Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
SUALLER - CEVABLAR

"Tarih" kelimesi için sonuçlar gösterilmektedir
Sual:
Fıkıh kitaplarında 4. asırdan sonra müctehid kalmadığı ve ictihadın kesildiği yazmaktadır. İnsanların ihtiyaçları arttıkça yeni meseleler ortaya çıktığına göre, bunlar nasıl halledilebilir?

Cevap;
Dördüncü asırdan sonra, mutlak müctehid kalmamış ise de, mezhebde müctehid kalmadığı söylenemez. Böyle olmayan İslâm hukukçuları bile, tarih boyunca kendilerinden çözümü istenilen meselelerde, kendilerinden önceki ulemânın kitaplarındaki benzer meselelere kıyas yaparak fetvâ verebilmişlerdir. Gerek nasslarda, gerekse eski fıkıh metinlerindeki ibâreler, yeni buluşlar ışığında yeniden tefsire tabi tutularak, ortaya çıkan meselelerin İslâm hukukuna uygun bir şekilde halledilmesi mümkündür. Nitekim büyük Hanefî hukukçusu Kemal İbnü’l-Hümâm (861/1456), imamın namazda gereğinden fazla bağırarak okumasının namazı bozacağını söylemiş; bunu da namazda ağlamaya kıyas etmiştir. İbn Nüceym ise, dörtyüz yılından sonra kıyas kesildiği için kimsenin bir meseleyi diğer bir meseleye kıyas etmeye hakkı olmadığını söyleyerek İbnü’l-Hümâm’a itiraz etmiştir. İbn Âbidîn, bunun kıyas değil, müctehidin sözünün tazammun yoluyla delâlet ettiği mânâyı açıklamaktan ibaret olduğunu söyleyerek İbnü’l-Hümâm’ı desteklemiştir. Selef-i sâlihîn denilen ilk devrin müctehid âlimleri, kıyâmete kadar meydana çıkacak her meselenin hükmünü verebilmek için, umumî usuller, metodlar, prensipler kurmuştur. Kur’an-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde adı bildirilen şeyler, bu usulleri kurmaya yarayan temel ölçülerdir.

Sual:
Halifeler Kureyş’tendir mealinde bir hadîs-i şerif bulunduğuna göre, Osmanlı padişahlarının halifelikleri sahih olmuyor mu?

Cevap;

Bazı İslâm hukuku kaynaklarında devlet başkanının (halîfenin) Kureyş kabîlesinden olma şartı zikredilir. Bu da, Hazret-i Peygamber'in “İmamlar, halîfeler Kureyştendir” hadîsine dayanır. Ancak, Iraklı Ebû Bekr Bakıllânî (403/1012) ve Buharalı Sadrü’ş-şeria es-Sânî (747/1346) gibi sonra gelen hukukçular, halîfenin Kureyşîliğinin artık şart olmadığı görüşündedirler. Büyük tarihçi ve hukukçu, Mısır’da Mâlikî kâdısı İbn Haldun’un (808/1405) Mukaddime’sinde, bu husus güzel izah edilmiştir. Nitekim halîfenin Kureyşîliğini şart görmeyenler, bunu Kureyş'in asabiyyetiyle açıklar ve o zaman için en şerefli kabîlenin Kureyş olduğunu, halkın bunlardan başkasına itaat etmeyeceğini, halka söz geçirmeye ancak Kureyş'in muktedir olduğunu söylerler. Nitekim Hazret-i Ömer'in “Halk Kureyş'den başkasına boyun eğmez” sözünde de bu husus îfâde edilmiştir. Çünki halîfenin en mühim hususiyeti, kudret sahibi olmasıdır. İslâm hukukçularının bir kısmı da, zikredilen prensibi, halîfeliğe lâyık kimseler arasında Kureyşli de varsa, onun öne alınması şeklinde anlarlar. Bazı hukukçular ise bu prensibin sadece Hulefâ-yı râşidîn için söz konusu olduğunu söylemişlerdir. Nitekim Hazret-i Peygamber “Başınızda Habeşli bir köle bile olsa onu dinleyiniz ve itaat ediniz” buyurmuştur. Zaten Sahâbe ve Ehl-i beyt, Hazret-i Peygamber'in vefatından sonra dünya yüzüne dağılarak İslâmiyeti yaymaya çalıştığı için, bir süre sonra neseben Kureyşli olanların tesbiti de zorlaşmıştı. Hulefâ-yı râşidîn, Emevî ve Abbasî halîfelerinde bu şart gerçekleşmiş; bundan sonra gerçekleşmesi ise neredeyse muhal bir hale gelmişti. Bu prensip, yirminci asır başlarında, Osmanlı hânedânının halîfeliğinin gayrı meşruluğunu ileri sürerek, halîfenin dünya müslümanları üzerindeki nüfuzunu yok etmek isteyen emperyalistler tarafından propaganda maksadıyla sıkça gündeme getirilmiştir. Osmanlı hükûmetinin bunu fazla ciddiye almadığı anlaşılıyor. Bu arada ulemâ, halîfelik için Kureyşîliğin şart olmadığını bir kere daha ifâde etmişler; hatta Arap ulemâsından Osmanlı hânedânının Ehl-i beyt-i nebevîden olduğunu, dolayısıyla Kureyşîliğini müdâfaa eden zâtlar çıkmıştır. Çelebi Sultan Mehmed'in annesi Devletşah Hâtûn, Germiyan âilesindendir. Bunun da annesi Mutahhara Hâtûn, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî'nin oğlu Sultan Veled'in kızıdır. İşte Sultan I. Mehmed ve kardeşlerinin çelebi ünvanıyla anılması da buradan gelmektedir, çünki Mevlânâ soyundan gelenlere çelebi denir. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî de Sıddıkî olup, Hazret-i Ebû Bekr'in 12. kuşaktan torunudur. Ayrıca anne ve nine cihetlerinden soyu, İbrâhim bin Edhem yoluyla Hazret-i Ömer’e; İmam Serahsî yoluyla da Hazret-i Fâtıma’ya, böylece Hazret-i Peygamber’e ulaşıyor. Buna rağmen, hânedânın, tarih boyunca bu hususiyetini ön plana çıkarma ihtiyacı duymadığı da rahatlıkla söylenebilir. Çünki ulemâ, artık hilâfet için Kureyşîliği bir şart olarak görmemektedir.



Sual:
İslâm ülkesinde tek bir halife olması lâzım gelirken tarihte çeşitli İslâm devletleri var olmuş ve bunlar halifeyi hükümdar olarak tanımamıştır. Bu meşru mudur?

Cevap;
Aynı zaman içinde tek bir halîfenin halîfeliği meşru iken, zamanla sınırların genişlemesi ile çeşitli beldelerde emîrü’l-mü’minîn veya halîfe adıyla müteaddit hükümdarlar ortaya çıkmıştır. Bu hâdise ilk defa Abbasî halîfesi Râdî zamanında (325/937) vuku’a gelmiştir: Bağdad’da Râdî, Endülüs’de Abdurrahman ve Kayruvan’da Mehdî emîrü’l-mü’minîn olarak tanınmışlardır. Bunun üzerine ulemâ, hilâfetin tek bir şahsa münhasır olmadığını söylemiş; her beldenin hükümdarının meşru olarak başa gelmesi ve hilâfet için aranan şartları hâiz olması durumunda, meşru halîfe sayılacağına fetvâ vermiştir. İki halîfenin bir arada bulunmasının memnuiyyetinin, aynı zamandaki bir hükümete, bir beldeye mahsus olduğunu beyan etmişlerdir. İslâmiyette halîfelik, papalık gibi ruhânî bir makam değildir; yalnızca devlet başkanlığıdır. Ancak müslümanlar İslâm tarihindeki geleneğe uyarak Bağdad’daki (Moğol istilâsından sonra da Mısır’daki) halîfenin manevî otoritesini tanımışlar, hakikatte devlet idaresi görünüşte halîfeye bağlı hükümdarlar tarafından icra edilmiştir. Zamanla (XVIII. asırdan itibaren) Müslümanların yaşadığı bazı toprakların gayrımüslimlerin eline geçmesiyle, Osmanlı padişahı bu topraklarda yaşayan Müslümanların dinî ve dünyevî menfaatlerini koruma fırsatı hâsıl etmek için, tamamen pratik mülahazalarla, onlar üzerinde halîfelikten gelen bir manevî/ruhânî otorite iddiasında bulundu ve bunu dünya devletlerine de kabul ettirdi. Böylece o zamana kadar ancak kendi toprakları üzerinde yaşayan halkın dünyevî otoritesi bulunan halîfe, bu topraklar dışındaki Müslümanlar üzerinde, Papa’nın kendi devleti dışındaki Katolikler üzerindeki otoritesine benzer bir şekilde ruhânî bir mevki iktisap etmiş oldu.

Sual:
Halifenin seçimle gelmesi gerekirken, Emevîlerden itibaren bu usul terk edilmiştir. Bunun meşru bir mesnedi var mıdır?

Cevap;

İslâm hukukunda devlet başkanı (halîfe) “ehlü’l hall ve’l akd” denilen yüksek seçmenler heyetinin seçimi (bi’ati) ile veya halîfenin istihlâfı, yani yerine veliahd göstermesi yoluyla başa gelir. Hukukçular, cebren, zor kullanarak başa geçen bir kimsenin halîfeliğini, eğer halîfelik şartlarını taşıyorsa, zaruret ve maslahat sebebiyle meşru görmüşlerdir. Aksi takdirde devletin dirliği ve milletin birliği bozulacaktır. Hulefâ-yı râşidîn devrinde, Asr-ı saadete yakınlığı itibariyle, insanlar din ve ahlâk prensiplerine hürmetkâr idiler. Adaletten ayrılmaz, hukuka kendiliklerinden itaat ederlerdi. Ancak bu devrin sonunda vuku bulan feci hâdiseler, bilhassa üç râşid halîfenin katledilmesi, artık insanların ancak zor kullanarak yola getirilebileceğini göstermiştir.
Şah Veliyyullah Dehlevî diyor ki: Nitekim Hazret-i Peygamber’in üç türlü vazifesi vardı: Birincisi, Kur’an-ı kerîm ahkâmını bütün insanlara tebliğ etmek, bildirmek idi. İkincisi, Kur’an-ı kerîmin manevî ahkâmını, yani Allah’ın zâtına ve sıfatlarına ait marifetleri, yalnız ümmetinin yüksek olanlarının kalblerine yerleştirmektir. Buna ihsan (irşad, tasavvuf) denir. Üçüncüsü, Kur’an-ı kerîmin  ahkâmını, vaaz ve nasihat ile yapmayan müslümanlara, kuvvet kullanarak, zor ile yaptırmaktır. Buna saltanat denir. Hazret-i Peygamber’den sonra gelen dört halîfeden her biri, bu üç vazifeyi tam olarak başardı. Hazret-i Hasan’ın halifeliği zamanında, fitneler çoğaldı. İslâmiyyet üç kıt’aya yayıldı. Resûlullah’ın nuru, yeryüzünden uzaklaştı. Sahâbe-i kirâmın sayısı azaldı. İnsanlar artık baştakilere gönülden itaat etmemeye başladı. Böylece bu üç vazifeyi, bir kişi yapamaz oldu. Bu üç vazîfe, başka başka üç sınıfa ayrıldı. Usul ve fürû’ ahkâmını tebliğ vazifesi, din imamlarına, yani müctehidlere verildi. Bu müctehidlerden iman bilgilerini bildirenlere mütekellimîn; fıkıh bilgilerini bildirenlere fukahâ denildi. İkinci vazife, Ehl-i beytin oniki imamına ve tasavvuf büyüklerine verildi. Üçüncü vazife, yani dinin ahkâmını kuvvet, satvet ve saltanat ile yaptırmak işi, meliklere ve sultanlara, yani hükûmetlere verildi. Böylelikle hilâfet saltanata dönüşmüş oldu. Bu halifelere melik-i adûd denildi. Bunlara mecâzen halîfe denilmiştir (İzâlet’ül-hafâ). Melik-i adûdun ne demek olduğu Ömer Nasuhi Bilmen’in Ashab-ı Kiram Hakkında Müslümanların Nezih İtikadları adlı kitabında güzel izah edilmiştir.
Hilâfetin saltanata dönüşeceğine, çeşitli hadîslerde de işaret vardır. Nitekim bunlardan “Benden sonra hilâfet otuz senedir, sonra melikler gelir” hadîsi meşhurdur. Bu söz, Hicret’in otuzuncu senesinden sonra fitnenin zuhur edeceğine, insanların adaletten ayrılacağına, onların zorla yola getirilebileceğine delâlet eder. Halîfeliğin saltanata dönüşmesi, sulh ve sükûnun sağlanmasından sonra yeni fetihler ve medeniyetin inkişafını temin ettiği için İslâm tarihinde çok müspet bir rol oynamıştır. Öyle ki, İslâm devleti, maddî bakımdan, Dört Halîfeler devrinden bile çok daha yüksek bir seviyeye gelmiştir. Bunun için hukukçular, zorla başa geçen kimse, halîfelik sıfatlarını taşıyorsa meşru halîfedir; taşımıyorsa da cemiyetin büyük zarara uğramaması için kendisine ısyan  edilmez, hükmünü vermişlerdir. Çünki zulmünden dolayı sultana isyan, her iki taraftan da çok kan dökülmesine ve sultanın zulmünden daha çok zarara sebep olur (Berika). Kaldı ki zorla başa geçen kimse, halîfelik için lüzumlu olan ilk ve en önemli şart olan kudreti hâiz olduğundan, eğer halîfelik için gereken, müslüman, erkek ve vücud tamamiyetini hâiz olmak gibi asgarî şartları da taşıyorsa ve bilahare ehl-i hal ve akd tarafından kendisine bi’at da edilmişse, artık ittifakla meşru halîfe hâline gelir. Kur’an-ı kerîmde Tâlût kıssası anlatılırken, hükümdar olmak için asgarî şartlar, “kudret ve siyaset ilmi” olarak tayin edilmiştir (Bakara 247). Müfessirler: “Hükümdarlık, kumandanlık için esas olan şartlar bu ikisidir, yani bilgi ve güçtür; peygamberlik veya irsen intikal şart değildir” diyor (Cessâs). Mecelle’deki şu maddeler bu prensibe delâlet eder: “Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur” (m. 29) [İki kötülükle karşı karşıya kalındığında ehven olanı tercih olunur]; “Def’-i mefâsid, celb-i menâfiden evlâdır” (m. 30) [Kötülüklerin giderilmesi, menfaatlerin celbedilmesinden önce gelir]; “Zarar-ı âmmı def için, zarar-ı has ihtiyar olunur” (m. 26) [Umumî zararı gidermek için, hususî zarar tercih edilir]; “Zarar-ı eşed zarar-ı ehaf ile izâle olunur” (m. 27) [Şiddetli bir zarar, daha hafif bir zararla giderilir]; “İki fesad teâruz ettikde ehaffi irtikâb ile a'zamının çaresine bakılır” (m. 28) [İki kötülük karşı karşıya geldiğinde, hafif olanı işlenerek büyük olanının giderilmesine çalışılır].
İbn Haldun, Mukaddime adlı eserinde, halîfeliğin saltanata dönüşmesinin hangi zaruret ve ihtiyaçlar altında gerçekleştiğini güzel anlatmaktadır. Bununla beraber, modernistlerden ılımlı gibi görünenlerin bile alâmeti neredeyse İslâm dünyasındaki inhitatı, başlıca hilâfetin saltanata dönüşmesi ve mezhebler hukukunun hâkimiyeti ile izah etmek olmuştur. Halbuki İranlı Şiî bir yazar Seyyid Hüseyn Nasr bile, dört halîfeden sonra Emevîlerin umumiyetle dünyevî yöneticilere benzediğini söyledikten sonra, “Bunlarla modern bir tiran arasındaki fark, günümüzde pekçok ülkede bizzat İslâm ahkâmını yıkma girişiminde bulunulurken, Emevîler devrinde yine de İslâm hukukunun tatbik edilmiş olmasıdır” diyor.
Emevî halîfeleri, yaygın propagandanın hilâfına, bir-ikisi hâriç, kötü kimseler değillerdi. İçlerinde II. Muaviye, Abdülmelik, Ömer bin Abdülaziz gibi âlim ve müttekileri ekseriyetteydi. Hânedânın kurucusu ise, Hazret-i Peygamber’in kayınbiraderi ve vahy kâtipliği yapmış olan bir sahâbîdir. Bunların idaresiyle İslâm ülkeleri her cihetten maddî ve manevî terakkîler göstermişti. Vatandaşlar sulh ve refah içerisinde idiler. İstanbul ilk defa bunların zamanında kuşatılmış ve Hazret-i Peygamber’in “Kayser’in şehrine ilk sefer eden ordu mağfiret olunmuştur” hadîsinin müjdesine kavuşulmuştur (Buhârî). Bilhassa İspanya, daha önceleri Gotlar elinde vahşi bir belde iken, Endülüs Emevî sultanlarının emri altında, en güzel şekilde imar edilmiş, medeniyetin en yüksek zirvesine ulaşmıştı. İlim, sanat, ticaret, ziraat ve güzel ahlâka çok ehemmiyyet verilmişti.  Avrupa’ya ilim ve estetik kıvılcımı, ilk defa buradan sıçramıştır. Evet, Emevîler arasında sefih bir hayat sürenler vardı. Ama bunların da millete bir zararları olmamış; ancak kendi nefislerine zulmetmişlerdir. İslâm hukukçuları bunların zamanında serbestçe ilmî faaliyette bulunarak fıkhı meydana getirdiler. Abbasî tarihçileri, zamanlarının hükümetine yaranmak için, Emevîlerin hatalarını şişirmiş, hatta bunları kötülemek için hadîs bile uydurmuşlardır. Bazı Osmanlı tarihleri de, zaman yakınlığı ve sınır komşuluğu bakımından Abbasî tarihlerinden tercüme edilmiş ve onların tesiri altında kalmış olduğundan, aynı yanlışlıkları tekrarlamıştır. Şurası muhakkaktır ki, Abbasîler, Ehl-i beyte karşı düşmanlıkta, Emevîleri kat kat geçmiştir.



Sual:
Osmanlıların İslâmiyetteki fâiz yasağını bertaraf ettikleri söyleniyor, hatta bu hususta vesikalar gösteriliyor. Osmanlılar gerçekten fâiz yasağını kaldırmış mıdır?

Cevap;
Para darlığının bulunduğu, karz yoluyla kredi temin edilemediği zamanlarda ulemâ muamele satışını tavsiye etmektedir. Muamele satışında, meselâ, on altın alıp, on bir altın ödemek hususunda uyuşulunca, on altını borç olarak verip, bir altına da kalem, defter gibi bir şeyi borç alana satmak câizdir. Böylece on bir altın borçlanılmış olur. Satış önce, borçlanma sonra da olabilir. Hatta meselâ, borç isteyen kimse bir malı on liraya peşin satıp teslim ettikten sonra, bunu o kimseden on bir liraya veresiye geri satın alsa bu da muteberdir. Ancak bu çeşit satışlarda muamele ile satılacak malın fiatı, borç mikdarının devlet tarafından tesbit edilen¬ yüzdesinden fazla olamaz. (İbn Âbidîn). Osmanlı Devleti'nin son zamanlarında yüzde on beşe kadar muameleye izin verilmekteydi. Murâbaha Nizamnâmesi bu nisbeti tayin etmektedir. Osmanlıların son zamanlarındaki bankalar bu usule göre çalışırlardı. Meselâ, banka veznesindeki memur elindeki bir kalemi veya saati ya da (ekseriya) bir kitabı yüz altın kredi isteyen kimseye on altına veresiye satar, sonra istenilen mikdarı borç olarak verir, böylece müşteri bankaya yüz on altın borçlanmış olurdu. Fâiz, işte bu satışlardaki fazlalığa denir. Fâiz, fazlalık demektir. Günümüzde fâiz kelimesinin yanlış olarak ribâ karşılığı olarak kullanılması, bu zamanlardan kalma bir gelenek olsa gerektir. Bu farkı bilmeyenler, Osmanlılar devrinde ribânın meşru kabul olduğu zannına kapılmışlardır.

Sual:
Hazreti Ayşe'nin nişan, evlenme ve zifafa girme yaşları için kitaplardaki kaviller nedir?

Cevap;
Kaynaklar 6 yaşında nikâhlandığını, 9 yaşında iken zifafa girdiğini söylüyor. Bu yaşın daha yukarı olduğunu bildirenler de vardır. Arap memleketlerinde 9 yaş umumiyetle kızlar için bülûğa erme yaşıdır. Arap cemiyetinde genç kız-yaşlı erkek veya tersi izdivaçlar, dul kadınla genç erkeğin evlenmesi veya tersi normal karşılanmaktadır.

Sual:
Fukahâ-yı Seb'a’nın diğer fıkh âlimlerinden farkı nedir? Niçin tâbiînden ve sahâbîlerden farklı olarak ayrıca zikrediliyorlar? Zaten çoğu sahâbî veya tâbiînden değil mi?

Cevap;
Fukahâ-yı seb'a Medine-i münevverenin yedi büyük fakihi demektir. Bir kaç tanedir. Eshâb-ı kirâmın, Hazret-i Peygamber’in irtihâlinden sonraki devirde en çok fetvâ veren yedi tanesi, Hazret-i Ömer, Ali, Abdullah bin Mes'ud, Hazret-i Âişe, Zeyd bin Sâbit, İbn Abbâs ve İbn Ömerdir. Bunlara fukahâ-ı seb’a-yı sahâbe (sahâbe-i kirâmın yedi fakîhi) denir. Sonraki fukahâ-ı seb'a ise Medine'nin yedi fakihidir. Sahâbe-i kirâmdan sonra Medine-i münevverede fetvâ verme salâhiyeti âdetâ bu yedi fakîhe mahsustu. Said bin el-Müseyyeb, Kâsım bin Muhammed bin Ebî Bekr, Urve bin Zübeyr, Hârice bin Zeyd, Ebû Seleme bin Abdürrahmân bin Afv, Ubeydullah ibni Utbe ve Ebû Eyyûb Süleymân idi.

Sual:
Yezid'in Mir'ât-ı kâinât'da yazdığı üzere Hazreti Hasan'ın karısına para ve mal vadedip onu zehirletmeye çalışması Yezid'i zalim ve fasık yapmaz mı? Bu yapılan savaşta herşey mubahtır kaidesine mi giriyor?

Cevap;
Başka tarih kitaplarında “Hazret-i Hasen çok evlenip boşanıyordu. Karısı kıskançlık sebebiyle öldürdü” diyor. Bence makuldür. Diğeri Şiî rivayeti olabilir. Hazret-i Hasen’in öldürülmesinden memnun olacak veya istifade edecek birisi odur demişlerdir. Halbuki o zaman daha Yezid’in veliahtliği mevzubahis değildi. Yaptıysa, Hazret-i Hasen’in politik faaliyeti olduğunu düşünüp yapmış olabilir. Sebepsiz yapmış olabilir. O zaman fâsık olur. İstese kendisi için Hazret-i Hasen’den de tehlikeli olabilecek Hazret-i Hüseyn’in oğlu Zeynelâbidîni de öldürürdü. Çünki Kerbelâ dönüşü Yezid’in eline düşmüştü.

Sual:
Bazıları velâyete inanmadan bütün amellerimizin boşa çıkacağını söylüyor. Velâyeti, yani imâmeti Allah Kur’an’da söylüyor ve bir çok hadîs de bunu destekliyor. Biz şimdi nasıl inanmalıyız ki amellerimiz boşa çıkmasın?

Cevap;
Şia mezhebi, velâyet diye Hazret-i Ali’nin Hazret-i Peygamber’den sonra halife olduğunu, bunu Kur’an-ı kerim ve hadîslerin bildirdiğini söylüyor. Âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflere bu meyanda mânâ veriyor. Velâyeti Allah emrettiğine göre, kabul etmeyenlerin imanının gideceğini söylüyor. Bu sebeple Hazret-i Ali’yi değil de, Hazret-i Ebubekir, Ömer ve Osman’ı halife yaptıkları için diğer sahabileri imansız biliyor. Şurası bir gerçek ki, Kur’an-ı kerimde velâyetten bahsedilmiyor. Velâyet dostluk demektir. Veli veya mevlâ dost demektir. Aynı zamanda da yakın akraba mânâsına gelir. Hazret-i Peygamber, “Ben kimin velisi isem, Ali de onun velisidir” buyurmuştur. Yani “Beni seven, Ali’yi de sevmelidir; çünki ben onu seviyorum” demektir. Müslüman bütün sahabileri sevdiği gibi, Hazret-i Ali’yi de sevmek mecburiyetindedir. Hazret-i Ali’yi sevmeyen günaha girer, ama imandan çıkmaz. Amelleri boşa çıkmaz; yani ahırette namaz kılmadın denmez; ama bu ibadetlere verilen sevaplardan mahrum kalır.

Sual:
Müt’a nikâhı Hazret-i Ömer tarafından neden kaldırıldı? Câbir bin Abdullah’dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerife göre: “Biz Hazret-i Muhammed ve Ebubekir zamanında bir avuç hurma karşılığında kadınlar ile geçici nikâhlar yapardık. Hazret-i Ömer bunu Amr bin Hurays hâdisesinden sonra kaldırdı.” Amr bin Hurays hâdisesinde neler oldu?

Cevap;
Müt’a nikahı Câhiliye devrinde, yani Hazret-i Peygamberin peygamberliğini ilan edişinden evvel câri idi. Hazret-i Peygamber, böyle bir nikâh yapmadı. Yapılmasını emretmedi. Kur’an-ı kerimde Mü’minûn suresinin altıncı âyetinde üstü kapalı da olsa müt’a nikâhının câiz olmadığı bildirildi. Hayber gazâsında Hazret-i Peygamber müt’a nikahını yasakladı. Bunu başta Hazret-i Ali olmak üzere çok sayıda sahabi bildiriyor. Bunun yasaklandığını bilmeyenler, bilmediği için yapanlar da vardı. Hazret-i Ömer zamanında, sahabiler toplanarak, Hazret-i Peygamberin müt’a nikâhını yasakladığını, dolayısıyla müt’a nikâhının câiz olmadığını müzâkere ederek karara bağladılar. İcma’ya vardılar. Müt’a nikâhını Hazret-i Ömer yasaklamadı. Hazret-i Peygamber tarafından yasaklandığı onun zamanında ilân edildi. Hazret-i Ömer’e düşmanlıkları sebebiyle böyle şeyler uydurup kendisini suçlayanlar vardır.

Sual:
Sahih-i Buhârî’de Peygamber efendimizden şöyle bir hadîs-i şerif geçiyor: “Aranızda iki ağır emanet bırakıyorum. Biri Kur’an-ı kerim; biri de sünnetimdir”. Sahih-i Müslim’de aynı hadîs-i şerif şöyle geciyor: “Aranızda iki ağır emanet bırakıyorum. Biri Kur’an-ı kerim; biri de Ehlibeytimdir”. Bunu daha derin araştırdıktan sonra ortaya şu çıktı ki, Sahih-i Buhârî’de bu hadîsi rivâyet eden kişi Emevîler tarafından maddî yönden memnun edilmiş bir insandı. Onun için böyle rivâyet etti. Ama Abbasî devrinde Sahih-i Müslim örtbas edilmiş şeyleri ortaya koyuyor. Hangisi doğrudur?

Cevap;
Emevîlerin Ehl-i beyte düşman olduğunu nereden biliyorlar? Abbasîlerin ehl-i beyt düşmanlığı Emevîlerden kat kat fazladır. Ama Abbasî tarihçileri, Abbasîlere yaranmak için Emevîleri kötülemiş; onları Ehl-i beyt düşmanlığı ile suçlamıştır. Doğrusu her zaman Ehl-i beyte düşmanlık edenler çıkmıştır. Bunun hadîs rivâyetleriyle alâkası yoktur. Böyle söyleyen ne hadîs tarihini, ne hadîs âlimlerini incelememiş demektir. İmam Buhari’nin hadîs-i şerifleri sahih kabul edip kitabına yazmak için rivayetçilerde aradığı kriterler o kadar yüksektir ki, başka hiçbir hadîs âlimi bu kadar hassas olamaz. Sahih-i Buhârî’yi yazan İsmail Buhârî, Ehl-i beyt sevgisi ile tanınmış, hatta bu sebeple Şiiîikte bile itham edilmiş idi. Doğrusu her ikisi de hadîs-i şeriftir. Hazret-i Peygamber bir defa öyle, bir defa da böyle buyurmuştur. Her ikisi de mânâ itibariyle doğrudur. Hazret-i Peygamber’in sünneti emanet bırakması “Sünnetime uyun!”; Ehl-i beyti emanet bırakması da, “Ehl-i beytime hürmet edin!” demektir. Zaten Ehl-i beyt, yani Hazret-i Peygamberin hanımları, kızları, damatları, torunları, Hazret-i Peygamber’in sünnetini aktarmakta en önde gitmişlerdir. Hazret-i Peygamber’in emanet olarak sünnetini bırakması elbette ki daha mantıklıdır. Ehl-i beyt olmasa, İslâm dinine bir eksiklik gelmezdi. Ama sünnet olmasa din çok eksik kalırdı.

Sual:
Bir kitapta eski İstanbul’daki düğün merasimi anlatılırken, ‘Gelin başında taç, göğsü ve bileğinde mücevherat ile, duvaklar içinde koltuk merasiminde bulunuyordu. Yüzlerce çeyrek altınlar etrafa serpildi, herkes kapışan kapışana’ diyor. Bu altın atma merasimi nedir ? Altınları tam olarak kimler atardı, kimler toplardı ? Bu merasim, daha eski ve mecazi bir anlamı olan başka bir merasimin devamı mıdır, yoksa amacı sadece para dağıtmak mıydı ? Amacı bu değil ise, merasimin amacı ne idi ?

Cevap;
Osmanlı düğünleri birkaç gün sürerdi. Son gün (umumiyetle Perşembe, bazen Pazar) gelin alma ve koltuk merasimi yapılır. Gelin, baba evinden alınıp, koca evine getirilir. Kadınların içinde gelinliği ile oturur. Kadınlar eğlenir. Öğleden sonra damat gelir. Kadınlar örtünür. Damat içeri girer. Kolunu geline uzatır. Gelin naz eder. Bahşiş vermek suretiyle gelini razı eder. Sonra koluna takıp (koltuğuna alıp) yukarıya odalarına götürür. Gelinin diğer koluna da gelinin sağdıcı olan kadın girer. Gelin ile damat odalarında orada birbirlerini görüp kısaca sohbet ederler. Meyve yer, şerbet içerler. Gelinin yüzünü açıp yüz görümlüğü denen mücevheri takar. Sonra gece zifafta buluşmak üzere ayrılırlar. Buna koltuk merasimi denir. Damat gelini koluna takıp odasına götürürken kadınlar damadı görmek için hınca hınç ortalığı doldurur. Damat elini cebine atar. Önceden hazırladığı altın, gümüş veya bakır paraları serper (saçar). Bu paraları toplamak için insanlar ortalığa üşüşür. Çünki gelin parası almak bereket sayılır. Bu Hazreti Peygamber zamanından gelen bir âdettir. Parası olmayanlar kuru yemiş serper.

Sual:
İttihad ve Terakki’den bahsederken bazen cemiyet, bazen parti tabiri kullanılıyor. Doğru olan hangisidir?

