadis-i şeriftir. Diriler, ölülerini hayırla andıkları zaman, onun ruhu için hayır ve hasenat yaptıkları zaman, ruhu azapta değil, serbest ise gelebilir veya rüyada görünür.

Sual:
Hindistan’daki büyücüler, arkalarında ormanlık alan veya meyveli ağaç gösteriyor. Bu nasıl oluyor?

Cevap;
Göz boyamadır. Kendisini iyi konsantre edebilen insanlar böyle şeyler yapabilir.

Sual:
Tasavvufta dünyayı terk etmenin gereği üzerinde duruluyor. Ancak bu sebeple Müslümanların geri kaldığı da söyleniyor. Sizce bizim dünyaya bakışımız nasıl olmalıdır?

Cevap;
Dünyayı terk etmekten maksat, dünyada Allah için olmayan şeyleri, yani günahları, hırsı, faydasız şeyleri terk etmek demektir. Dünyalık, para, makam için, dinin emirlerini terketmek uygun değildir. Müslüman dini için dünyalık verir. Mesela günah işlememek için makam, para ve saireden vazgeçer. Tasavvuftaki dünyayı terk etmekten maksat budur. Bir lokma, bir hırka telâkkisi değildir. Bunun İslâm tarihinde pek çok misali vardır.

Sual:
Bazı tarikatlerde olduğu gibi kişinin kendini şişlemesi câiz midir?

Cevap;
Cezbe denilen kendinden geçme hallerinde olabilir.

Sual:
Her bir mürşid, yaşadığı cemiyetin lisanıyla tebliğ yaptığı halde, neden Mevlânâ Türk cemiyetinde eserlerini Farsça te’lif etmiştir?

Cevap;
Tebliğini, sohbetini Türkçe yapmıştır. Mesnevi yüksek bir ilim kitabıdır. Herkes okusun ve anlasın diye yazılmamıştır.

Sual:
12 Hak tarikat olduğu söyleniyor bunların isimleri nelerdir?

Cevap;
Tarikat insana bazı usullere riayet ederek Allahü teâlâya kavuşmak, yani O’nu tanımak, yani emir ve yasaklarını seve seve yapmak imkânı veren bir yoldur. 12 tarikat sözü Anadolu Şiîlerine aittir. Tarikat 12 tane değildir. Hadîs-i şerifte, “Allahü teâlâya kavuşturan yollar 360 bin tanedir” buyuruldu. Tasavvuf tarikatlerinin en meşhurları Nakşibendi, Kadiri, Çeşti, Sühreverdî, Kübrevî, Şâzelî, Mevlevî, Bektaşî, Halvetî, Rifâî gibi tarikatlerdir. Hepsinin aslı iki tanedir. Biri Hazret-i Ebu Bekr’den, diğeri Hazret-i Ali’den gelen iki yoldur. Birincinin temsilcisi Nakşibendî, ikincinin temsilcisi Kâdirîdir. Diğer tarikatlerin çoğu bu ikisinden çıkmadır.

Sual:
Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî’de diyor ki: “Tasavvuf yolunda ilerleyenlerin çoğu "rahmetullahi teala aleyhim ecmain" Tevhid-i Fiili ile karşılaşmaktadır. Her şeyi yapan Allahü tealadır derler. bu büyükler bu işleri yaratanın bir olduğunu bilir. Bu işleri yapan birdir demek istemezler. Böyle söylemek zındıklık olur.” diyor. Bunun alt paragrafında da İşleri yapan bir yapıcıdır demek sekr halinde söylenen sözlerdendir. Sözün doğrusu şöyledir ki: işleri yapan çoktur, işleri yaratan birdir. Tevhid-i vücud bilgileri de böyledir.” Bu satırlarda işleri yapan çok, ama yaratan birdir diyor. Bunu izah eder misiniz?

Cevap;
Dünyadaki bütün işleri farklı güçler yapıyor. Bulut, yağmur yağdırıyor. Çiftçi, tarla ekiyor. Hepsini yaratan birdir, Allah’dır.

Sual:
Zikre yeni başlayan sesli mi yapmalıdır?

Cevap;
Zikr sesli veya sessiz yapılabilir. Zikredenin tercihine kalmıştır. Ancak Nakşî büyükleri, cehrî (sesli) zikri bid’at olarak görmüş, tasvib etmemiştir. Nitekim Kur’an-ı kerimde “Allahı yalvararak ve gizli olarak zikredin” buyurulmaktadır (A’râf: 54). Ancak âdet hâline getirmeksizin, irade ve ihtiyar ile olmadan, dert ve hüzün ile içten gelen yüksek sesle zikr etmenin yasak olmadığı bildirilmiştir.

Sual:
Mürşidden izin almadan yapılan zikr fayda vermez mi?

Cevap;
Zikr sevabı alınır; ama tarikattaki muayyen yükselmeye yardımcı olmaz.

Sual:
Mevlânâ’ya büyük bir hayranlık duyuyorum. Tahirü'l-Mevlevi adında bir zâtın yazdığı mesnevî şerhini okumam doğru olur mu? Sema ve ney hususunda sorduğum kişiler menfi cevaplar veriyor ve bunun dinde olmadığını söylüyor. Bu sema ve ney hâdisesinin nereden çıkmıştır?

Cevap;
Bahsettiğiniz kitabı tedkik etmedim. Fakat Tâhirü’l-Mevlevi makbul bir zâttır. Kitabı da muteber olsa gerektir. Son zamanlarda vefat eden Şefik Can da salahiyetli bir mesnevî mütehasıssı idi. Âbidin Paşa’nın şerhi makbul, fakat okunması ve anlaşılması bu zamanda zordur. Bu zamanda Mesnevi’yi ehil bir hocadan okumayan, istifade edemez. Hatta zarar bile görebilir. Ehil bir hoca da bilmiyorum. Dinini ve ilmihalini iyice öğrendikten sonra, tasavvufa meraklı olan İmam Rabbani’nin Mektubat kitabını okusa bence daha çok istifade eder. Ney, Mesnevî’nin ilk beyitinden itibaren sıkça geçiyor. Mânâsı semboliktir. Kâmil insan veya mürid mânâsına gelir. Mevlevîlikte ney çalındığını göstermez. Çalınmış olsa bile, nefsi tezkiye bulmuş, mütmeinne olmuş zâtlara musikinin zarar vermeyeceğini, kalbi hasta olan sıradan insanlara ise zarar vereceğini İmam Gazalî bildirmektedir. Sema ise bazı tarikatlarda vardır. Ama şimdikiler gibi gösteriş için değil, hakiki coşku ile yapılmaktadır.

Sual:
Sultan II. Abdülhamid’in dinî hocası veya manevî şeyhi var mıydı? Varsa hangi tarikata mensup idi? Bir ara Seyyid Fehim Arvasî ile görüştüğünü işittim. Yoksa Nakşî miydi?

Cevap;
Sultan II. Abdülhamid'in Şâzelî Şeyhi Trabluslu Zâfir Efendi'ye mensup olduğu bilinen bir keyfiyettir. Zâfir Efendi’ye Yıldız aykınında bir tekke tahsis etmiştir. Şeyhin kabri de buradadır. Vefatından sonra Kâdirî şeyhi Halebli Ebulhüdâ Efendi'nin sohbetinde bulunmuştur. Daha evvel Nakşî meşâyihinden Gümüşhanevî Ziyaeddin Efendi'nin sohbetlerinde de bulunduğu malumdur. Seyyid Fehim Arvasî, hacca giderken İstanbul'a uğramış, padişah tarafından kabul edilip iltifat görmüş, kendisine İstanbul'da bir tekke bile teklif edilmiştir. Netice itibariyle Sultan II. Abdülhamid Şâzelî tarikatına mensup idi. Aynı zamanda Kadirî ve Nakşî meşrebli olduğu anlaşılıyor.

Sual:
"Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nın neyi alıp, biz bunu kullanmayız (veya çalmayız) ama çalana da bir şey söylemeyiz" diye bir söz söz işittim. Aslı var mıdır? Açıklaması nedir? Yani bir tarikatte olan bir şey diğerinde nasıl olmuyor

Cevap;
Bir mürşide göre caiz olan, öbürüne göre olmaz. Mesela cehrî zikr Şah-ı Nakşibend’e göre bid’at, Kâdirîlere göre caiz, hatta efdaldir. Ney, çalgı, kalbi tasfiye olmuş olanlara zarar vermez. Hatta kalblerini toparlamalarına yardımcı olur. Ama biz yine de dinlemeyiz demek istiyor.

Sual:
Rastladığım bir videoda Allahü teâlâ kastedilerek söylenen ''Ete kemiğe büründüm, Mahmud diye göründüm'' cümlesinin Ehl-i Sünnet'e uygun bir te'vili var mıdır?

Cevap;
Aslı, “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” şeklindedir. Vahdet-i vücudçu bir telakkiyi gösterir. Ben yokum, Allah var demektir.

Sual:
İmam Rabbânî hazretlerinin Mektubat’ında İbrahim aleyhisselâmın dininin ve milletinin bütün diğer dinlerden ve milletlerden üstün olduğu, bunun için bizim peygamberimiz aleyhisselâm onun milletine uymak emir olunmuştur yazıyor. En üstün din İslâmiyyet değil midir? Bunun izahı nasıl olur?

Cevap;
Burada kasdedilen tevhid inancıdır. İbrahim aleyhisselam zamanında tevhid inancınan sahip ondan başka kimse kalmadığı için, sonra gelen bütün muvahhidler onun milletinde (yolunda) sayılır. Kur’an-ı kerim böyle diyor. Bunun etraflı cevabı, benim İslam Hukuku ve Önceki Şeriatler kitabında vardır.

Sual:
Mehdî’nin zuhuru hakkında tasavvuf büyüklerinin bazı keşifleri vardır. İmam-ı Rabbanî hazretleri kıyametin kopmasının hicrî 1500 ile 2000 yılları arasında olacağını keşif buyurmuştur. Kendisi ikinci bin yılın müceddidi olup, mehdî de üçüncü bin yılın müceddidi olacağına göre, daha Mehdî’nin ortaya çıkmasına zaman vardır. Bunları kimse bilemez. Dinin kaynaklarında, âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflerde Mehdî’nin ne zaman zuhur edeceği açıkça bildirilmemiştir. İmamı rabbani hazretleri hicri bin yılında geldiğine göre hazreti mehdi de kendi beyanına göre ondan bin sene sonra yani hicri iki bin senelerinde gelecektir. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin keşfine göre kıyamet hicri 1500-2000 arasında ise kıyametin hazreti mehdinin zuhurundan önce olması gibi bir durum ortaya çıkıyor. Acaba ben mi yanlış anladım?

Cevap;
İmamı Rabbani hazretlerinin keşfine göre Mehdi aleyhirrahmenin 1500-2000 hicri yılları arasında geleceği ve ardından da kıyametin kopacağı söyleniyor. Burada bir tenakuz yoktur. Mehdi ikinci bin yılın müceddididir. Bu mutlaka 2000 yılından sonra gelecek demek değildir.

Sual:
Mektûbat-i İmam-ı Rabbanî’de 260. mektubda “Allahü teâlânın fiilleri ve sıfatları zâtından ayrı değildirler. Ayrılıkları varsa zıllerdedir.”buyuruluyor. Başka bir ilmihal kitabında sıfat-ı sübûtiyye bildirilirken “Kendinden ayrı olarak, ayrıca vardır.” yazıyor. Bir diğerinde “Allahü teâlânın sıfat-ı sübûtiyyesi de, sıfât-ı zatiyyesi gibi kâdimdirler. Bu sıfatları da, zâtından ayrılmazlar. Yani sıfatları zâtının, kendinin aynı da değildirler, gayrı da değildirler.”diyor. Bir başkasında ise Ehl-i Sünnet itikadında olmak için lâzım gelen hususlar bildirilirken “Allahü teâlânın sıfatları vardır. Ve zâtından ayrıdır”diye bildiriliyor. Bu ifadelerin ayrı ayrı olması nedendir? Allahü teâlânın sıfatlarının zâtından ayrı olması veya olmaması ne demektir? Bu sıfatların mahluklara münasebeti olduğunu söylemek doğru mudur? Bu ifadeler hep aynı şeyi mi anlatmaktadır? Nasıl olduğuna iman etmek gerekir?