Cevap;
Osmanlı Devleti’nde siyasî partiler, Yeni Osmanlılar, İttihad ve Terakki Cemiyeti gibi rejim aleyhdarı gizli teşekküller olarak başlamıştır. II. Meşrutiyet ile fırka adıyla modern mânâda siyasî partiler teşkil edilmeye başlanmıştır. Bunlar, ayrı bir siyasî partiler kanunu olmadığı için, Cemiyetler Kanunu’nun siyasî cemiyetler tasnifine göre faaliyet göstermiştir. Dolayısıyla İttihat ve Terakki Cemiyeti tabiri doğrudur. Ama cemiyet iktidardaki faaliyeti itibariyle, Avrupa anayasa literatüründeki fırka (parti) tabirine daha yakındır. Bu sebeple cemiyet de dense, fırka (parti) de dense doğru olur. İktidara geldikten öncesi için de, sonrası için de böyle. Ama 1908 öncesi için cemiyet (komite), 1908 sonrası için fırka (parti) dense daha uygun olur.

Sual:
Bir kitapta saray bayramlaşmasını anlatırken, padişah bayramlaşma için Muayede Salonu’na girerken ‘Enderunlu maiyet-i şahane’nin iki sıra halinde “Mağrur olma Padişahım, senden büyük Allah vardır!” diye bağırdıklarını yazıyor. ‘Enderunlu maiyet-i şahane’ derken tam olarak kimler kastediliyor?

Cevap;
Padişahlar Topkapı Sarayı’nı terk ettikten sonra, burada sarayın hizmetine bakan hademeler kaldı. Bunlara Enderun ağaları, Enderunlu maiyet-i şahane denirdi. Bunlar padişah Topkapı Sarayına geldiği zaman hizmetinde bulunur. Ayrıca merasimlerde, bilhassa ecnebi misafirler geldiğinde sofrada ve benzeri yerlerde hizmet ederlerdi. Zarif beyaz kıyafetleri ve ellerinde beyaz eldivenleri olurdu. Fiziği düzgün, kibar ve güvenilir kimselerdi. Bu şekilde bağırmaya alkış denir. Bunu eskiden saray ağalarından olan çavuşlar yapardı. Çavuşluk Sultan II. Mahmud tarafından kaldırılınca, alkış işi Enderun efendilerine verildi. Bunlar artık klasik devirdeki talebeler değildir. Enderun’da vazife yapan memurlardır. Hepsi Türk asıllıdır.

Sual:
Osmanlı'nın çöküş nedenlerinden birisinin matbaanın geç gelmesi ve milletin câhil kalması olduğu söyleniyor. Doğru mu?

Cevap;
Matbaa geç gelmedi. Avrupadaki ile aynı zamanda Osmanlı ülkesinde de vardı. Ama müslümanlar buna itibar etmiyordu. Hattatlar vardı. Kitaplar elle çoğaltılıyordu. Millet cahildi sözü slogandır. Matbaa Müslümanlar arasında da yayıldıktan sonra okumak artmadı. Bugün de öyledir.

Sual:
Hezarfen Çelebi'nin uçtuğu için padişahın onun kellesini vurdurduğu doğru mu?

Cevap;
Hezarfen Çelebi’den sadece Evliya Çelebi bahsediyor. Başka hiçbir kaynakta nedense bu kadar ehemmiyetli bir husus geçmiyor. Dolayısıyla doğruluğu şüpheli bir hâdisedir. Evliya Çelebi, böyle güçlü bir adam tehlike hâsıl edebilir endişesiyle Cezayir’e tayin edilmiş, yani sürülmüştür diyor, kellesini vurdurmuştur demiyor.

Sual:
Osmanlı'nın teknoloji yönünde gelişme göstermediği doğru mu?

Cevap;
IRCICA, Osmanlılarda ilim tarihi ile alâkalı pek çok kitap neşretti. Ekmeleddin İhsanoğlu ve Fuad Sezgin’in çalışmaları tedkik edilirse, Osmanlılarda ilim ve fennin hiç de geri olmadığı anlaşılıyor. Ekmeleddin İhsanoğlu ve arkadaşlarının neşrettiği literatür tarihi eserlerinde binlerce bilimsel eser tanıtılmaktadır.
Osmanlı astronomi literatürü tarihi (2 Cild)
Osmanlı askerlik literatürü tarihi (2 Cild)
Osmanlı matematik literatürü tarihi (2 Cild)
Osmanlı tabii ve tatbiki bilimler literatürü tarihi (2 Cild)


Sual:
Padişahların, nikâhlı hanımları, ikballeri, peykleri ile 4 kadın gözetmeksizin birlikte olmalarının hukuku nedir? Kur’an’dan âyet verebilir misiniz?

Cevap;
Câriyelerle evlenmenin ruhsatı, Nisa suresi: 3, 25; Mü’minûn suresi: 5-6. ayeti kerimeler ve Hazreti Peygamberin sünnetidir.

Sual:
Osmanlıların Türkleri aşağıladığı, Celalî isyanlarının bu aşağılamaya reaksiyon olarak çıktığı, Şiîlik ve Safevîliğin Türk kimliği ile daha yakın olduğu, Mısır’ın fethinden sonra Anadolu Türklerinin Arap asıllı ilim adamlarının hâkimiyetine girdiği söyleniyor. Doğru mudur?

Cevap;

Hâdiseler çarpıtılmaktadır. Celâlî isyanları tamamen ekonomik gayelerle çıkmıştır. Tımarları elinden alınan Türkmen asıllı sipahiler, yanlarına memnuniyetsiz bir kitleyi de alıp ayaklanmıştır. Bunları Şiî Safevîler de desteklemiştir. Türk kimliği ile bir alâkası yoktur. Çünki Anadolu Türkmenlerinin azı Şiî'dir, hepsi değildir. Safevîler bunlara menfaatler va'dederek İran'a çağırmıştır. Göçebe kimliklerini muhafaza etmeleri sebebiyle İslâmiyet kalblerinde tam yerleşmediği için bu çağrıya uymuşlardır. Safevîlerin de bir Türk kimliği yoktur. Osmanlılar kadar bile yoktur. Safevî ailesi Kürt asıllıdır. Azerbaycan'da yaşadıkları için elbettte Türkçe bilirlerdi. Üstelik Şah İsmail seyyidlik (yani Araplık) iddiasındadır. Görülüyor ki Safevîler Türk kimliğini savunmuş değiller ki Türkmenler bunları kendilerine ırk ve kültür olarak yakın görsünler. Yakın görmeleri tamamen menfaat içindir.

Mısır'ın fethinden sonra Anadolu Türkmenleri yabancı ilim adamlarının hâkimiyetine girmemiştir. Osmanlı Devleti yıkılana kadar ulemâ, birkaç istisna hariç, hep Türk asıllıdır. Osmanlılar Türk asıllı olduğu gibi, Türk kültürünü, dilini, medeniyetini ve şuurunu da hep canlı tutmuştur. Türkçe bu sayede günümüze kadar temiz ve düzgün bir şekilde intikal etmiştir.



Sual:
Hazret-i Ebu Bekr ve Hazret-i Osman zamanında yazılan mushaflar ne olmuştur?

Cevap;
Hazret-i Ebu Bekr zamanında meydana getirilen mushaftan, Hazret-i Osman zamanında Kureyş lehçesiyle bir nüsha çıkarılıp bu nüshada sureler de Hazret-i peygamber’den gelen rivayete göre dizildi. Sonra eski nüsha ve diğerleri imhâ edilip, yeni nüshadan altı tane daha yazıldı. Bunlar Bahreyn, Şam, Basra, Kûfe, Yemen ve Mekke'ye gönderildi. Bugün dünyada bulunan mushafların tamamı, Emevî halîfesi Abdülmelik'den itibaren, bu yedi mushaftan çoğaltılmıştır. Bu orijinal mushaflardan Şam’a gönderilen nüsha, Sultan II. Abdülhamid zamanına kadar Ümeyye câmiinde saklanmakta iken, çıkan bir yangından kurtarılamamıştır. Londra’daki mushafın bu olduğu da söyleniyor. Medine’deki nüshanın üzerinde, içlerinde Zeyd bin Sâbit, Abdullah bin Zübeyr, Saîd bin Âs gibi sahâbelerin icmaının bulunduğunu ve arkasında da heyetin diğer âzâlarının isimlerini bildiren birer yazı vardı. Ravza-i Mutahhara’da saklanan bu mushaf en son 1930’da görülmüştür. Topkapı Sarayı’ndaki mushafın bu olduğu zannediliyor. Mekke’deki nüsha 735/1335 senesinde Kâbe’de görülmüştür. Kûfe’deki mushafın bir ara Hıms kalesinde muhafaza olunduğunu Nablüsî (1731) söyler. Taşkent’teki mushafın bu olduğu zannediliyor. Basra’daki nüsha bir ara Kurtuba’ya götürülmüşse de, Muvahhidî devletinin kurucusu Abdülmü’min tarafından başşehri İşbiliyye’ye (Sevilla) naklolunmuştur. Bunun ölümünden (1163) sonra çıkan karışıklıklarda Portekiz’e götürülmüş; bir tâcir tarafından alınarak Fas’a getirilmiş; burada uzun müddet devlet hazînesinde muhafaza edilmiştir. İbn Battuta, Hazret-i Osman’ın şehid edilirken okuduğu mushafın bu olduğunu ve üzerinde kan lekelerini gördüğünü söylemektedir. İstanbul Türk-İslâm Eserleri Müzesi’ndeki mushafın Basra mushafı olduğu söyleniyor. 1904 senesinde Buharâ’da tesâdüf olunan böyle bir mushaf, 1923 senesinde Bolşevikler tarafından Moskova’ya götürülmüş; sonra Taşkent’e iade edilmiştir. Bu ilk mushaflardan birisi sonradan Mısır’a götürülmüştür. Amr bin el-Âs câmiinde idi. Mısır’ın fethinden sonra Yavuz Sultan Selim’e takdim olunarak Topkapı Sarayı’na getirildi. İstanbul’da bugün ikisi Hazret-i Osman ve üçü Hazret-i Ali’den kalma beş mushaf bulunmaktadır. Bunlardan biri Hazret-i Osman’ın, ikisi Hazret-i Ali’nin el yazısı iledir. Bu ilk yazılan yedi mushaf hâricinde, Sahâbe devrine ait bazı mushaflar, İstanbul, Kâhire, Mekke, Taşkent, Londra, Petersburg gibi dünyanın çeşitli beldelerinde mevcuttur.

Sual:
"Kızıl elmaya padişahım! Kızıl elmaya"... Bu sözü duyduğumda "Kızıl Elma"nın anlamının gerçekten ne olduğunu çok merak ettim. Çeşitli araştırmalar yaptım. Farklı söylemler var. Ama kesin bir bilgi yok. Belki de bulduğum cevaplar beni tatmin etmedi. "Kızıl Elma" dan kasıt nedir?

Cevap;
Türkler, öteden beri muharip bir milletti.
Uzun harplere, seferlere, tabiî şartlara mukâvemetleri güçlüydü.
Müslümanlığa girdikten sonra, yeni dinlerini gönülden benimsediler.
Eski âdetlerinden buna uymayan hususları tamamen terk ettiler. Eski günleri de özlemediler.
Bu hasletleri, onları İslâmiyetin bayrakdarı yaptı. İslâmiyet, Türklerin elinde geniş topraklara yayıldı. Avrupa içlerine, Çin ve Sibirya’ya dayandı.
Buna, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi deniyor.
Türkler, Hıristiyanlığın merkezi olan Roma’ya Kızıl Elma demişler ve fütuhatlarının nihaî hedefi olarak burasını tesbit etmişlerdi. Rivayete göre Roma'da Papalığın merkezi pozisyonundaki St. Petro kilisesinin mihrabında asılı kırmızı (altın) bir top, Kızıl Elma tabirinin doğmasına sebeptir. Viyana veya Budapeşte Sarayı'yla alâkalı da benzer bir menkibe anlatılırsa da, Hazret-i Peygamber'in müslümanlara İstanbul ve Roma'yı hedef gösteren hadis-i şerifleri nazara alınırsa Kızıl Elma'nın Roma olması daha makuldür. Şu kadar ki Kızıl Elma tamamen sembolik bir tabirdir. Türk fetihlerinin vizyonunu ifade eder. Türk fetihleri batıya doğrudur.
Bu mevzuda çoğu hamâsî ve hissî şeyler söylenmiştir. Nihal Atsız'ın  Kızıl Elma başlıklı bir yazısı vardır.


Sual:
el-Fıkhu alel-Mezâhibil-Erbaa kitabı güvenilir bir kitap mıdır? Yazarının İbni Teymiyeci olmak bakımından tenkit edildiğini işittiğim için soruyorum.

Cevap;
el-Fıkhu alel-Mezâhibil-Erbaa kitabı sahasında itimad edilir bir kitaptır. Dört mezhebin Mısır'daki en tanınmış dört âlimi bir araya gelerek bu dört mezhebin mutemed kitaplarından toplayarak yazmıştır. Mısır’da mescidlerde dört mezhebin ahkâmının tedrisi ve imamların bu mezheblerin hükümlerini gözetebilmesi maksadıyla Evkâf Vezâreti tarafından Câmi’ül-Ezher ulemâsından dört mezhebe mensup hukukçulardan bir komisyon kuruldu. Bunlar dört mezhebe göre mukayeseli bir fıkıh kitabı hazırladılar. Mısır hükûmeti, kanunlarda ve tedrisatta Hanefî mezhebi yanında dört mezhebin hükümlerinden de istifâde edilmesi kararı almıştı. Bahis mevzuu kitap, bu hususta da yardımcı olacaktı. Mısır’da Hanefî ulemâsının reisi mevkiindeki Şeyh Abdurrahman el-Cezirî (1360/1941), bu komisyonun reisi oldu. Bu komisyonda Mâlikî mezhebinden Abdülcelil Îsâ, Şâfi’î mezhebinden Muhammed el-Bâhî ve Hanbelî mezhebinden Muhammed Sebi’ ez-Zehebî âzâ olarak bulunuyordu. Komisyon 1349/1931 yılında el-Fıkhu ale’l-Mezâhibi’l-Erbea kitabını hazırlayarak İslâm hukukuna mühim bir hizmette bulunmuş oldu. Kitap matbu olup, Türkçeye de tercüme olunmuştur.

İbni Teymiyye büyük bir âlimdir.İlmi, dindarlığı, keskin zekâsı, kuvvetli hâfızası, sivri dili, inatçılığı ve doğru bildiğinden şaşmaması ile tanınmıştır. Şiîlere, Hıristiyanlara ve Yunan felsefecilerine yazdığı reddiyeler çok kıymetlidir. İbni Teymiyye önceleri Hanbelî mezhebinde iken, sonraları müstakil hareket etmeye başladı. Mesâisini selef itikadının ihyâ iddiasına hasr etti. Bu arada kendisinden önce gelenlere, bu arada Sahâbe’ye de aşırı tenkidlerde bulundu. Bazı cahil tarikatçıların aşırı hareketlerini bahane ederek, istigâse, tevessül, şefaat, kabir ziyareti gibi hususlara muhalefetiyle öne çıktı. “Ancak üç mescide ziyâret için gidilir” hadîs-i şerîfini, “Ancak üç mescid ziyâret edilir” şekline çevirerek, Hazret-i Peygamber’in kabrini ziyaret için bile gitmek günah olur dedi. Kabir ziyaretine cevaz veren ve tasavvufu, kerâmeti câiz gören sözleri varsa da, tevessül, istigase, kabirlere adak yapmak, kabirlerde dua edip şefaat dilemek gibi hususlara muhalefeti hep sürdü. Giderek tasavvufun Hind felsefesinden etkilenmiş bir bid’at olduğunu iddia etti. Sadreddin Konevî ve Muhyiddin Arabî’yi ağır şekilde tenkid etti. Şart-ı vâkıfın muteber tutulmaması, bir defada verilen üç talâkın bir talâk sayılması, yemine bağlanan talâkın vâki olmayıp keffâretle iktifâ edileceği, hayızlı kadına verilen talâkın vâki olmayacağı gibi fıkhî konularda da Selef ulemâsının icma’larına uymayan, şâz (marjinal) görüşler ileri sürdü. Bu sebeple yalnız tasavvuf ehlinin değil, zâhir âlimlerinin de nefretini çekti.

Memlûk Sultanı’nı Müslüman İlhanlılarla harbe teşvik etti. Bu sebeple modernistler tarafından “İslâm ülkelerini Tatar istilâlarından koruyanların ön safında çalışan manevî önder İmam İbni Teymiyye” olarak lanse edilir. Halbuki İbni Teymiyye, iki İslâm askerinin harb etmesini kızıştırmış, kardeş kanı dökülmesine, binlerce müslümanın ölmesine sebep olmuştur.  Ehl-i sünnet âlimlerinin yaptığı gibi, bu iki İslâm hükümdarına nasihatlar verip, din kardeşi olduklarını söyleyip, “Kardeşlerinizin arasını bulunuz!” meâlindeki âyet-i kerîmeye uysaydı, zaten iyi niyetli olan Gazan Han ile Sultan Nâsır birleşerek, yardımlaşır; büyük bir imparatorluğun meydana gelmesine sebep olabilirdi.

Akideye dair yazdığı Fetâve’l-Hameviyyeti’l-Kübrâ ve El-Vâsıta diye de bilinen el-Akîdetü'l-Vâsıtıye adlı eserlerinde teşbih ve tecsime kayan (Allahü teâlânın cisim olduğu ve insana benzediği yolunda) fikirler ileri sürdü. Bunun üzerine vaaz ve fetvâ vermesi yasaklandı. 705 (1306) tarihinde Kâhire’de Kâdiyülkudât Zeynüddin Mâlikî riyasetinde toplanan âlimler huzurunda muhakeme olundu. Kâhire ve İskenderiye’de ikamete tâbi tutuldu. Sonra Şam’a döndü. Selef-i sâlihînin icma’ına uymayan sözleri sebebiyle fitneye sebep olunca sultan fetvâ ve vaaz vermesini yasakladı. Dinlemeyince Şam Kalesi’ne kapatıldı. 728 (1328) tarihinde burada vefat etti.

İbn Teymiyye üçyüz civarında kitap yazmıştır. es-Siyasetu'ş-Şer'iyye kitabı, İslâm amme hukukuna dair mühim ve kıymetli bir eserdir. Fetvâları, halen Suudî Arabistan’daki mahkemelerin mürâcaat kitabıdır. Hanbelî âlimlerinden İbni Teymiyye adıyla meşhur Fahrüddîn Muhammed bin Ebi’l-Kâsım başkadır. Bu da Harranlı olup, 621 senesinde 79 yaşında vefat etmiştir. Tefsîri ve Hanbelî fıkhına dair eserleri vardır. İkisi karıştırılır.

İbni Teymiyye’nin çok sayıda talebesinden İbnü’l-Kayyım dışında hiç biri hocası kadar aşırı gitmemiş ve Ehl-i sünnet dairesinden çıkmamıştır.

Başta Izz bin Cema’a, Ebu’l-Hasen Sübkî, İbn Hacer Askalânî, İmam Süyûtî, İmam Şa’rânî, İbn Hacer Mekkî, Ahmed Sâvî, Abdülhay Lüknevî, Yusuf Nebhânî, Habîbü’l-Hak Permûlî olmak üzere pek çok mühim âlimler, İbni Teymiyye ve nev’i şahsına mahsus fikirlerine reddiye yazmıştır.

İbni Teymiyye mağrur, münazaralarda ise üslubunu ayarlayamayan bir kimse idi. Nahv âlimlerinden Ebû Hayyân, 700 senesinde Kâhire’ye geldiğince, İbni Teymiyye buna “Nahv âlimi dediğimiz Sibeveyh de kim oluyor. Kitâbında tam seksen yanlış var ki, sen onları anlayamazsın” demişti. Ebû Hayyân, el-Bahr adlı tefsirinde ve Nehr ismindeki muhtasarında ilim adamına yakışmıyan sözleri karşısında, ondan uzak kalmayı uygun gördüğünü söyleyerek İbni Teymiyye’yi ayıplamıştır. İbni Hacer Askalânî, Dürerü’l-Kâmine kitabında, İbni Teymiyye’nin önde gelen talebesi Zehebî’nin “İbni Teymiyye, ilim üzerinde konuşurken hiddetlenir; karşısındakini mağlup etmeye çalışır, herkesi gücendirirdi” sözünü naklediyor. İmam Süyûtî, Kam’ul-Mu’ârıd isimli eserinde, “İbni Teymiyye, kibirli idi. Kendini beğenirdi. Herkesten üstün görünmek, karşısındakini küçümsemek, büyüklerle alay etmek âdeti idi” diyor. Şam ulemâsından Muhammed Ali Bey, Hıttatü’ş-Şam kitabında diyor ki, “İbni Teymiyye’nin hedefi, Luther adındaki papazın hedefine benzer. Fakat Hıristiyanlığın müceddidi muvaffak oldu. İslâm müceddidi olamadı.”

Netice itibariyle İbni Teymiyye, zekâsı, ilmi, ibâdeti bir yana, cerbezesi ve gururu ile öne çıkmış; selef-i sâlihînin icmasından ayrılmış; İslâm tarihinde onulmaz yaralar açmış büyük bir âlimdir. Bir tarafta modernistlerin, bir tarafta Vehhabîlerin önderi olmak itibariyle ifrat ve tefrit arasında kalmış enteresan bir şahsiyettir.

İbni Teymiyye’nin her söylediği de yanlış değildir. Doğru söylediği ve sonra gelen Ehli sünnet âlimlerinin kaynak aldığı sözleri ve kitapları da vardır. Bir kimsenin İbni Teymiyye'den istifade etmesi, onun kitaplarına referans vermesi, İbni Teymiyye’nin hatalarını da benimsediği mânâsına gelmez. Mesela Ehli sünnetin çok kıymet verdiği İbni Âbidin hazretleri bile İbni Teymiyye'den nakiller yapıyor ve büyük âlim olduğunu söylüyor.

İbni Teymiyyeci diye bir tabir veya fırka yoktur. Ancak XVIII. asırda Arabistan’ın doğusundaki Necd havâlisinde ortaya çıkan ve zamanla bütün Arabistan’a hâkim olan Vehhâbîlik, İbni Teymiyye’nin görüşlerine dayandığı iddiasındadır. Maamafih Vehhâbîlik, İbni Teymiyye’nin fikirlerinden çok daha aşırı bir yol tutmuştur. İbni Teymiyye ve fikirleri, unutulmaya yüz tutmuşken, modernistlerin biricik referansı olarak canlandırılmış olup abartılarak hayatiyetini muhafaza etmektedir. Vehhâbîliğin kurucusu 1206/1792 yılında vefat eden Muhammed bin Abdülvehhabdır. Mezhebinin esasları İbni Teymiyye’ye uzanır. Muhammed bin Abdülvehhab, İbni Teymiyye ve en önde gelen talebesi İbni Kayyım’ın görüşlerini iyice incelemiş ve bunlara taassupla bağlanmıştı. İslâmiyeti, ilk zamanlarındaki saflığına döndürme iddiasıyla ortaya atıldı. Kabir ziyaretini, türbe yapılmasını, tevessülü, tasavvufu, câmilerde minber ve minâreyi, namazlardan sonra tesbih kullanılmasını câiz görmüyordu. Mezheb, sahâbeye bakış açısı bakımından Hâricîlik, Allah’ın cisim olduğu hususunda Mücessime ve nassların zâhirî mânâlarına bakıp mecaza gitmemek hususunda da Zâhiriye mezhebinin tesirlerini taşıyordu. Ehl-i sünnetin Mâtüridî ve bilhassa Eş’arî mezhebini reddederek, kendilerine selef-i sâlihîni hatırlatacak şekilde, Selefiyye adını vermişlerdir. Halbuki inanç ve amelleri selef-i sâlihîne benzememektedir. Vehhâbîliğin esasları, İbni Teymiyye’nin görüşlerinden daha şiddetlidir. Öyle ki, İbn Teymiyye’nin câiz değil dediğine, Vehhâbîler küfr demiştir. Ayrıca İslâmiyeti aslına döndürme etme pozu takınan bazı modernistler de İbni Teymiyye’yi hak ettiğinden yukarıda tutmakta ve onun sözlerini referans almaktadır. Günümüzde radikal islamcı denilen ve tedhiş faaliyetleri ile gayrıislamî rejimleri devirme iddiasındaki gruplar da İbni Teymiyye’yi zamanının Müslüman hükümetine karşı tavırları sebebiyle kahraman bir manevî lider olarak görmektedir. Halbuki Ehli Sünnet itikadı ne vaziyette olursa olsun hükümete karşı gelmeyi yasaklamaktadır.


Sual:
Osmanlı sarayında padişahlar ve ailesi arasında musiki ( müzik ) yaygın mıydı? Padişahlar arasında beste yapan, ney çalanlar olduğu kaynaklarda geçiyor. Ayrıca müzikle tedavi yapıldığı söyleniyor. Musiki dinen caiz olmadığına göre bunu nasıl izah edilebilir?

Cevap;

Evvelemirde şunu söylemek gerekir ki musiki matematik ilminden çıkma bir ilimdir. Musiki bilmek başkadır; beste hazırlamak başkadır; musiki yapmak veya dinlemek başkadır. Ulemâ musikinin bazısını câiz görmüş; bazısını görmemiştir. Bunlar hakkında da ulemâ arasında görüş birliği her zaman bahis mevzuu olmamıştır. O halde musiki haramdır diyerek kesip atmak doğru değildir. Adam öldürmek büyük günah iken, kendini müdafaada câiz ve cihadda lâzım hâle geliyor.
İmam Gazâlî Hazretleri İhyâ ve Kimyâ kitaplarında musikiyi uzun anlatıyor Buna göre musikinin hükmü üç şekilde ele alınmaktadır:
1-Şarkının sözleri haram ise, söylemek ve dinlemek ittifakla haramdır.
2-Söyleyen kadın ve dinleyen yabancı erkek ise, ittifakla haramdır.
3-Dinlenen meclis fısk meclisi ise veya dinleyenler fâsık ise, ititfakla haramdır.
4-Çalgıların hepsi hakkında açık ve kesin nass olmadığı için din âlimleri ihtilaf ettiler. Düğünde def çalmak câizdir. Ramazanda sahur veya iftarı ilân etmek için davul çalmak câizdir. Hac yolunda, cihada giderken, asker karşılarken, bayramlarda davul çalmak câizdir. Sürünün veya kervanın önünde kaval çalmak da câiz görülmüştür. Ney çalmak, bazı Şâfiî âlimlerine göre câizdir. Bando ve mehterde çalgı câizdir. Her çeşit düğünde, seferden dönüş gibi sevinç günlerinde, ezcümle arkadaşların ziyaretinde, arkadaşlarla karşılaşmakta, onlarla bir yemekte çalgı çalınması câizdir. (İhyâ’dan hülâsa tamam oldu.)
Hadîs ve tasavvuf âlimlerinden Kettânî'nin Terâtib kitabında yazdığı üzere, Hafız Ebu'l-Fadl Muhammed bin Tahir el-Makdisî gibi bazı ulemâ, çalgı âletlerini kuş veya su sesine benzetmiş; kadın sesi ve sözleri tahrik edici olmadıkça çalgı âletiyle musiki dinlemeyi mübah görmüştür. Kettânî, buna dair yirmi kadar kitabın ismini sayıyor. Bununla beraber fıkıh kitaplarında tercih edilen görüş, yukarıda İmam Gazâlî’nin naklettikleridir.
İbni Hacer, Zevâcir’de diyor ki: Cüneyd-i Bağdadî, Ebu Tâlib-i Mekkî, Sühreverdî gibi zâtlar der ki, “Çalgı dinlemekte insanlar ya avamdır; avam, nefislerini öldürmedikleri için onla¬ra bunu dinlemek haramdır; ya da zâhidlerdir. Onların mücâhedeleri devam ettiği için, bunlara mubahtır. Yahut da âriflerdir; kalbleri uyanık olduğu için onların dinlemeleri de müstehabdır” demiş¬tir. Reşahat’ta anlatıldığı gibi, Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin huzurunda çalgı çalındığı zaman, biz yapmayız; yapan tasavvufçuları da inkâr etmeyiz sözünde de buna işaret vardır.
Netice itibariyle mehter, bando, kahramanlık türkülerini gerektiğinde ve zaman zaman dinlemek herkese câizdir. Çalgısız ve yabancı kadın sesi olmadan ve sözlerinde dinen mahzurlu bir husus bulunmadıkça şarkı dinlemek de câizdir. Bir erkeğin veya kadının kendi kendine veya kendi cinsi arasında eğlence için değil de, bayram gibi neşe zamanlarında veya sıkıntıyı gidermek veya düzgün konuşmak yahud kafiye öğrenmek maksadıyla çalgısız şarkı söylemesi âlimlerin çoğuna göre câizdir. Beste yapmak da câizdir. Beste ilahi bestesi de olabilir, mehter bestesi de olabilir, şarkı bestesi de olabilir.
Osmanlı sarayında Enderun mektebindeki gençlere musiki dersi verildiği gibi, haremdeki cariyelerden de istidatlı olanlara musiki dersi verilirdi. Sarayda kızlar bandosu vardı. Bunlar bayramlarda, düğünlerde marşlar çalardı. Son zamanlarda piyano da kullanılmıştır. Piyano davul gibi vurmalı çalgılardandır. Vurmalı çalgıların muayyen zamanlarda çalınmasına izin veren âlimler olduğu yukarıda zikredilmiştir. Padişahlar pek çok meziyeti yanında, hat gibi sanatlarda da maharet göstermiştir. Bunlar arasında musiki ile uğraşıp beste yapanlar olduğu gibi, tamamen uzak duranlar da vardır. Beste yapabilmek musikiden haberdar olmak demektir ki bir insan için meziyettir. Bu da Osmanlı hükümdarları için bir üstünlüktür. Şiir yazabilmek de böyledir. Sarayda musiki dinlenmişse bile, bunun şimdiki insanlar gibi müptezelce yapılmadığına hüsnü zan etmek lâzımdır. Hâdü'd-Dâllîn kitabında da yazdığı üzere bazı âlimler hükümdar her an devlet işleriyle meşgul bulunduğundan sarayını harb meydanı hükmünde görmüş ve burada musiki dinlemeyi bando dinlemek gibi sayıp mahzurlu bulmamıştır. Nitekim hükümdarın vaziyeti, sıradan insanlar gibi değildir. Mamafih ulemanın ekserisi insanların suiistimal edeceklerini düşünerek musikinin mübah olanından bile uzak durulmasını tavsiye etmişlerdir.
Musiki ile tedavi İslam dünyasında tatbik edildiği gibi, Selçuklu ve Osmanlılar da bilhassa akıl hastalarını su ve kuş sesinden başka musiki ile tedavi etmeye çalışmıştır. Nitekim Edirne Sultan Bayezid Dârüşşifâsında, İstanbul Toptaşı Bimârhânesinde (akıl hastahânesinde), Kayseri Gevher Nesibe Dârüşşifâsında, Edirne Sultan Bayezid Bimarhânesinde, Haleb Arguniyye Bimarhânesinde hep musiki ile tedavinin tatbik edildiği bilinmektedir. İbni Âbidin hazretleri der ki: “Allahü teâlâ haramda şifâ yaratmamıştır” hadis-i şerifi, bunda şifâ olduğu bilinmediği zamandır. Nitekim haramda şifâ müşahede edildiği zaman kullanmak câiz olur. Hastaya kan vermek bu hükme istinaden meşru olmuştur. Musikiye haram diyen ulemâ zaten eğlence vesilesi olduğu için men etmektedir. Tedavi için musikiden istifade etmenin eğlence olmadığı ortadadır. Musiki matematikten çıkma bir ilim olduğu için, makamların bazen kaybedilen muhakemeyi düzeltmeye yardımcı olduğu ilmen müşahede edilmiştir. Musiki ile tedavinin caiz olduğu İbni Hacer'in Zevâcir kitabında 451. kebîre bahsinde yazılıdır.
Raks da bazen câizdir. Harb oyunları gibi. Mescid-i Nebevi'de Habeşliler raksetmişler, Hazret-i Peygamber de seyretmiştir. Demek ki harb oyunları, mehter gibi sulh zamanında da caiz olmaktadır. Çeçen, Çerkez dansları da buna katılabilir. Bunun dışındaki rakslar ulema arasında ihtilaflıdır. Tasavvufçularınki de cezbe hâlinde ise caiz görülmüş; değilse görülmemiştir. Bugün Mevlevi dervişi kisvesi altında gezenlerin çoğu gösteriş ve şov maksadıyla raks ediyor ki dinen çok mahzurlu bulunmuştur.
Dindar insanlar fıkıh kitaplarındaki sahih kavillere uyarlar. İhtilaflı mevzularda farklı hareket edenlere de bir şey demezler. Nitekim Şahı Nakşibend hazretlerinin yanına ney ve saz getirdiklerinde, “Biz bunları dinlemeyiz. Dinleyen tasavvufçuları da inkâr etmeyiz” buyurdu. Padişahlar da insandır. Masum değildir. Yanlış bir şey, bunların işlemesiyle doğru olmaz. Şu kadar ki, hayırlı işleri daha çoktur.