Cevap;
İfadeler arasında tezat yok. Allahü teâlânın sıfatı, zâtından ayrı değildir. Bu sıfatların görünüşleri, varlıklarda tecelli eder. Bu elbette Allahü teâlânın zâtından ayrıdır. Ancak bu ayrılık zıllerdedir (gölgelerdedir). Böyle olunca aynı da değildir, gayrı da değildir. Yani bu sıfatlar Allahü teâlâdan ayrı olarak da tecelli edebilir.

Sual:
Kimyâ-yı Saadet’te tasavvuf büyüklerinin çarşıda pazarda halk arasında dolaşmaları tevekkülün az olduğuna alâmettir deniliyor. Bunu tam anlayamadım?

Cevap;
Tasavvuf büyüklerinin kazanç temin etmede hırslı olmaları hoş değildir.

Sual:
Din büyüklerinin isimlerini duvara asmak faydalı mıdır?

Cevap;
Faydalıdır. Bakınca kendisi hatırlanır. Hadis-i şerifte “Sâlihler söylenince rahmet-i ilahiye yağar” buyurulmaktadır.

Sual:
Allah adamları ile beraber olmanın veya onların eserlerini okumanın ehemmiyeti nedir?

Cevap;
Hadis-i şeriflerde, “Onlar görülünce, Allah hatırlanır” ve “Sâlihleri söyleyince rahmet-i ilahiye yağar” buyuruldu. Allah’ın sevgili kullarını hatırlamaya ve muhabbete sebep olur. Böylece feyz gelir. İbadetlerin bereketi artar.

Sual:
Mesnevi'de hakikaten güzel konular işlenmiş; ama bu konular işlenirken müstehcen örnekler verilmiş. Bunları nasıl değerlendirmek gerekir?

Cevap;
Bu hikâyeler eğlence olsun diye değil, ibret için anlatılır. Mesnevî’yi ehli olmayan okumamalıdır. Seksüalite de hayatın bir gerçeğidir.

Sual:
Bazıları “şeyhi/mürşidi olmayanın şeyhi şeytandır” diyorlar. Bu sözü nasıl anlamak gerekir?

Cevap;
Mürşidi olmayan sâlik (tasavvuf yolcusu), gördüğü hallere mânâ veremez, aşırır, kendisinde bir şey vehmeder, doğru yoldan ayrılarak şeytanın maskarası olur veya tasavvuf iman ve ihlâsın kalbde yerleşmesini, yani tahkikî imanı hâsıl etmeye yaradığından, mürşidi olmayan, hakiki imanı elde edemez ve şeytana kolayca aldanır.

Sual:
Nefy-i isbat nedir?

Cevap;
Nefy-ü-isbat, Lâ ilâhe illallah sözünü diyerek yapılan zikrdir. Nefy, (Lâ ilâhe) yani Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur demektir. İsbat ise, (illallah) yani Allahü teâlâ vardır demektir.

Sual:
Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî’de geçen, "Sıfatlar ezelîdir, bunların eşyaya teallukları bağlantıları hâdistir" sözü ne demektir? Bağlantı ne demektir?

Cevap;
Yaratma sıfatı ezelîdir. Bir şey yarattığı zaman, o eşyaya taalluk etmiş oluyor. O eşya ezelde yok idi.

Sual:
Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî’de "Yalnız arşta ayna kabiliyeti vardır" deniyor, başka nesnelerde yok mudur? Arş bildiğimiz gökyüzü müdür?

Cevap;
Arş, (bize göre) varlık ve yokluk âlemlerinin arasında Allahü tealanın sıfatlarının tecelli ettiği mukaddes bir yerdir.

Sual:
Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî’de geçen “Vahdet-i vücud tanıyan evliyâ, mevcudatı mertebelere ayırıyor” ne demektir?

Cevap;
Dünyadaki her şey Allahü teâlâyı gösteren bir ayna ise, her birinin mertebeleri, değişik hal ve hükümleri vardır demek oluyor.

Sual:
Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî’de geçen "Şeyh" tabirinin daha çok vahdet-i vücuta inananlar için kullanıldığını söylemek mümkün müdür?

Cevap;
Hace Ahrâr’ın “Şeyhlik yapsaydım, hiçbir şey kendisine mürid bulamazdı” sözünü böyle anlamak gerekmez. Şeyh umumi bir tabirdir. Burada hal sahibi tasavvuf ehli kasdediliyor. Hal ve keramet sahibi olmak, şeyhliğin icabı olduğundan, yani ben de haller gösterseydim, herkesten ileri giderdim demek istiyor.

Sual:
Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî’de deniyor ki: “Allahü teâlâya kavuşturan yollar mahlûkların nefesleri kadardır. Her hayali, aslına kavuşturan bir yol vardır ve her mahlukun ayn-ı sâbitesi, yani mebde-i taayyunu, yani yaratılmasına ve vücutta kalmasına vâsıta olan ism-i ilahi başkadır" ne demek?

Cevap;
Her nefes, Allahü teâlâya ve Resulüne tâbi olmak veya olmamak bakımından ayrılır. Tâbi olmakta, kavuşmaya vâsıta olan bir eser vardır. Böylece tâbi olunan her nefes, rızaya kavuşmak için de bir fırsat teşkil eder. Benzetmek gibi olmasın, daha çok alışveriş yaparsanız, çekilişe daha fazla katılabilirsiniz.

Sual:
Evliyâdan Bişr-i Hâfî’nin, sokakta başı açık yürüdüğü rivâyet olunuyor. Bunu belirtmeye niçin ihtiyaç duyulmuş olabilir?

Cevap;
Berika’da diyor ki: “Başkalarının günâha girmemeleri için, bir kimsenin mübâhları terk etmesi iyi olur. Fekat sünnetleri, hattâ müstehabları terk etmesi câiz olmaz. Meselâ gıybet yapmamaları için, misvâk kullanmağı, sarık sarmağı, yalın ayak gezmeği, merkebe binmeği terk etmek iyi olmaz. Bişr-i Hâfî, sokakda yalın ayak yürürdü”. (I/585-586). Başı açık gezmek sünnet veya müstehab değildir. Ama yalın ayak gezmek böyledir. Bişr-i Hâfî’nin, hâfî lakabı da bunun için verilmiştir ki yalın ayak demektir.

Sual:
Hallac-ı Mansur ve Seyit Nesimî hakkında dinî olarak menfi şeyler söyleniyor. Bu kişiler hakkında nasıl düşünmek gerekir?

Cevap;
Birincisi vahdet-i vücudcu bir mutasavvıf olup, bu vesileyle söylediği sözler, zâhiren küfr olduğu için muhakeme edilip idam olunmuştur. İkincisi Hurufî zındıklarından olduğu gerekçesiyle idam edilmiştir. Sonradan tevbe ettiği rivayet olunur.

Sual:
İmam Rabbanî hazretlerinin Mektubat kitabında sıkça, "Bazı zamanlar çoluk çocuğumuzun da bize düşman olacağı veya olduğu" ve "Evin, eşin ve çocukların idaresini Allahü teâlâ''ya bırakınız" deniyor. Ancak bunun ne şekilde yapılacağı tam olarak bildirilmiyor. Burada esas tema tevekkül müdür?

Cevap;

Sâlikin meşguliyeti Allahü teâlânın rızasını kazanmak olmalıdır. Bu sebeple evdeki işler gibi basit dünya işlerini bu işin meraklısına tevdi etmelidir. Büyüklerimizden de böyle gördük. Mesela ev badana olacak; rengini hanımlar seçer. Çoluk çocuğun düşman olması, onların dünyalık istekleri o kadar artar ki veya onları hak yolda bulundurmak o kadar zorlaşır ki, sâlikin/müslümanın kendi işine/ibâdetine vakti ve gücü kalmaz, hatta seyr ü sülükünü terk bile edebilir demektir. Kendisini geçim için gereğinden fazla zorlamamalı, hırsa kapılmamalı, çoluk çocuğum ne olur diye düşünmemelidir. Âyet-i kerimede mealen “Kim Allah’ın dinine yardım ederse; Allah da ona yardım eder ve ayaklarını sıkı tutar” buyuruluyor.



Sual:
İmam Rabbanî hazretlerinin Mektubat kitabında "Diğer yolların en sonunda verilenler, bu yolda olanlara en başta verilir" sözü çok sık tekrar ediliyor. Burada kasdedilen nedir?

Cevap;
Bu yoldan kasıt, Nakşibendî tarikatidir. Bir takim haller ve zevkler, tatlı rüyalar başlangıçta verilerek sâlikin (tasavvuf yolcusunun) gönlü celbedilir. Yolun sonuna, yani fenâya kavuştuktan (Allah’ın sevgisini kazandıktan) sonra bunların maksat olmadığını anlar

Sual:
Nakşibendi tarikatı ne zaman kollara ayrılmıştır, kaç kolu vardır?

Cevap;
Nakşibendi tarikati, Hazret-i Ebu Bekrden beri gelen bir yolun, Bahaeddin Buharî Şah-ı Nakşibend’den sonra aldığı isimdir. Çünki Şah Nakşibend, bu yolu yeniden tanzim etmiştir. Bundan sonra bir kola ayrılmadan devam etmiştir. Ancak her mürşidin elbette müteaddid halifeleri vardır ve bu halifelerinden de farklı yollar devam etmiştir.

Sual:
Yaşlı bir tanıdığım "Mürşid-i kâmilin hanımı, mürşidin talebelerine anne gibidir, namahrem değildir”. Bu söz doğru mudur?

Cevap;
Bahsedilen söz ya yanlış anlaşılmıştır, yahud şaka yapılmıştır, veya cinnet geçirmiştir. Peygamber aleyhisselâm ve ailesi dâhil herkes dinî emirlerle mükelleftir. Kur’an-ı kerimde Hazret-i Peygamber’in hanımlarına bu yolda emir ve tavsiyelerde bulunulmuştur. Bu yüksek hanımlar, müminlerin anneleri olup, kimseyle evlenmeleri yasak bulunduğu halde, tesettüre riayetle mükellef kılınmıştır.

Sual:
Namaz kılarken, Kur’an-ı kerim okurken ve zikrederken sallanmak câiz midir?

Cevap;
Namaz kılarken sallanmak mekruhtur. Yahudilere benzemekten dolayı Hazret-i Peygamber tarafından men edilmiştir. Kur’an-ı kerim okurken ve zikrederken öne arkaya veya sağa sola sallanmak, huşu hâsıl etmek için câizdir. Nitekim Kettânî der ki: tasavvuf ehlinin ayakta sallanarak zikretmesi Kur'ân-ı kerim nassı ile meşrudur: "Namazı bitirdiğiniz zaman ayakta, oturarak ve yanlarınız üzerinde (uzanarak) Allahü teâlâyı zikredin!" (Nisâ suresi, 103). Bundan maksatları sağa sola meyletme ve titremedir ki bu da sahâbeden nakledilmiştir. Ebû Nuaym, Hilye'de Fudayl bin Iyâd'dan şu tahricde bulunur: "Allah Resulü'nün ashabı Allah'ı zikrettiklerinde, şiddetli rüzgârda ağacın önce öne sonra da arkaya sallanması gibi sağa-sola eğilirlerdi." Cafer Tayyar hazretlerinin, Resulullah aleyhisselâmın huzurunda Habeşistan’dan öğrendiği sekseğe benzer bir oyun oynadığı rivâyet olunmuştur. Buhârî’de de geçtiği üzere, Resulullah aleyhisselâm Cafer Tayyar’a “Yaratılışta ve ahlâkta bana en benzeyen sensin” buyurunca; coşa gelip kalkarak sekseğe benzer bir oyun oynamış; Resulullah bu nedir diye sorunca da “Habeşîlerin hükümdarlarına yaptıklarını gördüğüm bir şeydir” buyurdu. Bu, ulaştıkları vecd lezzetiyle sûfilerin raksetmelerinin meşruiyetine de esas teşkil eder. (et-Terâtib)

Sual:
Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî’de, “İhâta eden zât-ı ilahî değildir; Allahü teâlânın ilmidir” dendikten sonra,  "Allahü teâlâ, herşeyi ihâta etmiş, kaplamıştır ve herşeye yakındır ve herşeyle berâberdir. Fakat, bizim alıştığımız ve anladığımız, evliyânın keşf ile, müşâhede ile anladığı ihâta, kurb ve maiyyet gibi değildir. Bunlar, Ona lâyık değildir. Zirâ, zavallı mahlûkların hiçbiri, Onu ve sıfatlarını ve fiillerini anlayamaz, bilemez. Anlamadan inanmak lâzımdır. Allahü teâlânın, herşeyi ihâta ettiğine ve herşeye yakın olduğuna ve herşey ile beraber olduğuna inanırız. Fakat, bu ihâta, kurb ve maiyyetin, ne demek olduğunu bilemeyiz. İlmi ihâta etmiştir, ilmi yakındır, demek, Kur’ân-ı kerîmin açık olan mânâsını çevirmek demektir. Biz, böyle mânâlar vermeği doğru bulmuyoruz" deniyor. Bu benim kafamı karıştırdı. Sıradan bir müslümanın bu husustaki itikadı nasıl olmalıdır?

Cevap;
Kur’an-ı kerimde Allahü teâlâ için el, yüz, ihâta etmek, istivâ etmek gibi fiiller zikredilir. Bunlar müteşabih âyetlerdir. Mânâsını ancak Allah bilir; insanlardaki uzuv ve fiillere benzeterek tefsir etmek doğru değildir. Bazıları bu âyet-i kerimelere istinaden Allahü teâlâyı insana benzettiği ve cisim olduğunu söylediği için, İmam Gazâlî gibi sonra gelen bazı âlimler, bunları ilim, kudret, rıza gibi manevî hallerle tefsir etmiştir. Ama önceki âlimler, “Bunları izaha gerek yoktur. Müteşâbihtir. Mânâsını biz bilemeyiz. Böyle olduğuna inanırız, nasıl olduğunu bilmeyiz demek daha doğrudur” demişlerdir.

Sual:
Eflâtun’a İsa aleyhisselâmın tebliği ulaştığı, ama kibrinden kabul etmediği söyleniyor. Doğru mudur?

Cevap;

Bu ifade İmam Rabbânî hazretlerinin Mektubat’ında geçiyor. Burada yüksek akıl sahiplerinin bile aklıyla Allahü teâlâyı bulmalarının imkânsız olduğu, bir peygamberin bildirmesine ihtiyaç bulunduğunu anlatmak için bu misal verilmiştir. Ama İsa aleyhisselâmın tebliğinin Eflâtun’a ulaştığı kat’i değildir. Eflâtun milâddan üçyüz sene evvel yaşamıştır. İsâ aleyhisselâm ise tarihçilerin tesbitine göre Eflâtun’dan üç yüz sene sonra yaşamıştır. İsâ aleyhisselâm ile aynı çağda yaşadıklarına dair rivâyeti zayıftır. İsâ aleyhisselâm üç sene peygamberlik tebliğinde bulunduktan sonra göğe yükseltildi. Kendisine inananlar çok azdı. İsevî dini, İsa aleyhisselâmın yaşadığı Filistin havalisinde bile çok sınırlı bir yayılma imkânı buldu. İsâ aleyhisselâm dünyada iken Yunanistan’da işitilmesi muhaldir. Eflâtun’un işittiği başka bir peygamber olabilir. Öyle bile olsa tebliğinin tam olarak kendisine ulaştığı belli değildir.

 



Sual:
İlm-ül yakîn, ayn-ul takîn, hakk-ul yakîn, bunları misalle izah edebilir misiniz? Ne demektirler?

Cevap;
Baklava diye bir tatlı olduğunu güvenilir kişilerden duymak ilmülyakîndir. Görmek aynülyakîndir. Yemek hakkulyakîndir.

Sual:
Zikr ve râbıtanın fâsıklara zarar verdiğini işittim. Dille yapılan zikr de böyle midir?

Cevap;
Önce itikadı ve ameli düzeltmek, sonra tasavvuf terbiyesine girişmek lazımdır. Aksi takdirde hâsıl olan bazı haller kişiyi felâkete sürükler. Burada kasdedilen tasavvufî zikr ve râbıtadır. Böyle olmayan zikrler, meselâ âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerde bildirilen zikrleri söylemek; Allah dostlarını ziyaret ederek, hayatlarını öğrenerek, kitaplarını okuyarak ve onları düşünerek yapılan râbıta câiz ve faydalıdır.

Sual:
Mevlânâ’nın “Hocamı buldum, aklımı bıraktım” şeklinde bir sözü vardır. Halbuki aklı olmayanın dini yoktur. Aklını kullanmadan nasıl dine uyulur?

Cevap;
Nasıl bir doktor hastasına ilaç ve tedavi tatbik ederse, niye bana acı ilaç verdin, niye perhiz verdin, niye karnımı yardın diyemezse, tasavvufta da mürşid müridine böyle vazifeler verir. Burada müridin akıl yürütmesi doğru değildir. Elbette aklı olmayanın dini olmaz. Mevlânâ’ya atfedilen bu sözde onun kasdedilmediği çok açıktır.

Sual:
Bazı dinî hikâye ve menkıbelerde evliyanın dine aykırı şeyler yaptığı zikrediliyor. Bunları nasıl anlamak gerekir?

Cevap;
Menkıbeler Allah sevgisini yerleştimek, ibret almak, kalbde coşku hâsıl etmek için anlatılır. Menkıbeler üzerinde kritik yapılmaz. Yanlış ve eksik nakledilmiş olabilir. Bazı hususlar da mecaza hamledilebilir.

Sual:
Zaman yolculuğu mümkün olsa, asr-ı saadette gidilirdi. Şu halde imkânsız denebilir mi?

Cevap;
Bu bir fen meselesidir. Maneviyatı yüksek olan zâtların, zaman yolculuğuna ihtiyaç duymaksızın, başka usullere müracaat ederek eskiler ile görüştüğü yaygın bir rivayettir. İmam-ı Rabbani, Mektubat’ta Reşehat'ta anlatılan bir hâdise münasebetiyle tayy-ı mekânın mümkün, ama tayy-ı zamanın mümkün olamayacağını ima ediyor.

Sual:
Meselâ gıybet gibi bir günah için istiğfar söylerken günahını ve istiğfar ettiğini hatıra getirmek gerekir mi?

Cevap;
Günahı hatırlamak şart değil ise de, istiğfarı kalbde istiğfara niyet ederek söylemek lâzımdır. Aksi takdirde sadece zikr olur.

Sual:
Tasavvufa dair kitaplar okumayı çok seviyorum. Bu hususta hangi kitapları tavsiye edersiniz?

Cevap;
En güzel tasavvuf kitabı Mektubat-ı Rabbânî’dir. Sonra İmam Gazâlî’nin Kimya-yı Seadet’i gelir. Bunlarda hulâsa olarak şöyle deniyor: Fıkıh iyi öğrenmeden tasavvuf kitabı okumak, tasavvuf ile meşgul olmak caiz değildir ve çok tehlikelidir. İnsana lâzım olan tam ve doğru bir iman, sonra itikadı Ehl-i sünnete göre düzeltmek, sonra ibadet ve amelleri öğrenip yapmak, farzları yerine getirip haramlardan kaçınmaktır. Sonra sıra tasavvufa gelir. Tasavvuf farz değil, müstehabdır. Bu zamanda ehli yok gibidir. İnsan ilmi ve ameli eksik ise, tasavvufa meylederse, yaptıkları boşa gider. Üstelik itikadını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Tefsir ve hadisten din öğrenilmez. Din, fıkıh kitaplarından öğrenilir. Allahü teala insanları kulluk etmeleri için yaratmıştır. Bu kulluğun ne olduğu ise fıkıh kitaplarında yazar. Âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerden, fıkıh âlimleri hüküm çıkarabilir. Avam da bunlara uyarak Kur'an ve sünnete uymuş olur. Tefsir ve hadis okumak için iyi Arapça bilmek ve zarurî dinî bilgilere vâkıf olmak lâzımdır.

Sual:
Namazda huşû nasıl elde edilir?

Cevap;
Namazın farz, vâcib ve sünnetlerini iyice öğrenip tatbik etmeye çalışmak; ayrıca evliyâ hayatlarını okumak huşu hâsıl eder.

Sual:
Nakşibendiyye yolunun Abdulkâdir-i Geylânî’den de nasibi vardır. Abdulkâdir-i Geylânî hazretleri de bu yolun hocalarından birisi gibidir diye işittim. Bu doğru ise nasıl anlamak gerekir?

Cevap;
Gavsiyyet makamı itibariyledir. Oniki imamdan gelen velâyet nurları, Gavs’da toplanmış ve bu makam başka kimseye verilmemiş. Bu itibarla Nakşibendî tarikatı da Gavs’dan nasib sahibidir. Seyyid Abdülhakîm Arvasî’ye, “Abdülkadir-i Geylânî, Nakşibendî tarikatının büyüklerinden olmadığı halde, isminin hatm-i hâcegân silsilesinde zikredilmesi ve tarikata yeni girmiş birinin okuduğu Fâtihalara anılmasının sebebi nedir?” diye sorulmuş; O da aşağıda hülâsa ettiğimiz cevabı vermiştir.
Allahü teâlâya ulaştıran yollar ikidir: Birisi nübüvvet yoludur ve gireni aslın aslına kavuşturur. Bu yol ile kavuşanlar, bizzat Peygamberler ile onların sohbetiyle şereflenmiş zâtlardır. Ümmetin büyüklerinden bazı zâtlar da bunlar arasındadır. Bunlar az ve belki de azın azıdır. Bu yolda tavassut (aracılık) ve haylûlet (araya girme) yoktur. Bu yol ile ulaşanlardan her kim ki feyz alırsa, bir kimsenin aracılığı ile ulaşmaksızın nisbeti asıldan alır. Hiçbirisi diğerine engel olmaz.
Diğer yol, vilâyet yoludur. Aktâb, evtâd, nücebâ, büdelâ ve bütün diğer veliler bu yoldan vâsıl olmuşlardır. Bu yola sülûk yolu demişlerdir. Bu yolda tavassut vardır ve haylûlet lâzımdır. Birinci yolun reisi Fahr-i âlem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellemdir. İkinci yolun imamı Hazret-i Ali’dir. Resulullah’ın iki mübarek ayağı üzeredir. Hazret-i Fâtıma ve Hasen ile Hüseyn onunla ortaklardır. Her kim ki bu ikinci yol ile feyz ve hidâyete kavuşursa, Hazret-i Ali’nin tavassutu ile ulaşır. Zira onlar bu yolun sonundadır. Bu makam, onunla müteayyin olur, elde edilir.
Bu mansab, bu rütbe, Hazret-i Emîr’in neş’e-i rûhânîsinden başlar. Neş’e-i unsûrîsine kadar sürer. Neş’e-i unsurînin sonunda, yani vefatında bu büyük ve kıymetli mansab, Hazret-i Hasen ile Hüseyn’e, tertîb üzere verilir. Onlardan sonra bu büyük mansab, oniki imamdan her birisine tertib üzere verilir. Yani Hazret-i Emîr’in vefatından sonra Hazret-i Hasen’e, onun vefatından sonra Hüseyn’e, ondan sonra Zeynelâbidin’e, ondan sonra Muhammed Bâkır’a, ondan Ca’fer-i Sâdık’a, ondan Musa Kâzım’a, ondan Ali Rızâ’ya, ondan Muhammed Nakî’ye ve ondan Ali Askerî’ye, ondan Muhammed Mehdî’ye intikal eder. Ondan sonra bu büyük mansabın kimseye verildiği keşfen görülmez. Bu zâtalrın asırlarında ve vefatlarından sonra her kime ki bu vilâyet yolu ile feyz ve hidâyet nasib olur ise, bunların tavassutu ve haylûletiyle olur.
Aktâb, encâb ve evliyâullahın hepsinin sığınma yerleri onlardır. Etrafın, yani dâirenin merkeze bağlılığı gibidir. Tâ ki nöbet şeyh Abdülkadir Geylânî’ye gelince, bu mansab kendisine verildi. Ve zikr olunan imamlar ile Hazret-i Şeyh’in arasında hiç kimse bu merkezde görülmüyor. Hazret-i Şeyh’den başka kimseye de müyesser olmadı. “Efelet şümûsül-evvelîne ve şemsünâ ebeden alel ufuki’l ulâ lâ tağrub” (Bizden evvelkilerin güneşi battı. Bizimki ise ebediyen batmaz) sözü ile bu sırra işaret ediyor. Güneşten maksad, rüşd ve hidâyet feyzidir. Batmasından maksad, bu feyzlerin kesilmesidir. Yani vefatıdır. Zira vefatlarıyla kesilip, diğerine verilirdi. Hazret-i Şeyh’in vücûdü ile bu muamele onda karar buldu ve rüşd ve hidâyete kavuşmanın vâsıtası oldu. Ondan önceki oniki imam dahi böyle idi. Vilâyet yoluyla yeryüzünde feyz alma, rüşd ve iman hidâyeti dünyada var oldukça devam eder. Demek olur ki Hazret-i Şeyh, vücûd-i unsûrîden sonra âlemin inkırazına (çöküşüne) kadar bu mansabın sâhibidir. Kendisinin mezkûr beytinden bu ma’nâ anlaşılır.