Sual:
Günümüzde yapılan mezuniyet törenlerinin gizli amacı olduğu kep ve cüppe giydirerek herkesi papazlara benzetilmek istendiği söyleniyor. Böyle mezuniyet törenlerinin çıkışı hangi ülkedir, neden öyle giyinilir? Mesela Osmanlı ve Selçuklularda mezuniyet törenleri nasıldı?

Cevap;
Mezuniyet merasimlerinde giyilen kep ve cüppenin Hıristiyanlıkla bir alâkası yoktur. Bilakis orijini Mağrib (Kuzey Afrika) ve Endülüs Müslümanları’nın giydiği taylasan adlı kıyafettir. Taylasan kukuletalı cüppe şeklinde ve bugün keşişlerin giydiğine benzeyen bir giysidir. Hazreti Peygamber ve sahabiler de giymiştir. Avrupalı ilim talipleri Endülüs’teki Kurtuba, Gırnata gibi üniversitelerde tahsil görürdü. Burada müderrisler taylasan giyerdi. Mezun olup icazet alanlara da taylasan giydirmek adetti. Bu usul Avrupa’ya geçmiştir. Taylasan, kep ve cüppeye dönüşmüştür. Papazlar da imamlar gibi sakal bırakır. Siyah cüppe giyer. Beyaz entari giyer. Her benzemek kötülenen benzemek değildir. Avrupa kolejlerindeki talebe ve hocaların kıyafeti İslam medreselerindeki kıyafetlere benziyor. Binaenaleyh kep giymek mahzurlu değildir.

Sual:
Oğuzların Kayı boyu "nuh, oğlu yafes, oğlu bulcas, oğlu zib-bakoy, oğlu kara han, oğlu oğuz, oğlu gök alp, oğlu tortumuş, oğlu bay temür, oğlu yasuv, oğlu kaz han, oğlu turak, oğlu ay-kutluğ, oğlu çemendur, oğlu yasak, oğlu tok temür, oğlu sunkur, oğlu bulgay, oğlu sakur, oğlu karaytu, oğlu tuğra, oğlu ay-kutluğ, oğlu bay temür, oğlu kızıl boğa, oğlu kaya-alp, oğlu süleyman şah, oğlu ertuğrul. " Türk''ün diğer adı Bulcas mıdır? Bu şecere doğru mudur? Diğer Oğuz boylarının bilinenlerinin ve soylularının şecereleri nasıldır?

Cevap;
 

Osman Gazi’nin Ertuğrul Gazi’nin oğlu olduğu katidir. Bunun haricindeki isimlerde şüphe vardır. Hele Nuh Aleyhisselama kadar olan isimler müretteptir, düzmecedir. Muhtelif kaynaklarda farklı isimler verilmektedir.  Bazısında Nuh Aleyhisselamın oğlu Yafes’in oğlu Bulcas’ın iki oğlundan birisi Türk idi diyor.



Sual:
Dinî açıdan son halife Sultan Vahideddin mi, yoksa Abdulmecid Efendi midir?

Cevap;
Halife devlet reisi demek olduğundan ve Abdülmecid Efendi'nin elinde idare etme ehliyeti bulunmadığından dinen son halife Sultan Vahideddin'dir.

Sual:
Birinci dünya savaşındaki İngiliz-Alman çekişmesinin altında yatan gerçek nedir? Bunun Osmanlı Devleti üzerindeki yansımaları nasıl olmuştur? Günümüzde de dünya siyasetinde, Almanya'nın sessiz sedasız yürüttüğü politikalar  ( eğer varsa )  nelerdir? 

Cevap;
İngiltere dünya üzerinde büyük bir sömürge/ticaret imparatorluğu kurmuştu. Almanya birliğini geç temin ettiği için sonradan buna ortak çıkmak istedi. İngiltere kendi üstünlüğüne rakip tanımadığı için, daha evvel Napolyon’a yaptığı gibi Almanya’ya haddini bildirmek istedi. Hele Almanya’nın İngiltere’nin faaliyet sahası olan Osmanlı Devleti ile yakınlaşması endişe doğurdu. Doğu Avrupa Alman hinterlandı olduğu ve Alman nüfusu fazla olduğu ve Almanlar çalışkan bir millet olduğu için İngiltere daha da telaşlandı. Almanya da İngiltere’yi zayıflatmadan sömürge imparatorluğu kuramayacağını anladı. Esas sebep budur. Almanya sonra bir daha şansını denedi ki yine muvaffak olamadı. Bugün bile Alman-Anglosakson (Amerika-İngiltere) çatışması var gücüyle devam ediyor ki, Irak harbinin esas sebebi de budur. Almanya, Fransa ile ititfak yapıp Sovyetler'den boşalan dünya üzerinde siyasî ve iktisadî hâkimiyet kurmaya çalışıyor. Mesela Hırvatistan ve Slovenya'yı himaye ederek Yugoslavya'dan kopardı. Sırbistan'ı Rusya tuttu. Bosna arada ezildi. Kosova ve karadağ'a Amerika sahip çıkarak Rusya ve Almanya'nın Akdeniz'e inmesine mâni oldu. İran, Irak, Suriye, Lübnan, Mısır, Libya, Tunus, Cezayir, hatta Fas Almanya-Fransa kontrolüne geçmiş gibidir. Amerika bunu yavaş yavaş kırmaya çalışıyor. Türkiye'de de statükocuları Almanya-Fransa destekliyor.

Sual:
Enver Paşa'nın, Atatürkle olan çekişmesi olayının arkasında ne var? Atatürk, Enver Paşayı vatandaşlıktan çıkarmış mıdır?

Cevap;
Enver paşa çok zeki, kabiliyetli ve hırslı bir asker idi. Mustafa Kemal de öyleydi. Bu sebeple birbirleri ile çatıştılar. Enver Paşanın nail olduğu yüksek dereceler Mustafa Kemal paşanın hınç ve hırsını arttırdı. İttihatçıların Umumi Harbdeki mağlubiyeti üzerine teşkil edilen Ankara hareketi ile beklediği fırsatı ele geçirerek Enver Paşa’nın bile nail olamadığı bir pozisyonu elde etti. Enver Paşa Germanofil (Alman yanlısı) iken, Mustafa Kemal Anglofil (İngiliz yanlısı) bir politika takip edilmesine taraftardı. Enver paşanın vatandaşlıktan çıkarılması diye bir şey işitmedim. 1922’de vefat ettiğinde henüz Osmanlı Devleti devam ediyordu. Enver Paşa Osmanlı hükümeti tarafından idam cezasına çarptırılmış, fakat yurt dışına kaçtığı için bu ceza infaz edilmemişti. Bu sebeple vatandaşlıktan çıkarılmış olabilirse de işitmedim.

Sual:
Sahabe-i kiramın hayatını hangi kitaplardan okuyabiliriz?

Cevap;
Türkiye Gazetesi’nin neşrettiği Eshab-ı Kiram ile Abdurrahman Neşet'in Sahabe Hayatından Tablolar ve Abdülaziz Şennavi'nin Hanım Sahabiler okunabilir.

Sual:
Bir zât, televizyondaki sohbetinde, Sultan Abdülmecid’in içki içtiğine dair Cevdet Paşa’nın şahadeti olduğunu söyledi. Aslı var mıdır?

Cevap;
Cevdet Paşa da bu hususta gördüğünü değil, işittiğini yazıyor. Hadis-i şerifte, “Bir kimseye yalan olarak her duyduğunu söylemek yetişir” buyuruluyor. Herkese hüsnü zan etmelidir. İyi bilinmeyen şeyin ardına düşmemelidir. Sultan Abdülmecid’in içki içtiğini gören bir kimsenin şahidliğine rastlamadık. Kendisi dindar ve yüksek meziyetlere sahip bir insandı. Böyle bir şahsiyet zaafı göstereceğine inanılamaz.

Sual:
Diller nasıl ortaya çıkmış ve bu kadar farklılaşmıştır?

Cevap;
İslâm kaynaklarındaki rivayetlere göre, ilk insan Hazret-i Âdem’e bütün isimlerin öğretildiğini bildiren âyet-i kerimenin tefsirinde, soyundan gelecek olanların konuşacağı dillerin hepsini bildiği, dünyanın çeşitli mıntıkalarına yerleşen torunlarının bu dillerden biriyle konuştuğu bildirilmektedir. Nitekim Tefsir-i Lübâb’da ve Meâlimü’t-Tenzil’de böyle anlatılır. Ama Hazret-i Âdem’in daha ziyade bugün Arapça, İbranice ve Süryanicenin atası olan bir lisan ile konuştuğu rivayet olunur. Hazret-i Nuh’un üç oğlundan Sâm dedesinin çoklukla kullandığı dili kullanmış, bundan Arapça, İbranice, Süryanice, Babil, Asur, Akad, Fenike, Kartaca lisanları meydana gelmiştir. İkinci oğlu Ham’dan Afrika ve Güney Hindistan lisanları meydana gelmiştir. Üçüncü oğlu Yafes’ten ise beyaz ve Sarı ırkın konuştuğu lisanlar meydana gelmiştir. Tevrat kaynaklı rivayetlerde insanların önceleri aynı dili konuştukları; fakat daha Hazret-i Nuh zamanında bir anda birbirini anlamadıkları, bu sebeple farklı mıntıkalara göç etmek zorunda kaldıkları anlatılır. Bâbil kulesi kıssası buna dairdir. Dünyadaki bütün dillerin esası birkaç tanedir. Hazret-i İdris zamanında konuşulan dillerin sayısının 72 tane olduğu söylenir. 12 rivayeti de vardır. Diğerleri bunlardan çıkmıştır. (Mir'at-ı Kâinât). Bugün dünyada 3000’den fazla dil olduğu söylenmektedir. Dünya nüfusunun yarısı bunlardan 15 tanesini konuşmaktadır. Afrika'da 1000'e yakın, Hindistan'da 800'den fazla dil konuşulmaktadır.

Sual:
Osmanlı devletinin ilk devri olan kuruluş safhasıyla, yükselişten sonra safhaları arasında “gazilikten saltanata” doğru bir gidiş olduğu doğru mudur?

Cevap;
Kuruluşta gazâ ruhu (ila-yı kelimetullah) esastır. Yıkılışına kadar da bur ruh az veya çok devam etmiştir. Ama dünya şartları değişmiştir. Yalnızca gazâ ruhuna dayalı beylik büyümüş; imparatorluk olmuştur. Halkının yarıdan fazlası gayrımüslimdir. Komşuları gayrımüslimdir. Elbette gazâ, hayatın tamamına hâkim olamaz. Gazânın sebebi de insanlarının saadetidir. Saltanat, bir sistemi, yeni nizamı ifade eder.

Sual:
Bir İslam devletinde devlet reisi istediği kişiyi katlettirebilir mi? Bunun için muhakeme şart değil midir? Kendisinin muhakeme hakkı olduğu söylenirse, burada fiili bir muhakeme yaptırıp suçun şer’an sâbit olması lâzım değil midir? Osmanlı tatbikatında zaman zaman bu şartlara riayet edilmediğini biliyoruz. Eğer bunlar meşru ise, kişi emniyeti nasıl sağlanır? Ve klasik tabiriyle “hükümdarın iki dudağı arasında” sözü haklı olmaz mı?

Cevap;
İslâm hukukunda üç çeşit suç ve ceza vardır: 1-Zina, zina iftirası, hırsızlık, yol kesme ve sarhoşluktan ibaret had suçları; 2-Adam öldürme ve müessir fiilden ibaret cinayet suçları; 3-Bunun dışında kalan ta’zir suçları. İlk iki grubun şartları ve suç sabit olunca verilecek cezalar bellidir, değişmez. Ta’zir suçlarının cezaları ise çok çeşitlidir. Ta’zir katl ile de olur. Yaşaması cemiyet için zararlı kişiler, ta’ziren öldürülebilir. Buna karar verecek ulülemrdir. Bu kadı da olabilir, veziriazam da olabilir, halife de olabilir. Suç zaten sâbit olmuştur. Fiilî muhakemeye gerek yoktur. Siyaseten katl zaten çok istisnaidir. Osmanlılarda ekseriya basit bir fiili bile icabında çok büyük zarara sebebiyet verebilen askerîler için tatbik olunmuştur. Suç işlemeyene ceza yoktur.

Sual:
Üç tarihçinin katıldığı bir televizyon programında Sultan II. Abdülhamid’in 12 tane zevcesi olduğu, böylece şer’î hukukun getirdiği 4 tahdidinin aşıldığı söylendi. Böyle bir şey mümkün olabilir mi?

Cevap;
Osmanlı padişahları hür kadınlarla değil, cariyeleriyle, yani kadın köleleri ile evlenirdi. Bunun için nikâh gerekmez, çünki kendi mülküdür. Bir sayı tahdidi de yoktur.
Son devirlerde, aslı hür veya müdebber, yani âzâdı vasıyet edilmiş olma ihtimaline binâen veyahud meşru olarak taksim edilmemiş ganîmetten alındığı bilinen câriyeler için, zinâ tehlikesini bertaraf etmek üzere, efendinin kölesiyle nikâh kıymasının iyi olacağını ulemâ ifade etmiştir. Buna nikâh-ı tenezzühî denir.
Osmanlı Devletinin son zamanlarında, Sultan Abdülmecid zamanında köle ticareti yasaklandığı için, saraya kâfi mikdarda câriye gelmez oldu. Bu sebeple saraya Kafkasyalı kavimlerden hür kızlar alınıp yetiştirilmeye başlandı. Bu kızlar harem hizmetlerinde bulunduğu gibi, müsait olanları padişah ve şehzâdelerle evlendirilirdi. Bunlarda şeriatın aradığı 4 tahdidine riayet edilmesi mecburî idi. 
Sultan II. Abdülhamid’in kayıtlara göre 16 defa evlendiği görülüyor. Bunlardan bir kısmı câriyedir. Mamafih bunlarla nikâh-ı tenezzühî yapılmıştır. Bunların diğer kısmı Kafkasyalı hür kızlardır. Bunlarla normal nikâh akdedilmiş; şer’î hukukun 4 tahdidine de riayet olunmuştur. Padişahın hiçbir zaman 4’ten fazla zevcesi olmamıştır. Yeni bir hanımla evleneceği zaman, öncekilerden bir tanesini boşamaktadır. Bu kadın çocuğu varsa sarayda yaşamaya ve unvanlarını taşımaya devam etmektedir. Sultan Abdülhamid’in zevcelerinden Behice II. İkbal’in verdiği bu malumatı kendisini görüp bizzat işitenlerden dinledik.
Bu izahat gayet makuldür. Çünki şer’î hukuka göre bir kadının boşandığını duymaması, boşamanın sıhhatine tesir etmez. Yani kadın boşandığını duymasa da boşama muteberdir; ancak kadın nafaka gibi zevcelik haklarını taşımaya devam eder. Netice itibariyle padişah, hukuk kaideleriyle muhataptır. Bir erkeğin 4 kadından fazla evlenmesi batıldır. Aynı zamanda suçtur. Böyle bir evlilik, resmî kayıtlara geçirilemez. Bu kadın mirasçı olamaz. Nafaka alamaz. Bu birleşmeden doğan çocuklar da hukuken tanınmaz. Şer’î hukuku ve saray geleneklerini iyi bilmeyenler, karşılaştıkları hâdiseler karşısında hayrete düşmekte ve bunları analiz edemeyerek esaslı hatalara kapılmaktadır.

Sual:
Hazret-i Ömer devrinde zekât toplayan memurların kadın olduğu rivâyeti ne derece doğrudur?

Cevap;
Kadı Ebu'l-Abbas Ahmed bin Said'in et-Teysîr fî Ahkâmi't-Tes'îr adlı eserinde şöyle deniyor: "Muhtesibde bulunması gereken şartlardan biri de erkek olmasıdır. Çünkü bu hususta erkek oluşu gerektiren sayılamayacak kadar sebep vardır. Bu hususta, Hazreti Ömer'in pazarlardan birinde Şifâ el-Ensâriyye adlı bir kadını -ki Süleyman bin Ebî Hasme'nin annesidir- hisbe vazifesine getirdiği karşı delil olarak ileri sürülemez. Zira hüküm gâlibe göredir, nâdire değil. Bu ise nevâdirdendir ve muhtemelen kadınların işleriyle alâkalı hususî bir mevzuda olmuştur."
İbnül-Arabî, Ahkâmü'l-Kur'ân'da "Ben onlara hükümdarlık eden bir kadın buldum" (Neml 27/23) âyet-i kerimesi ile alâkalı der ki: Hazret-i Ömer'in bir kadını pazarda hisbe ile vazifelendirdiği rivayet edilir ki sahih olmayan bu rivayete iltifat edilmez. Bu rivayet, bid’at ehlinin hadislerde yaptıkları desiselerdendir.

İbn Abdilber el-İstîâb'da şöyle der: “Semra bint Nehîk el-Esediyye, Resulullah aleyhisselâm zamanına ulaştı. Pazarlarda dolaşır, emri maruf ve nehyi münker ederdi. Bunu temin için de yanında taşıdığı bir kamçı ile insanlara vururdu”. İbn Abdilberr’in Semrâ’nın terceme-i hâline bakılırsa, Kadı İbni Sa'id'in "O kadının vazifesi kadınlarla alâkalı hususî bir mevzudaydı” sözü, İbnü’l-Arabî’nin sözündeki müşkili çözebilir.

Nitekim kadının tesettürsüz olarak cemaat içine çıkması, erkeklere karışması, onlarla görüşmesi kendisi için kolay ve rahat değildir. Zira o eğer gençse kendisine bakmak ve onunla konuşmak haramdır. Eğer örtüsüz olarak dolaşıyorsa, bu câiz değildir. Belki de Semrâ hicab âyetinden evvel bu işi yapardı. Veya tayin edilmeksizin, kendi inisyatifiyle yapardı veya İstîâb’da da geçtiği üzere çok yaşlıydı. (Kettânî, Terâtib)

Sual:
Hazret-i Peygamber’in anne, baba, dede ve amcasının Hanîf dininde olduğu ve Hazret-i İbrahim’in şeriatına uyduğu bilinmektedir. Her peygamberin şeriatı kendisinden önceki peygamberlerin şeriatını nesh ettiğine göre, bunların Hazret-i Peygamber’den önceki son peygamber Hazret-i İsa’nın dininde olmaları gerekmez meydi?

Cevap;

Yaygın kanaat, Hazret-i Muhammed’in kendisine peygamberlik bildirilmeden önce eski şeriatların hükümleriyle amel etmediği istikametindedir. Hanefî ve Şâfi’îlerin bir kısmı bu görüştedir. Buna göre, Hazret-i Peygamber, eski şeriatlarda da bulunduğu bilinen Kâbe’yi tavaf, leş yememek gibi bir takım işleri, maslahat sebebiyle ya da teberrüken (bereketlenmek için) veya kendi aklıyla güzel bulduğu için yapmıştı. Hazret-i Peygamber’den önceki devir fetret devri idi ve önceki şeriatların hükümlerinin kendisine ulaştığına dâir bir bilgi de yoktur. Eski peygamberlerin şeriatlarının unutulduğu ve uzun süre peygamber gönderilmeyen zaman aralığına fetret devri denir. Bu devirde yaşayan insanlar prensip itibariyle dinî emirlerle mükellef tutulamazlar. Hazret-i İsa ile Hazret-i Muhammed’in arası bir fetret devridir. Bir başka deyişle Hazret-i İsa’nın getirdiği şeriat unutulmuş, hatta mukaddes kitabı İncil bile tahrife uğramıştır. Tevrat için de aynı şey söylenebilir.

Peygamberler, umumiyetle şeriatların unutulduğu zamanlarda gönderilirler. Dolayısıyla Hazret-i Peygamber’in eski şeriatlarla amel etmesi mümkün değildir. Çünki peygamber gönderilmeden dinin füruu, yani şeriatla mükellefiyetten bahsedilemez. Ancak dinin aslı, yani iman bahse konu olabilir. Hazret-i Muhammed’in bi’setten (peygamberliği kendisine bildirilmeden) önceki hâli bilinmektedir. Kendisinden böyle başka bir şeriatla amel ettiği hususunda bir nakil, bir söz bize gelmemiştir. Kaldı ki böyle bir şey olsaydı, bu şeriatların bağlıları, mesela Yahudi veya Hıristiyanlar, bi’setten sonra O’nun kendilerine ve kendi şeriatlarına nisbetini iftiharla bildirirlerdi ki, böyle bir şey de bahis mevzuu değildir. (Serahsî, Usul, II/100-101; Âmidî, Usul, IV/121-123; Gazâlî, Mustasfa, I/132;  Hâdimî, Mecami, 211; Keşfü’l-Esrârı Pezdevî, III/932 vd; İbnü’l-Hümâm, Tahrir, 359.)

Hazret-i Muhammed’in annesi, babası, dedesi ve amcası Hazret-i İbrahim’in inancında birer mümin idi. Bu dinden kendilerine intikal eden bazı amel esaslarına göre de ibâdet ederlerdi. Hazret-i Musa ve Hazret-i İsa daha sonra geldiği halde, bunlar Yahudi veya Hıristiyan dinine girmiş değillerdi. Çünki bu dinler Arabistan’da doğru bir şekilde tebliğ edilmiş değildi. Bir dinin hükümleri doğru bir şekilde tebliğ edilmemişse, bu hükümlerin insanları bağlamayacağı açıktır. Böyle bir zamanda insanlar sadece iman ile mükelleftir. Fetret devri prensibi bunu gerektirir.

Hazret-i İsa’nın gelişinin üzerinden uzun asırlar geçmiş, bu dinin esasları unutulmuştu. Arabistan’da tek tük Hıristiyanlar vardı. Hazret-i Muhammed’in peygamberliğine ilk inananlardan ve Hazret-i Hadice’nin amcası oğlu Varaka bin Nevfel bu dindendi. Bu da bir arayışın neticesidir. Medine’de üç Yahudi kabilesi yaşamaktaydı. Bunların inanç esaslarının da orijinal olduğu söylenemez. Bunun dışındakiler ya müşrik veya Hazret-i İbrahim’in dinine inananlardı. Hazret-i Muhammed, peygamberliğini açıklamadan evvel Arabistan’da az da olsa tevhid inancını benimseyen ve eski peygamberlerin, bilhassa Hazret-i İbrahim’in şeriatından geldiği zannedilen bazı esaslarla amel eden kimseler vardı. Ümeyye bin Ebî Salt ile meşhur hatib ve şâir Kus bin Sa’îde ile Cennetle müjdelenen on sahabiden biri olan Hazret-i Said’in babası Zeyd bin Amr bunlardandır. Hazret-i Muhammed bunlar için “Kıyâmet günü tek başına bir ümmet olarak haşrolunacaktır” buyuruyor.

Hazret-i Muhammed’in dedeleri, bu arada Abdülmuttalib, babası Abdullah, annesi Âmine ve amcası Ebû Tâlib de Hazret-i İbrâhîm’in inancındaydı. Nitekim Kur’an’da “Sen, yani senin nûrun, hep secde edenlerden dolaştırılıp, sana ulaşmıştır” buyurulmaktadır (Şuarâ: 219). Bu inanca Hanîf inancı, bunlara da Hanîfler (Hunefâ) denir. Hanîf, hanef masdarından sıfat-ı müşebbehedir. Yanlış ve sapık olan şeye hiç dalmadan doğruya meyleden mânâsınadır. İslâmiyetten önce putlara tapınmayan, hacc yapan, sünnet olan, kısacası Hazret-i İbrahim’in dininden o zamana intikal etmiş esaslara tâbi bulunanlar için (Sâbiî’nin zıddı olarak) bu isim kullanılmıştır. Hanîf kelimesi Kur’an’da da müteaddit defalar geçer. Müslim kelimesiyle kullanıldığında hacceden; tek başına kullanıldığında ise Müslüman olan, tevhid inancında olan mânâsı kasdedilmiştir. Kur’an-ı kerimde Hazret-i İbrahim için bu sıfat kullanılmaktadır. Pek çok âyet-i kerimede Hazret-i İbrahim’in hanîf olarak vasıflandırılması da boşuna değildir. Çünki zamanında kendisinden başka tevhid inancını taşıyan kimse kalmamıştı. Etrafında hemen herkes putlara tapınırken, o tek tanrıya ibadet etmekteydi. Keldanîler gibi bâtıl yolda değil; Hakka yönelmişti (Bakara: 112, 135, Ahkâf: 13). Hazret-i İbrahim, Kur’an ve hadîslerde başka birçok hasletleriyle de övülmüş büyük bir peygamberdir. Allahın kendisini bütün insanlara ve inananlara imam, önder yaptığı bildirilmektedir (Bakara: 124, Nahl: 120). Tevhid inancı sonraki nesillere bu peygamberden intikal etmiş; şeriatı yayılmıştı. İslâm coğrafyasında bilinen peygamberlerden kendisinden sonrakilerin hepsi O’nun soyundandır. Semâvî dinlere mensup insanların hepsi kendisini büyük bilir ve inanırlar. Bütün dinlerdeki itikadî ve ahlâkî prensipler hep O’ndan intikal etmiştir. Bundan dolayıdır ki İslâm akâidinde, Müslümanlar -Kur’an’ın tâbiriyle- Hazret-i Muhammed’in ümmeti ve Hazret-i İbrâhîm’in milleti olarak tavsif edilmektedir. Millet aynı inancı benimseyen insanların hepsine denir. Osmanlı Devleti’nde gayrımüslim teb’a dinlerine göre gruplandırılmış ve hepsine dinî/hukukî imtiyazlar tanınmıştı. Buna “millet sistemi” denir: İslâm milleti (millet-i İslâm), Rum (Ortodoks) milleti, Ermeni (Gregoryen) milleti, Yahudi milleti gibi. Eski ilmihal kitaplarında, mesela Sultan Fâtih devri ulemâsından Mehmed bin Kutbüddin İznikî’nin Mızraklı İlmihal diye bilinen Miftahü’l-Cenne’de “Din ve millet, ikisi birdir”, diye yazar (s. 64).

Görülüyor ki hanîflik Hazret-i İbrahim’in dininin esas vasfıdır; ama sadece bu dine mahsus değildir. Bu bakımdan hanîf, tevhid inancına çağıran peygamberlere uyan kimseye denir (Beyyine: 5, Hacc: 30, 31). İşte hanîflik olarak bilinen Hazret-i İbrahim’in şeriatine âit hükümlerin bazıları Arabistan’da da câriydi. Hanîf dininin esasları olan bu hükümleri, Hazret-i Muhammed de kabul ve tatbik etmiştir.



Sual:
Hindistan'daki Gürgâniye devleti Moğol muydu?

Cevap;

Hanedanın kurucusu Babür, Emir Timurun torunu idi. Emir Timur Türkleşmiş bir Moğol kabilesinden gelir. Moğollar Müslüman olunca Türklerle karıştı. Moğolcayı unuttu. Gürgâniye devletine Avrupalılar, muhtemelen Türklerle irtibatı anlaşılmasın diye Moğol demiştir.



Sual:
Güney illerimizdeki Zenci köylüleri Mısır’dan Osmanlı paşası işçi olarak mı getirdi?

Cevap;
Mısır hıdivi Abbas Paşanın Anadoluda köyleri vardı. Bu Zenci veya Sudanlıları buraya işçi olarak getirdi. Sonra buranın yerlisi oldular.

Sual:
Kabala ile Ebced arasında bir fark var mıdır?

Cevap;
Her ikisi de harflerin rakam kıymetine dayanır. Ebced sadece kıymetini verir ve bunu tarih olarak tanzim eder. Kabalacılar ise İslâm dünyasındaki Bâtınî/Hurufiler gibi bu rakamların kıymetinden mana çıkarır ve bunu sadece kendilerinin anladığını iddia eder.

Sual:
Dinimiz anne babaya hürmette kusur etmemeyi emrettiği halde, Yavuz Sultan Selim hangi sebeple babasına savaş açıp padişah olmak istemiştir?

Cevap;
Dini korumak ana-baba hakkından önce gelir. Yavuz Sultan Selim, Şiî tehlikesinin Anadolu halkını tehdit ettiğini ve babasının yumuşak siyasetinin menfi neticeler doğurduğunu yakından gördü. Bu bakımdan İslâm tarihindeki hizmeti çok büyüktür.

Sual:
Osmanlı 1492'de İspanya'daki Yahudilere kucak açtığı halde, neden Müslümanlara kucak açmadı ve İspanya'yı uyarıp savaş açmadı?

Cevap;
Endülüs İspanyollar tarafından işgal edilince, Yahudileri vaftiz ve kılıç arasında muhayyer bıraktı. Müslümanlar ise ilk yıllarda böyle bir baskıya maruz kalmadı. Bunlardan İspanyolların hâkimiyetinde yaşamak istemeyenleri Osmanlı gemileri arzuları üzerine Kuzey Afrika’ya taşıdı. Yahudilerin ise gidecek yeri yoktu. Osmanlı Devleti, büyük bir ileri görüşlülük ile bu zamanın güçlü ticaret ve sermaye erbabını Osmanlı ülkesine getirdi. İstanbul, Selânik ve İzmir’e yerleştirdi. Bunların gelişi Osmanlı ticaret ve ekonomisine çok müsbet tesir etti. Osmanlıların bu vesileyle İspanya ile savaşması o zamanın şartlarında kolay değildi.

Sual:
Ehl-i beyt ve Iraklı Araplar, neden Horasan’a göç ettiler? Horasan hangi bölgededir?

Cevap;
Alevîlerin iktidara gelmesinden çekinen Abbasîlerin zulmünden kaçtılar. Horasan bugünki İran'ın kuzeydoğusudur.

Sual:
Hazret-i Ömer, Sa’d ibni Ubâde’yi Hazret-i Ebu Bekr’e biat etmediği için katletmekle korkutmuş mudur?

Cevap;
Sa'd ibn Ubâde’nin ictihadı halifenin Ensar’dan olmasıydı. Hazret-i Ebu Bekr halife olunca, Medine’de kalmadı. Şam’a gitti. Sa'd, Hazret-i Ömer’den korkacak biri değildi. Müctehid ictihadına uymalıdır.

Sual:
Matbaa, Türkiye'ye dinî sebeplerden dolayı mı geç geldi?

Cevap;
Matbaa geç gelmedi. Gayrı müslimlerin matbaası vardı. Müslümanlar, ekonomik ve estetik sebeplerden dolayı matbaaya itibar etmemiştir. Şeyhülislâm Yenişehirli Abdullah Rûmî Efendi’nin matbaa hakkındaki müsbet fetvâsı Behcetü’l-Fetvâvâ’da mevcuttur. Demek ki meselenin dinle bir alâkası yoktur.

Sual:
Kesikbaş hikâyesinin aslı var mıdır?

Cevap;
Masaldır.