Sual:
Evliyadan Ahmed bin Hanbel gibi bazısı, rüyasında Allahü teâlâyı gördüğünü bildirmektedir. Bu mümkün müdür?

Cevap;
Sıradan bir insanın dünyada Allahü teâlâyı baş gözüyle veya rüyada gördüm demesine itibar edilmez. Evliyânın rüyada Allahü tealayı görmesi, dünyâ ve âhiret görmeleri gibi değildir. Yani rü’yet değildir. Onlara şühûd hâsıl olmaktadır. Yani kalb gözü ile, misâlini görürler (Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî).

Sual:
İmam-ı Rabbânî hazretlerinin Selim Cihangir Han'a yazdığı üçüncü cild, 47. mektubunda kendisini fazlaca aşağı tutup, sultanı da fazlaca övmesindeki hikmet nedir?

Cevap;

Hindistan’da hüküm süren Gürgâniye Devleti’nin hükümdarlarını, Osmanlı padişahları kadar yüksek seciyeli zâtlar olarak görmek doğru değildir. İçlerinde dine ve insanlara hizmetleri kadar, daha ziyade muhitlerinin tesiri altında kalarak haksızlık yapanları da vardır. Ekber Şah’ın hâli ehline malumdur. Hindu asıllı eşinin ve vezirlerinin tesiriyle dinden çıkmış; hatta İslâmiyeti yasaklayarak din-i ilahî adında bir kurmuş; kendisini de ilahlık mertebesine yükseltmişti. Bunun oğlu Selim Cihangir, babası gibi değildi. Bununla beraber Şiî asıllı karısı ve vezirinin telkinleriyle Ehl-i sünnet mensuplarına çok sıkıntılar vermiş; hatta İmam Rabbânî’yi, kendisine secde yaparak selâm vermemesini bahane edip haksız yere üç sene Guvalyar Kalesi’nde hapsetmiştir. Bunun oğlu Şah Cihan babasından daha iyi bir hükümdar ise de, zevcesine olan aşırı aşkı, devlet işlerini yüzüstü bırakmasına sebep oldu. İsrafa varan harcamalarla zevcesi için Tac Mahal adlı muhteşem bir türbe inşa ettirdi. Bu sebeple oğlu Âlemgir Evrengzib tarafından tahttan indirildi. Âlemgir, hem âlim ve fâzıl, hem de hem İmam Rabbânî’nin halifesinin halifesi Seyfeddin Fârukî’ye hürmetkâr idi. Buna rağmen, zâhir ulemasının reaksiyonundan çekindiği için Mektubat’ın okunmasını Hindistan’da yasaklamıştı.
Bu devirde Hindistan’da gerek Hindular, gerekse Şiîler büyük güç ve nüfuz kazanmıştı. İmam Rabbânî’nin Ehl-i sünnet çizgisindeki faaliyetleri bunlar arasında büyük bir düşmanlık uyandırdı. Bu arada zâhir ulemâsının Mektubat’taki tasavvufî sembollere dair itirazları İmam Rabbânî ve talebelerine karşı bir muhalefeti güçlendirdi. Kendisini tekfir edenler bile oldu. Tam bu sırada bir Şiî âliminin öldürülmesinden o mesul tutuldu. İşte, İmam Rabbânî, bütün bu nâmüsait şartlar altında irşad faaliyetini yürütebilmek için, ilm-i siyasete çok riayet etmiş; icabında sultanlara karşı alttan almıştır. Mektubat’ta tarihin en haşin hükümdarlarından olan Emir Timur, Nakşî büyüklerine hürmeti ve başka hayırlı işleri bakımından “Timur mürd iman bürd” (Timur öldü, imanı veya emniyeti beraberinde götürdü) sözüyle övülür. Hakkında “Nakşî büyüklerine olan hüsnü zannı sebebiyle iman ile gitmiş olması umulur” denir. Böylece hâlihazırdaki sultanlar, büyük dedeleri övülerek ve onun Nakşî büyüklerine olan hürmeti dile getirilerek insafa davet edilmektedir.
Emir Timur hakkındaki Mektubat’ta geçen bu söz Şah Nakşbend’e nisbet edilirse de, Şah-ı Nakşibend, Emir Timur’dan 16 sene evvel vefat etmiştir. Üstelik kendisiyle görüşmemiştir. Emir Timur, gençliğinde Emir Külâl’e hüsnü zan ederdi. Şah Nakşibend’in türbesinden geçerken halılarının silkindiği görüp, bereketlenmek için altından geçtiği rivayet olunur. Bu hüsnü zannın hâsıl ettiği manevî destek, Emir Timur’a büyük bir dünyevî şan ve şöhret kazandırmıştır. Emir Timur’un torunu Bâbür Şah ve bunun oğlu Hümâyun da Ubeydullah Ahrar ve halifelerinin muhibleriydi. Gürgâniyye sultanlarında inhiraf Ekber Şah ile başlamıştır. Şah Cihan, İmam Rabbânî’yi hapiste ziyaret edip, babasına ayaklanmak için desteğini istemişse de, İmam Rabbânî babasının az zaman sonra ölüp saltanatın kendisine kalacağını söyleyerek engellemiş; dediği gibi de olmuştur. Bu sebeple Şah Cihan ve halefi Âlemgir zamanında İmam Rabbânî ve müridleri rahat etmiştir.



Sual:
Necib Fazıl, O ve Ben adlı eserinde Abdülhakim Efendi'ye "Sultandan veli olur mu?" diye sual edildiğinde "Olmaz" diye cevab verdiğini söylüyor. Fakat bu hususta başka şeyler de söyleniyor. Hatta padişahların hepsi için evliyadır diyenler bile oluyor. Meselenin aslı nedir?

Cevap;
Necib Fazıl Bey, bunu ne mânâda söylediğini tasrih etmiyor. Velâyet-i kübrâ mânâsında söylemiş olsa gerektir. Zira bunun için çile vs gerekir. Zira mürşid-i kâmil ve mükemmil olmak için bu makamda olmak şarttır. Her evliyalık için şart değildir.

Sual:
Okuduğumuz menkıbelerde zaman zaman hatiften ses duyulduğu anlatılıyor. Mesela Hazret-i Ömer vefat edip kabre götürüldüğü zaman oradakilerin Hazret-i Peygamber’in sesini duyduğu naklediliyor. Buradaki ses işitmekten murad nedir?

Cevap;
Ses işitmek, ses işitmektir. Manasını anlamak tatmadıkça mümkün değildir. Cenab-ı Hakk’ın kudreti ve halk (yaratma) sıfatı nasıl mahluklar şeklinde tecelli ediyorsa, kelâm sıfatı da bu şekilde tecelli edebilir. İlham da melekler vasıtasıyla işittirilmesidir. Belki böyle olmuştur.

Sual:
Şeyhülislâm Ebussuud Efendi, Yunus Emre'yi tekfir etmiş midir?

Cevap;
Hayır. Yunus Emre’nin şathiyelerini okuyan dervişlerin men edilip cezalandırılmasını söylemiştir.

Sual:
Tekke, zaviye ve âsitâne arasında kelime manaları dışında fonksiyonel bir fark var mıdır?

Cevap;
Esaslı bir fark yoktur. Tekke, şeyhin oturduğu yerdir. Zâviyede oturan şeyh yoktur; müridler toplanıp zikr vs yapar. Âsitâne de şeyhin oturduğu tekkedir. Dergâh, hângâh da aynıdır.

Sual:
Müstekimzade’nin İkdam matbaasında 1314’de basılan Fıkh-i Ekber tercemesinin 44. sahifesinin hâtime faslında;(İbni Abbâs hazretleri bir âyet-i kerimenin tefsirinde, eğer bu âyetin tefsirini söylesem, beni zecr ve tekfîr ederdiniz) buyurduğu nakl ediliyor. Âyet-i kerimelerin bâtınî manası olmadığına göre İbni Abbâs hazretlerinin buyurduğunu nasıl anlamak lâzımdır?

Cevap;
Hadis-i şerifte “Kur'ân-ı kerimin her bir âyetinin bir zâhiri bir de bâtını vardır” buyurulmaktadır. İbni Abbâs'dan yapılan rivayete benzer bir rivayette, Ebû Hüreyre, "Resûlullah’dan iki kap dolusu ilim aldım. Birisini sizlere bildirdim. Diğerine gelince onu meydana çıkaracak olsam şu boğazım kesilir" dedi. Bu hadisi şerh edenlerin bir kısmına göre, birincisi , ilm-i zâhir; ikincisi ilm-i bâtındır. İbn Abbas ve Ebu Hureyre'nin ifadeleri "İnsanlara akılları nisbetinde konuşun" hadis-i şerifine de muvafıktır. Ancak Kur’ân-ı kerimin, Bâtınîlerin verdiği gibi zâhiri manaları iptal eden bâtınî manaları yoktur. Bâtınîler, zâhirî manâyı neredeyse iptâl edecek derecede tevîller yaptıklarından, haramları mubah mesabesine indirmişlerdir. Ehl-i sünnet âlimlerine göre zâhir ile bâtın birbirinden ayrılmaz. Kur'ân-ı kerimin bâtınî tefsirine işarî tefsir denir. Tasavvufî tefsirler, ezcümle Ruhu’l-beyan böyledir.

Sual:
Ebu Hüreyre buyuruyor ki, “Resûlullahdan iki türlü ilim öğrendim. Bunlardan birini sizlere bildirdim. İkincisini söylersem, beni öldürürsünüz” Ebu Hüreyre bu sözü kime hitaben söylemiş ve niçin beni öldürürsünüz buyurmuştur?

Cevap;
Eshab-ı kirama ve tâbiîne hitaben söylemiştir. Bu sözde geçen ikinci tür ilmin mânâsı hakkında iki rivayet vardır: 1-Kıyâmet alâmetleri ve Eshâb-ı kiram arasında cereyan edecek muharebeler ve fitne; 2-Esrar-ı ilahiye, marifet ilmi. Bu hadis-i şerif umumiyetle tasavvufa delil olarak alınmıştır. (Tecrid Şerhi).

Sual:
Kur’an-ı kerimin manevî ahkâmı olduğunu gösteren hadis-i şerifler var mıdır?

Cevap;
İbni Mes’ud rivayet ediyor: “Kur’an-ı kerimde her bir âyetin hem zâhiri, hem de bâtını vardır”.

Sual:
Bir kimse, şeyhinin kendisini gördüğünü, duyduğunu, nerede ne halde olduğunu bildiğini söylese, her şeyi bilmek, görmek, duymak, Allah’ın sıfatı olduğu ve peygamberimize bile verilmemiş iken, böyle söyleyene ne lâzım gelir?

Cevap;
İnsanın hâlihazırdaki halleri gayp değildir. Bunu kamera ile bile tesbit etmek mümkündür. Hatta Allah bazı insanlara böyle kabiliyetler verebilir. Cinler vasıtasıyla da haber alabilir. Bunu bilmek gaybı bilmek demek değildir. Bir üstünlük de sayılmaz. Böyle bir kimse şizofreni de olabilir. Müridlerin şeyhlerine hüsnü zannı fazla olabiliyor. Böyle bilmesi, belki yanlış yapmaktan daha çok sakınmasına sebep olabilir.

Sual:
Evliyanın himmeti ne demektir?

Cevap;
Himmet, gayretini arttırmak mânâsına gelir. Evliyanın himmeti, bir işin tahakkuk etmesi veya etmemesi için teveccühünü teksif etmesi demektir. Himmetü’r-ricâl takla’ul-cibâl (Büyüklerin himmeti, dağları yerinden oynatır), hadis-i şeriftir.

Sual:
Müridin, şeyhinin vefatından sonra başka bir şeyhe intisap etmesi câiz midir?

Cevap;
Bir mürid, şeyhi vefat edince, seyrü sülûku bitmemişse, aynı tarikatten veya başka tarikatten bir şeyhe intisap edebilir. Buna eski şeyhinin ruhaniyeti üzülmez, sevinir. Bazen de bir tarikat ile müridin tabiatı uyuşmayabilir. Başka bir şeyhte nasibini arayabilir. Bazen de bir mürid, bir tarikatten kemâle gelir. Sonra manevî bir işaret üzerine teberrüken bir başka tarikatten de seyrü sülûk yaparak kemâle gelir. Meselâ Ali Behçet Konevî, Afyonkarahisar mevlevihanesinde Alaüddin Çelebi’yi mürid olup, Mevlevî tarikatinde şeyh olmuşiken; 1796 senesinde bir gece Mevlânâ’nın rüyasına girip sevketmesi üzerine Nakşibendî tarikatine girip Bursalı Burhaneddin Efendi’nin halifesi olmuştur.

Sual:
Bir mürşid-i kâmilin hilâfet vermesi ile icâzet vermesi arasındaki fark nedir?

Cevap;
İkisi de aynıdır. O kimsenin, hocası gibi talebeyi irşad edebilecek salâhiyeti hâiz olduğunu gösterir. Bugünki diplomaya benzer. Yazılı olması şart değildir. Ama umumiyetle yazılı ve en az iki şahit huzurunda yapılır. Daha ziyade hilâfet tasavvuf, icâzet zâhirî ilim için kullanılır.

Sual:
Bir mürşidin birden fazla halifesi olabilir mi?

Cevap;
Elbette. Mürşidin yetiştirip velâyet makamına kavuşturduğu, yani evliya yaptığı talebeleri arasından hususi yetiştirdiği kimseler, hocaları tarafından münasip görülürse başkalarını irşad için tayin olunabilir.

Sual:
Mutlak hilâfet diye bir şey var mıdır?

Cevap;
Mürşidinin usullerinden müstakil olarak mürid yetiştirebilmeyi ifade eder. Abdülkadir Geylânî, Şahı Nakşibend, İmamı Rabbanî gibi zâtlar hep mürşid-i mutlak veya mutlak halife kabul edilir. Eğer hayatta iken mürşidine sorup aldığı cevaplara göre, vefatından sonra ise mürşidinin usulleri dairesinden çıkmayarak mürid yetiştiren zâta, mürşid-i mukayyed veya mukayyed halife denir.

Sual:
Bir kimsenin, ölmüş bir kimseyi rüyada veya uyanıkken diri olarak görmesi, ayrıca cinleri veya melekleri görmesi hak mıdır?

Cevap;
Süyûtî’nin el-Mütekaddim ve İbni Hacer’in Fetâvâ kitaplarında diyor ki: Ölüleri iyi veya kötü hâlde görmek, Cenâb-ı Hakkın bazı kullarına ihsan ettiği bir keşiftir, kerâmettir. Dirilere müjde vermek, va’z (nasihat) olmak, yahud ölüler için hayırlı bir iş yapılmasına, borçlarının ödenmesine yaraması içindir. Ölüleri görmek daha çok rüyâda olmaktadır. Uyanık iken görenler de vardır. Evliyâ için, hâl sâhibleri için kerâmettir.
Müminlerin ruhları İlliyyîn denilen makamda, kâfirlerin ruhları Siccîn denilen yerdedir. Her ruh, cesedine bilinmeyen bir hâlde bağlıdır. Bu bağlılıkları, dünyadaki bağlılıklar gibi değildir. Rüyâ gören kimsenin gördüğü şeylere olan bağlılığı gibidir. Fakat ölülerin cesedlerine ve başka şeylere bağlılıkları, rüyâ görenin bağlılığından çok kuvvetlidir.
Ruhların kendi cesedlerine tesir ve tasarruf etmelerine ve kabirde bulunmalarına izin verilmiştir. Meyyit kabirden çıkarılıp başka kabre konursa, ruhun bedenle olan bağlılığı bozulmaz. Beden çürüyüp, toprak maddeleri, sıvıları ve hâsıl olan gazları dağılınca, bu bağlılık yine bozulmaz.
Ölülerin, (mümin iseler) İlliyyîn’deki veya (kâfir iseler) Siccîndeki ruhları, arasıra yanî Allahü teâlâ dileyince mezarlarındaki cesedlerine geri verilirler. En çok Cum’a geceleri böyle olur. Birbirleri ile buluşurlar, konuşurlar. Cennetlik olanlar, nimetlere kavuşur. Azâb görecekler, azâb olunurlar. Ruhlar, İlliyyîn’de veya Siccîn’de iken, cesed olmaksızın da, nimetlenir veya azâb çekerler. Kabirde ise, ruh ve cesed birlikte nimetlenir yahud azâblanır.
Ruhun İlliyyîn’de olduğu hâlde, bedene bağlanmasına ve tasarruf yapmasına izin verildiğini İbni Asâkir’in, Abdullah ibni Abbas’tan ve İbni Adînin hazret-i Alî ibni Ebî Tâlib’den haber verdiği şu hadîs-i şerîf de göstermektedir: Resûlullah aleyhisselâm, Ca’fer Tayyâr hazretleri şehid olduktan sonra buyurdu ki, “Bir gece Ca’fer yanıma geldi. Yanında melek vardı. İki kanatlı idi. Kanatlarının uçları kana boyanmış idi. Yemen’deki Bîşe denilen vâdinin ahâlisine yağmuru müjdelemeye gidiyorlardı.”
İbnü’l-Kayyım el-Cevziyye Kitâbü’r-Rûh’da diyor ki: Ruhun hâli, kuvvetli ve zayıf ve büyük ve küçük olduğuna göre değişmektedir. Büyük ruhlar için olanlar, başka ruhlar için olmaz. Dünyada da ruhların, kuvvetli, zayıf, süratli olduklarına göre başka başka hâlleri olduğu bilinmektedir. Bedenin esâretinden, bağlılığından ve tasarrufundan kurtulan ruhların kuvvetleri, nüfûzları, himmetleri, süratleri, Allahü teâlâya ve madde âlemine taallukları, bedene bağlı olan ruhlar gibi elbette değildir. Ruhun kendisi yüksektir, temizdir, büyüktür, yüksek himmet sahibidir. Bedenden ayrıldıktan sonra, daha başka olur. Başka şeyler yapabilir. İnsanların öldükten sonra ruhları, rüyada görülüp öyle şeyler yapmışlardır ki, diri iken, bedene bağlı oldukları zaman bunları yaptıkları görülmemiştir. Bir kişi veya iki kişi veya birkaç kişinin, büyük bir orduyu mağlub etmesi çok görülmüştür. Bu söylenenler, Nâzi’ât sûresinin 5. âyetinin tefsîrinde, Beydâvî’nin “Evliyânın ruhu bedenden ayrılınca, melekler âlemine gider. Oradan Cennet bahçelerinde dolaşır. Bedenine de bağlılığı kalıp, tesir eder” sözüne uygundur.
Şu halde kaynaklar, tasavvuf terbiyesinden geçmiş, kalb gözü açılmış bir kimsenin ölmüş veya diri kimseleri, cin, şeytan ve melekleri bedende görebileceğini söylemektedir. Ruh sağlığı yerinde olmayan kimselerden de benzer haller ortaya çıkabilir. İkisini iyi ayırmak gerekir.

Sual:
Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî’de nefsini Frenk kâfirinden bile aşağı görmeyen, büyüklerin feyzine kavuşamaz diyor. Bir Müslüman kendisini Müslüman olmayan birinden nasıl aşağı görür?

Cevap;
Kasdedilen, herkesin kendi nefs-i emmâresini gayrımüslimden aşağı görmesidir. Zira nefs-i emmârede hiç iyilik yoktur. Halbuki gayrımüslim birinde bazı iyilikler olabilir.

Sual:
Büyüklerin sözünde rabbani tesir vardır sözünün manası nedir?

Cevap;
Yani ihlâsla söyledikleri için karşıdakine tesir eder, inanılır.

Sual:
Mektubat-ı Rabbânî’de diyor ki: “Efdal olmak, bu fakire göre fazîleti, meziyeti, iyi sıfatları çok olmak değildir. Önce imana gelmek, din için herkesten çok mal vermek ve canını tehlikelere atmaktır. Yani dinde sonra gelenlere üstad olmaktır. Sonra gelenler, herşeyi öncekilerden öğrenir. Bu üç şartın hepsi Sıddîk hazretlerinde toplanmıştır.” Birçok kimse din için çok mal vermiş, canını tehlikelere atmıştır. Önce imana gelme ölçüsüne göre ise mesela Hazret-i Ömer 40. Müslüman olmasına rağmen üstünlükte ikinci sıradadır. O halde üstünlük nasıl bu üç şarta göre oluyor?

Cevap;
Hazret-i Sıddık’ın üstünlüğü için bildirilmiştir. Mutlak şartlar değildir. Hazret-i Ömer de önce imana gelmiş sayılır. İlk Müslümanlar bir grup sayılır.

Sual:
Evliyanın kerâmetinin hak olduğunu biliyorum. Evliya zâtın gelecekten haber vermesi hâlinde, yanılma ihtimali var mıdır?

Cevap;
Gaybı ancak Allah bilir. Allah dilerse kullarına da bildirir. Bu takdirde o kimsenin yanılması düşünülemez. Ancak bu bilgi keşf yoluyla geldiği için, evliyanın istidadı nisbetinde rümuzları yanlış anlamış veya ifade etmiş olabilir. Allah katında zaman olmadığı için, keşfin zamanını bilemez, yanlış zamana tabir edebilir. Bu bakımdan âlimlerin ictihadı, yanlış olmak ihtimaline rağmen başkaları için hüccettir; evliyânın keşfi ancak şer’î hükümlere uygun düşerse kabul edilir; ama kimse için hüccet değildir; yalnızca keşf sahibi için hüccet teşkil eder.

Sual:
İlham ve keşf, şer’î delil midir?