Sual:
Pirinç pilavı yerken, gül koklarken salavat-ı şerife okumanın sünnet olduğu kaynaklarda geçiyor mu?

Cevap;
Şir’atü’l-İslâm’da diyor ki: Pilav yerken, gül koklarken, Resulullah aleyhisselâma çok salavat getirmelidir. Çünki her ikisi de içinde Resulullah efendimizin nuru bulunan birer cevherdir. Nur, Âdem aleyhisselâmın alnına gitmek için o cevher yarılmış; parça parça olmuştur. Bu parçalara pirinç denir. Hadis-i şerifde geldi ki, “Ben Arşı tavaf eden bir latif cevher idim. Allahü teâlâ bana nazar etti. Utandım, terledim. O sırada benden yedi damla damladı. Allahü teâlâ ilk dördünden Ebu Bekr, Ömer, Osman ve Ali’yi, beşinciden gülü, altıncıdan pirinci, yedinciden kabağı yarattı.”

Sual:
Osmanlı da işkence var mıydı? Var ise, hangi suçlara ve nasıl tatbik olunurdu?

Cevap;
Osmanlı hukukunda, işkence yasaktır ve suçtur. Bu yolla elde edilen itiraf muteber değildir. Ancak bir suçu işlediği mahkemece sâbit olan kimse, suç ortağını veya kullandığı silahı göstermesi için zorlanabilir, dövülebilir. Ama suçunu itiraf etmesi için dövülemez. İdam cezası bile acı çektirilerek infaz olunamaz.

Sual:
Muhtelif yerlerde insanlık tarihinin 7.000 sene kadar olduğunu okumuştum. Ne derece doğrudur?

Cevap;
Muhtasar-ı Kurtubî, İbnü’l-Arabî’nin Kibrit-i Ahmer’i gibi muteber eserlerde, kâinatın ömrü hakkında çok söz söylendiği, bunlardan en doğru olanının 360 bin x 360 bin olduğu Cebrâil aleyhisselâmla alâkalı bir hadîs-i şeriften çıkarılarak beyan edilmektedir. Şu halde kâinatın ömrü 129 milyar 600 milyon senedir. İnsanlığın ömrü ise "313 resul gönderilmiştir" ve "Her bin yılda bir resul gönderilir" hadîs-i şeriflerinden istihraçla 315 bin sene olarak hesaplanmıştır. 7000 sene bugün Tevrat’ta yazan malumattır. Bunun için “Tarihçi ve hükemânın sözüdür. Biz buna uymaya memur değiliz. Allah dünyayı 6-7000 sene gibi kısa bir müddet için yaratmış değildir” buyuruluyor. Vâkıa Deylemî'nin şöyle bir rivayeti vardır: "Dünyanın hepsi âhiret günü ile yedi günden ibarettir. Bu Allahü teâlânın şu kavli iktizasıdır. "Rabbinin indinde bir gün, sizin saydığın yıl ile bin yıl gibidir". Ulemâ bu hadis-i şerifi belki mecaza hamletmiş; belki de bu sözün, Hazret-i Peygamberin ictihadıyla söylediği bir söz olduğuna, dünyanın ömrünün henüz kendisine bildirilmeden evvel söylendiğine hükmettiler.

Sual:
Geçen gün Topkapı Sarayı’nı gezerken, bir suale muhatap oldum. Altının günlük hayatta eşya olarak kullanılması dinen caiz olmamasına rağmen, Osmanlı saraylarında kap-kacak ve beşik gibi çeşitli eşyanın altından oluşunun hikmeti nedir?

Cevap;
Altın ve gümüş eşyayı kullanmak caiz değildir. Süs olarak bulundurmak caizdir. Saraydaki altın ve gümüş eşya kullanmak için değildir. Sanat eseri olarak yapılmış, ganimet alınmış veya hediye gelmiştir. İhtiyaç oldukça eritilip para basılmak üzere darphaneye gönderilmiştir. Altın ve gümüş kaplama veya işlemeli eşya altın ve gümüş hükmünde değildir. Hanedanın günlük hayatta kullandığı eşya sade ve dine uygundur. Sultan Hamid’in hususi yemek takımlarını görme imkânım oldu. Sade beyaz porselen tabaklar idi.

Sual:
Peygamberimizin hususî hayatını anlatan hangi kitabı tavsiye edersiniz?

Cevap;
İmam Kastalânî’nin Mevahib-i Ledünniyye, İmam Süyutî’nin Hasâsisü'l-Kübrâ, İbnü'l-Cevzî'nin el-Vefâ, Abdülhak Dehlevî'nin Medâric-i Nübüvve, Nişancızâde’nin Mir'at-ı Kainat, Hirevî’nin Meâricü’n-Nübüvve (Altıparmak tarihi), Kettânî’nin et-Terâtib ve bir de Âsım Köksal'ın İslâm Tarihi bu hususta kâfi olur.

Sual:
Çandarlı Halil Paşa İstanbul’un fethini önlemeğe çalışmış mıdır ve değilse neden idam edilmiştir?

Cevap;
Çandarlı Halil Paşa muktedir, hırslı ve mağrur bir vezir idi. Sultan Fatih'i tecrübesiz buluyordu. Bizans ile mücadeleyi erken görüyor, Avrupalıları üzerimize salacağından korkuyordu. Bu sebeple muhasarayı engellemek için elinden geleni yaptı. Sultan buna itibar etmedi, ama zamanını bekledi. Feth müyesser olunca, kendisini itham etti. Bizanslılarla münasebeti ortaya çıktı ve idam edildi. Bu hâdiseden sonra padişah devşirme asıllı vezirlere temâyül ve teveccüh gösterdi.

Sual:
Sultan II. Abdülhamit'in cuma selâmlıklarında kendi yerine İsmet Bey'i görevlendirmesinin sebebi nedir?

Cevap;
Sultan Hamid birkaç defa bronşit, zâtürree ve böbrek sancısı gibi ağır rahatsızlıklar geçirdi. Bu zamanlarda Cuma selâmlığına çıkmamasının, bazı mahzurlar doğuracağını ve yanlış düşüncelere yol açacağını düşünerek, çok itimat ettiği sütkardeşi ve Esvabçıbaşı İsmet Bey'i yerine geçirerek merasimleri ifa ettirdi. Hâdise bundan ibarettir.

Sual:
İlk halifenin adeta seçim gibi tayin edilmesi, günümüz modern seçim usulünün hulefâ-i râşidînin biat şekline uygunluğu şeklinde tabir edilebilir mi?

Cevap;
İslâm hukukunda ideal olan, halifenin seçimle gelmesidir. Ama bu seçimde halkın reyinin veya ekseriyetin sözünün ehemmiyeti yoktur. Ulemâ (âlimler), vüzera (vezirler) ve ümeradan (emirler, kumandanlar) arasından merkezde toplanması kolay olanların seçimi kâfidir. Halifeyi seçenlerin (ehlü'l-hall ve'l-akd) muayyen vasıfları taşıması lâzımdır. Bu seçimde herkes rey veremez. Modern demokrasiyle bu bakımdan ayrılmaktadır. Vaktiyle meselâ İngiltere’de vergi vermeyen ve mülk sahibi olmayanlar ve kadınlar rey veremezdi.

Sual:
Kapıkulu’ndaki ''kul'' kelimesi padişaha bağlılığın ifadesi midir? Yoksa mânâsı nedir?

Cevap;
Kapıkulu askerleri umumiyetle köle (kul) menşelidir. Harb esirlerinden veya devşirmelerden elde edilir. Aynı zamanda hizmet ettiği yüksek makamın kulu olması da eskiye ait bir nezâket kaidesidir. Kapı, yüksek makamı ifade eder.

Sual:
Güneydoğudaki Emevîlerin Kürt devleti olduğu doğru mu?

Cevap;
Tarihte Kürdistan denilen bölgede küçük Kürt beylikleri vardı. Hamdânîler en büyük Kürt beyliklerindendir. Güneydoğudaki Emevîlerden kasıt bunlar olsa gerek. Yoksa Emevîler Arap idi. Bu beylikler kendi arzularıyla İslâm, sonra da Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. Abbasî, Selçuklu ve Osmanlılar bunlara muhtariyet (otonomi) vermişti. Tanzimat’tan sonra bu otonomi kaldırılıp, mıntıka sıradan bir vilâyet hâline getirildi. Kürt meselesinin sebeplerinden birisi budur.

Sual:
İslâm hukukunda İslâm beldesinde başka bir dine ait ibâdethâne açılabilmesi mümkün müdür? Bu mevzuda Fatih Sultan Mehmed'in Ermeniler'e müsamaha gösterdiği söylenmektedir. Doğru mudur?

Cevap;
Gayrımüslimlerin bir yerde ibâdethâne açması sulh anlaşmasının hükümlerine tâbidir. O belde sulh ile değil de, savaş ile alınmışsa, gayrımüslimler kaideten yeni mabed açamazlar. Ama hükümdar izin verirse açabilirler. Osmanlılarda da böyle cereyan etmiştir. Sadece Ermenilere değil hepsine aynı statü tanınmıştır. Ermeniler Bizans zamanında mezhep farklılığı sebebiyle çok zahmet çekerdi. Osmanlılar bunların vaziyetini iyileştirmiştir.

Sual:
Yıldırım Bayezid'in Emir Timur ile yaptığı Ankara Harbi sonrasında esir düşüp, bu hâle dayanamayarak yüzüğündeki zehiri içmek suretiyle intihar ettiği doğru mudur?

Cevap;
Yıldırım Sultan Bayezid, mağlubiyetin ıztırabına dayanamayarak kahrından vefat etmiştir. Bazı tarih kitaplarında geçen zehir içerek öldüğü iddiası bir yakıştırmadan ibarettir.

Sual:
Musiki ile tedâvi câiz midir?

Cevap;
Musiki ile tedavi İslam dünyasında tatbik edildiği gibi, Selçuklu ve Osmanlılar da bilhassa akıl hastalarını su ve kuş sesinden başka musiki ile tedavi etmeye çalışmıştır. Nitekim Edirne Sultan Bayezid Dârüşşifâsında, İstanbul Toptaşı Bimârhânesinde (akıl hastahânesinde), Kayseri Gevher Nesibe Dârüşşifâsında, Edirne Sultan Bayezid Bimarhânesinde, Haleb Arguniyye Bimarhânesinde hep musiki ile tedavinin tatbik edildiği bilinmektedir. İbni Âbidin hazretleri der ki: “Allahü teâlâ haramda şifâ yaratmamıştır” hadis-i şerifi, bunda şifâ olduğu bilinmediği zamandır. Nitekim haramda şifâ müşahede edildiği zaman kullanmak câiz olur. Nitekim hastaya kan vermek bu hükme istinaden meşru olmuştur. Musikiye haram diyen ulemâ zaten eğlence vesilesi olduğu için men etmektedir. Tedavi için musikiden istifade etmenin eğlence olmadığı ortadadır. Musiki matematikten çıkma bir ilim olduğu için, makamların bazen kaybedilen muhakemeyi düzeltmeye yardımcı olduğu ilmen müşahede edilmiştir. Avrupa’da akıl hastalarının içine şeytan girdiği için yakıldığı bir devirde, bunların hasta kabul edilerek telkin ve başka metodlarla tedaviye çalışılması övgüye değer. Musiki ile tedavinin caiz olduğu İbni Hacer'in Zevâcir kitabında 451. kebîrede yazılıdır.

Sual:
En uzun sadrazamlık yapan zât kimdir?

Cevap;
En uzun sadrazamlık yapan zât, Çandarlı Halil Paşa'dır. 1364-1387 arası 22 senedir. Ali Paşa 1387-1406 arası 19 sene sadrazamlık yapmıştır.

Sual:
İrade-i seniyye ile ferman arasında ne fark vardır?

Cevap;
Her ikisi de aynı mânâya kullanılmıştır. İrade-i seniyye, padişahın iradesi demektir. Ferman ise bu iradenin yazıldığı resmî evrakın adıdır. Padişah, icraî kararlarını fermân, bitiğ, hükm-i şerif, irade-i seniyye gibi isimler taşıyan resmî vesikalar vâsıtasıyla ısdâr ederdi. Muhtelif dairelerden sadrâzamlığa gelen tezkireleri sadrâzam uygun bulursa mütâlaasıyla beraber padişaha arzederdi. Padişah da bu arzlara şifâhî ve bazen yazılı cevap vererek iradesini belirtirdi. Yazılı cevap bu mütâlaanın bulunduğu telhisin üzerine imzâsız olarak yazılırdı. Bazen de bir talep olmaksızın re’sen yazılan yazılara beyaz üzerine hatt-ı hümâyun denirdi. Bazen de divan tarafından hazırlanan fermânlara padişah işin ehemmiyetine göre el yazısı ile fermânın içindekileri teyid eden mûcebince amel oluna! gibi yazılar yazardı. Buna hatt-ı hümâyun ile müveşşah fermân denirdi. 1832 senesinden itibaren padişahlar hatt-ı hümâyun ile emir vermekten kaçınmışlar; bunlar sadrâzam tayini, şehzâde veya sultan doğumu gibi çok mahdut hallere inhisar etmiştir. Bu tarihten sonra arz (istizan) tezkiresi denilen sadrıâzam telhisleri, padişaha değil mâbeyn başkâtibine hitâben yazılmış; başkâtib bunu padişaha okuduktan sonra padişahın şifahî iradesini kendi ağzından muhatabına yazmaya başlamış; buna irade-i seniyye denilmiştir. İradeler yalnız sadrıâzamlara değil, alâkalı nâzırlara da tebliğ olunurdu. 1908’e kadar nâzırlar maruzatta bulunup irade-i seniyye tebellüğ edebilirdi; II. Meşrutiyet’ten sonra maruzat münhasıran sadrıâzam tarafından yapılır olmuştur.

Sual:
Kanuni Sultan Süleyman, eniştesi Makbul İbrahim Paşa’yı neden idam ettirdi?

Cevap;
Makbul İbrahim Paşa, padişahtan gördüğü lütuf ve ihsanlar sebebiyle çok şımarmıştı. Makamını hazmedemedi. Padişah gibi davranmaya başladı. Herkesi kendisine hasım edindi. Haksız yere bir defterdarı idam ettirince, padişahın sabrı taştı. Kendisini idam ettirdi.

Sual:
Bir insan “Ben her dine eşit mesafedeyim” derse ve bunu düşünse, tatbik etse kâfir olur mu?

Cevap;
Ben her dine eşit mesafedeyim sözünün mânâsı, niyete göre değişir. Her din mensubuna tolerans gösteririm mânâsı da çıkar; her din insanı ebedî saadete götürebilir mânâsı da çıkar. Osmanlılar birinci manada bu tabiri kullanmıştır. Sultan II. Mahmud’un bu mealde sözü meşhurdur.

Sual:
Anadolu’daki Celâlî isyanlarının sebepleri arasında maddî sebepler var mıdır? Varsa aynı devirde Balkanlar ve Orta Avrupa’da Osmanlılara maddî sebeplerle isyan çıkmış mıdır?

Cevap;
Anadolu fakir bir mıntıka idi. Arazi verimli değildi. Halkı doyurmaya yetmiyordu. Nüfus artıyor, tımarlar aynı kalıyordu. Bazıları tımar vecibelerini yerine getiremiyor, bu sebeple ellerinden alınıyordu. Bunun üzerine dağa çıkıyorlardı. Etraflarına da memnuniyetsiz bir kitle topluyorlardı. Bunlara ilk isyancı Bozoklu Celal’in adına izafeten Celâlî denir. Celâlî isyanları cemiyette asayişi bozdu. Halk köyleri bırakıp şehirlere göçtü. Arazi iyice verimsizleşti. Ordu zayıfladı. Maliye zayıfladı. Adalet mekanizması bozuldu. Hâsılı böyle bir fâsid daire teşekkül etti. Balkanlarda bu devirde böyle isyanlar yoktur. Son devirde memurların ve komşu köylerin zulmü sebebiyle, başta Rusya olmak üzere komşu devletlerin tahriki ve milliyetçilik cereyanının da tesiriyle isyanlar vardır. Balkanlar daha zengindi. Hükümet buraya mecburen daha çok ehemmiyet vermiştir. Gayrımüslim çok olduğu için daha bir kontrollü idare vardı. İşe yarar gençleri de zaten devşiriliyordu.

Sual:
Osmanlı sınırları içindeki Avrupa’ya gelirinden fazla yatırım yapmış mıdır?

Cevap;
Osmanlılar zamanında Rumeli (Balkanlar) daha zengindi. Anadolu ise fakirdi. Her eyaletin geliri önce kendisine harcanırdı. Artanı merkeze giderdi. Selânik, Bulgaristan, Manastır, Romanya, Dobruca çok zengindi. Mısır da zengindi. Hazineyi bunlar beslerdi. Diğer eyaletler ancak kendini idare edebilirdi. Tunus, Hicaz, Libya, Erzurum, Van vs fakir eyaletlerdi. Ama bir kısmı stratejik ehemmiyeti haizdi. Hicaz gibi bir kısmı da prestij için beslenirdi. Bu sebeple Osmanlılar zamanında Rumeli daha mamur idi.

Sual:
Osmanlı'ya matbaanın geç gelme sebebi nedir?

Cevap;
Osmanlılarda matbaa Avrupa’dan evvel bile vardı. Bunları gayrımüslimler (daha ziyade Yahudi ve Ermeniler) işletirdi. Müslümanlar matbaaya kitap bastırmazdı. Buna gerek görmezdi. Hattatlar kitapları elle istinsah ederdi (çoğaltırdı). Böylece geniş bir kitle bu işten ekmek yerdi. Hem de estetik eserler ortaya çıkardı. Eskiler kitapta zarafete ehemmiyet verirdi. Matbaa mahsulü kitapta böyle bir estetik bulunmadığı malumdur. XVIII. asır başında Lale Devri’nde ilk müslüman matbaası kurulunca, hattatlar buna karşı çıktılar. Hatta bir tabuta hokka-kalem koyarak Bâbıâli’ye yürümek suretiyle nümayiş yaptılar. Ama kulak asan olmadı. Matbaa geldikten sonra basılan kitap sayısı ve okuma nisbeti artmadı. Hâlâ da böyledir. Biz okumayı değil, konuşmayı seven bir milletiz.

Sual:
İlk halife seçiminde Hazret-i Ali’nin itiraz ettiği doğru mudur?

Cevap;
Hazret-i Peygamber'in vefatı üzerine sahabe-i kiram devlet reisi seçmek üzere toplandı. Çünki devlet reisi olmadan bir an bile geçmesi caiz değildir. Hazret-i Ali bu sırada Hazret-i Fâtıma’yı teselli ve cenaze işleriyle meşgul idi. Sahabe-i kiram, Hazret-i Ebu Bekr'i halife seçti. Sonra Hazret-i Ali de gelip biat etti ve bulunmadığı için özür diledi. İtirazı olsa o zaman söylerdi. Nitekim Hazret-i Muaviye, kendisini halife ilan ettiği zaman, bunu sineye çekmemiş, muharebeden kaçınmamıştır.

Sual:
Fatih Sultan Mehmed’in gayrımüslim bir tabib tarafından zehirlenerek öldürüldüğü doğru mudur? Böyle ise padişah niçin Müslüman değil de,g ayrımüslim bir tabib kullanmıştır?

Cevap;
Franz Babinger Sultan Fatih’in Venedik tarafından zehirlendiğini söylüyor ve bunun o zamanki siyasî şartlar bakımından da makul olduğunu iddia ediyor. Bazı Osmanlı tarihçilerinin de bunu ima edecek tarzda ifadeleri vardır. Ancak kat’i değildir. Bugün de Sultan Fatih'in öldürülmüş olması, komploculuğa meyilli bazılarının hoşuna gidiyor ve eski düşmanlıkları körüklemeye yardımcı olarak kullanılıyor. Böyle bir kâtil doktorun saraya kadar girip yükselmesi pek makul gözükmüyor. Venedik vatandaşı olmak için padişahı öldürtmesi çok abestir. Zaten yüksek bir mevkiye gelmiştir, Venedik vatandaşı olup ne yapacaktır? Zaten padişahın vefatı üzerine askerler tarafından linç edildi. Hasta ölürse doktorları suçlamak âdettir. Padişahın böyle gizlice saraya sokulan bir doktor tarafından zehirlendiğini söylemek, aslında o zamanki padişah sarayının ve devletin emniyet zaafını iddia etmek demektir. Böyle bir hükümdarın öldürülmesi pek tabiî demektir. Sultan Fatih, eskiden beri mide rahatsızlığı çekiyordu. Muhtemelen mide kanseri idi. 50 yaş o zaman için genç sayılmaz.
Padişahın tabibi Lârizâde, Türk idi. Yahudi tabib onun yardımcısı idi. O zamanlarda tabiblik, diğer sanatlar gibi gayrımüslimlere mahsus bir meslek idi. Müslümanlar devlet idaresi ve ilim gibi daha yüksek işlerle meşgul olurdu. Gayrımüslim tabib kullanmanın mahzuru olduğu da söylenemez.

Sual:
Osmanlı padişahlarından halifelik ne zaman başlamıştır?

Cevap;
Halife devlet reisi demektir. Bu meyanda Osman Gazi de, Sultan Fatih de halifedir. Halifeliğin bir de bütün Müslümanların manevi birliğinin mümessili gibi bir mahiyeti vardır. Yavuz Sultan Selim’den itibaren Osmanlılar bu sıfatı da taşıdı. Bu sıfatı iddia edecek bir makam kalmadı. Kahire’deki Abbasî halifesi de meşru halife değildi. Çünki iktidar Memlûk sultanlarının elinde idi. Gerçek halîfe onlar idi. İslâmiyet’te ruhanî liderlik yoktur. Halifeliğin Sultan Selim’e merasimle devredildiği rivayeti de zayıftır. Hakikat şudur ki, Sultan Selim, kılıcının hakkıyla İslâm dünyasının en güçlü hükümdarı olmuştur. Bu bakımdan bütün dünya tarafından halife olarak görülmüştür.

Sual:
Yavuz Sultan Selim Han'a atfedilen Sanma Şahım ile başlayan dörtlükte bunu bir satranç oyunundan sonra yazdığı bahsedilir. Ne derece doğrudur?

Cevap;
Bu şiirin Sultan Selim'e ait olduğu belli değildir. Kaldı ki şiir tanzim bakımından zekice, ama edebî bakımdan düşük seviyededir. Sultan Selim'in Farsça divanı vardır. Türkçe şiir yazdığı bilinmiyor. Satranç hikâyesinin de aslı yoktur.

Sual:
Mekke'nin fethinde Bilâl-i Habeşî hazretleri ilk ezanı Kâbe'nin neresinde okumuştur?

Cevap;
Kâbe’nin üzerinde okuduğu Vâkıdî ve Ezrakî'de yazılıdır.

Sual:
Hun Türkleri ile Ubıhlar aynı soydan mı geliyor?

Cevap;
Ubıhlar, İskit bakiyesidir. İskitler, hunlardan önceki Türklerdir. Ancak bu imparatorlukta sadece Türkler değil, başta İranlılar olmak üzere çok fazla halk yaşıyordu. Ubıhların İskit bakiyesi olduğu, hatta isimlerinin Ubıh-Çigit diye geçtiği, bunun da İskit bağını gösterdiği rivayet olunmaktadır. Çigit, Çak, Sekel, Yakut gibi isimler İskitlerle alâkalıdır. Yakut, Sak (İskit) kelimesinin Rusçasıdır. Yakutların İskit bakiyesi olduğunda şüphe yoktur. Romanya’da Çavuşesku’ya ayaklanan Sekellerin de böyle olması kuvvetle muhtemeldir. Hatta Hindistan’ın kuzeyinde Buda’nın çıktığı Çakya krallığının da İskitlerle bir alakası var. Buda’nın ismi Sidharta Çakyamuni idi. Ancak Ubıhların da diğerleri gibi dillerini unutarak Çerkezleşmesi çok tabiidir. Son Ubıhça bilen adam, yakın zamanda Manyas’ta vefat etti. Kafkasya mecmuasında Halil Erenoğlu’nun Kafkasya’da Türk İzleri adındaki yazısı ile, tarih ve Toplum mecmuasının ilk sayılarında Mustafa Celaleddin Paşa’nın neşredilen Türkoloji yazılarında buna dair bilgiler vardır.

Sual:
Elmalılı Hamdi kimdir?

Cevap;
Elmalılı Mehmed Hamdi Yazır, Sultan Hamid zamanında yetişmiş bir İslâm âlimidir. Fıkıhta mahirdir. Fransızca öğrenmiş, felsefecilere cevap verecek kitaplar yazmıştır. Tefsiri de meşhurdur. Fakat o zamankilerin çoğu gibi siyasete bulaşmış, meb’us olmuş, Sultan Hamid’in tahttan indirilmesine dair fetvâyı kaleme almak bahtsızlığına düşmüştür. Allah affetsin, bu büyük bir kabahattir. Bu itikadının bozuk olduğunu göstermez.

Sual:
Şimdiki manavlar Malazgirt Meydan Zaferinden önce Bizans İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan Hıristiyan dininde olup çoğu Peçenek boyundan olan Oğuz Türklerinin torunları mıdır?

Cevap;
Bir kısmı öyledir. Bir kısmı ise XIII ve XV. asırlar arasında Anadolu'ya gelip, yerleşik hayata geçen Oğuzlardır. Ekip biçtikleri için, göçebelere meyve ve sebze satar, bu sebeple manav diye adlandırılmıştır deniyor. Manav, İzmit ve Kastamonu arasından Antalya’ya kadar olan İçbatı Anadolu şeridinde yaşayan, medeni, sakin ve kendilerine mahsus şivenin sahibi Türkleri ifade eder. Yerli mânâsına kullanılıyor.

Sual:
Salahaddin Eyyûbî Kürt müdür, yoksa Türk müdür?

Cevap;
Salahaddin Eyyûbî, ırk itibariyle ne Kürt, ne de Türktür. Dedesinin babası Mervan, tarihçi İbni Haldun’a göre Himyer soyundan bir Arabdır. Azerbaycan’ın Düvin şehrinde Revâdiye aşiretinin reisi idi. Sonra Selçuklu atabeyleri tarafından Kuzey Irak’taki Tikrit'e kale muhafızı tayin edildi. Revâdîler, Kafkasya’ya da sonradan gelmişlerdir. Asılları Yemen’den Basra’ya gelip yerleşen bir Arap aşiretidir. Zamanla Kürt Hizbânê cemaati arasında yaşayarak Kürtleşmiştir. İbni Hallikan, İbni Esîr ve Şerefhan da böyle söyler. Salahaddin’in annesi Türk idi. Nitekim kardeşlerinin Turanşah, Tuğtekin, Tokuş, Böri gibi otantik Türk isimleri taşıması tesadüfî değildir. Eniştesi Erbil Emiri Muzaffereddin Gökbörî idi. Parlak Mevlid cemiyetleri tertiplemesiyle tanınmıştır. Salahaddin, Kürtleşmiş bir Arab ailesinden gelmekle beraber, yaşadığı vasat itibariyle Türkçe konuşuyordu. Selçuklu Atabeylerinden vazife almıştır. Üniversel kaidelere göre biyografisi verildiği zaman Selçuklu devlet adamı denilmektedir. İmparatorluklarda devlet adamlarının, hatta hükümdarların bile muayyen bir ırktan olması bahis mevzuu değildir. Bugün milliyetçi Kürtlerin, çok sahip çıktığı Salahaddin Eyyûbî, bu sebeplerden dolayı tarihî bakımdan Türk sayılıyor. Mısır ve Suriye’de kurduğu Eyyübî Devleti ise tam bir Arap devleti karakterindedir. Tarihin bu emsalsiz şahsiyeti, bütün Müslümanlar için iftihar kaynağı olduğu gibi, dünya tarihinde de teşkilâtçılığı, kahramanlığı ve âlicenaplığı ile parlak bir nâm ile anılmaktadır. Salahaddin Eyyûbî’ye bu sual sorulsa idi, muhtemelen şaşırır, “Elhamdülillah Müslümanım” derdi.

Sual:
“Hukukun Serüveni” kitabınızı inceliyorum. Yararlanıyorum. Ancak kitabınızda geçen aşağıdaki noktaları biraz açar mısınız? Bunları savunan kaynaklar var mı? Günümüzde bedeni cezalar öngören bir hukuk dizgesi benimsenebilir mi? Nasıl hükümlüyü iyileştirir, insan haysiyetine denk düşer?
1-İslam hukukunun temel özellikleri, dinsel, bağımsız, küresel, sonsuza dek sürekli, saymaca/olaycı (kazuistik) ve daha çok hukukçular hukuku olduğu ileri sürülmüştür. Ancak bunlardan bağımsızlık, küresellik, sonsuza dek süreklilik her hukuk dizgesinin elbette amacıdır. Son, gerçek ve sonsuza dek kuralları geçerli dine dayalı bir hukuksa elbette bu iddialarla ortaya çıkması olağandır. Ancak önemli olan amaç değil, bu amacı gerçekleştirebilecek bir dizge olup olmadığıdır.
2-İslam suç hukukuna egemen ilkelerin şunlar olduğu belirtilmiştir: 1-Ceza, suçu önleyici niteliklte olmalıdır. 2-Ağır suçlar için ağır ceza verilmelidir. 3-Ceza verilen zararı giderici olmalıdır. 4-Ceza suçluyu iyileştirmelidir. 5-Ceza suçun ağırlığıyla orantılı olmalıdır. 6-Cezanın çektirilmesi suçluyu yok etmemelidir ya da ezmemelidir. 7-Ceza aynı suçu işleyen herkes için eşit olmalıdır. 8-Ceza başına buyruk değil, hukukun kaynaklarındaki belirlemelere göre verilmelidir. 9-Ceza insan haysiyetine uygun olarak yerine getirilmelidir.