Cevap;
İlham, kalbe feyz yoluyla, yani kesbî olmayarak gelen mânâlardır. Sünühât da denir. Berika’da der ki: Gazâlî, Sevrî ve İbrâhîm bin Edhem gibi tasavvuf büyüklerinin çoğu derin âlim ve müctehid idiler. Kutb-i irşâdların hepsi böyle idi. Hadîs-i şerîfde, “İlim üstâddan öğrenilir” (Buhârî) buyuruldu. Ma’rifet ise, keşf ve ilhâm ile hâsıl olur. İlim, keşf ile, ilhâm ile hâsıl olmaz. İlmin kaynağı Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerdir. Hadîka’da da der ki: İlahî marifetler ve rabbânî hakikatler, keşfle ve ilhâm ile hâsıl olur. Hocadan öğrenilmez. Bütün şer’î bilgiler ise, üstâddan öğrenmekle elde edilir. Şer’î bilgiler, ilhâm ile hâsıl olsaydı, Allahü teâlânın Peygamberler ve kitaplar göndermesine lüzûm olmazdı. Evliyânın keşfinde hatâ etmesi, yanılması, müctehidlerin ictihâdda yanılması gibidir; kusur sayılmaz. Belki hatâ edene de bir derece sevâb verilir. Yalnız şu kadar fark vardır ki, müctehidlere uyanlara, onların mezhebinde bulunanlara da, hatâlı işlerde sevâb verilir. Evliyânın yanlış keşflerine uyanlara, sevâb verilmez. Çünki ilhâm ve keşf, ancak sahibi için seneddir. Başkalarına sened olamaz. Müctehidlerin sözü ise, mezhebinde bulunan herkes için seneddir. İmam Rabbânî, “Keşfte hatâ, çok olur” buyurmaktadır.

Peygamberlere gelen ilham, ya vahydir veya sünnet olarak tezâhür eder. Bunun dışında kalan ilhamlar, yani evliyâ denilen kimselere gelen ilhamlar, başkası için hüccet olmaz. Bunlardan şer'i esaslara aykırı olmayanları, sadece ilham sahibi için delildir. Bu hususun tesbiti de bir ictihad sayılır. İlham çoğu zaman zayıf kıyasların, zayıf istishabların, hatta zayıf hadîslerin çoğundan daha kuvvetli görülmüştür. Nitekim "Ey iman edenler! Eğer Allah'an korkarsanız, O size iyi ile kötüyü ayırd edecek bir ma'rifet ve nur verir" meâlindeki âyet-i kerime (Enfâl: 29) ve "Mü'minin firâsetinden sakının, çünki o Allah'ın nuruyla bakar" hadîs-i şerifi (Tirmizî, Tefsirü Sûreti’l-Hicr) ilhamın meşruluğuna delâlet edebilir. İlham da şahâdet-i vicdanda olduğu gibi zâhirî bir delil bulunmadığı zaman hukukî bir kıymet taşır. (Şâtıbî, Muvâfakat)

Şu halde ilham, keşf, gâibden ses işitmek, şer’î delillerden değildir. Ancak Berika’nın da dediği gibi, bir delil ile sâbit olan şeyin teyidinde hüküm ifade eder. Nitekim bir meselenin hallinde iki delil teâruz ederse, karşı karşıya gelirse, bunların tercihinde veya bir delilin sahih olup olmadığında ilhâm hüküm ifade edebilir. İmam Rabbânî hazretleri, namazda imamın arkasında fâtiha okuyup okumama meselesinde kalbinin bir türlü yatmadığını, bunun için hep imam olduğunu, sonra meselenin doğrusunun kalbine ilham edildiğini bildirmektedir. Hakîm Alî Tirmizî der ki, “Yaşım ilerledikçe, ilmim, amelim ve mücâhedem arttığı hâlde, gençliğimde kavuşmuş olduğum nurları, tesirleri kendimde bulamaz oldum. Sebebini bir türlü anlayamadım. Gençlik zamanım, Resûlullah’ın zamanına daha yakın olduğu için, o zamandaki hâlin daha üstün olduğu, kalbime ilhâm edildi.” (Merecü’l-Bahreyn).

Sual:
İtikadname kitabında diyor ki: Evliyânın Allahü teâlâyı görmesi, dünya ve âhiret görmeleri gibi değildir. Yani rü’yet değildir. Onlara şühûd hâsıl olmaktadır. Yani kalb gözü ile, misâlini görürler. Burada "misalini görürler" ne demektir?

Cevap;
Misalini görmek, görüntüsünü görmek, sıfatların tecellilerini, yani meydana gelişini görmek demektir. İmam Rabbanî hazretleri, 3. Cild 90. mektubunda der ki: “Süâl: Kalbde kendisine yakîn hâsıl olan şeyin âlem-i misâlde sûreti bulununca, Allahü teâlânın sûreti, görünüşü olmak lâzım gelmez mi? Cevâb: Allahü teâlânın misli yoktur. Fakat, misâli vardır dediler. Âlem-i misâlde sûret görünür dediler. Nitekim Muhyiddîn-i Arabî, Cennette görmeği de, âlem-i misâldeki sûret olacak demiştir. Âlem-i misâldeki sûret, Allahü teâlânın âlem-i misâldeki sûreti değildir. Kalbde yakîn hâsıl olan şeyin sûretidir. Kalbde yakîn hâsıl olan, keşf olan ise, Zât-ı ilâhî değildir. Zât-ı ilâhînin, nisbetleri, itibârlarıdır. Ârifin işi, Zât ile olunca, böyle hayâller meydâna çıkar. Hiç rü’yet ve mer’î [görme ve görülen şey] yoktur.
Âlem-i misâlde maddelerin, zâtların sûreti olmaz. Mânâların sûreti olur. Âlemler [mahlûklar], Allahü teâlânın isimlerinin ve sıfatlarının görünüşleridir. Zâtlıkları, kendi varlıkları yoktur. Bunun için, âlemin hepsi, mânâ demektir. [Âlemde madde yoktur.] Onun için, âlemin, âlem-i misâlde sûreti vardır. Allahü teâlânın isimleri ve sıfatları da, Zât-ı ilâhî ile durabildiği için, mânâ gibidirler. Bunların âlem-i misâlde sûretleri olabilir. Fakat Zât-i ilâhînin hiç sûreti olamaz. Sûret, hudûdlü olur ve kaydlı olur. Âlemler, Onun mahlûkudur. Hiçbir mahlûk, Onu hudûdlayamaz. Bir kayd ile bağlayamaz. Allahü teâlânın misâli var demek, yalnız zât-ı ilâhînin değil bazı bakımlardan, bazı cihetlerden misâli olur demektir. Fakat Zât-ı ilâhînin değil, bazı itibârlarla, bazı bakımlardan misâli olur demek, bu fakire ağır geliyor. Belki zıllerinden uzak bir zıllin misâli olabilir. Tekrar edelim ki, âlem-i misâlde, sıfatların ve mânâların sureti vardır. Zâtın sureti yoktur. O hâlde, Füsûs sahibinin (Allahü teâlâ, Cennetde, âlem-i misâldeki sûreti olarak görünecektir) demesi, O’nu rü’yet değildir. Hattâ, sûretini bile rü’yet değildir.” Görülüyor ki, İmam-ı Rabbanî hazretlerine göre misal lafzı bile ağır bir sözdür. Anlaşılan, bu meseleler, ehlinden başkasına gizlidir.

Sual:
Nefsin istediklerinin tam zıddını yapmak çok zordur. Nefsi yenmenin en kolay yolu nedir?

Cevap;
Allah dostlarını, Allah’ın sevgili kullarını sevmek; onların hayatlarını ve kitaplarını okumak; onlar gibi olmaya çalışmaktır.

Sual:
Mektubat’ta geçen mebde-i taayyün ilâhî kemâllerin, yüksekliklerin ilm-i ilâhîdeki başlangıcı ve ilk kaynağı ise, Allahu teâlânın ilminin başlangıcı olmadığı halde nasıl "ilm-i ilâhîdeki başlangıcı" denebilir?

Cevap;
Sâlik, mânevî yolculukta önce letâifinden (latifelerinden) birini ya da hepsini fenâya ulaştırır. Fenâya ulaşan letâif, Arş’ın üzerindeki asıllarına yükselir. Sonra sâlik, ilâhî isimler ve sıfatlar âlemindeki hakîkatına kadar urûc eder (yükselir). Bu hakîkat, letâifin asıllarının da asılları olup, “ayn-ı sâbite”, “taayyün-i vücûbî” veya “mebde-i taayyün” diye adlandırılır. Umumiyetle insanların mebde-i taayyünü, ilâhî bir ismin gölgesidir. Peygamberler ve meleklerin mebde-i taayyünü (hakîkati, zuhûrunun başlangıç yeri) ise ilâhî isimlerin asıllarıdır. Mebde-i taayyün, kişinin terbiyecisi (rabbi) ve feyz vâsıtası olan ilâhî isimdir.

Sual:
Mektubat’ta geçen "şuunat" ve "itibarat" kelimelerini nasıl anlamamız lazımdır?

Cevap;
Seyrü sülük yaparken, Velâyet-i Kübrâ mertebesinde isim ve sıfatların tecellîsinin zuhura gelmesidir.

Sual:
Mektubat’ta “Hub olmasaydı, îcâd küşâyiş bulmaz ve âlem ademde gizli kalırdı. Hubb-i evvel, manissa-i zuhûra gelmiş olup, sebebi halk-ı halâyık olmuşdur”. Yani ezelî sevgi, mahlûkatın yaratılmasına sebeb olmuşdur. Sevgi olmasaydı, âlem yaratılmazdı, diyor. Biliyoruz ki Allahü teâlânın zâtından, sıfatlarından, isimlerinden ve fiillerinden başka herşey mahlûktur. Halbuki burada mahlûklar yokken sevgi vardı, mânâsı çıkıyor. Bunu nasıl anlamak lâzımdır?

Cevap;
Allahü tealanın muhabbet sıfatı tecelli etmiş; kâinat sonra yaratılmıştır. Bu sıfat, Muhammed aleyhisselâmın aslına olan muhabbettir. Lev lâke lev lâke lemâ halaktü’l-eflâk (Sen olmasaydın, sen olmasaydın, gökleri yaratmazdım) hadis-i kudsîsi bunu bildirmektedir.

Sual:
Nakşibendî tarikatının kolları nelerdir?

Cevap;
Nakşibendî tarikatının kolları yoktur. Hazret-i Ebu Bekr’den gelen ve zikr-i hafiyi esas alan tasavvuf yolu, Muhammed Bahaeddin Buharî Şahı Nakşibend’den tek bir hatta devam etmektedir. Ancak her mürşidin çeşitli halifeleri; onların da halifeleri olabilir. Bunlar aynı tarikatin kollarıdır. Farklı tarikatler değildir.

Sual:
Nakşibendilerdeki hatme duası nedir?

Cevap;
Hatme veya hatm-i hâcegan, Nakşibendî tarikatinde, sıkıntılı zamanlarda yapılması Şah-ı Nakşibend tarafından tavsiye edilen bir tarikat vazifesidir. Bir takım zikr, sure ve duaların söylenmesiyle icra edilir. Küçük ve büyük hatme olmak üzere ikiye ayrılır. Katılanların sayısına göre mahiyeti değişir.

Sual:
Birçok evliya ve ehl-i tasavvufun nefis terbiyesi için uzlete çekilmesi ve çile çekmesi Peygamberimizin ‘İslâmda ruhbanlık yoktur’ hadisi ile bağdaştırılabilir mi?

Cevap;
Ruhbanlık, hiç evlenmeyip, kendini dünyevî zevklerden uzak tutmak demektir. Uzlet ise sünnettir.

Sual:
Aynı devirde birden fazla mürşid-i kâmil olabilir mi? Olursa insan hangisine bağlanacağını neye göre tayin edecektir?

Cevap;
Olabilir. Böyle bir şart bulunmamaktadır. Bugün neredeyse yok gibidir. Fıkıh âlimlerine, mesela İmam Ebu Hanife’ye tâbi olmak iyidir.

Sual:
İmam Rabbanî Hazretleri’nin Mektubat’ında: ''Allahü teâlânın ism-i zâhirleri o kadar çok tecelli etti ki, her şeyde ayrı ayrı göründü. Hatta nisa şeklinde, onların uzuvları halinde ayrı ayrı zahir oldu'' diyor. Bu ne demektir?