Cevap;
Hukukun Serüveni’nin yazılmasından maksat umumi hukuk tarihini kısaca ortaya koymaktır. Takdir edersiniz ki İslâm hukuku da burada yerini alacaktır, ama etraflı anlatmaya yer müsait değildir. Üstelik kolay okunması ve hacmini büyütmemek endişesiyle, dipnotlarda kaynak vermekten kaçındım. Burada İslâm hukuku ile alakalı bilgiler benim İslâm Hukuku, İslâm Hukuku Tarihi ve Osmanlı Hukuku adlı kitaplarımdan özetlenerek alınmıştır.
İslâm hukukunun dinsel, küresel, sürekli oluşundan maksat, tamamen somut özelliklerdir. Bağımsızlık, Roma ve Yahudi hukuku gibi hukuk sistemlerinden müstakil olarak doğup geliştiğini; küresellik ve süreklilik, İslâm hukukunun, pozitif olarak geçerli olmadığı yer ve zamanda yaşayan her müslümanı -uhrevî müeyyide tehdidiyle- kendisine uymakla mükellef tuttuğunu ifade eder. Yani bir İslâm devleti vatandaşı, herhangi bir sebeple Fransa’da bulunurken bile, evlenirken, alış-veriş yaparken, mülkiyet hakkı kurarken İslâm hukuku prensiplerine uyması İslâm dininin gereğidir. (Hatta bu Müslüman İslâm ülkesine döndüğü zaman, bazı hukukçulara göre İslâm devletinin yargı yetkisi içine girer ve dünyevî müeyyide ile karşılaşır.) Veya vaktiyle Moğolların istila ettiği yerlerde olduğu gibi bir ülkede İslâm hukuku tatbikattan kaldırılsa bile, buradaki Müslümanların hususi hayatlarında İslâm hukukuna uyma mecburiyeti devam eder. Şu kadar ki bu son iki halde İslâm ceza hukuku, tatbik mercii devlet bulunmadığı için tatbik edilemez. İslâm hukuku, bu bakımdan pozitif hukuk sistemlerinden ayrılıyor. Fakat şimdi bir Türk vatandaşının Fransa’da iken Türkiye kanunlarına uyması veya Türkiye’de iken bile, kaldırılan bir kanunla bağlı olması düşünülemez.
Ceza hukukundaki bu prensipleri, münferid hükümlerden istifade ederek ben topladım. Bunlar Osmanlı Hukuku adlı kitabımda daha etraflı anlatılmaktadır. Bu sahada Mısırlı avukat Abdülkadir Udeh’in Türkçeye de çevrilen İslam Ceza Hukuku ve Beşeri Hukuk ve Prof. Cevat Akşit’in İslam Ceza Hukuku ve İnsani Hükümler adında iki çalışması da vardır.
İslâm hukukunun kabul ettiği aslî cezanın bedenî ceza olduğunu, para ve hapis cezalarının istisnai olduğunu elinizdeki kitabımda da belirttim. Bunun günümüz anlayışına elverişliliği veya insan haysiyetiyle uygun düşüp düşmediği hususunda - felsefî ve sosyolojik yanı ağır bastığı için- pek fikir yürütmedim. Nihayet bu kitap münhasıran bir hukuk tarihi çalışmasıdır. Sadece her hukukun kendi mekân ve zamanında, anakronizme düşmeden değerlendirilmesi kanaatindeyim. Bir başka deyişle bir hukuk sistemi, o sistemi oluşturan cemiyet ve insan yapısından bağımsız ele alınamaz. İslâm hukukunun da, bu hukuku doğuran cemiyet için tutarlı hükümler içerdiği söylenebilir. Bugün, bu cemiyet ve ferd yapısı içinde, mesela zinayı veya hırsızlığı böyle ağır bir cezayla cezalandırmanın, adaletin tecellisine ne derece elverişli olacağı söz götürür. İslâm hukuku, bir takım düzenlemeler getirirken, bu hükmün tatbikini kolaylaştıran tedbirler alıyor; diğer hükümleriyle bunun tatbikinin tutarlı oluşunu sağlamaya çalışıyor. Bunun içinden bir veya birkaç hükmün çekilip alınarak, başka bir topluma adapte edilmesi mümkün değil kanısındayım. Şu kadar ki, günümüzdeki cezalandırma anlayışının adaleti gerçekleştirmeye ne derece elverişli olduğu hususunda da kuşkularım vardır.

Sual:
Yahudi düşmanlığı Avrupa yapımı bir düşünce midir?  Bir Müslüman, Yahudileri her fırsatta tenkit edebilir mi? Resullullah efendimizin Yahudilerin lânetlenmiş ırk olduğuna dair sözü var mıdır?

Cevap;
Antisemitizm, yani Yahudi düşmanlığı Hristiyan Avrupa menşelidir. Hazreti İsa zamanından kalma bir ihtilaftır. Asla düzelmesi mümkün değildir. Hristiyanlar, Yahudileri tanrılarını çarmıha geren ırk olarak görür. Antisemitizmin İslâm dünyasına gelişi İsrail’in kurulmasının ardındandır. Nâsır, Arafat ve Suudi Kralı Faysal tarafından dizayn ve propaganda edilmiştir. Soğuk savaş devrinin mahsulüdür. İslâmiyette sadece bir ırka mensup olmak, nefret sebebi olamaz. Bunu Kur’an-ı kerim yasaklamaktadır. Hazret-i Peygamber, Yahudilerle anlaşma yapmış; onlar itaat sözü vermiş İslâm devletinin teb’ası olmuştur. Sonra âhir zaman peygamberinin Araplar arasından gelmesini kıskanarak verdikleri sözden dönmüşler; bunun da cezasını çekmişlerdir.  Kur’an-ı kerimde Yahudiler itaatsizlikleri, peygamberleri öldürmeleri gibi sebeplerle lânetlenmiştir. Bu, bütün Yahudiler içindir, denemez. Şu kadar ki, Yahudiler, Hazret-i İsa’ya ve Hazret-i Muhammed’e karşı tavırlarından ötürü İslâm inancına göre mümin sayılmaz. İslâmiyet, gayrımüslimleri, inançları ve dinlerinden gelen işleri beğenmemeyi, sevmemeyi emreder. Ama umumî düşmanlık emredilmemiştir.  Samimi dost olmak, onları âmir yapmak yasaklanmıştır. İslâm âleminde Yahudi düşmanlığı, Müslümanların değil, Hristiyanların işine yaramaktadır. 

Sual:
Piri Reis neden idam ettirilmiştir?

Cevap;
Piri Reis, Hind seferinden dönüşte, güçlü olmasına rağmen Hürmüz adasının fethini gerçekleştirememiş; üstelik donanmayı Basra körfezinde bırakmıştı. İstanbul’a donanmayı rüşvet alarak Portekizlilere kaptırdığı haberi gelmiş; düşmanları bunu istismar ederek şâyiayı büyütmüşler; Piri Reis de idam edilmiştir. Portekizlilerden aldığı muhtemelen devlet nâmına haraç idi. Kaldı ki Piri Reis çok zengindi. Donanmayı bırakması da bizim bilmediğimiz bir sebepten ileri gelmiş olabilir. Bu bakımdan tarihçiler Piri Reis’in idamının haksız olduğunu söyler. Ancak asırlar sonrasından bakıp, geçmiş için ahkâm kesmek zordur.

Sual:
Osmanlılar'da 8 rakamı hususunda bir hassasiyet olduğunu görüyoruz. Meselâ câmiler 8 şey üzerine oturtuluyor. Fâtih ya da Süleymaniye külliyesinde yine 8 rakamlarını görüyoruz. 8'in bir hususiyeti var mıdır?

Cevap;
Osmanlılarda sekiz rakamı hususunda nasıl bir hassasiyet üzere olduğuna dair bir şey işitmedim. İslâm geleneğinde her rakamın bir hususiyeti bulunmaktadır. Meselâ sekiz cennet vardır.

Sual:
Bir arkadaşım, Osmanlılar zamanında İstanbul hariç olmak üzere yeni fethedilen yerlerde câmiden önce dârülhadîs yapıldığını söyledi. Bu bilgi doğru mudur? Dârülhadîs’e, câmiden daha fazla değer verilmesinin sebebi nedir?

Cevap;
Dârülhadîs, her ne kadar hadîs-i şerif ilmi öğretilen medrese mânâsına geliyor ise de, Osmanlılarda lisans üstü tedrisat yapan bir medresedir. İstanbul gibi büyük birkaç yerde vardır. İstanbul’dakini Sultan Kanuni yaptırmıştır. Arkadaşınızın sözü doğru değildir. Bir yer fethedildiği zaman, ilk Cuma günü Cuma namazı kılmak farzdır. Bunun için o şehirde derhal bir câmi yapılır. Mabed, bir şehrin kalbidir. Dârülhadîs binası olmasa da, tedrisat yapmak, ilim öğretmek mümkündür. Bir başka deyişle, ilim için binaya ihtiyaç yoktur. İbâdet için vardır.

Sual:
Cem Sultan’ın torunlarının Hristiyan olarak hâlen Malta’da yaşadığı doğru mudur?

Cevap;
Sultan Fatih'in oğlu Şehzade Cem, 1495’te Napoli'de vefat etti. İki oğlundan Şehzade Oğuzhan babası sürgünde iken 1483’te idam edilmişti. Diğer oğlu Şehzade Murad babası sürgünde iken Rodos şövalyelerine sığınmıştı. Kanuni Sultan Süleyman, 1522’de Rodos’u fethettiğinde burada vaftiz edildiği söylenen Murad ve oğlu Cem’i idam ettirdi. Yıllar sonra (bundan on sene kadar evvel) Maltalı bir arkeolog cem Sultan’ın torunu olduğunu iddia etti. Rivayete göre İkinci Cem ölmemiş, Malta’ya kaçırılmış. Burada Nikola adıyla 1536’ya kadar yaşamış. Maltalı arkeolog Georges Said Zammit, o zamanlar hanedan reisi olan Osman Ertuğrul Efendi’ye müracaat etti. Şehzâde, kendisini hanedandan kabul edemeyeceğini, olmadığını da söyleyemeyeceğini bildirdi. Dedelerinin Papalık tarafından verilen soyluluk ünvanını kabul ettiğine göre Osmanlı ailesinden sayılamayacağını söyledi. Adamcağız Malta arşivlerinden iddiasını ispatlamaya uğraşıp duruyordu. Sonra ne oldu bilemem. Hâdise bundan ibarettir. Fransa’da iken, soyadının Djem olduğunu, Cem Sultan’ın Fransa’da mahpus bulunduğu şatonun sahibi dükün kızı ile gizli evliliğinden olmuş çocukların soyundan geldiğini iddia eden birisiyle tanışmıştım.

Sual:
Mevlânâ’ya büyük bir hayranlık duyuyorum. Tahirü'l-Mevlevi adında bir zâtın yazdığı mesnevî şerhini okumam doğru olur mu? Sema ve ney hususunda sorduğum kişiler menfi cevaplar veriyor ve bunun dinde olmadığını söylüyor. Bu sema ve ney hâdisesinin nereden çıkmıştır?

Cevap;
Bahsettiğiniz kitabı tedkik etmedim. Fakat Tâhirü’l-Mevlevi makbul bir zâttır. Kitabı da muteber olsa gerektir. Son zamanlarda vefat eden Şefik Can da salahiyetli bir mesnevî mütehasıssı idi. Âbidin Paşa’nın şerhi makbul, fakat okunması ve anlaşılması bu zamanda zordur. Bu zamanda Mesnevi’yi ehil bir hocadan okumayan, istifade edemez. Hatta zarar bile görebilir. Ehil bir hoca da bilmiyorum. Dinini ve ilmihalini iyice öğrendikten sonra, tasavvufa meraklı olan İmam Rabbani’nin Mektubat kitabını okusa bence daha çok istifade eder. Ney, Mesnevî’nin ilk beyitinden itibaren sıkça geçiyor. Mânâsı semboliktir. Kâmil insan veya mürid mânâsına gelir. Mevlevîlikte ney çalındığını göstermez. Çalınmış olsa bile, nefsi tezkiye bulmuş, mütmeinne olmuş zâtlara musikinin zarar vermeyeceğini, kalbi hasta olan sıradan insanlara ise zarar vereceğini İmam Gazalî bildirmektedir. Sema ise bazı tarikatlarda vardır. Ama şimdikiler gibi gösteriş için değil, hakiki coşku ile yapılmaktadır.

Sual:
Şair Fuzuli hakkında malumat verebilir misiniz? Şiî veya âsi olduğuna dair bilgi var mıdır?

Cevap;
Şair Fuzuli, Caferî Şiasındandır. Ehl-i sünnet değildir. Fakat mutedildir. Hakkındaki bütün ciddi kaynaklarda bu açıkça geçer. Âsi olduğuna dair bir şey duymadım. Gerçi Ehl-i bidat olmak Allaha isyan olarak değerlendirilebilir. Bununla beraber Ehl-i sünnet arasında da içli şiirleri çok tutulmuş, divanı okunagelmiştir. Hakkında “İsmi gibi Fuzuli’dir” tabirini kullanan nice tasavvuf ehli, şiirlerinden zevk almıştır. Su kasidesi emsalsizdir.

Sual:
Sultan II. Abdülhamid’in dinî hocası veya manevî şeyhi var mıydı? Varsa hangi tarikata mensup idi? Bir ara Seyyid Fehim Arvasî ile görüştüğünü işittim. Yoksa Nakşî miydi?

Cevap;
Sultan II. Abdülhamid'in Şâzelî Şeyhi Trabluslu Zâfir Efendi'ye mensup olduğu bilinen bir keyfiyettir. Zâfir Efendi’ye Yıldız aykınında bir tekke tahsis etmiştir. Şeyhin kabri de buradadır. Vefatından sonra Kâdirî şeyhi Halebli Ebulhüdâ Efendi'nin sohbetinde bulunmuştur. Daha evvel Nakşî meşâyihinden Gümüşhanevî Ziyaeddin Efendi'nin sohbetlerinde de bulunduğu malumdur. Seyyid Fehim Arvasî, hacca giderken İstanbul'a uğramış, padişah tarafından kabul edilip iltifat görmüş, kendisine İstanbul'da bir tekke bile teklif edilmiştir. Netice itibariyle Sultan II. Abdülhamid Şâzelî tarikatına mensup idi. Aynı zamanda Kadirî ve Nakşî meşrebli olduğu anlaşılıyor.

Sual:
Osmanlı Devleti zamanında "Deliler" diye bir ordu birliği olduğunu işittim. Bu doğru mudur? Varsa niçin bu ismi almışlar?

Cevap;
Osmanlı ordusunda öncü hizmetleri görmek üzere akıncı ocağı vardı. XVI. asır sonunda akıncı ocağı zaafa uğradığı için bunların fonksiyonunu Kırım tatarları yerine getirmeye başladı. Taşralarda da vâliler deli (delil) adıyla bir askerî sınıf teşkil etti. Bunlar valiye bağlı, gözüpek, gözünü budaktan esirgemeyen, güçlü kuvvetli askerlerdi. Aslı delil olmakla beraber, bu hususiyetlerinden dolayı halk bunlara deli adını vermiştir. Daha ziyade hudud mıntıkalarında bulunurdu. Bu teşkilâta alınacaklarda fevkalâde cesaret ve atılganlık arandığı gibi, iri yarı ve cüsseli olmalarına da dikkat edilirdi. Ocaklarını halîfe Hazret-i Ömer’e mensup addeden deliler, şehâdete ulaşmak için pervasızca düşmana saldırır ve bu halleriyle etrafa dehşet verdiklerinden umumiyetle muvaffak olurlardı.
Tamamiyle Rumeli halkından olan deliler bu asırdan itibaren kısmen Türk ve kısmen de Boşnak, Sırp, Hırvat gibi müslüman olmuş cengâver kimselerden meydana gelirdi. Silâhları; eğri pala, kalkan, mızrak ve bozdoğan idi. Güçlü, kuvvetli atlara binen deliler, düşman üzerine korku uyandıracak kıyafete sahipti. Başlarına sırtlan ve Pars derisinden yapılmış ve üzerine kartal tüyü takılmış başlık, ayaklarına kurt ve ayı derisinden yapılmış şalvar, sırtlarına da yine ekseriyetle tüylü derilerden yapılmış elbiseler giyerlerdi. Delilerin elli ve altmışı bir bayrak olup, birkaç bayrak birleşince bir delibaşı emrine verilirdi. Deliler on altıncı yüzyılda Rumeli beylerbeyi ile Semendire ve Bosna sancakbeylerinin emirleri altında bulunurlardı. Fakat daha sonraları başka beylerbeyleri de deli kuvveti meydana getirmişlerdir. Osmanlı tarihindeki en meşhur deli kuvvetleri; on altıncı asrın ilk yarısı içinde Semendire sancak beyi Yahyâ Paşazade Bâli Bey ile Bosna sancakbeyi Gâzi Hüsrev Bey’in deli kuvvetleridir. Bunlardan Gâzi Hüsrev Bey'in emrinde on bin kişilik deli kuvveti mevcuttu. Deli teşkilâtı efradı maaşlı idi ve maaşları beylerbeyiler tarafından verilirdi. On sekizinci asrın ortalarına kadar mühim hizmetlerde bulunan deli askerî teşkilâtının bozulması diğer askeri sınıflara göre biraz daha geç olmuştur. On dokuzuncu asırda deli gruplarının Anadolu’da şekâvetleri görüldüğü için, teşkilâta, 1829 yılında Sultan İkinci Mahmûd son verdi.

Sual:
Osmanlı Devleti'nde işkence yapıldığı, bu işkencelerin türlü türlü olduğuna dair bazı kitaplardan nakiller yapılıyor. Bunların aslı var mıdır?

Cevap;
İslâm hukuku işkencenin her türlüsünü yasaklar. Hayvanlara bile eziyet câiz değildir. Güya Osmanlılardaki işkence resimlerini ecnebi seyyahlar muhayyilelerinden çizmiştir. Harem gibi. Aslı yoktur. Gerçi bir cemiyette salahiyet ve güçlerini suiistimal edenler, sadistler her zaman bulunur. Suçlunun cezası bellidir. Suçu itiraf ettirmek için işkence yapılmaz. Çünki işkence korkusundan yalan söyleyebilir. Bu itiraf da makbul olmaz. Ancak bazı hallerde suç sâbit olduktan sonra, meselâ silahı veya cesedi yahud suç ortağını göstermesi için suçluya dayak atılabilir. Dayak zaten aslî bir cezadır. İşkencenin ustası İtalyan ve İspanyollardır. Engizisyonun işkenceleri pek meşhurdur.

Sual:
Osmanlılardaki maarif sistemini tam olarak nereden öğrenebilirim? Meselâ sibyan mektebinde kız erkek karışıkmış; peki diğerlerinde karışık mıydı?

Cevap;
Osman Nuri Ergin’in Türk Maarif Tarihi kitabı vardır. Üç büyük cilttir. Sadece sibyan ve ibtidaî mekteplerinde kız ve erkek çocuklar karışık tedrisat görür. Yine de sıralarda ayrı otururlardı. Rüşdiye ve idadî mekteplerinde (orta ve lise) kızlar için ya ayrı mektep veya ayrı sınıf vardır. Dâarülfünun’da (üniversitede) ise, sınıf veya anfi perde ile ortadan ikiye ayrılır; kızlar perdenin arka tarafında, erkekler ön tarafta ders dinler; anfinin ve mektebin farklı kapılarından girip çıkardı. Bâliğa kızın başka erkeklerle bir arada bulunması dinen câiz görülmediği için böyle yapılırdı.

Sual:
Gerçek ve sahte seyyidler nasıl ayrılır? Osmanlı Devleti’nin belki kendi bünyesinde bir kontrol mekanizması vardı. Ama Acemistan ya da diğer yerlerde bunun bir kontrolü var mıdır? Ya da seyyidlerin kendi kendilerine kurdukları bir mekanizma var mıydı?

Cevap;

Osmanlılarda seyyid olarak bilinenlerin ekserisi uydurmadır. Vergi ve askerlik muafiyetine kavuşmak maksadıyla mahkemeye müracaat edip iki şâhit dinleten herkese seyyidlik beratı verilmektedir. Hükümet, bunların gerçekten seyyid olabileceği ihtimalinden dolayı, bu şekilde müracaat edip, ispatlayan herkese vesika verilmesini tamim etmiştir.
Her şehir ve kasabada seyyidler arasından tayin edilen ve nakibüleşraf denilen bir memur vardır. Bu zât, sahte seyyidlik iddiasında bulunanlara engel olmaya çalışır. Ama buna ne kadar muvaffak olabilmiştir, bilinmez. Seyyid Abdülhakim Efendi, bu havalide Geylânîler, Berzencîler ve Arvasîler gibi seyyidlikleri tevâtürle sâbit olan ve meşhur âlimler yetiştirdiği için her tarafta şöhret kazanmış olan aileler dışındakilerin seyyidliği şüphelidir buyurmuş.
Bir de seyyid ünvanı ile alâkalı bir problem var. Bu ünvan Arapçada efendi manasına kullanılıyor. Osmanlı vesikalarında ileri gelen herkes için kullanılmaktadır. Arap ülkelerinde de böyledir. Bilhassa ulema böyle anılmaktadır. Bunun için isminin önünde her seyyid olanı, evlâd-ı resulden zannetmemelidir.
Çok asırlar geçmiştir. Çok göçler olmuştur. Çok zulümler yaşanmıştır. İnsanlar kendisini saklamak zorunda kalmıştır. Ekseriya Hazret-i Hüseyn evladı Abbasîlerin, Moğolların ve ardından Safevîlerin zulmünden dolayı Anadolu ve Türkistan'a, Hazret-i Hasen evladı ise Abbasî tazyiki sebebiyle Mağrib'e hicret etmiş; burada kendilerini saklayarak yaşamak mecburiyetinde kalmıştır. Doğrusunu Allah bilir.



Sual:
Kanuni Sultan Süleyman Kanunnamesi’nde birkaç kez hırsızlığı zâhir olmuş kimse için, esir çalan ve dükkân açan (dükkâna delik açıp soyan) için katl cezası öngörülmüş. Mumcu ve Üçok da bu hükümlerin İslâm ceza hukukuna aykırı olduğunu iddia etmişler. Esir çalmak hadd grubuna giren hırsızlık suçunu teşkil eder mi?

Cevap;
Küçük hür çocuğun, yahut mecnûn hâlinde veya âmâ olsa bile kendisinin kim olduğunu anlatabilecek derecede büyük kölenin çalınması ile sirkat haddi (hırsızlık suçu) teşekkül etmez. Büyük köle zorla götürülürse gasb, hileyle götürülürse aldatma olup, çalma olmaz. Böyle kimseyi ta'ziren idam etmek câizdir.
Bir kimse bir ev veya dükkânı delip oradan içeri girerek nisab mikdarı malı yola attıktan sonra çıkıp onu alsa eli kesilir. Çünkü bu gibi şeyler hırsızların âdet edindiği hilelerdendir. Delme, içeri girme, içerdeki malı dışarı atma sonra çıkıp onu almanın hepsi bir iş sayılır. Eğer attığı malı almasa yahut başkası alsa bu kimse malı zâyi edici ve telef edici sayılır, hırsız sayılmaz. Kendisine bu malı ödemek vâcib olur, eli kesilmez.
Hükümdarın bir kaç defa hırsızlık yapan kimseyi, çocukları kaçırmayı adet haline getirenleri siyaseten öldürmesi caiz olur. Bunların hiç birisi İslâm ceza hukukuna aykırı değildir. Zira mevcut bir şer’î hükmü kaldırmış veya değiştirmiş değildir. Hükümdar, kendisine tanınan salahiyeti kullanmaktadır. (İbni Abidin)

Sual:
İstanbul’daki Eshab-ı Kiram efendilerimizin kabirlerinin yerleri kat’î midir? Öyle ise hangilerinin kabirleri, hangilerinin makamları öğrenebilir miyiz?

Cevap;
Hiç birininki kat'î değildir. Sahabilerin de bulunduğu kuşatmalarda İstanbul fethedilemedi. Rumların elinde kaldı. Kabirlerinin belli olması zaten olacak iş değildir. Hepsi sonradan ehlullahın keşfi yoluyla bulundu. Bunlar da ya makamdır, ya kabirdir. Bir tek Eyyüp Sultan hazretlerinin burada medfun bulunduğu biliniyordu ve keşf ile ortaya çıkarıldı. Bu hususta gazetede bir yazım neşredilmiştir.

Sual:
el-Ehadisu'l-Arbain fi Vucubi Ta'ati Emiri'l-Mü'minin. (Beirut: 1312/1893) isimli eseri Sultan Hamid toplatmış mıdır?

Cevap;
Sultan Hamid zamanında her türlü kitap Maarif Nezâreti'ndeki bir âlimler encümeninin tasdikinden geçmedikçe basılamazdı. Beyrut’taki Hıristiyan matbaalar veya İstanbul'daki Acem denilen İranlı matbaacıların ruhsatsız olarak bastığı dinî ve her çeşit kitap toplanır, hamam külhanında yakılırdı. Muhalifleri padişahın dinî eserleri yaktırdığını söyleyerek menfi propaganda yapmışlardır.

Sual:
Kavânîn ve düstur eserlerinin mahiyeti nedir?

Cevap;
Kavânîn, kanunlar demektir. Düstur, Osmanlı kanunlarının toplandığı bir kitaptır.

Sual:
Bazı tarih kitaplarında Hazret-i Muaviye'nin câmilerde Hazret-i Ali ve Ehl-i beyte küfür ve lânet ettirdiği yazıyor. Bir sahabenin böyle bir teşebbüste bulunması bana ne İslâmî, ne tarihî, ne de mantıkî geliyor. Ben bu kaynakların sıhhatinden şüphe etmekle beraber, sizin bu mevzudaki kanaatlerinizi öğrenmek istiyorum.

Cevap;
Hazret-i Ali ile Muaviye radıyallahü anhümânın mücadelesi sırasında, Şam hükûmetine bağlı imamlar hutbede halife olarak Hazret-i Ali’nin ismini zikretmemeye başladı. Bunun üzerine Hazret-i Ali’ye bağlı Iraklı imamlar hutbede karşı tarafı ağır suçlayan sözler söylemeye başladı. Zamanla bu, sövmeye kadar gitti. Buna karşı taraf da cevap verdi. Harbde maalesef böyle şeyler olur. Bunun Hazret-i Ali ve Muaviye ile alâkası yoktur. Küfür ve lânet işi de abartılmaktadır. Ömer bin Abdülaziz, bunu yasaklamıştır.

Sual:
22 Aralık 2010 tarihli, gazeteye de çıkmış olan Şah İsmail ile ilgili yazınızda, İsmail’in neseben Kürd olduğunu yazmışsınız. Mümkünse yazınızda kullandığınız ve bu bilginin geçtiği kaynağı öğrenmek isterim.

Cevap;
Şah İsmail’in büyük dedesi Erdebil şeyhi Safiyyüddin, Erdebilli bir Kürddür. Safiyüddin’in annesi Devletî, Beruki aşiretinden Kürddür. Safiyüddin’in zevcesi, hocası Şeyh Zâhid Geylânî'nin kızıdır. Şeyh Zâhid, Farslaşmış, Sincanlı bir Kürd ailesindendir. Şah İsmail, seyyidlik iddia etmiş, bu yolda bir de şecere uydurmuştur. Türkçe bilirdi. Büyük ölçüde Türk kültürü altında yetişmiş ve yaşamıştı. Bu sebeple tarihçiler, Salâhaddin Eyyûbî gibi, Şah İsmail'i ve Safevîleri de Türk tarihi içinde mütâlaa etmektedir. Michael Mazzaoui'nin The Origins of Safawids kitabında ve başka kitaplarda tafsilat vardır.

Sual:
Evlenmelerine izin verilmeyen ve tahsil müddetlerinde kadınlarla münasebet kurmaları yasak olan yeniçerilere, her fetih sonrası (klasik olarak 3 gün boyunca) fethedilen yerlerde tecavüz ve yağmanın serbest bırakıldığına dair bir rivayetin aslı var mıdır?

Cevap;
Yeniçeriler, otokontrole alıştırılan insanlardır. Aklı başında adamlar seksüel perhizden müteessir olmazlar. Seferde ganimet alınıp paylaşılan cariyelerle münasebet kurmaları caiz olduğu gibi, esir pazarlarından satın aldıkları cariyeler ile de kendilerini tatmin etmeleri mümkündür. Harbin kızıştığı zamanlarda, fethi kolaylaştırmak ve zaferi elde etmek için kumandan yağma va'd edebilir. Bunun dışında yağma yasaktır. Tecavüz ise mutlak yasaktır. Emsali de görülmemiştir.

Sual:
Divan- muhasebat azalarına 3 zilhicce 1281 tarihli nizamname ile tayin, istifa etmedikçe ve kanunen azilleri gerekmedikçe vazifeden alınamayacakları tanzim olunmuştur. Âzâlara tanınan bu teminat, daha önce başka bir müesseseye veya memura tanınmış mıdır?

Cevap;
1250/1834 tarihinde kadıların istifa etmedikçe veya kendilerinden bir şikâyet olmadıkça vazifelerinden azledilemeyeceği esası getirilmiştir.

Sual:
Hazret-i Muaviye’nin, Peygamber efendimizin vahiy kâtibi olmadığına dair ciddi kaynaklarda bir şeyler geçtiğini söyleyen arkadaşlarım var. Benim okuduklarımın hepsine o vahiy kâtibiydi deniyor. Bir açıklık getirir misiniz?

Cevap;
Aşağıdaki zâtlar, Hazret-i Muaviye’nin vahy kâtibi olduğunu açıkça zikreder. Bu husus artık tevâtürle sâbittir. Bunu ancak ehl-i bid’at inkâr eder. Ama onlardan Kur’an-ı kerimin bazı âyetlerini bile uydurma diyenleri vardır. Hafız İbn Asâkir (Târîhu Dımaşk); Âmiri (Behcetü'l-Mehâfil); İbn Abdilber (el-İstîâb); Kurtubi (Tefsîr); Şebrâmellisi (Hâşiye ale’l-Minhâc); Irâkî; Burhanuddin el-Halebî (Hâşiyetü’ş-Şifâ); Hafız İbn Abdilber (Behcetü'l-mecâlis); İbni Kuteybe (el-Meârif). Hatta Hurinî el-Metâliu'n-Nasriyye kitabında der ki: Hicretten sonra vahy kâtibliğinde en devamlıolanı Zeyd bin Sâbit, Mekke’nin fethinden sonra ise Muaviye idi.

Sual:
Londra’da Pakistan asıllı Barelviler adında bir topluluk var. Bunlar Ehl-i sünnet midir?

Cevap;
Berilevîler, büyük Hanefî Hind âlimi Ahmed Han Berilevî’nin yolundadırlar. Ehl-i sünnet bir topluluktur.

Sual:
İslâm harflerinin mukaddesliğinden bahsediliyor. Bazı kimseler, “Tanrının dili yoktur. Kutsal kitapların harfleri değil, içeriği kutsaldır” diyorlar. Arap alfabesinin İslâm dininde yeri ve ehemmiyeti nedir?

Cevap;
Bir hadis-i şerifte, Âdem aleyhisselâmın arşta Arabî harflerle kelime-i tevhid yazısını görüp Muhammed aleyhisselamın ismiyle dua ettiği ve duasının kabul olduğu anlatılmaktadır. Bu da gösteriyor ki Arap yazısı insanlık tarihi kadar eski ve mübarektir. Bu harflerle yazı yazan ilk kişinin İsmail aleyhisselâm olduğu hadis-i şerifte bildirilmektedir. Kur’an-ı kerimin muhtevası kadar, yazısı da mukaddestir.

Sual:
Emre Kongar, Tarihimizle Yüzleşmek adlı kitabının (42. Baskı) 58. sahifesinde, "Saraya sızdığı öğrenilen Hurufilere karşı Veziriazam Mahmud Paşa ve Edirne'de Üç Şerefeli Câmi'de müderrislik yapan müftü Fahreddin-i Acemî derhal harekete geçmişler; müftü hem Hurufîlerin yakılması için fetvâ vermiş; hem de bizzat diri diri ateşte yakılmalarını gerçekleştirmiştir" diye yazıyor. Osmanlı Hukuku'nda teorik veya pratik olarak yakarak cezalandırma mevcut mudur?

Cevap;
Zındıkların yakılacağına dair ictihadlar var ise de, makbul değildir. Nitekim Hazret-i Ali zındıkları yakmış; "Ateşle azap ancak Allaha mahsustur" hadis-i şerifini söyleyince, bunu işitseydim, yakmazdım buyurmuştur. Hurufîler yakılmamış, öldürülmüştür. Osmanlı klasik metinlerinde yakmak, zındığı öldürmek demektir. Çünki ölünce cehenneme gidecektir. Osmanlı hukuk tarihinde idam cezaları eşkiyalıkta asarak, bunun dışında en seri öldürme şekli olan başını keserek infaz olunuyor.

Sual:
Geçenlerde izlediğim bir dokümanter filmde Hazret-i İsa'ya dair bilgilerin sadece dinî kaynaklarda (İncil) geçtiği; o devirde yaşayan Akdeniz çevresindeki Romalı yazarların kendisinden hiç bahsetmediği; sadece Suetonius ve Tacitus bir kaç kelimeyle 'Christ' veya 'Christus' olarak bahsettiği; onun da isim değil, ünvan olduğu söylendi. Doğru mudur?

Cevap;
Romalı tarihçilerin Hazret-i İsa’dan bahsetmedikleri, ancak sonrakilerin bahsettiği doğrudur. Bu bakımdan Hazret-i İsa’nın doğum tarihi hakkında şüpheler bulunduğu rivayeti güçlenmektedir. İseviler, Antakya’da bir komün teşkil ettikten sonra, buralılar tarafından Hıristiyan, yani Hıristos’a mensup diye anılmıştır. Hıristos, Mesih (yağlanmış, takdis edilmiş) kelimesinin Yunancasıdır. Christ, bu kelimenin Latin milletlerindeki karşılığıdır. Hazret-i İsa kısa bir müddet peygamberlik yaptıktan sonra, göğe yükselmiştir. Kendisine inananlar sayıca az ve entelektüel vasıflardan mahrum olduğu, öte yandan Romalı ve Yahudilerin baskısı sebebiyle gizli yaşadıkları için, Hazret-i İsa hakkında tarihî vesika yok denecek kadar azdır.

Sual:
Hazret-i Muhammed’in diğer devlet reislerine yazdığı bütün tebliğ mektupları nerededir? Doğu Roma İmparatoru Heraklius’a yolladığı heyet ile alâkalı Bizans kaynaklarında bilgi var mıdır?

Cevap;
Hazret-i Peygamber hakkında muasırı tarihçi ve yazarların neler bahsettiği hakkında bir tetkikatım maalesef yoktur. Hazret-i Peygamber’in mektuplarından bazısı günümüze intikal etmiştir. Bunlardan Mukavkıs’a yazdığı mektup Topkapı Sarayı’ndadır. Faslı âlim Kettanî, Terâtib adlı eserinde Heraklius’a yazılan mektubun serüvenini uzun anlatır. “Bu mektup İspanya krallarına intikal etmişti. Bu mektubu itina ile saklarlardı. O zamanki Araplara da gösterdiler” diyor. 1922 senesinde bu mektubu çok araştırıp sormasına rağmen bulamadığını, muhtemelen Endülüs’te müslüman hâkimiyeti yıkıldıktan sonraki taassup devrinde yok edildiğini bildiriyor. Bu mektup ve elçilerin ziyareti hakkında Bizans tarihçilerinin bir şey söyleyip söylemediğini maalesef tetkik edemedim.

Sual:
İbn Hacer-i Heytemi'nin Hayratü'l-Hisan kitabının Menakıb-ı İmam Azam adlı türkçe tercümesinde geçen bir menkıbe şöyledir: İmam Ebû Hanife'nin huzuruna bir kadın gelerek, "Erkek kardeşim vefat etti. Altı yüz dinar miras bıraktı. Fakat benim hakkıma yalnız bir dinar düştü" dedi. İmam, "Bu hesabı kim yaptı?" diye sual eyledi. Kadın da "Davud-ı Tâî yaptı" dedi. Bunun üzerine İmam, "Doğru, senin hakkın aslında bu kadardır. Zira, kardeşin vefat ettiğinde, arkasında miraçı olarak annesini, zevcesini, iki kızını ve on iki erkek kardeşiyle birlikte seni bırakmıştır. Senin hakkının bir dinardan fazla olmasına imkan yoktur" dedi. Buradaki miras nasıl taksim edilir?

Cevap;
Zevce: 1/8
Anne: 1/6
Kızlar: 2/3
Kadın: 1 hisse
Erkek kardeşler: 12 x 2 hisse

Zevc, anne ve kızların hisseleri toplamı : 1/8+1/6+2/3=23/24

Kadın 1 hisse, erkek kardeşler 2 hisse alacak şekilde, geri kalan 1/24 hisse taksim edilir. Kadına düşen hisse: (1/24)x(1/25) = 1/600. Tereke 600 dinar olduğundan, kadına düşen miktar, 1 dinardır.

Sual:

Kitaplarda Eflatun’un teslise inandığı yazılıp kötüleniyor. Bazı yerlerde ise Eflatun’un tevhide inandığı söyleniyor. Bu iki bilgi arasında nasıl hüküm vermek gerekir?



Cevap;

İkisi arasında tezat yoktur. Eflâtun (Platon), Sokrates’in talebesidir. Sokrates aklı ile bir yaratıcının varlığını bulmuş ise de, madde ve ruha kadim diyerek sıfatlarında yanılmıştır. Bu ise bugün için sahih bir iman sayılamaz. Eflâtun felsefesi, her şeyi üçe böler. Meselâ edep, üç his kuvvetine dayanır: Ahlâk, akıl ve tabiat. Tabiat da, bitki, hayvan ve insan olarak üçe ayrılır. Eflâtun, esasta dünyayı yaratan kudretin tek olduğunu düşünmekle beraber, onun iki yardımcısı daha olabileceğini ileri sürmüştür. Bu da, teslîs (=üçlü tanrı) fikrinin doğmasına sebep olmuştur. Asırlar sonra Hıristiyan ilahiyatını tanzim edenler, yetiştikleri Eflâtuncu felsefe ekolünün tesiriyle, teslîs fikrini kabul etmiştir. Her ikisi de kendilerine bir peygamber tebliği kendisine ulaşmamışsa, ehl-i fetret hükmündedir. Nitekim İmam Rabbânî hazretleri, I. cild 259. Mektubunda bunu açıkça bildiriyor. Peygamber tebliği kendisine ulaşanların, Sokrates, Eflatun ve Aristo gibi felsefelerin inancını benimsemeleri, küfre sebep olur. İmam Gazalî gibi âlimler, felsefecileri reddederken, bunların imanî vaziyetlerinden ziyade, bunlar gibi inanmanın bugün için imansızlık olduğu hususu üzerinde durmuştur.



Sual:
Şu andaki Osmanlı hanedanı mensuplarının görüntüleri tamamen yabancı memleket insanlarına benziyor. Siz çoğunu yakından tanıyorsunuz. Dinî inançları hassasiyetle devam ediyor mu? Ediyorsa bilhassa hanımlar neden böyle alafranga haldeler?

Cevap;
Evinden, ailesinden, sevdiklerinden, malından, memleketinden atılmış, gurbet ellerde sefalet içinde yaşamaya mahkûm edilmiş olan insanlardan daha fazla ne beklenebilir? Türkiye’de daha iyi şartlarda yaşayan hoca, hacı, âlim, veli çocukları ne haldeler? Hanedan mensuplarının imanı bütündür. Dine hürmetkârdır. Müslüman memleketinde yaşayanların gördüklerini, işittiklerini görüp işitselerdi, onlardan çok ileri giderlerdi. Dedelerinin hürmetine kendilerine tazim edilir. Yanlış işleri için de Allah ıslah ve affetsin denir.

Sual:
İmam Gazalî hazretlerinin Kıyâmet ve Âhiret halleri adlı kitabında Nuh aleyhisselâm için neden resullerin ilki deniyor?

Cevap;
Âdem aleyhisselâmdan sonra şeriat sahibi ilk peygamber olduğu için. Bir başka deyişle şeriatı, Âdem aleyhisselâmın şeriatını nesheden ilk peygamber olduğu için.

Sual:
Anadilde eğitimin engellenmesinin insan haklarına aykırı olduğu söyleniyor. Bu hususta İslâmiyette, bilhassa tarihteki İslâm memleketlerinde ve çok milletli Osmanlı Devleti’nde vaziyet nedir?

Cevap;
İlim ve tahsil hayatı hususî şahıslara bırakılmıştır. Devlet bununla alâkadar olmaz ve olamaz. Herkes, kendi dinine, kültürüne, âdetine göre ve kendi lisanıyla ilim öğrenir ve öğretir. Herkes hususî hayatında da, resmî işlerde de kendi lisanını kullanır. Resmî lisan olmadığı gibi, anadille eğitim gibi bir mesele de İslâm devletlerinde ve Osmanlılarda mevzubahis değildir.

Sual:
Zimmî kâfirlerin dârülislâmda fâizcilik yapması câiz midir? Osmanlı Devleti’nde Galata bankerleri tefecilik yapmıyorlar mıydı? Eğer yapıyorlarsa, devlet buna neden izin vermiştir?

Cevap;
Hayır. Dârülislâmdaki zimmîler ile Müslümanlar ahkâm bakımından aynıdır. Osmanlı zimmîlerinin tefecilik yapmaları yasaktı. Fakat bazıları hukukun inceliklerini kullanarak, hile-i şer’iye yaparak, bir yandan da borç verip kendilerine râm ettikleri devlet ricalini ayarlayarak el altından tefecilik yapmıştır. Ama resmiyette mümkün değildir. Nitekim meselâ mahkemeye alacakları için dâvâ açsalar, fâiz talebinde bulunamazlar. Mahkeme reddeder. Nitekim buna dair hüccetler mahkeme sicilinde mevcuttur. Fuhuş ve müslümana içki satışı da yasaktır ama umumhane ve meyhanelerin gizliden gizliye çalışmasını engellemek mümkün değildir.

Sual:
Sultan II. Mahmud, yeni kurduğu Türk ordusunda, zekâlarının azlığından dolayı Çerkezler'in miralaylıktan (albaylıktan) daha yukarı terfi etmemeleri için ferman çıkarmış. Sultan II. Selim de, cinsî hayatta kadın rolü oynayarak Türk halkının ahlâkını bozuyorlar diye Arnavutlar'ın Anadolu’ya geçmelerini yasak etmiş. İsmail Hami bey’in kitaplarından okuduğum bu bilgiler doğru mudur? Şu halde Osmanlı Devleti’nde ırkçılık var mıdır?

Cevap;
Bir kere Sultan II. Mahmud zamanında Çerkezler kesif bir topluluk olarak gelmiş değildi. 1864'ten sonra Kafkasya’dan göç etmeye başladılar. Her millette zekî veya zekâsı kıt insan vardır. Umumileştirmek doğru değildir. Osmanlılar gibi geniş düşünceli ve yüksek meziyetli insanlar için böyle sakil bir şey düşünülemez bile. Kaldı ki son zamanlarda bile çok sayıda Çerkez paşa vardır. Çerkezler, sadakatleri ile tanınmış bir ırktır. Osmanlı Devleti, bu meziyetlerinden istifade etmiştir. Sarayda Sultan II. Mahmud’dan itibaren hep Kafkasyalı, bilhassa Çerkez hanımlar istihdam edilmiş ve hanedan evlilikleri bunlarla olmuştur.

Arnavutlar, o zamanlar Kürtler gibi İstanbul'a sokulmazdı. Sebebi dağlık bir coğrafyada yaşadıkları için sert ve kavgacı bir tabiata sahip olmalarıdır. Sokulanlar da hususi izinle muayyen işler için (kaldırım yapmak gibi) sokulurdu. Adalı Rumlar da aynı şekildedir. Bahsedilen husus lokal bir hâdise ile alakalı olsa gerektir. Zaman içinde bu hükümler değişmiştir. Arnavutlardan çok sayıda devlet adamı ve zâbit yetişmiştir. Sultan II. Abdülhamid’in, Karakeçili ve Araplardan hususî muhafız alayı olduğu gibi, “ser verir sır vermez” dediği Arnavutlardan müteşekkil bir muhafız alayı vardı.

Osmanlıda ırkçılık olması muhaldir. İmparatorluklarda ırkçılık olamaz. Kaldı ki Osmanlı Devleti Müslüman bir devlettir. İslâmiyet ırkçılığı reddeder. Irkçılık, imparatorlukları ve cemiyetleri yıkan bir hastalık gibidir. Nitekim Osmanlı Devleti, 1908’den sonra ırkçılık istikametinde idare olundu ve bu da yıkılmasına sebebiyet verdi.

Merhum İsmail Hami Bey, büyük bir tarihçidir. Fakat kendisine yakışmayacak bir şekilde koyu bir ırkçılık zihnini örtmüştür. Osmanlı tarihinde çok müsbet rol oynayan nice devlet adamlarına, sırf Türk ırkından değil diye tahkir etmektedir. Kitapları temkinle okunmalıdır.

Sual:
Bir hocamız İslâmiyette saltanatın olmadığını, Osmanlıların, idareciliği babadan oğla devrederek yanlış yaptığını söylemişti. Ben O'na Hz. Ali'den sonra Hz. Hasan'ın halife olduğunu örnek vermiştim ama cevap verememişti. Acaba başka ne gibi örnekler verebilirim?

Cevap;
Halîfelerin yerlerine yetiştirdikleri ve nasihat verdikleri oğullarını veya güvendikleri başkalarını halîfe yapmaları İslâm hukukuna aykırı değildir. Nitekim Kur’an-ı kerîmde, Hazret-i Dâvud’un yerine oğlu Hazret-i Süleyman’ın hükümdar olduğu anlatılmaktadır. Halifenin yerine halifelik şartlarını taşıyan herhangi birini geçirmesi caizdir. Hazret-i Ömer böyle halife olmuştur. Yabancı birini yerine halife bırakmak caiz ise, aynı vasıfları taşıyan oğlunun veya ailesinden bir başkasının halife bırakılması da sahih olmak gerekir. Üstelik tarih göstermiştir ki, hükümdarın belli bir aileden olması, siyasî ihtilafların önüne geçmektedir.

Sual:
Bir hocamız Osmanlıların İslâmiyetteki şûrâ prensibini tatbik etmediğini iddia etti. Bu doğru mudur?

Cevap;
Divan-ı Hümayun ve şeyhülislâmdan fetvâ almak şûrâ demektir. Bu sözleri, kendisinin İslâmiyetten de, tarihten de haberi olmadığını; son zamanlardaki reformist Arap yazarlarının tesiri altında kaldığını gösteriyor.

Sual:
Hazret-i Peygamber niçin çok evlilik yapmıştır?

Cevap;
Hazret-i Peygamberin hanımları (zevcât-ı tâhirât), keskin zekâları, derin firâsetleri ile Hazret-i Peygamberin ibâdetleri ve ev içindeki hareketlerini haber vermenin yanında; bilhassa âile ve miras hukukunun teşekkülünde çok mühim bir rol oynamışlardır. Hazret-i Âişe, en çok hadîs rivayet edenlerin neredeyse başında gelmektedir. Bazı ahkâm âyetleri, Hazret-i Peygamber’in ev yaşantısı ve hanımları ile alâkalı olarak nâzil olmuştur. Hazret-i Peygamber’in müteaddid hanımlarla evlenmesinin bir hikmeti budur. Nitekim henüz hukukî hükümlerin mevzubahis olmadığı Mekke devrinde, daha genç olmasına rağmen, bir erkeğin en güçlü ve en çok kadına ihtiyaç duyduğu bir zamanda, Hazret-i Peygamber Hazret-i Hadîce’den başka hanımla evlenmemiştir. Evliliklerinin hemen hepsi Medine’ye hicretten sonradır. Bu hanımların çoğu yaşlı, dul ve ihtiyaçlı hanımlardı. Hazret-i Peygamber hepsini bir maslahat sebebiyle nikâhlamıştı. Hassaten hicretin altıncı yılında hicâb âyetinin (Ahzâb: 53) gelip kadınlarla yabancı erkeklerin bir arada bulunmaları yasaklanınca, Hazret-i Peygamber, hanımlara tebliğ vazifesini, zevceleri vâsıtasıyla yerine getirmeye başlamıştır. Böylece Hazret-i Peygamber’in çok evlenmesinin bir hikmeti daha zâhir olmuştur. Nitekim hanımlar Hazret-i Peygamber’in zevcelerine gelerek sual sorarlar; zevcât-ı tâhirât da Hazret-i Peygamber’e tavassut edip verdikleri cevabı bu hanımlara bildirirlerdi.

Bu evliliklerden bir kısmı, Hazret-i Ebû Bekr ve Ömer gibi İslâmiyete çok hizmet etmiş zâtların taltifini temin etmiş; bir kısmı da mühim şahısların veya kabîlelerin müslüman olmasına sebebiyet vermiştir. Nitekim Ebû Süfyan ve oğlu Muâviye’nin müslüman olmasında Hazret-i Ümmü Habîbe’nin tesiri olmuştur. Ümmü Habîbe, Ebû Süfyân’ın kızı ve Muâviye’nin kızkardeşidir. Hazret-i Cüveyriyye, harbde esir alınan Benî Müstalık kabîlesinin tamamının müslümanlığına ve âzâd edilmesine vesile olmuştur. Hazret-i Peygamber’in kendi hissesine düşen Cüveyriyye’yi âzâd edip nikâhladığını gören Sahâbe-i kiram, kendi hisselerine düşen Benî Müstalik esirlerini de âzâdlamışlardı.

Evlenilecek kadınların sayısının dörtle tahdid edildiği sırada, Hazret-i Peygamber’in dokuz hanımı vardı. Âyet-i kerime bunları boşama, bunlardan başka da evlenme buyurdu. Bu zevceler, ayet-i kerime gereği müminlerin anneleridir. Hazret-i Peygamber, bunları boşasa, başkasıyla evlenemezlerdi. Mağdur olurlardı. Halbuki evliliklerinin bir sebebi de mağduriyetlerinin önlenmesidir.

Sual:
Kur'an-ı Kerim'de Hazret-i Peygamber'e atfen söylenen "Allah seni affetsin" sözünü nasıl anlamalıyız?

Cevap;
Afallahü anke sözü, Allah bu yaptığından dolayı seni mesul tutmadı demektir. Nitekim Kur’an-ı kerimde afallahü amma selef, önceki yaptıklarınızdan Allah sizi mesul tutmadı sözü de bu mânâya gelir. Yoksa peygamberler masumdur; günah işlemekten korunmuştur. Ancak iki doğru ile karşılaştıklarında insan olmak hasebiyle en doğruyu seçme hususunda yanılabilirler. Bu ise hata veya kabahat değil, zelle (sürçme) olarak isimlendirilmiştir.

Sual:
İslâm dini hususunda alt yapı kazanacağım hangi kitapları tavsiye edersiniz?

Cevap;
İman-İtikad:
  • Kadızade Ahmed Efendi - Büyük Amentü Şerhi (Feraidü’l-Fevaid) (Berekat Yayınevi)
  • İmam Birgivî - Birgivî Vasiyetnamesi (Cevheretü’l-Behiyye) (Bedir Yayınevi)
  • Mevlana Hâlid - İman ve İslâm (İtikadname) (Hakikat Kitabevi)
  • Ömer Nasuhi Bilmen - Muvazzah İlmi Kelam
  • Ömer Nasuhi Bilmen - Eshabı Kiram Hakkında Müslümanların Temiz İtikadları
İbadet-Fıkıh:
  • Halebî İbrahim Efendi - Mülteka’l-Ebhur
  • Muhammed Esad - Dürr-i Yekta (Berekat Yayınevi)
  • Hacı Zihni Efendi - Nimet-i İslâm (Salah Bilici Kitabevi)
  • Ahmed Zühdi Paşa - Mecmua-yı Zühdiyye (Fazilet Yayınevi)
  • Kutbüddin İznikî - Mızraklı İlmihal (Hakikat Kitabevi)
  • İmam Şa’ranî - Mizanü’l-Kübrâ (Berekat Yayınevi)
  • Seyyidalizade Yakub - Şir’atü’l-İslâm (Berekat Yayınevi)
  • Sahihi Buhari Muhtasarı Tecridi Sarih ve Şerhi
Ahlâk-Tasavvuf:
  • İmam Gazalî - Kimya-yı Seadet (Bedir Yayınevi)
  • Erzurumlu İbrahim Hakkı - Marifetname (Bedir Yayınevi)
  • Ahmed Faruk Serhendî - Mektubat (Hakikat Kitabevi)
Tarih-Siyer:
  • İmam Kastalanî - Mevahib-i Ledünniye (Hikmet Neşriyat)
  • Altıparmak Mehmed Efendi - Peygamberler Tarihi (Mearicü’n-Nübüvve) (Berekat Yayınevi)
  • Nişancızade Mehmed Efendi - Mir’at-ı Kâinat (Berekat Yayınevi)
  • Ahmed Cevdet Paşa - Kısas-ı Enbiya (Bedir Yayınevi)
  • Yılmaz Öztuna - Büyük Türkiye Tarihi (Hayat veya Ötüken Neşriyat)
  • Thomas Walker Arnold - İntişar-ı İslam Tarihi
  • Will Durant - İslam Medeniyeti
  • Kadir Mısıroğlu - Hilafet


Sual:
Gül kokusu, Peygamber efendimizin mübarek terinin kokusu mudur?

Cevap;
Hazret-i Peygamber’in terinin gül gibi koktuğu, siyer kitaplarında geçer. Hadis-i şerifte "Ben bir latif cevher idim, arş-ı alayı tavaf eder idim; Allahü teala bana nazar eyledi, utandım, terledim; yeryüzüne düşen yedi damladan, Dört halife, gül, kabak ve pirinç yaratıldı" buyurulmuştur. (Şir'atü'l-İslâm)

Sual:
Hukuk-ı Aile Kararnâmesi’nin telfikçi usülle hazırlandığını belirtmişiniz. Fakat telfiğin caiz olmadığını biliyorum. Siz de bu şekilde hareket etmenin hatalı olacağını üstü kapalı da olsa ifade etmişsiniz. Devletin bu şekilde kanun hazırlaması câiz değil midir?

Cevap;
Bir meselede tek bir ictihadla amel etmek mecburidir. Aynı meselede birden fazla ictihadı karıştırmak, eğer ortaya çıkan netice dört mezhebden birine uymuyorsa, telfiktir ve batıldır. Uyuyorsa, zaruret varsa kerahatsiz, zaruret yoksa kerahatle sahihtir. “Mesâil-i müctehedün fiyhâda imâmülmüslimîn hazerâtı hangi kaville amel edilmesini emrederse o kavil ile amel olunur”. Yani müctehidler arasında ihtilaf edilmiş meselelerde, hükümdarın tercihi ile amel olunur. Bu bir kaidedir. Ancak bu, hususî hayata tesir edemez. Mahkemeler ve hükümet icraatları için bahis mevzuudur. Ve keyfî olmamalıdır; bir mecburiyetin eseri olmalıdır. Teb’a üzerine tasarruf maslahata menuttur. Yani halk üzerinde umumî menfaat gözetilerek tasarruf edilir. İnsanlar aile hukuku gibi hususi hayata dair işlere fazla karışılmasından hoşlanmaz. Neticede bu bir evliliktir. Bir şartı bir mezhebe, diğer bir şartı başka bir mezhebe göre tanzim edilirse, insanlar acaba zina mı ediyorum diye bile düşünebilir. Bu bakımdan Hukuk-ı Aile Kararnamesi şer’î hükümlere aykırı değildir. Ancak cemiyet böyle bir kanunu kabule hazır değildir. Nitekim Mecelle bile, Hanefî mezhebindeki zayıf kavillerden bazılarını ihtiva ettiği için tenkit edilmiştir. Eski ilim adamları ciddi, oturaklı ve muhafazakâr idi. Olur olmaz sebeplerle değişikliğe, gevşekliğe müsaade etmezdi. Kanun, bunu nazara almamıştır. Sosyoloji bilmemek alâmetidir.

Sual:
İslam Hukuku kitabınızın 57. sayfasında Endülüs'de 786 yılında kurulan Kurtuba Üniversitesinin Avrupa'nın en eski üniversitesi olduğu söyleniyor, hemen ardından ise 859 ylında Fas'da kurulan Kureviyyin Üniversitesi'nin dünyanın en eski üniversitesi olduğu söyleniyor. Tarihlerde bir problem mi vardır?

Cevap;
Kurtuba Üniversitesi en eskidir; ama bugün devam etmiyor. Kureviyyin Üniversitesi ise devam eden en eski üniversitedir.

Sual:
Hazret-i Âdem’den Hazret-i Muhammed aleyhimesselâma kadar bilinen peygamberlerin yaşadıkları tarihler hususunda malumat verebilir misiniz? Âdem aleyhisselâm milâttan evvel kaç yılında dünyaya indirilmişdir? Şit, İdris, Nuh aleyhimesselâm kaç tarihinde yaşamış ve vefat etmiştir? (Sahih kaynaklardan olursa iyi olur; zira internet pek kaynak değildir malumunuz)

Cevap;
Eğer bu sualiniz bir şaka değilse şunu söylemek gerekir: İlk peygamberler, tarihî şahsiyetler değildir. Yani tarih kitaplarında isimleri geçmez. Tarih, şimdilik en çok dört-beşbin sene öncesini anlatabiliyor. Bu peygamberler ise mukaddes kitaplarda hikâye edilmektedir. Mukaddes kitaplar biyografik malumata değil, peygamberlerin hikmetli söz ve kıssalarını anlatır. Doğum ve ölüm tarihleri kimseye faydalı görülmediği için anlatılmamıştır. Âdem aleyhisselâmın 315 bin sene evvel yaşadığı bazı hadis-i şeriflerden anlaşılmaktadır. Tarihleri takribi olarak bilinen en eski peygamberler, belki Hazret-i İbrahim, Yusuf ve Musa aleyhisselam gibi nisbeten yakın tarihlerde yaşayanlardır. Davud ve Süleyman aleyhimessalam hakkında da daha etraflı bilgi vardır. İsa aleyhisselamın bile yaşadığı zaman tam olarak bilinememektedir. Bu bakımdan sualinize tatminkâr cevap vermek maalesef şimdilik mümkün değildir.

Sual:
Osmanlı millet sistemi çerçevesinde bir Yahudi ile bir Rum arasındaki ticarî veya başka bir meselenin halline hangi mahkeme bakacaktır?

Cevap;
Osmanlı Devleti’nde, bir dâvânın tarafları aynı milletten Osmanlı vatandaşları ise, salahiyetli merci o kişilerin ruhanî mercii, yani piskopos veya hahamdır. Burada o kişilerin kendi dinlerinin hükümlerine göre dâvâya bakılır; Osmanlı makamları müdahale etmek şöyle dursun, verilen hükmü icra ve infaz eder. Taraflar sizin sorduğunuz şekilde ayrı milletten ise, o halde dâvâlının ruhanî mercii veya tarafların anlaştığı bir hakem salahiyetlidir. Taraflar bunda anlaşamazlarsa, dâvâya Osmanlı mahkemesi, bunların dinini de nazara alarak bakar. Taraflardan biri Müslüman ise, salahiyetli merci mecburen Osmanlı mahkemesidir ve şer’î hukuka göre bakılır. Gayrımüslimin dini de icabında nazara alınır. Tabiî bu, dâvânın hususî hukuka veya ahvâl-i şahsiye denilen şahıs, aile ve miras hukukuna dair olması hâlindedir. Dâvâ ceza veya vergi yahud arazi dâvâsı ise, mutlaka Osmanlı mahkemesi bakar. Taraflar ecnebi ise, salahiyetli merci konsolosluktur. Taraflar iki farkı devlet vatandaşı ecnebi ise, dâvâya dâvâlının konsolosluğunda bakılır. Taraflardan biri Osmanlı ise, Osmanlı mahkemesi salahiyetlidir.

Sual:
Osmanlı Devleti’nde Trablusgarb'da Mâlikî mezhebinden Müslümanların dâvâlarına hangi mezhebe göre bakılmaktaydı?

Cevap;
Her yere Hanefî müftü ve kadısı tayin edilir. Başka mezhepler de yaygın ise, taraflar isterse, bu mezhepten bir âlim, nâib (vekil) tayin edilir. Tarafların hiç mahkemeye gitmeden, kendi mezheplerindeki bir hakeme de gitmeleri mümkündür.

Sual:
Mısır'a giren Osmanlı askeri, harp esnasında Müslüman Mısır halkından esir alıp köle edebilir mi?

Cevap;
Kölelik, harbde esir alınan gayrımüslimler için bahis mevzuudur. Esir alınmadan evvel Müslüman olan, kölelikten, öldürülmekten ve fidye karşılığı iade edilmekten kurtulur. Esir alındıktan sonra Müslüman olan, öldürülmekten ve fidye karşılığı iade edilmekten kurtulur ise de, kölelikten kurtulamaz.

Sual:
Sultan II. Abdülhamid devrinde şark vilâyetlerinde mektepler kurulduğunu biliyoruz. Bu devirde İngilizlerin Şâfiî Arapları, “Halifeler Kureyş’tendir” hadis-i şerifini kullanarak Osmanlı hilâfetine karşı kışkırtması tehlikesine binaen, padişahın Şarkta Hanefîleştirme siyasetini başlattığı iddiası doğru mudur?

Cevap;
Sultan Abdülhamid devrinde memleketin her yerinde halkın irfanını arttırmak ve devletin ihtiyacı olan memurları yetiştirmek maksadıyla mektepler kuruldu. Bunlar din mektepleri değildir. Dinî sahada medreseler hâlâ faaliyettedir. Şark’taki medreseler, yakın zamana kadar Şâfiî mezhebine göre tedrisata devam etmiştir. Eğer bu iddia doğru olsaydı, bugün Şarkî Anadolu’da tek bir Şâfiî’nin bulunmaması gerekirdi. Bahsettiğiniz hadis-i şerifi kullanarak İngilizler Araplar arasında propaganda faaliyeti yürütmek istemişler; ama bizzat Arab âlimleri buna karşı çıkmıştır. Hem hadis-i şerif kışkırtıcılık bakımından mezhepler üstüdür. Yani gerekirse bir Hanefî veya Mâlikî’yi de kışkırtabilir. Üstelik Osmanlı ülkesindeki Müslümanların yarıdan fazlası Hanefî mezhebi dışındaki üç mezhebe mensup iken, böyle bir teşebbüs akıl alacak iş değildir. Hanefî, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezhebi Ehl-i sünnetin dört koludur. İnançları aynıdır. Burada kasdedilen belki Şiîlerdir. Yahud şu olabilir: Hanefî mezhebinde halife fâsık bile olsa vazifeden alınamaz. Şâfiî mezhebinde alınır. Belki İngilizler bunu kullanmak istemiştir. Fakat Sultan Abdülhamid için fâsık vasıflandırmasına da doğrusu kimse inanmaz. Halifenin meşruluğu için mezheb mühim değildir. Bu iddialar, İslâm inanç sistemini ve mezhebler tarihini iyi bilmemekten kaynaklanıyor zannederim.

Sual:
Mâide Suresi’nin 82. âyet-i kerimesinden anlaşıldığına göre müminlere karşı düşmanlıkta en şiddetli gidenler Yahudi ve Müşrikler; sevgi bakımından en yakın olanlar da “Biz Hıristiyanlarız” diyenlerdir; bunun sebebi de içlerinde keşiş rahiplerin olması ve büyüklük taslamamalarıdır. Halbuki tarih boyu Müslümanlar hep Hıristiyanlarla savaşmıştır. O halde bu hususta nasıl düşünmek gerekir?

Cevap;

Bu fıkhî hükümler çıkarılacak bir ahkâm ayeti değildir. Kıssa ve haber bildiren âyet-i kerimelerdendir. Her kıssa ve haber bildiren âyet-i kerimeden hüküm çıkarılamaz. Bu âyet-i kerimede, Asr-ı Saadet’te Yahudi ve Müşriklerin düşmanlıkta ileri gittikleri, Hıristiyanların ise öyle olmadığı anlatılıyor. Yahudilerin vaktiyle İsa aleyhisselama yaptığı gibi müslümanlara da düşmanlığına dikkat çekiliyor. Bu âyet-i kerimeyi, Müslümanlığa giriş olarak tefsir edenler de vardır. Nitekim Yahudilerden Müslümanlığa girenler nâdirdir. Ama Hıristiyanlar bakımından böyle değildir.
Asr-ı Saadet’ten sonra, Siyonist harekete gelinceye kadar, asırlar boyu Yahudilerin Müslümanlara şuurlu düşmanlığına delâlet edecek bir misal yoktur. XX. asır başında faaliyet göstermeye başlayan Siyonistler, kendi dinlerinin hükümlerine de yabancılaşmış aşırı kavmiyetçi bir gruptur. Bunlar Arz-ı Mev’ud denilen ve Rabbin Musa aleyhisselâma va’dettiği mukaddes metinlerde bildirilen Filistin’de millî bir devlet kurmak istemişti. Buna en büyük engel de Osmanlı Devleti idi. Osmanlı Devletinin yıkılmasını, bu maksatla destekledi, hatta bizzat tertipledi. Sonra da burada yaşayan Müslümanlarla, İslâmiyete düşmanlıktan ziyade, dünyevî maksatlarla savaştılar ve savaşıyorlar.
İslâm kaynaklarında, Yahudiler, inanç bakımından Müslümanlığa Hıristiyanlardan daha yakın görülmüştür. Her ne kadar iki peygamberi inkâr etmeleri sebebiyle küfrlerinin daha çok olduğunu söyleyen âlimler varsa da, şeriata bağlılıkları ve Hıristiyanlar gibi heykelleri tazim etmemeleri sebebiyle Hıristiyanlardan daha ehven görülmüştür.
Yukarıda âyet-i kerimeden her yerde ve her zaman Yahudilerin müminlere şuurlu bir düşmanlık içinde olduğu/olacağı mânâsı çıkarılamaz. Bu âyet-i kerime antisemitizm için kullanılamaz. Âyet-i kerimeye “tarihîdir” de denemez. Nitekim kıyamete yakın Mehdi aleyhirrahmeye Yahudilerin karşı çıkacağı ve bunlarla muharebe edeceğine dair hadis-i şerifler vardır. Âyet-i kerime militan bir düşmanlığı tavsiye etmemektedir. Müminlerin, Müslüman olmayanları yakın dost edinmemeleri, onları âmir yapmamaları zaten başka âyet-i kerimelerle emredilmiştir. Buna mukabil İslâmiyet gayrımüslimlere düşmanlık yerine; onların kötü vasıflarını sevmemeyi buyurmuştur. Yahudi, Hristiyan ve başka gayrımüslimler arasında bu hüküm bakımından bir fark yoktur.