Cevap;
Tecellî-yi sûrîde Hak Teâlâ sâlikin gözüne âlemdeki maddî şeyler gibi görünür, eşyâda tecellî eder. Bu tecellînin mekânı insan, hayvan, mâden v.s olabilir. Allahü Teâlâ’nın bir ateşe veya ağaca tecellî edip oradan Hazret-i Mûsâ’ya hitap etmesi gibi (bk. Tâhâ, 20/9-14.). Bunlar hocasına yazdığı ve seyrü sülûk esnasındaki hallerini anlattığı tasavvufi derinliği olan hususlardır. Göründüğü gibi mana verilemez. İmam Rabbanî Hazretleri bu ümmetin en hayırlılarındandır. Elbette göründüğü gibi mana vermek yanlış olur.

Sual:
Namaz içinde bir evliyayı düşünmek, onun sevgisini kalbine getirmek böyle düşünmek caiz mi? Yani namazı böyle kılmak caiz mi?

Cevap;
Buna tasavvufta râbıta-ı telebbüsiyye derler. Ehli için faydalıdır.

Sual:
Bazı tarikatlerin cehrî (açık) zikire bid’at denmesinin sebebi nedir?

Cevap;
Kur’an-ı kerimde mealen, “Allahı sessizce ve gizlice zikredin” buyurulmaktadır. Bu sebeple bazı tarikatlerde cehrî zikr bid’at olarak görülmüştür.

Sual:
Bir tasavvuf kitabında, “Büyüklerimizden bazıları fâsıklara ve zâlimlere çok sert davranırdı, bazıları da hepsine şefkat ve merhamet gösterip nasihat ederdi” diyor. Her iki muamele birbirine zıt görünüyor. Bunun izahı nedir?

Cevap;
Her zâtın mizacı farklıdır. Sıfat-ı ilahiyyenin insanlarda tecellisi başka başkadır.

Sual:
Dünyayı sevmemenin, âhireti sevmenin formülü nedir?

Cevap;
Allah dostlarını sevmek.

Sual:
Bir evliyanın evliya olup olmadığını sorgulamak bildiğim kadarıyla caiz değil. Bugün sahte ile gerçek evliyayı nasıl anlayabiliriz?

Cevap;
Evliya, dinin emirlerine uyan, dünyaya düşkün olmayan, cömertlik, merhamet gibi İslâm ahlâkının umdelerinde hassas olan ve görüldüğünde Allah hatırlanan, konuştuğu zaman gönlün meylettiği kimsedir. mürşitlik iddiasında ise, sahih bir mürşidden yazılı ve şahitli icazetnamesi olması da aranır.

Sual:
Şems-i Tebrizî’nin babası Mecûsî midir?

Cevap;
Babasının İsmâilî mezhebinde iken Sünnîliğe girdiği söylenirse de, doğru değildir. Sünnî bir Müslüman idi.

Sual:
''Ne olursan ol yine gel'' sözünün Mevlana’ya ait olmadığı doğru mudur?

Cevap;
Evet. XI. asrın büyük evliyasından Ebu Said Ebu'l-Hayr'a aittir.

Sual:
Bir kitap hazırlıyorum. İmam-ı Rabbani hazretlerinin mektuplarında ismi geçen Seyyid Mirekşah hakkında malumata ihtiyacım vardır.

Cevap;
Mirekşah hakkında İmam Rabbânî hazretlerini öven muasırı âlimlerden biri olduğundan fazla bir şey bilmiyoruz. Mektubat'ın 3. cildi 99. mektubunun sonunda "Seyyid Mîrek Şah"ın ismi geçiyor. Bu mektup Mir Mü'min Belhi'ye gönderilmiş olup Mîrek Şah'a da dua edilmektedir. Buradan yola çıkarak bu mektubun muhatabı Belhî gibi Mîrek Şah'ın da Belh'te yaşadığı tahmin edilebilir. İmam-ı Rabbani'nin halifeleri arasında Mîrek Şah'ın ismi geçmez. Muhammed İhsan Müceddidî'nin Ravzatü'l-Kayyumiyye isimli eserinde: "İmam-ı Rabbbani asrındaki ulema ve meşayıh" başlığı altında "Seyyid Mîrek Şah Belhi" bir cümle ile anılmıştır. Şöyle diyor: "Seyyid Mirek Şah, Belh'in büyük şeyhlerinden idi. İmam-ı Rabbani'nin irşadını duyunca gayr-i ihtiyari gıyaben ondan teveccüh ve istimdad eyledi". [Cild: 1, vr. 172.] Umdetü’l-Makamat’ta Seyyid Ali Kavvam’ın halifelerinden Seyyid Mîrek geçiyor. Ali Kavvam, Bahaeddin Cünpurî’nin halifesidir ve 950/1543’de vefat etti. Umde’de diyor ki: “Lâhora taşınan kudvet-ül meşâyih Şeyh Mirek onun talebesinden ve icâzetlilerindendir. Tevhîd-i vücûdî sâhiblerinin bütün sırlarına vâkıf olup, bu mevzu’da yüksek mertebeleri vardı. İlm ve hâllerinin çokluğu sebebiyle Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabinin “kuddise sirruh” bildirdiği ince ma’nâlarda eşsiz idi ve onun meşrebinde idi. Bu ilmler, hâller, sekrler ve sofîlere mahsûs sözler, onu istilâ etmesine rağmen, yaratılışının yüksekliğinden ve çok yüksek maksadlı olmasından, belki de Allahü teâlânın hıfzı ihsânıyla, Şeyh-i Rabbânî Ebu Suleyman Daraninin,“Çok def’a, günlerce kalbime bu kavmin [evliyânın] nüktelerinden bir nükte vâkı’ olur; iki âdil şâhid olan Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflere uygun olmadıkca, onları kabûl etmiyorum” sözü gereğince, Kitâb ve sünnete aykırı bir hâli, ister kendinde görsün, ister başkasından işitsin, i’tibâr etmez, inanmazdı. Hâllerin ve sözlerin doğruluğuna ve amellerin hâlis olduğuna hakîkî nişân budur. Allahü teâlâ onlara nihâyetsiz rahmetinden bol bol rahmet versin ve bu düâya âmîn diyenlere de merhamet etsin. Âmîn!”

Sual:
Bu zamanda bir tarikata mensub olmak lâzım mıdır?

Cevap;
Tasavvuf, iman, fıkıh ve ahlâk bilgilerini öğrenip hakkıyla tatbik ettikten sonra, imanı vicdanîleştirmek, nefsi mağlup etmek için sülûk edilecek bir yoldur. İmam-ı Rabbani hazretleri gibi tasavvuf büyükleri, önce ilim ve amelden sonra tasavvufu tavsiye etmiştir. Tasavvuf terbiyesi, müslüman için faydalı ve lâzımdır. Merecülbahreyn’de, Ahmed Zerrûk’dan alarak diyor ki, İmâm-ı Mâlik, “Fıkıh öğrenmeyip, tasavvuf ile uğraşan, dinden çıkar, zındık olur. Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan sapıtır, bid’at sâhibi olur. Her ikisini edinen hakîkate varır” buyurdu. Fıkhı doğru öğrenen ve tasavvufun zevkıni alan, kâmil insan olur. Bu zamanda tasavvuf ehli çok az, ama sahtesi bol olduğu için, hakikî mürşid bulamayanların, önceki evliyadan, İmam-ı Rabbani gibi zâtları sevip, onların kitaplarını okuyarak, kabirlerini ziyaret ederek, hayat ve menkıbelerini dinleyerek muhabbet yoluyla tasavvufî neşve hâsıl etmek daha münasiptir.

Sual:
Abdülhakîm Arvasî’nin, "Ben bir seyyidim. Bu demektir ki Türk değilim. Ama yeryüzünde bütün Türkler silinse, üç Türk kalsa biri ben olurdum. İki Türk kalsa gene biri ben olurdum. Son Türk kalsa da o gene ben olurdum. Çünkü Türkler olmasa bugünkü mânâda İslâmiyet olmazdı” diye bir söz söylemiş midir?

Cevap;
Tek parti devrinin sıkıntılı zamanlarında, Hicaz’dan bir vesileyle gelen akrabaları, kendisini Hicaz’a davet etmişler; “Burada sizin kıymetinizi bilmiyorlar; Hicaz’a gelin, hizmetinizde bulunmakla şereflenelim” dediklerinde, “Yaşanacak yer Türkiya’dır. Zira Ehl-i sünnetin kuvvetli olduğu yerdir. Esasen Hicaz’da bulunsaydım, buraya gelmekliğim icab ederdi” diye cevap vermiştir. Osmanlıları çok sever; İslâmiyete yaptığı hizmetleri her zaman överdi. Sualdeki ifade ise mantık ve belâgata aykırıdır. Zaten bu sözü rivâyet eden zâta bizzat sorduğumda, şimdilerde nakledilenden farklı bir manada söylemiştir.

Sual:
Toplu halde veya sesli yahud sessiz zikr, Hazret-i Peygamber zamanında da tatbik edilmiş midir?

Cevap;
Tarikatlerdeki zikr vazifeleri, bu hâliyle sonradan tertip edilmiştir. Ancak bunların hepsi bir sünnete istinad eder. Nihayet zikr, nâfile bir ibâdettir. Bir insan dilediği kadar nâfile ibâdet yapabilir. Hangi müride ne kadar zikr verileceği ise, tasavvuf mütehassıslarının yılların tecrübesi ve manevî müktesebatıyla tayin ve tensib edeceği bir şeydir.

Sual:
Molla Câminin Mevlânâ Celâleddin’in Mesnevî’sini meth için yazdığı "Mesnevi-yi Mevlevi-yi Manevi/Est kuran der zuban-ı Pehlevi" (Mânâ âleminin efendisinin Mesnevisi Farsça olarak yazılmış Kur'andır) meâlindeki beyti nasıl anlamalıdır?

Cevap;
Kur'an-ı kerimin en iyi tefsiri mânâsına mecaz bir sözdür.

Sual:
İçinde bulunduğumuz yüzyıl itibariyle sürekli olarak babadan oğula geçmekte ve bu kimseler şeyhlerine aynı şekilde baba gavs posta oturan oğluna yine gavs demekteler. Bu üslupta bir şeyhlik makamı ve bir unvan vermek ne kadar sıhhatlidir? Bazı müridlerin "Bizim şeyhimiz nazar ehlidir. Sadece nazar etmekle sülük ettirir” sözü ne kadar sıhhatlidir?

Cevap;
Zamanımızda tarikat adı altında faaliyet gösterenlerin birçoğu tarikat ve tasavvuf adabından mahrumdur. Nakşibendiyede irşad edebilmek için, bir mürşid-i kâmilin sahih halifesi olmak lâzımdır. Bugün halife olduğu, mürşid olduğu söylenenlerin çoğunun halifeliğinin sıhhati bile şüphelidir. Nakşibendi tarikatında sohbet en mühim yetiştirme vasıtasıdır. Sonra râbıta, sonra zikr gelir. Vilâyet-i hâssa-i Muhammediyye makamına gelmemiş bir kimsenin şeyhlik yapması, hele kendine râbıta yaptırması büyük bir zulüm ve cinayettir. Seyyid Abdülhakim Arvasî hazretleri bundan 90 sene evvel buyurdu ki ‘Tekkeleri değil, boş mekânları kapattılar; tekkeler zaten kendilerini kapatmış vaziyette idiler. Bid’at girmemiş tekke kalmamış gibiydi. Şimdi kim tarikattan, müridlikten bahsediyor ise inanmayın; ancak muhabbet ve muhiblik bâkîdir’ buyurmuştur.

Sual:
İmam Rabbani Hazretleri'nin Mektubatı’nda geçen ‘Rabıta yapmak (yani şeyhin şeklini zihninde canlandırmak) Allahü teâlâyı anmaktan daha üstündür’ ve ‘Pirin gölgesinin bile Allahü teâlâyı zikretmekten daha üstün olduğu’ ifadelerini izah eder misiniz? Şeyhin gölgesi, nasıl Allah'ı zikretmekten daha üstün olabilir?

Cevap;
Râbıta, zaten zikr demektir. Hadis-i şerifte, ‘Allah adamları görülünce, Allah hatırlanır’ buyuruldu. İmam Rabbânî, bunu bilmeyecek biri midir? Tasavvufta, râbıta, sohbetten; sohbet de zikrden üstündür, yani faidelidir. Bunu mürşid-i kâmiller tayin eder. Mürşidin, müridine verdiği ders ve vazife, doktorun hastasına ilaç ve tedavi takdir edişi gibidir. Tasavvuf ıstılahlarına vâkıf olmayanın tasavvuf kitabı okuması caiz değildir.

Sual:
Ricâl-i gayb kimdir? Bilinebilir mi?

Cevap;
Hadis-i şeriflerde, Allahü teâlânın yeryüzüne maddî ve manevî nimetlerin verilişine vasıta kıldığı anlatılan evliyadır. Ehli, kim olduklarını bilebilir. 

Sual:
İmam Rabbanî hazretleri bir mektubunda cüllab içince halsiz düştüğünü söylüyor. Bunun sebebi nedir?

Cevap;
İmam Rabbânî hazretleri inkıbaz rahatsızlığı için ilaç olarak cüllâb (gülsuyu) içiyor. Bu da ishal yapıyor. Bundan dolayı halsiz düşüyordu.

Sual:
Bazı tasavvuf ehlinin zâhiren küfür gibi olan sözlerinin sekr hâlindeyken olduğu söyleniyor. Ama bu ifadeleri kitaplarına bile yazdıkları görülüyor. Sonradan da bu ifadeleri çıkartmamışlar. Bu hâli nasıl anlamalıyız?

Cevap;
Sekr (tasavvuf sarhoşluğu), yani tasavvuf yolculuğu sırasında insanın uğradığı şuurun sislenmesi hâli, her zaman gelip geçici bir şey değildir. İkinci bir husus, bu kitaplar orijinal olmayıp, sonradan talebeleri tarafından kaleme alınmış olabilir. Onlar, bu sözleri hiç söylememiş ve yazmamış olabilirler. Diğer söz ve hallerinde, düzgün bir itikat ve amel çizgisi gösteren, ittiba-i Resulü herşeyin üzerinde tutan Muhyiddin Arabî gibi zâtlara, bu sebeple hüsnü zan edilmektedir.

Sual:
Mevlânâ Hâlid hazretlerinin, ‘kerimlerin kapısında ehil ve nâ-ehil beraberdir’ sözünü nasıl anlamak gerekir?

Cevap;
Bu söz, hevesi olup da, istidadı tam bulunmayan müridler için söylemiştir. Kerim olan, bunun hakkıdır, bunun hakkı değildir demez; isteyen alsın deyip saçar. Ehil olanlara mükâfât verilirken, ehil olmayanlara da verilir.

Sual:
Ubeydullah-ı Ahrar’ın, Fıkarat adlı kitabından naklen: “Pirin gölgesinin bile Allah’ı zikretmekten daha üstün olduğu“ ifade edilmektedir. Bu sözler “Allah’ı anmak en büyük iştir ve Allah, her ne işlerseniz bilir. (Ankebut: 45) âyeti ile tezat değil mi?

Cevap;
O da zikr ve râbıta sayılıyor. Zira “Onlar görülünce Allah hatırlanır” hadis-i şeriftir.

Sual:
Bayezid Bistami hazretleri ile Şeyhi arasında çok uzun bir zaman bulunmaktadır. Hatta onu hiç görmediği bazı mehazlarda geçiyor. Bunun izahı nasıldır?

Cevap;
Bayezid Bistamî, başka bir mürşid vâsıtasıyla evliya olduktan sonra İmam Cafer’in ruhaniyetinden de istifade etti ve halifesi oldu. Ruhaniyet ile rüya aynı değildir. Rüyada halife olmak sahih değildir. Tasavvufta yazılı hilafet âdeti İmam Rabbani hazretlerinden sonra başlamıştır.

Sual:
Bir makalenizde “Mürşid-i kâmiller ictihad makamında olmalarına rağmen, ictihad etmemiştirler” demişsiniz. Müctehidin kendi ictihadıyla amel etmesi vacip olduğu için, müctehid müctehdi taklid edemez diye biliyorum. Ne dersiniz?

Cevap;
Müctehid, bir meselede ictihad etmişse mutlaka buna uymalıdır. Zaruret olmadan başka müctehidi taklid edemez. Ama ictihad etmemişse başka müctehidi taklid edebilir. 4. asırdan sonra gelen pek çok âlim, ictihad makamına yükseldiği halde, maslahat sebebiyle ictihad etmeyerek dört mezhebden birini taklid etmiştir. Mezheb içinde ictihadda bulunmasına mâni yoktur.

Sual:
Muhyiddin Arabî hazretleri hangi mezhebde idi?

Cevap;
Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin mezhebi hakkında sahih bir malumat yoktur. Mâlikî veya Şâfiî olduğuna dair rivayetler vardır. Fıkıh ilmine dair te’lifatı olmadığı için bunu tespit etmek kolay değildir.

Sual:
Bazı âyinlerde müslümanlar hoplayarak zıplayarak kendilerini şişleyerek zikir çekiyorlar. Bunun hükmü nedir?

Cevap;
Cezbe, yani tasavvufî coşku halinde insanın aklı başından gider. Bunlar gerçekten böyle midir, bilemeyiz.

Sual:
Vahdet-i Vücud çoğu kez panteizmi andırdığı için, bir tür zındıklık olarak itham olunuyor. Vahdet-i Vücud ile panteizmin farkı nedir?

Cevap;
Biri görüntüsü, diğeri kendisi diyor.

Sual:
Bir mürid, şeyhinden ayrılıp başka bir şeyhe mürid olsa, eski şeyhi ona şefaat eder mi?

Cevap;
Mürid, önceki şeyhini inkâr etmezse, yenisinden feyz alabilir. Aksi takdirde ikisinden de feyz alamaz.

Sual:
Mevlana ile Şems arasındaki münasebetin aslı nedir?

Cevap;
Şeyh ve mürid münasebetidir.

Sual:
Tasavvuf, İslam öncesi şaman kültüründen tesir görmüş müdür?

Cevap;
Tasavvuf, orijinal İslâmî bir usuldür. Bütün peygamberler zamanında mevcut olan bir nefsi tasfiye metodudur. Resulullah aleyhisselâmın, mağarada Hazret-i Ebu Bekr’e ve yatağına yattığı zaman Hazret-i Ali’ye zikr telkininde bulunmasına istinad eder. Hükümlerinin ve ritüellerinin sonradan tedvin edilmiş olması, bunun sonradan ortaya çıkıtğını veya Şaman, Hind vs kültüründen alındığını göstermez.

Sual:
Peygamberimizin maneviyatını incitmemek için âriflerin Tebbet suresini okumayı men ettiği doğru mudur?

Cevap;
Bu sure, Hazret-i Peygamber’in imana gelmeyen amcası Ebu Leheb için nâzil olmuştur. Ebu Leheb’in kızı Dürre Müslüman olmuştu. Bazıları kendisinin yüzüne karşı alay veya incitmek niyetiyle bu sureyi okuyunca, üzülmüş; amcazadesi olan Resulullah’a şikâyette bulunmuştu. Resulullah da “Dürre bendendir; ben ondanım. Beni seven onu sever; onu üzen, beni üzer” buyurdu. Bunun üzerine sahabe-i kiram, peygamberimizi üzmemek endişesiyle bir müddet Tebbet suresini hiç okumadılar. Ehli beytten bir zâtın bulunduğu bir cemaatte, imam olun kimsenin, sırf bu zâtın üzülmemesi için Tebbet suresini okumaması belki bir incelik olarak görülebilir. Ama bunu âdet edinmek mahzurludur. Bugün bunun okunmaması gerektiği sözünün, Şiîler tarafından yayılması muhtemeldir.

Sual:
Abdülhakim Arvasi hazretlerinin hayatını okurken, çilehanede kaldığı ve mevlid dinlemeyi sevdiği bildirilmektedir. İmam-ı Rabbanî hazretleri ise bunların Nakşibendî tarikatında bid’at olduğunu söylemektedir. Bunu nasıl anlamalıdır?

Cevap;
Mevlid sünnettir; ama dinî ve tasavvufî vazifeleri bırakıp mevlid ile meşgul olmayı kınıyor. İkinci husus, Nakşibendiyye’de sâlike çile, riyâzet lâzım değildir. Ama mürşid olmak için çile lâzımdır. Zira tâliblerin hallerini anlamakta, bu lüzumlu bir usuldür ve vasıtadır. Her mürşid talebesini kendi ictihad ve usulüne göre yetiştirir. Birinin bid’at dediğine, öbürü demeyebilir.

Sual:
Tekke ve tasavvuf edebiyatında olan şathiyelerin dinen bir mahzuru var mıdır?

Cevap;
Bunlar cezbe halinde ise yoktur. Ancak aklı başında iken bunlara zahiri mana vermek mahzurludur.

Sual:
İmam-ı Rabbani  hazretleri, rehberin tenkit edilmemesi gerektiğini bildiriyor. Eshab-ı Kiram bazı hususlarda Peygamberimize aleyhisselam bu vahiy mi yoksa sizin fikriniz mi şeklinde sorduklarını okuyoruz. Burada rehberi sorgulamış olmuyorlar mı?

Cevap;
Tasavvufta mürid, rehberin, yani mürşid-i kâmil makamındaki şeyhinin kendisini yetiştirmek üzere tavsiye buyurduğu işlere itiraz edemez. Hüsnü zan ettiği mürşidi sorgulayamaz. İstemiyorsa tasavvufa girmez; o zâta mürid olmaz. Ama olmuşsa, söz dinlemesi lâzımdır. Gassalın elindeki ölü gibi olmak sözü burada câridir. Teşbih çek demişse çekilir; çekme demişse çekilmez. Mürşid elbette haram olan bir şeyi emretmez veya farzı yasaklamaz. Bunun dışında avam, zâhirî ilimlerde, kelâm ve fıkıhda Ehl-i sünnet âlimlerine uyar. Rehber zaten bundan farklı birşey söylemez. Söylemiş ise, rehber değildir. Zâhirî ilimlerde, talebenin hocasını sorgulaması, ona sual sorması câizdir. Ola ki hocasından farklı bir şey öğrenmiştir. Nitekim İmam Ebu Yusuf, hocası İmam Ebu Hanife’den farklı ictihadları vardır. Bu, ona itiraz, hatta muhalefet değildir.

Sual:
Nakşî tarikatine mensubum. Arada meşhur bir şeyhin toplu cehrî zikr kayıtlarını dinliyorum. Bunların çoğunda musiki vardır. Bu aşkla yapılan zikrleri dinlerken, ben de bazen iştirak ediyorum. Bunun mahzuru var mıdır?

Cevap;
Nakşîbendî tarikatinde hafi zikr, yani gizli, sessiz zikr esastır. Şah-ı Naşibendin yolu, cehrî zikre münafidir. Zira Kur’an-ı kerimde, zikri gizli yapmak emrediliyor. Nhakşibendilikte cehrî zikr yapılmaz; yapanlar, inkâr da edilmez. Çünki bunu caiz gören âlimler ve tarikatlar vardır. Ama Nakşibendi olduğunu söyleyen biri, cehrî zikr yaparsa, bu, tarikatinden ve büyüklerinden feyz almasına mani olur. Bugünki tarikatlerin, tasavvuf âdâbına ne kadar riayet ettiği söz götürür. Musiki ile zikr olmaz. Zira ibadet ile eğlence bir araya gelmez. Hele kadın-erkek karışık zikr meclisi, fısk meclisinden daha fenadır. Bid’at ve fısk olan yerden uzak durmalıdır. Aşk ile yapılması, zikrin doğru olduğunu göstermez. Şeytan, nice günahları aşk ile işletir. Bahsettiğiniz kişinin, hakiki bir şeyh olduğu pek söylenemez.

Sual:
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri için Şâfiî mezhebli, Hanefî meşrebli ifadesi ne manaya geliyor?

Cevap;
Mezhebi Şâfiîdir; Hanefî’nin şartlarını da gözetir.