Sual:
Osmanlı Hukuku adlı kitabınızda, hukukun eşitliği değil, adaleti temin için olduğunu söylemişsiniz. Sultan Fatih'in elini kestirttiği mimardan dolayı kadı tarafından elinin kestirilmesine hükmedilmesinde, adalet yerine eşitlik ağır basmıyor mu?

Cevap;
Yalnızca Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde geçen ve Sultan Fatih’i bir psikopat olarak tasvir eden bu menkıbe uydurmadır. İran mitolojisinden alınmadır. Din büyükleri ve Osmanlı padişahları hakkında, gûyâ onları yüceltmek için böyle saçma sapan yüzlerce menkıbe anlatılmakta; ne yazık ki insanlar da bunları ciddiye almaktadır. Kadı, her meselede padişahı muhakeme edemez. Çünki kadı, padişahın vekilidir. Kadı ancak hususî hukuka dair davalarda hükümdarı muhakeme edebilir. Had suçlarında muhakeme edip, mahkûmiyet veremez. Bu gibi dâvâlara, Divan-ı Mezâlim’de, Osmanlılarda Divan-ı Hümâyun’da hususî usul kaidelerine göre bakılır. Kısas, kasden öldürme ve yaralamada verilen cezadır. Burada bir siyaset cezası mevzubahistir.

Sual:
Talebelerime tarih şuurunu aşılamak ve tarihlerini doğru öğrenmelerine vesile olmak için hangi yazarları ve kitaplarını tavsiye etmeliyim?

Cevap;
Talebenin yaş ve kültür seviyesine göre hareket edilir. İlk ve orta mektep talebelerine Yavuz Bahadıroğlu, Mustafa Necati Sepetçioğlu gibi romancıların romanları tavsiye edilir. Topkapı Sarayı, Sultanahmed Camii gibi yerlere götürülür. Lise ve daha yukarı seviyedekilere Yılmaz Öztuna, Ahmed Şimşirgil gibi yazarların kitapları uygundur. Gazetedeki yazılarım tarih şuuru vermeye müteveccihtir.

Sual:
Plevne Müdâfii Gazi Osman Paşa mason muydu?

Cevap;

Bazı kitaplarda veya neşredilen listelerde böyle geçiyor ise de, kendisi yüz küsur sene evvel vefat ettiğinden sormak imkânı yoktur. Mason cemiyetinin hususî sicillerine ulaşma imkânı da bulunmadığından, bu suale cevab vermek mümkün gözükmemektedir. Masonların ve benzeri cemiyetlerin, popülaritelerini arttırmak için meşhur şahısların kendi mensuplarından olduğunu iddia etmeleri öteden beri âdettir. Plevne'yi müdafaa edip yenilerek kaybeden Osman Paşa'nın Mason olduğuna dair ciddi bir delil yoktur. Dinine bağlı bir insan olarak tasvir edilmektedir.



Sual:
Osmanlı Devleti zamanında nasıl memur olunurdu? Bir de ilkokul ve liselerde nasıl öğretmen olunurdu?

Cevap;
Çok teferruatlı bir mevzuya kısaca cevap vermenin imkânsızlığını takdir edersiniz. Osmanlılarda klasik devirde medresenin bugünki liseye denk gelen kısmını bitiren imam olur. Bu kişi aynı zamanda sibyan mektebinde (ilkmektepte) muallimlik de yapar. Medresenin yüksek kısmını bitiren, lise seviyesindeki kısımlarında; lisans üstü seviyedekini bitiren, yüksek seviyedekine müderris olur. Tanzimattan sonra mektepler açıldı. Buraya muallim yetiştirmek üzere muallim mektepleri açıldı.
Klasik devirde memur olmak için ya medrese tahsilliler alınır; ya da çekirdekten yetiştirilirdi. Bunun için çocuk bir devlet dairesine (kalemine) çırak girer; şakird olur; kalfa olur, usta olur, katib olur. Tanzimattan sonra memur yetiştiren liseler açıldı. Mülkiye ve hukuk mektebi mezunları istihdam edilmeye başlandı. Çırak usulü de devam etti. Devlet adamı olmak için klasik devirde ekseriya saraydaki enderun mektebinin mezunu olmak aranır. Tanzimattan sonra mülkiye mektebi kuruldu.
Hakim olmak için medresenin yüksek derecesini bitirmek gerekir. Tanzimattan sonra mekteb-i hukuk kuruldu. Her devirde hiç tahsili olmayan kimse de kabiliyeti ve şansı yardımıyla her memuriyete alınabilirdi. Sadece müderris ve hakim olamaz.

Sual:
Zekât emrine karşı çıktığı için tardedilen Sa’lebe, sahâbî midir? Böyle ise, fenâ makamına kavuşan imansız ölmez buyrulduğuna göre, sahâbî mürted olur mu?

Cevap;

Beydâvî, Râzî, Kurtubî gibi muteber tefsirlerde anlatıldığına göre, ibâdete olan düşkünlüğü sebebiyle "Mescid Güvercini" diye anılan Sa’lebe, malının artması için Resulullah aleyhisselâmdan dua etmesini istedi. Hazret-i Peygamber kanaat etmesini tavsiye buyurdu ise de ısrarcı oldu. Bu duanın bereketiyle çok zengin oldu. Malların idaresi sebebiyle önce mescidden kesildi. Zekât emri geldikten sonra, “benimle mi kazandınız” diyerek karşı çıktığı için mürted oldu. Bazı âlimlere göre Sa’lebe baştan beri münafık idi. Kendisi için Tevbe suresinin 76. âyet-i kerimesi nâzil oldu. Sebeb-i nüzûlünün başka başka olduğu da bildirilen bu âyet-i kerimenin gelişinden, Salebe’nin münâfık olduğu hükmünü çıkarmışlardır. Bu âyeti işitince zekâtını getirip yalvardı ise de Resulullah almadı ve “Sa’lebeye yazıklar olsun!” buyurdu.

Sahabe arasında başka Sa’lebe de vardır. Bunlardan birisi Salebe ibni Ebî Hâtıb Ehl-i Bedr’dendir ve Uhud’da şehid düşmüştür. Münâfık olan Sa’lebe, Hazret-i Osman zamanında vefat etti. (el-İsâbe)

Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî’de geçen ve “Allah, imanlarını geri almaz” meâlindeki âyet-i kerimeye (Bakara: 143) dayanan yukarıdaki söz, “Fena makamına kavuşanın, imansız ölmemek ihtimali yüksektir” demektir. Hiç kimse için imansız ölmemesi kat’idir denemez. Allah’ın, Sahâbe-i kirâmın hepsinden râzı olduğu Kur’an-ı kerimde bildirildiğinden ve ilahî sıfatların, ezcümle rızâ sıfatının ezelî ve ebedî olması iktizâ ettiğinden sahâbenin hepsinin Cennetlik olduğu söylenebilir. Fakat aşere-i mübeşşereden başkasının iman ile öleceği önceden bilinemezdi. Çünki, sahâbenin aralarına karışmış olan münâfıkları Resûlullah’dan başka kimse bilmezdi. Bu münâfıkların imansız gittiği, Resûlullahın vefatından sonra, sahâbe-i kirâmdan hiçbirinin mürted olmadığı, yani mürted olarak ölmediği tefsir ve tarih kitaplarında yazılıdır. Tek tek isim vererek şu cennettedir denemez. Bazı sahâbîler hakkında vârid olan hadîs-i şerifler ahad (tek kişinin bildirdiği) hadîs olduğundan, ulemâ bunlar zan ve temenni bildirir demiştir.



Sual:
Peygamber efendimiz "aleyhissalâtu vesselâm" vefat ettiği zaman 20 bin kişinin mürted olduğu doğru mudur? Zira Eshâb-ı kirâm "aleyhimürrıdvan" efendilerimizin hepsinin cennetlik olduğu bildiriliyor.

Cevap;
Bu meşhur bir hâdisedir. Hazret-i Peygamber’in vefatının ardından Arab kabilelerinden binlerce kişi mürted oldu. Zira iman kalblerine tam yerleşememişti. Ama sonra tevbe edip tekrar imana geldiler. Mürted olup tevbe etmeyenlerin vaktiyle münafık oldukları söylenmiştir. Âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflerin gelişinden Eshâb-ı kiramın cennetlik olduğu anlaşılıyor; ama kimin sahâbî olduğunu katiyetle bilmek mümkün değildir.

Sual:
Sokrates müslüman mıdır?

Cevap;

Sokrates aklı ile bir yaratıcının varlığını bulmuş ise de, ancak madde ve ruha kadim bilerek sıfatlarında yanılmıştır. Bu ise bugün için sahih bir iman sayılamaz. Sokrates'in tevhid inancına sahip olduğu eserlerinden anlaşılmaktadır. Zaten bu sebeple muhakeme edilip mahkûm olmuştur. Meşhur müdafaanâmesi Türkçe’ye de tercüme olunmuştur. Talebesi Eflatun ve onun talebesi Aristo da böyledir. Her üçü de kendilerine bir peygamber tebliği kendisine ulaşmamışsa, ehl-i fetret hükmündedir. Peygamber tebliği kendisine ulaşanların, Sokrates, Eflatun ve Aristo gibi felsefelerin inancını benimsemeleri, küfre sebep olur. Nitekim İmam Rabbânî hazretleri, I. cild 259. mektubunda diyor ki: “Ebû Mensur Mâtüridî ve yetiştirdiği büyükler, acaba neden Allahü teâlânın varlığını ve birliğini aklın yalnız başına bulabileceğini söylediler? Dağda, çölde yetişip de putlara tapanların, peygamberlerden haberi olmasa bile Cehenneme gideceklerini söylediler. Akılları ile bulmaları lâzım idi, dediler. Biz böyle anlamıyoruz. Bunların kendilerine, hakikat duyurulmadıkça, kâfir olmayacaklarını söylüyoruz. Bu haber de, peygamberler ile gönderilmektedir. Evet, Allahü teâlâ, aklı, doğru yolu bulmak için yaratmış ise de, yalnız başına bulamaz. Akla, o yol haber verilmedikçe, şiddetli azap yapılmaz.” Bir söz veya inanışın küfr olması ile buna inanan kimsenin küfre düşmesi, farklı zamanlarda farklı hükümlere tâbidir.



Sual:
Çocuk Esirgeme Kurumu bayrağının, İsrail bayrağına benzemesinin sebebi nedir?

Cevap;
Altı köşeli yıldız, Davud aleyhisselâmın mührüdür. Sonra Süleyman aleyhisselâma intikal etmiştir. Altı köşesinde altı peygamberin ismi yazılıydı. Çocuk Esirgeme Cemiyeti kurulduğunda, daha İsrail ortada yoktu. Fas bayrağı da buna benzer. Bu işaret İslâmiyette de muhteremdir. Câmilerde ve elbiselerde Selçuklulardan beri çok kullanılan bir motiftir. Halk kültüründe kudret ve bereketi sembolize eder. Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin bayrağına da aynı maksadla konulduğunu zannediyorum. Mühür kimdeyse Süleyman odur tabiri meşhurdur. Siyonistler 1948'de devlet kurarken, kendilerine isim ve sembol aradılar. En kudretli hükümdarları Davud aleyhisselamın mührünü Kızıldeniz ile Şeria nehrinin ortasına koyarak sembol aldılar. İsim olarak da soy isimlerini, Yakub aleyhisselamın lakabı olan İsrail'i aldılar. Bu sebeple altı köşeli yıldıza ve İsrail kelimesine antipati duymanın mânâsı yoktur.

Sual:
Eflâtun’a İsa aleyhisselâmın tebliği ulaştığı, ama kibrinden kabul etmediği söyleniyor. Doğru mudur?

Cevap;

Bu ifade İmam Rabbânî hazretlerinin Mektubat’ında geçiyor. Burada yüksek akıl sahiplerinin bile aklıyla Allahü teâlâyı bulmalarının imkânsız olduğu, bir peygamberin bildirmesine ihtiyaç bulunduğunu anlatmak için bu misal verilmiştir. Ama İsa aleyhisselâmın tebliğinin Eflâtun’a ulaştığı kat’i değildir. Eflâtun milâddan üçyüz sene evvel yaşamıştır. İsâ aleyhisselâm ise tarihçilerin tesbitine göre Eflâtun’dan üç yüz sene sonra yaşamıştır. İsâ aleyhisselâm ile aynı çağda yaşadıklarına dair rivâyeti zayıftır. İsâ aleyhisselâm üç sene peygamberlik tebliğinde bulunduktan sonra göğe yükseltildi. Kendisine inananlar çok azdı. İsevî dini, İsa aleyhisselâmın yaşadığı Filistin havalisinde bile çok sınırlı bir yayılma imkânı buldu. İsâ aleyhisselâm dünyada iken Yunanistan’da işitilmesi muhaldir. Eflâtun’un işittiği başka bir peygamber olabilir. Öyle bile olsa tebliğinin tam olarak kendisine ulaştığı belli değildir.

 



Sual:
Polonya’da tarih doktorası yapan bir Azerî genciyim. Orhon Âbidelerinde şöyle bir ifade geçiyor: "Tanrı tek tanrıda bulmuş Türk Bilge Kağan". Bu ne demektir? Avrupalı bazı tarihçiler Şah İsmail’in de bu yolda bir tavrının olduğu ve bunun Pers siyasî kültüründe Şehinşah (Şahlar şahı) denilen Kisrâların, Antik Mısır ve Bâbil’de olduğu gibi, kendisini yeryüzü tanrısı olarak görmesi geleneğine dayandığını söyler. Azerî tarihçiler ise Safevîlerin Türk Devleti olduğunu ispat için, eski Türk geleneğinde hakanın Tanrı kadar kutsandığını söyler ve bunun için Orhon âbidelerindeki o yazıyı kullanır. İşin aslı nedir?

Cevap;
“Tengri kimin tengri bolmuş Bilge Kağan” demek, bir olan Tanrı'nın kendisi gibi başkalarına benzemeyerek yarattığı ve kut verdiği, yani insanları idare hak ve vazifesini yüklediği kimse demektir. Eski Türk siyasî geleneğinde kaderin tahta çıkardığı hakana, Tanrı’nın kut verdiğine inanılır. Bu sebeple hakana itaat, tanrıya itaat; ona isyan, Tanrı’ya isyan demektir. Bu, bütün monarşilerde, hatta İslâm siyasî kültüründe de aşağı yukarı böyledir. Yoksa hakanın Tanrı olduğu veya Tanrı’dan parça olduğu yahud kendisine tapınılacağı gibi bir inanç eski Türklerde yoktur. Antik devirde, kralların tanrı olduğu ifadesi de bence yanlış anlaşılan bir ifadedir. Bu cemiyetlerde, aklı başında insanlar vardı. Ölümlü ve âciz bir varlığı tanrı olarak kabul edeceklerine inanmak abartılı olur. Bu, kralların tanrının iradesinin tecellisi olduğu ifadesinin, yanlış anlaşılmış veya dejenere edilmiş hâli olsa gerektir.

Şah İsmail’in böyle bir tavrı olduğuna dair kat’i malumat olmamakla beraber, Dehnâme adlı eserinden, kendisini Hazret-i Ali’nin yeryüzündeki tecellisi olarak gördüğü anlaşılıyor. Bu ise hulûl itikadı ile izah edilir. Şiîliğin gulât denilen aşırı kollarında, Allahü teâlâ’nın Hazret-i Ali’ye hulûl ettiği, içine girdiği, basit tabirle Hazret-i Ali şeklinde göründüğüne dair bir itikat vardır. Daha sonra Hazret-i Ali’nin ruhu, bazı seçkin kişilerde tecelli eder. Mesela Fâtımî hükümdarı Hakîm kendisini böyle görmekteydi. Şah İsmail’in de bu itikada olduğu anlaşılmaktadır. Bu itikadın Yahudilik ve Hıristiyanlık’ta misalleri olduğu gibi, eski Hind felsefesinden dünyaya yayıldığını söylemek mümkündür. Hulûl itikadı, İslâmiyet’e açıkça aykırıdır. Şirk sayılır.

Üstelik Şah İsmail Türk değil, Kürd aslındandır. Ama kendisi Arablık, hatta seyyidlik iddiasında idi. Ama Safevî Devleti, Akkoyunlu Devleti’ni yıkıp, mirasına konduğu ve teb’asının da ekersisi Türkmen olduğu için Pers değil, daha ziyade Türk siyasî geleneklerinin tesirini taşır.

Sual:
“Türkler nasıl müslüman oldu?” başlıklı yazınızı aksi fikirdeki bir arkadaşıma okudum. “Resmî tarihi yazmış” dedi. Kaynağınızı ve bunun aksini iddia edenlerin kaynağını beyan ederseniz sevinirim.

Cevap;
Hangi resmî tarih olduğunu arkadaşınıza sorun. Resmî tarih, bir ideolojinin kabul ve empoze ettiği tarih telakkisidir. Türkiye’de hâkim ideoloji, benim yazımda ifade ettiğimin tam aksini, Türklerin kılıç zoruyla müslüman olduğunu söyler. İsmail Hami Danişmend'den Ramazan Şeşen'e, hatta Will Durant'a kadar bütün muteber kaynaklar, benim söylediğim şekilde bildiriyor. Resmî tarihi müdafaa ettiği anlaşılan arkadaşınızın bunun aksini ispatlayan muteber kaynakları beyan etmesi gerekir.

Sual:
Piyasada İngiliz Casusu'nun İtirafları adında bir kitap dolaşıyor. Bunun orijinalinin bulunmadığı, Hüseyin Hilmi Işık tarafından kurgulanıp yazıldığı söyleniyor. Doğrusu nedir?

Cevap;

Cevab: İngiliz Casusunun İtirafları adıyla Türkiye'de neşredilen kitap, Suudi Arabistan'da Vehhabiliğin doğuşunda İngiliz gizli servisinin rolünü anlatan bir hatıra kitabıdır. Bu hatıralar, ilk önce Alman gazetesi Spiegel’de, sonra da meşhur bir Fransız gazetesinde tefrika edilmiştir. Lübnanlıbir doktor tarafından Arapça'ya tercüme edildi. Hüseyin Hilmi Işık'ın 1990'da neşrettiği nüsha, bundan tercüme edilmiş ve ilâvelerle zenginleştirilmiştir. Kitabın ortaya çıkışı, 1990'dan çok öncelere dayanır. Bilahare Arabca'dan Farsça'ya, “Memoirs of Hempher, The British Spy to the Middle East” adıyla İngilizceye ve diğer dillere tercüme edilmiştir. Vehhabî mezhebi mensuplarının ve Suudi Arabistan’ın kendileri aleyhindeki neşriyata karşı çıkmaları gayet tabiîdir. Kitabın orijinalitesinin isbatı şu an için mümkün olmasa bile, anlatılan hâdiselerin tarihî ve aktüel gerçeklere uygunluğu bakımından söylenecek söz yoktur.



Sual:
Hazret-i Ali için kullanılan "kerramallahu vecheh" ifadesi ne mânâya gelmektedir?

Cevap;
Allah yüzünü şereflendirsin demektir. Hiç puta tapınmadığı, müslüman olarak büluğa erdiği yahud hiç avret yerine bakmadığı veya harama bakmadığı için bu isim verilmiştir deniyor. (Mir’at-ı Kainat)

Sual:
Neciyyullah ve Safiyyullah ne demektir?

Cevap;
“Allah’ın kurtardığı” ve “Allah’ın tasfiye ettiği, saflaştırdığı” mânâsına Nuh ve Adem aleyhimesselâm için kullanılan Kur’anî tabirlerdir.

Sual:
Fatih Sultan Mehmed’i büyüten annesi Mara Despina Hatun’un evliliği sırasında Hıristiyanlığı bırakmayıp, daha sonra da Sırbistan’a dönerek manastıra kapandığı doğru mudur? Benim bildiğim herkes saraya girmeden önce müslüman oluyordu...

Cevap;
Sultan II. Murad ile Sırb kralının kızı Mara’nın evliliği, daha önceki Osmanlı padişahlarında olduğu gibi siyasî maksatlarla idi. Mara kendi dininde kalmıştır. Hiç Müslüman olmamış, kocası ölünce, kendi isteğiyle memleketine giderek manastıra kapanmıştır. Mara cariye değil, Sırp kralının kızı idi. Müslüman bir erkeğin ehl-i kitab bir kadın ile evlenmesi câizdir. Mara Despina Hatun, Fatih Sultan Mehmed’in annesi değil, üvey annesi idi. Sultan Fatih tahta çıkınca kendisine hürmet etmiş ve Edirne’de kalırsa hizmetinde bulunacağını va’detmişti. Zevcinin üzüntüsünü tutan Mara Despina ise memleketine dönüp dünyadan el etek çekmeyi tercih etti. Bunun üzerine Sultan Fatih kendisine vefatına kadar kullanmak üzere bir gelir tahsis etti ve vâlidem diye başlayan bir mektup yazdı. Bu sebeple bazı tarihçiler bu kadının Sultan Fatih’in annesi olduğu vehmine kapılmıştır. Türk-İslâm geleneğinde üvey anneye vâlide diye tazimkârâne hitab etmek vardır. Hatta bazı kısa görüşlüler Sultan Fatih gibi büyük bir hükümdarın Müslümanlar ve Türkler arasından çıkabileceğine ihtimal vermeyip, onu ancak Hıristiyan bir annenin yetiştirebileceğini söylemiştir. Sultan Fatih’in annesi Halime Hümâ Hatun, büyük ihtimalle İsfendiyar Beyinin kızı idi.

Sual:
İmam Birgivî’nin Ziyâretü’l-Kubûr adlı kitabında kabir ziyareti hususunda Ehl-i sünnete aykırı görüşler ileri sürdüğü doğru mudur?

Cevap;
Birgivi'ye izafe edilen Ziyâretü'l-Kubûr risâlesi, Hanbelî âlimlerinden İbnü Kayyımi’l-Cevziyye’nin İğâsetü’l-Lehfân kitabının hülâsası mahiyetindedir. Birgivî’nin İbnü Kayyım’a, belki de Hanbelî mezhebinden bir âlime atıfta bulunduğu tek kitaptır. Dr. Huriye Martı adında bir arraştırmacı, Birgivî Mehmed Efendi – Hayatı, Eserleri ve Fikir Dünyası adlı eserinde (2. Baskı, Ankara, 2011, s. 65, 97) risâlenin Birgivî’ye aidiyetinin şüpheli olduğunu söylüyor. Bir asır sonra ortaya çıkan ve gûyâ bid’atlerle mücadelesiyle tanınan Kadızâdeliler tarafından Birgivî’ye nisbet edilmiş olması muhtemeldir. Son zamanlarda yapılan araştırmalar bunu göstermiştir. Nitekim risâlede, Birgivî’nin te’lif tarzına muhalif olarak iktibaslar sayfalarca sürmekte ve bazen aynı cümle defalarca tekrar edilmektedir. Diğer kitaplarında ismi geçen ve elinin altında bulunan klasik Hanefî kitaplarına bu risâlede atıf yapılmamıştır. Bu, Hanefî mezhebine sıkı bağlılığı ile bilinen Birgivî’nin tarzına uymaz. Ayrıca, risâlenin te’lif tarihi belli olmadığı gibi, müellif ve eserlerinin tanıtıldığı el-Ikdü’l-Manzûm, el-Aylemü’z-Zâhir, Keşfü’z-Zunûn ve Hadâiku’l-Hakâik gibi eserlerde Birgivî’nin eserleri arasında zikredilmemiştir. Kitabın orijinal nüshası da elde bulunmamaktadır. Ömrünün sonunda kaleme aldığı et-Tarikâtü’l-Muhammediyye’de bahsi geçen mevzuların teferruatı için diğer risâlerini kaynak gösterirken, kabir ziyareti hususunda ne Ziyâretü'l-Kubûr risâlesine, ne de İbni Kayyım’ın eserine atıfta bulunulmaktadır. Birgivî'ye atfedilen “Ölüleri anmak için yapılan âyinlere, şefaat istemek için mezar ve türbeleri ziyaret etmeye” dair fikirler, et-Tarikâtü’l-Muhammediyye, Ahvâlü Etfâli’l-Müslimîn ve Vasiyetnâme gibi kitapları tedkik edildiğinde, İbn Teymiyye ve talebesi İbn Kayyım gibi aşırılıklarıyla tanınmış âlimlerden ayrıldığı görülmektedir. Birgivî, bid’atlardan kaçınma hususunda şiddetli tavır gösteren bir âlimdir. Ama onun çok tutulan eserlerinde kabir ziyaretini, istigâse ve tevessülü yasaklayan bir kelime yoktur. Ancak kabir ziyaretinde cahil halk tarafından yapılan aşırılıklara ve işlenen bid’atlere dikkat çekilmektedir.

Sual:
Şair Mehmed Akif Ersoy'un Çanakkale Şehitlerine adlı şiirinde geçen "Bedr'in aslanları, ancak bu kadar şanlı idi" mısraının, dinen bir mahzuru var mıdır?

Cevap;
Kur’an-ı kerimde övülen, Hazret-i Peygamber tarafından hepsinin cennetlik olduğu bildirilen, Eshab-ı kiramın ve peygamberlerden sonra insanların en üstünleri sayılan, bereket ve belâlardan korunmak için isimleri yazılıp evlere asılan Bedr kahramanlarını hafife alan bu ifadenin mahzurlu olduğu açıktır. İslamî hassasiyete sahip birinden beklenmeyecek bir sözdür. Çanakkale Harbi’ne katılan askerler içinde iman, amel ve ahlâk bakımından her çeşit insan vardır. Şairler, umumiyetle hisleriyle hareket eden kimselerdir. Böyle abartılı ifadelere meraklıdır.

Sual:
Osmanlı Devleti’nde XIX. asırda sahtekârlık suçları üzerine bir çalışma yapıyorum. Elbette bu suçlar XIX. asırda ilk defa ortaya çıkan vakalar değil. Fakat bu asra bakıldığında Osmanlı cemiyetinde suç nisbetinin arttığını ve suç yelpazesinde de bir çeşitlenme olduğunu görüyoruz. Siz bunu neye bağlıyorsunuz? Hukuk sistemi yeterince caydırıcı değil miydi? Devlet bunları engelleyebilmek için ne gibi adımlar atmıştır?

Cevap;
Bahsettiğiniz mevzular suçun psikolojik ve sosyolojik muhtevasıyla alakalıdır. XIX. asır Osmanlı Devleti’nde bir kırılma devresidir. Gayrımüslim unsurlar ihtilâl yaparak istiklâllerini elde etmiş; asırlık İslâm toprakları elden çıkmış; devlet milletlerarası platformda her dilediğini yapacak ve yaptıracak imkânlardan mahrum kalmıştı. Cemiyet düzeni esaslı bozulmuş; malî çöküntü, başta adalet mekanizması olmak üzere her şeyi altüst etmişti. Sosyal hayatta da buna muvazi bir çöküntü yaşanmaktaydı. Tımar kaldırıldıktan sonra köyler boşalmış, şehirler fakir ve ümitsiz kalabalıklarla dolmuştu. Bitmek bilmeyen harbler ve iktisadî sıkıntılar cemiyeti seyyal ve kozmopolit bir hâle getirmişti. Bu da suç nisbetinde ve çeşitlerinde değişiklik ve artmaya yol açtı. O zamana kadar ekseri adam öldürme, dövme ve hakaret gibi ihtiras suçlarına rastlanırken, bu asırda hırsızlık, gasp, eşkıyalık, kalpazanlık suçları ekseriyet kazandı. Yine de bu hususta istatistikî bir tedkikat yapmadan kat’iyetle konuşmaktan kaçınmak lâzımdır.

Hukuk sisteminin caydırıcı olmaktan çıktığını söylemek kolay değildir. Ancak adlî rüşvet, adam kayırma, geniş topraklarda izini kaybettirme gibi sebepler üzerinde durulabilir. Devlet, eski adaletnamelere benzer fermanlar ve kanunnamelerin halefi yeni ceza kanunları neşretti. Yine de bu hususta muasırlarına, mesela Rusya’ya, hatta Avusturya’ya göre çok da geride kaldığı söylenemez.

Hadisenin iktisat tarihi ile alakalı kısmını da göz ardı etmemek lazımdır. Para ayarındaki değişiklikler, para kıtlığı, yed-i vahid usulü, ihracat yasağı, gümrük muafiyeti veya yüksekliği gibi hususlar da sahtekarlık üzerinde tesir icra etmiştir.

Sual:
Demokratik memleketlerde, en dindar gözüken siyasî parti bile, şer’î hukuka aykırı kanunlar üzerine yemin etmekte ve memleketi gayrı islâmî hükümlerle idare ettikleri için,yaptıkları câiz olur mu? Mekke’de henüz müslümanlar güçsüz iken bile müşriklerin “Bir sene sizin dediğinizi yapalım, bir sene de bizim dediklerimiz olsun” teklifini Hazret-i Peygamber reddettiğine göre bunlara rey verenlerin vaziyeti nedir?

Cevap;
Müslümanların hâkim olduğu bir memlekette zaten böyle bir şey mevzu bahis olamaz. Böyle olmayan bir yerde Müslümanların sözünün geçmeyeceği, şer’î hukukun resmiyette tatbik olunamayacağı açıktır. Burada siyasî parti eğer insanlara, Müslümanlığa hizmet etmek maksadıyla hareket ediyorsa, bu şekilde yemin etmesi düşmana karşı hüd'a (hile) olur. Harb hiledir. Şeriata aykırı kanun ve icraatlarda da bunlara inanarak yapmadığı müddetçe ikrah bahis mevzuu olur. Bahsettiğiniz hadiseyi işitmedim. Peygamber aleyhisselamın her hali bugünki insanlara uymaz. O peygamber idi. Kaldı ki meselâ Hudeybiye'de Medine’ye sığınan müslümanları mekke’ye iade etmek hususunda müşriklerin sözüne uymuştur.

Sual:
İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed, İmam Müzenî gibi âlimlerin müstakil mezheb sahibi kabul edilmeyip, bir mezheb içinde müctehid kabul edilmelerinin sebebi nedir?

Cevap;
Bu imamlar, hocalarından farklı bir usul getirmiş değildir. İctihadlarını hocalarından görüp tasvib ettikleri usule göre yapmışlar; ama bazı meselelerde farklı bir ictihada varmışlardır. Ama meselâ İmam Ebu Hanife, hocası Hammad’dan, İmam Mâlik, hocası Nâfi’den, İmam Şâfiî, hocaları İmam Mâlik ve Muhammed’den, İmam Ahmed, hocası İmam Şâfiî’den farklı bir ictihad usulü ortaya koymuş ve benimsemiştir. İmam Ebu Yusuf ve Muhammed de bunu yapabilecek kudrette idi. Ama yapmadılar. Başta hocalarına olan bağlılıkları buna engel oldu. İkinci bir husus, İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed, İmam Müzenî gibi zâtların hocalarına muvafakati, muhalefetinden daha fazladır. Yani hocalarına uydukları kaviller, ayrıldıklarından daha çoktur. Bu sebeple sonra gelen âlimler bu kavilleri, mezhebin kavli saydılar. Ama muhalefeti muvafakatinden çok olan Mâlikî’de İbnül-Arabî, Şâfiî’de İmam Gazâlî ve Taberî gibi âlimlerin kavilleri mezhebin kavli sayılmadı. Üçüncü bir husus sonra gelen mezheb ulemasının kabulleridir. Ebu Hanife bir mezhep kurmuş değildi. Belki Ebu Yusuf hocasından sonra müstakil bir mezheb yürütecekti. Nitekim Ebu Hanife, Hammad’ın yolunda yürümedi. Ebu Yusuf da böyle yaptı. Hanefi uleması, Ebu Hanifeyi mezheplerinin kurucusu, Ebu Yusuf ve Muhammed’i ise mezhebin iki rüknü kabul ettiler. Onların hocalarına muhalif kavillerini bile mezhepten saydılar.

Sual:
Türklerin İslâm’a geçişiyle alâkalı katıldığınız bir televizyon programında niye Kuteybe bin Müslim tarafından Türklere yapılan katliâmlardan hiç bahsetmediniz?

Cevap;
Mevzu Arablarla Türklerin harbleri değildi de ondan. Kuteybe, İslam ordularının kumandanı olarak Türkistan'a girdi. Mukavemet edenlerle savaştı. Yenilenler her savaşta öldürülür. Savaşmayanlar, teslim olanlar veya iman edenler canını kurtardı. İman etmeyi kabul etmeyenler de ölümü seçti. Harbdeki ölümler katliâm olarak vasıflandırılmaz. Katliâm mevzubahis ise, bugün dünya Müslüman nüfusu arasında Türklerin sayısı bir hayli çoktur. Şurası da bir gerçektir ki, Müslüman Türkler, imanlarını ve bu vesileyle sonradan dünya tarihinde oynadıkları mühim rolü, Kuteybe bin Müslim'e borçludur.

Sual:
Hazret-i Ali ve diğer sahâbiler arasındaki mücadeleyi sadece ictihad farklılığına bağlamak kâfi midir? Bunun ayaklanma gibi fıkhî hükmü yok mudur?

Cevap;
Hazret-i Aişe, Talha, Zübeyr gibi sahâbiler, ayaklanmış değildi. İstemedikleri halde bir hercümercin içinde isyancı mesabesinde tutuldular. Şam Vâlisi Hazret-i Muaviye, Halife Hazret-i Osman’ın katillerine kısas yapmadığı için Hazret-i Ali’nin meşru halifelik hakkını kaybettiği ictihadına vardı. Hazret-i Peygamber’in “Halife olduğun zaman adaletle ve yumuşaklıkla hükmet” sözünden halifeliğinin zamanının geldiğine hükmetti ve kendisini halife ilan etti. Âlimler, Hazret-i Muaviye ilk zamanlar bâgî hükmünde idi; Hazret-i Hasen’in halifeliği kendisine devredip herkes kendisine biat etikten sonra meşru halife oldu demiştir. Çünki hadis-i şerifte Hazret-i Ali’nin ordusunda bulunan ve Sıffîn Harbi’nde şehid düşen Ammar bin Yâsir için "Seni bâgiler öldürecek" buyurulmuştu. Ehl-i sünnet itikadına göre sahâbe-i kiram udûldür. Yani günah işlemekle adalet vafsını kaybetmez. Sahâbiler hem müctehiddir; hem de onların dünyevî kusurlarının Resulullah ile sohbetlerinin hatırına affedildiği hadis-i şerif ile bildirilmiştir. Bu bakımdan sair insanlarla aynı statüde mütalaa edilemezler. Bu sebeple malum hadiselere ictihad farklılığı deyip geçmek en iyisidir.

Sual:
Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî Hazretleri Kürt asıllı mıydı?

Cevap;
Irak kuzeyindeki Süleymaniyye’de Cafi Kürt aşiretindendir. Soyu Hazret-i Osman'a dayandığından, Kürtleşmiş bir Arab ailesinden geldiği anlaşılıyor. Bu sebeple Şeyh Hâlid-i Kürdî diye bilinir. Bağdad’da uzun zaman kaldığı için Şam’a geldikten sonra Bağdâdî nisbetiyle de anılmıştır. Osmanî nisbeti de kullanılır.

Mevlânâ Hâlid, vefatına yakın vakıf ve vasiyetlerde bulunduktan sonra yanına gelen talebesi ve halifesi İbni Âbidîn hazretleri; “Efendim! Dün gece rüyamda Hazret-i Osman'ın vefat etmiş olduğunu gördüm. Çok büyük bir kalabalık oldu. Cenaze namazını ben kıldırdım." diyerek rüyasını anlattı. Mevlânâ Hâlid hazretleri de; "Yakında ben vefat ederim. Sen de kalabalık bir cemaat ile cenaze namazımızı kıldırırsın; çünkü ben, Hazret-i Osman'ın evlâdındanım." buyurdu. İbn-i Âbidîn bunu duyunca çok üzüldü ve rüyasını anlattığına çok pişmân oldu. Gerçekten Mevlânâ Hâlid birkaç gün sonra vefat etti. Namazını İbni Âbidîn kıldırdı. Kabri Şam’da Kasyun tepesinde ziyaretgâhdır.

Mevlânâ Hâlid, Nakşibendî tarikatının en önde gelen simalarındandır. Zâhirî ilimlerde de üstad ve zamanın müceddidi idi. Nakşibendî tarikatında da kendi adıyla anılan kolun kurucusudur. İleri görüşüyle, yakın İslâm beldelerinin her yerine talebe ve halifelerini göndermiş; Nakşî tarikatini geniş beldelere yaymaya muvaffak olmuştur. İstanbul ve Anadolu’da en güçlü tekkeleri kurdular. Zenginler ve hükümet adamlarından uzak durmayı şiar edindiği halde, devlet ricâlinden çok müridleri olmuş; hatta zamanın padişahı Sultan II. Mahmud’un sempatisini kazanmıştır. Öyle ki bu padişah ve sonraki padişahlardan Sultan Abdülmecid ile oğlu Sultan Vahîdeddin Nakşî-Hâlidî idi. Bugüne intikal eden Nakşî tekkelerinden neredeyse tamamı Hâlidî kolundandır. Mevlânâ Hâlid’in hocası Abdullah Dehlevî’nin diğer halifelerinden gelen kollar da vardır.

Sual:
Hazret-i Peygamber, şalvar giymiş midir?

Cevap;
Şalvar, İbrahim aleyhisselâmın sünnetidir. Şalvar, entarinin altına don, pantolon gibi avret yerinin açılmasını önleyen bir şey giymek demektir. Hazret-i Peygamber şalvar giymiş; hatta “Ayakta şalvarını giymek fakirliğe sebep olur” buyurmuştur. Sahabilerden şalvarı olan giymiş, olmayan giymemiş, entari veya peştemal ile örtünmüştür. Hazret-i Ali’nin fitne zamanında “Koyun sürüsünü kesmedim yani aralarından geçmedim, şalvarımı ayakta giymedim. Bu hüzün nereden geldi, anlamadım” buyurduğu meşhurdur. Pantolon, İtalya menşeli olmakla beraber, şalvarın şekil değiştirmiş hâlidir. Ata binmekte kolaylık temin etmesi sebebiyle Türkler arasında tutulmuş ve bu vâsıtayla Avrupa’da tanınmıştır. Âdetlerde, Müslüman olmayanlara uymak câiz görülmüştür.

Sual:
1883 yılının Ocak ayında Selânik vilâyetindeki miras işlerine asliye mahkemesi mi bakıyordu?

Cevap;
O tarihte ahvâl-i şahsiye denilen evlenme, boşanma, nesep, velâyet, ehliyet ve miras ile kısas ve diyet dâvâlarına tek hâkimli şer'iyye mahkemesi bakardı. Asliye mahkemeleri cumhuriyetten sonra kuruldu. Bahsettiğiniz mahkeme ilâmı sahtedir. Damga pulu bile sonraki tarihlidir. Metinde bir mahkeme kâtibinin asla yapamayacağı imlâ hataları vardır. Üstelik yazı, mahkeme ilâmlarında kullanılan yazı değildir. Mahkemenin, o zamanlar gayrı resmî olarak faaliyet gösteren umumhânelerden birisine resmî müzekkere yazıp cevab alması da çok gülünçtür.

Sual:
Hazret-i Ali’yi şehid eden İbni Mülcem müslüman mıydı?

Cevap;
Hâricî bid’at mezhebinden bir müslüman idi.

Sual:
Sizce Lozan bir zafer mi, hezimet mi?

Cevap;
Şahsa ve bakış açısına göre değişir. Kemalistler için zafer, muhafazakârlar için hezimet sayılır.

Sual:
Zaman yolculuğu mümkün olsa, asr-ı saadette gidilirdi. Şu halde imkânsız denebilir mi?

Cevap;
Bu bir fen meselesidir. Maneviyatı yüksek olan zâtların, zaman yolculuğuna ihtiyaç duymaksızın, başka usullere müracaat ederek eskiler ile görüştüğü yaygın bir rivayettir. İmam-ı Rabbani, Mektubat’ta Reşehat'ta anlatılan bir hâdise münasebetiyle tayy-ı mekânın mümkün, ama tayy-ı zamanın mümkün olamayacağını ima ediyor.

Sual:
Hazret-i Meryem, dünyadaki kadınların en üstünü müdür? Onu böyle yapan hususiyetler nelerdir?

Cevap;
Âli İmrân sûresi 42. âyet-i kerimesinde meâlen buyuruluyor ki: Melekler şöyle demişti: “Ey Meryem! Allah seni seçip temizledi. Seni bütün dünya kadınlarından üstün tuttu”. Kasâs sûresinin başındaki âyet-i kerimelerde ise Musâ aleyhisselâmın annesi ve Firavun’un hanımı övülmektedir. Ulemâ der ki: Kan bakımından yakın olduğu için, Hazret-i Fâtıma, Hazret-i Hadîce ile Hazret-i Âişe’den dahâ üstündür. Fakat bir bakımdan üstünlük, her bakımdan üstün olmasını göstermez. Bu üçünden en üstün hangisi olduğunu, âlimlerimiz başka başka söylemiştir. Hadîs-i şerîflerden anlaşıldığına göre, üçü de ve Hazret-i Meryem ve fir’avunun hâtunu Hazret-i Âsiye, dünya kadınlarının en üstünüdürler. Hadîs-i şerîfte, “Fâtıma, Cennet hâtunlarının üstünüdür. Hasen ve Hüseyn de, Cennet gençlerinin yüksekleridir” buyuruluyor ki, bu, bir bakımdan üstünlüktür (İtikadnâme). Nitekim Taberânî, Hâkim ve Müsned’de geçen hadîs-i şerîfte “Cennet kadınlarının en efdali. Hüveylid kızı Hazret-i Hadîce, Fatımatü binti’n-Nebiy, İmran kızı Meryem ve Firavun'un halilesi ve Müzahim kızı Âsiye'dir” buyurulmaktadır. Taberânî ve Bezzâr’daki hadîs-i şerifte ise, “Hadîce, devrindeki kadınların en hayırlısıdır. Meryem, devrindeki kadınların en hayırlısıdır. Fâtıma, devrindeki kadınların en hayırlısıdır” buyurulmaktadır. Yine bir başka rivayette: "Meryem'den sonra cennet kadınlarının efendisi Fâtıma ile Hadice'dir." Buyuruldu.
Kurtubî tefsirin’de hülâsaten deniyor ki: Allahü teâlânın Meryem’i seçip temizlemesi hususunda, Mücâhid ve Hasan küfrden temizlenmeyi anlamış; Zeccâc ise hayz, nifas ve benzeri hallerden temizlenmeyi ve Hazret-i İsa’yı doğurmak üzere seçildiğini bildirmiştir. Âlemlerin kadınların üstün tutmayı ise Hasan, İbni Cüreyc gibi müfessirler çağdaşı olan kadınlardan üstün tuttuğu mânâsını vermiş; Zeccâc gibi bazıları ise Sûr'a üfürüleceği ana kadar bütün kadınlardan üstün olduğunu söylemiştir. Kurtubî “Sahih olan da budur” diyor.
Bir hadîs-i şerifte (Müslim) "Erkeklerden pek çok kimse kemale ermiştir. Fakat kadınlardan İmrân kızı Meryem ile Firavun'un karısı Âsiye'den başkası kemale ermemiştir. Ve şüphesiz Âişe'nin kadınlara olan üstünlüğü, tiridin diğer yemeklere olan üstünlüğü gibidir." Buyuruldu. Ulemâ der ki: Kemâl en ileri noktaya varmak ve noksansız olmak demektir. Herşeyin kemali kendisine göredir. Mutlak kemâl ise yalnızca yüce Allah'a aittir. Şüphesiz ki insan türünün en mükemmel olanları peygamberlerdir. Ondan sonra ise sıddîklar-dan, şehidlerden ve sâlihlerden müteşekkil Allah'ın evliyası gelir.
Kur'ân-ı Kerîm'in ve hadis-i şeriflerin zâhir ifadesi Hazret-i Meryem'in, Hazret-i Havva'dan Kıyametin kopuşuna kadar görülecek son kadına kadar bütün dünya kadınlarının hepsinden faziletli olmasını gerektirmektedir. Çünkü melekler kendisine Allahü teâlâdan mükellefiyet, haber vermek ve müjdelemek gibi şeyler ihtivâ eden vahyi -diğer peygamberlere bildirdikleri gibi- bildirmişlerdir. Meryem’in bu sebeple peygamber olduğunu söyleyen âlimler de vardır. Ama umumun görüşü böyle olmadığıdır. Ondan sonra ise fazilette, Hazret-i Fatıma, sonra Hazret-i Hadice ve sonra da Hazret-i Âsiye gelir. Nitekim İbni Abbas’ın rivâyetine göre: Resûlullah aleyhisselâm’ın şu sözü meseledeki müşkililği kaldırmaktadır: "Dünya kadınlarının efendisi Meryem, sonra Fâtıma, sonra Hadice, sonra da Âsiye'dir."
Allahü teâlâ Hazret-i Meryem'e hiçbir kadına vermediği şeyleri bilhassa vermiştir. Bunlar Ruhü'l-Kuds'ün onunla konuşması, ona görünmesi, gömleğinin yakasına üflemesi ve üflemek için ona yakınlaşmasıdır. Bunlar, hiçbir kadına verilmiş değildir. Ayrıca Hazret-i Meryem, Rabbinin kelimelerini tasdik etmiş ve çocuk doğacağı müjdesi kendisine verilince Hazret-i Zekeriyya'nın alâmet istemesi gibi ayrıca bir alâmet istememiştir. İşte bundan dolayı Allahü teâlâ indirdiği Kitab-ı Hakîminde ona “Sıddîka”, yani çokça tasdik eden, Rabbinin sözlerini doğrulayan kadın adını vererek şöyle buyurmuştur: "Ve onun annesi sıddîka bir kadındı." (Mâide suresi, 75). Bir başka yerde de Allahü teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Ve o Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tas­dik etmişti. O kânitlerden, yani Allah'ın emirlerine itaat edenlerden idi" (Tahrim suresi, 12).
Hazret-i Meryem, daha dünyaya gelmeden hayırlı bir işe, Mescid-i Aksâ’ya hizmete adanmıştı. Kendisine ruh üflenip, babasız çocuğa hâmile kalınca, kavmi tarafından aşağılandı. Bu yolda çok sıkıntılar çekti. Oğluna yapılan eziyetler bir anne için kaldırılacak yük değildir. Oğlunun yükselmesinden sonra da sıkıntılar içinde yaşamıştır. Bütün bunlar ve Mesîh’in annesi olma şerefi, Hazret-i Meryem’i kadınların en üstünü yapan hususiyetlerdir.

Sual:
Manastırlı İsmail Hakkı hakkında malumat verebilir misiniz?

Cevap;

Manastırlı İsmail Hakkı, Manastır’da 1264/1846’da doğdu. İstanbul’da tahsil görüp icâzet aldı. İstanbul’un büyük câmilerinde vâizlik yaparak şöhret kazandı. Hukuk Mektebi ve Medresetü’l-Vâizîn’de Arapça hocalığı yaptı. Meşrutiyetten sonra İttihadcılara destek verdiği için muhafazakâr çevrenin nefretini çekti. Masonluk ve İttihadcı dalkavukluğu ile itham olundu. Hatta Ayasofya’daki bir vaazından sonra kürsüden inerken düşüp ayağını kırması, bir ilahî ceza olarak görüldü. Ferâiz ve nikâha dair iki eserinden başka İmam Ebû Hanîfe’nin menkıbelerine dair Mevâhibü’r-Rahman kitabı vardır. Sırat-ı Müstekîm ve Sebîlü'r-Reşâd mecmualarındaki yazılarında mezheblerin telfîkini müdâfaa etmiştir. 1330/1913’te İstanbul’da vefat etti. Görülüyor ki, Manastırlı İsmail Hakkı âlimdir. Kıymetli kitapları vardır. Ancak hayatı karışık bir şahsiyettir.



Sual:
İmam-ı Rabbânî hazretlerinin Selim Cihangir Han'a yazdığı üçüncü cild, 47. mektubunda kendisini fazlaca aşağı tutup, sultanı da fazlaca övmesindeki hikmet nedir?

Cevap;

Hindistan’da hüküm süren Gürgâniye Devleti’nin hükümdarlarını, Osmanlı padişahları kadar yüksek seciyeli zâtlar olarak görmek doğru değildir. İçlerinde dine ve insanlara hizmetleri kadar, daha ziyade muhitlerinin tesiri altında kalarak haksızlık yapanları da vardır. Ekber Şah’ın hâli ehline malumdur. Hindu asıllı eşinin ve vezirlerinin tesiriyle dinden çıkmış; hatta İslâmiyeti yasaklayarak din-i ilahî adında bir kurmuş; kendisini de ilahlık mertebesine yükseltmişti. Bunun oğlu Selim Cihangir, babası gibi değildi. Bununla beraber Şiî asıllı karısı ve vezirinin telkinleriyle Ehl-i sünnet mensuplarına çok sıkıntılar vermiş; hatta İmam Rabbânî’yi, kendisine secde yaparak selâm vermemesini bahane edip haksız yere üç sene Guvalyar Kalesi’nde hapsetmiştir. Bunun oğlu Şah Cihan babasından daha iyi bir hükümdar ise de, zevcesine olan aşırı aşkı, devlet işlerini yüzüstü bırakmasına sebep oldu. İsrafa varan harcamalarla zevcesi için Tac Mahal adlı muhteşem bir türbe inşa ettirdi. Bu sebeple oğlu Âlemgir Evrengzib tarafından tahttan indirildi. Âlemgir, hem âlim ve fâzıl, hem de hem İmam Rabbânî’nin halifesinin halifesi Seyfeddin Fârukî’ye hürmetkâr idi. Buna rağmen, zâhir ulemasının reaksiyonundan çekindiği için Mektubat’ın okunmasını Hindistan’da yasaklamıştı.
Bu devirde Hindistan’da gerek Hindular, gerekse Şiîler büyük güç ve nüfuz kazanmıştı. İmam Rabbânî’nin Ehl-i sünnet çizgisindeki faaliyetleri bunlar arasında büyük bir düşmanlık uyandırdı. Bu arada zâhir ulemâsının Mektubat’taki tasavvufî sembollere dair itirazları İmam Rabbânî ve talebelerine karşı bir muhalefeti güçlendirdi. Kendisini tekfir edenler bile oldu. Tam bu sırada bir Şiî âliminin öldürülmesinden o mesul tutuldu. İşte, İmam Rabbânî, bütün bu nâmüsait şartlar altında irşad faaliyetini yürütebilmek için, ilm-i siyasete çok riayet etmiş; icabında sultanlara karşı alttan almıştır. Mektubat’ta tarihin en haşin hükümdarlarından olan Emir Timur, Nakşî büyüklerine hürmeti ve başka hayırlı işleri bakımından “Timur mürd iman bürd” (Timur öldü, imanı veya emniyeti beraberinde götürdü) sözüyle övülür. Hakkında “Nakşî büyüklerine olan hüsnü zannı sebebiyle iman ile gitmiş olması umulur” denir. Böylece hâlihazırdaki sultanlar, büyük dedeleri övülerek ve onun Nakşî büyüklerine olan hürmeti dile getirilerek insafa davet edilmektedir.
Emir Timur hakkındaki Mektubat’ta geçen bu söz Şah Nakşbend’e nisbet edilirse de, Şah-ı Nakşibend, Emir Timur’dan 16 sene evvel vefat etmiştir. Üstelik kendisiyle görüşmemiştir. Emir Timur, gençliğinde Emir Külâl’e hüsnü zan ederdi. Şah Nakşibend’in türbesinden geçerken halılarının silkindiği görüp, bereketlenmek için altından geçtiği rivayet olunur. Bu hüsnü zannın hâsıl ettiği manevî destek, Emir Timur’a büyük bir dünyevî şan ve şöhret kazandırmıştır. Emir Timur’un torunu Bâbür Şah ve bunun oğlu Hümâyun da Ubeydullah Ahrar ve halifelerinin muhibleriydi. Gürgâniyye sultanlarında inhiraf Ekber Şah ile başlamıştır. Şah Cihan, İmam Rabbânî’yi hapiste ziyaret edip, babasına ayaklanmak için desteğini istemişse de, İmam Rabbânî babasının az zaman sonra ölüp saltanatın kendisine kalacağını söyleyerek engellemiş; dediği gibi de olmuştur. Bu sebeple Şah Cihan ve halefi Âlemgir zamanında İmam Rabbânî ve müridleri rahat etmiştir.



Sual:
Vehbe Zuhayli hakkında malumat verebilir misiniz?

Cevap;

Vehbe Zuhayli, zamanın en meşhur İslâm hukukçularındandır. 1932’de Şam yakınlarında dünyaya geldi. Şam ve Kahire ulemasından hususî tahsil gördü. Şam Üniversitesi Şeriat Fakültesi’ni, Ezher Üniversitesi Şeriat Fakültesi’ni, Aynüşşems Üniversitesi’nin Adab Dili ve Edebiyatı Fakültesi ile Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Kahire Üniversitesi Hukuk Fakültesinde şeriat sahasında doktora yaptı. Şam’da ve Birleşik Arab Emirlikleri’nde ders, vaaz ve hutbe verdi. Talebe yetiştirdi. Cidde Fıkıh Konseyi gibi birçok beynelmilel heyetin âzâsı yahud müşaviridir.
Son devir İslâm hukukçuları arasında en çok eser verenlerden birisidir. Tefsir sahasında da mahirdir. Kırmızı fesi, başından hiç çıkarmadığı beyaz sarığı ve cüppesiyle klasik Osmanlı ulemâsı tipinde ve zihniyetindedir. Mezheplere bağlı, muhafazakâr bir âlimdir. Modernistlere amansız muhalefeti ile tanınmıştır. Müslüman kadının gayrımüslim erkekle evlenebilmesi gibi İslâm fıkıh geleneğine uymayan fikirlere karşı çıkar ve reddiyeler yazar. Çok zor şartlar altında bile bu mücadeleden hiç taviz vermeyen şahsiyetiyle tanınmıştır. Öyle ki zamanımızda Ehl-i sünnet fıkhı çerçevesinde mücadele veren ender şahsiyetlerdendir. Kendisini mezhepsizlik, hele modernistlikle itham edenlerin, eserleri ve şahsiyetinden hiç haberdar olmadığı anlaşılmaktadır. Hele Zuhaylî’nin kadınlara aybaşı iken yaklaşmanın büyük günah olduğunu inkâr ettiğine dair ithama hayret edilir. Zira kitabın kerahiyat bahsinde “Kadına aybaşı iken yaklaşmak ititfakla haramdır. İnkârı küfrdür” demektedir. Kur’an-ı kerim “İyi bilmediğinin ardına düşme” ve “Zan, hakikat değildir” buyururken, şahsiyetler hakkında sahih bir malumata sahip olmadan hüküm vermek vebal değil midir?
Türkiye'de daha çok el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuhu’nun tercümesi olan İslâm Fıkhı Ansiklopedisi adlı çalışmasıyla tanınmaktadır. Vaktiyle Mısır’da hazırlanan el-Fıkhu ale’l-Mezâhibi’l-Erbaa kitabına benzer. Mezheblerin kavilleri sistematik bir şekilde yazılmış; her birinin dayandığı deliller verilerek fıkıhla meşgul olanlara yol gösterilmiş; bu vesileyle mezheblere dayalı fıkhı reddeden modernistlere de bir bakıma cevap verilmiştir.
Kitabın mukaddimesinde cemiyeti içinde bulunduğu uçurumdan kurtarmak için ıslah hareketine ihtiyaç vardır. Bu da İslâm fıkhıdır diyor. Kasdettiği ıslahın reform olmadığı ortadadır. Zuhaylî, taassuba varmamak kaydıyla mezheblere bağlı fıkhı şiddetle müdafaa ve Kur’an’a dayalı fıkıh telâkkisini reddetmiştir. Zaruret, ihtiyaç, acizlik ve özür hallerinde telfike götürse bile başka mezhebin kavliyle amel edilebileceğini söylemiştir ki bu bir usul kaidesidir; müellifin telfiki müdafaa ettiği, hele mezhebsiz olduğu manasına gelmez. Bilakis, mukaddimede telfiki ve özürsüz mezheblerin ruhsatlarını araştırmayı reddetmektedir. Dört sünnî mezhebin muteber kitaplarına dayanılmıştır. Bunların haricindeki mezheblerin de fıkhî görüşleri verilmiş; ancak bunlara hak mezheb muamelesi yapılmamıştır. Kıymetli ilmihallerde bile Şiî ve Hâricîlerin itikadî ve fıkhî görüşleri hakkında bilgi verilirken; bir fıkıh ansiklopedisinde bundan daha tabiî bir şey olamaz.
Kitapta zaman zaman mezheblerin dayandığı deliller değerlendirilerek, bunlardan zayıf kavle istinad edenin karşısında diğeri tercih edilmiştir. Bu, suistimale açık olmakla beraber, mezheb içindeki âlimlerin bile her zaman yaptığı bir şeydir. Böylece mukallide azimet hususunda yol gösterilmiş olmakta; avam ictihada değil, bilakis âlimleri taklide sevkedilmektedir. Zuhaylî’nin bu tercihlerinde nefsânî veya modernist bir tesir altında kaldığı hiç görülmemiştir. Kardâvî, hele Mahmasânî ile aynı kategoride değerlendirilemez. Zira her ikisini de marjinal söz ve görüşleri sebebiyle delâlete düşmekle itham eder.
Avam için yazılmış olmadığından, bir ilmihal gibi günlük meselelerin hal tarzını bu kitapta aramak doğru değildir. Müellif Şâfiî olduğu için, diğer mezheblerden nakillerde zaman zaman hatalar göze çarpar. Buna benzer hatalara İmam Şa’rânî hazretlerinin el-Mizânü’l-Kübrâ ve İbnü’r-Rüşd’ün Bidâyetü’l-Müctehid kitaplarında bile rastlanır. Bir mezhebe mensup kimsenin başka mezheblerden yaptığı nakillere her zaman itimad edilememektedir. Nitekim bir mezhebin hükmü, ancak kendi mezheb âlimleri tarafından yazılmış muteber kaynaklardan öğrenilebilir. Zuhaylî, kitabında bazen yersiz izah ve tercihlere girişir; hadis-i şeriflerin kritiğinde gereksiz hassasiyetler gösterir.
Meselâ cenaze namazının mescide kılınmaması hususunda, hiçbir maslahat yokken, sırf Hanefîlerin istinad ettiği hadîs-i şerifi zayıf bulduğu için, bunun hilâfı olan Şâfiî kavlini tercih etmiştir. Evet, bu hadîsi rivâyet edenlerden birinin hâfızasına sonradan halel geldiği rical kitaplarında yazarsa da, bu hâdisi daha evvel rivayet ettiği sâbittir. Hadîslerin sıhhatine bakarak kavilleri tercih etmek, bugün için insanı her zaman doğru neticeye götürmez. Zira bir müctehidin zayıf, hatta mevzu bulduğu bir hadîs, başka bir müctehidin aradığı kıstaslara ve teşkil ettiği metodolojiye göre sahih olabilir. Hanefî ictihadlarının çoğu hadîs-i şerife değil de, kıyasa dayalı intibaı verir. Bu doğru değildir. Kuruluş itibariyle önce olduğu için mezhep kitapları yalnızca ictihadları tasnif etmiş; dayandığı delilleri bildirmeye gerek görmemiştir. Bu sebeple Hanefîlerin dayandığı hadîslerin çoğu bugüne intikal etmemiştir. Sonra gelen Hanefî âlimleri, bu hususta gereken tercihlerde bulunmuşlardır. Üstelik Hanefîler cenaze namazının mescide kılınmaması hususunda sadece müellifin zayıf bulduğu Ebu Hüreyre hadîsine değil, selef-i sâlihînin de tatbikatına bakmışlardır. Nitekim Medine halkının ameline ehemmiyet veren Mâlikîler de bunlarla beraberdir. Bu meseleye kitabın mütercimi de dikkat çekmiştir.
el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuhu kitabının Türkçe tercümesinde de bazı sıkıntılar vardır. Buna benzer problemler memleketimizde Türkçe’ye tercüme edilen hemen her dinî eserde rastlanan türdendir. Meselâ abdest bahsinde muvâlat, guslde değil ama abdestte farzdır derken; gusl bahsinde abdestte ve guslde farzdır denilmiştir. Bu bakımdan kitap, hele Türkçe tercümesi avam için lüzumlu ve faydalı değildir.



Sual:
Son devir Osmanlı âlimlerinden Mustafa Sabri Efendi'nin, Anadolu’daki Yunan Harbi esnasında Türkiye'nin sadece İngiliz himayesine girerek kurtulabileceğini savunduğunu, Anadolu hareketine karşı çıkmış biri olduğunu söyleyenler var. Bu husustaki hakikatler nelerdir?

Cevap;
Mustafa Sabri Efendi, mütareke devrinin şeyhülislâmlarından ve önde gelen siyasetçilerinden. Sadrazam vekilliği bile yapmıştır. Bu devirde memleketin içinde bulunduğu fena vaziyetten kurtulması için çeşitli hal tarzları düşünen ve müdafaa edenler olmuştur. Sultan Vahideddin ve İstanbul hükümetleri, zamanın en güçlü devleti olan İngiltere ile iyi geçinerek zaman kazanmayı ve hâdiseler yatışınca müsait bir sulh anlaşması yapmayı istiyordu. Bunun için zaman kazanmak ve elde koz tutabilmek üzere Anadolu hareketini tertiplediler. İstanbul, İngiliz işgalinde idi. Bu şehri kaybetmek, istiklâli kaybetmek demekti. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarından bazısı bile, zaman zaman memlekette İngiliz vesayetini veya Amerikan mandasını müdafaa etmiştir. İstanbul’daki meşru hükûmetin temsilcisi olarak Mustafa Sabri Efendi’nin Anadolu’da merkezî hükûmetin politikalarına aykırı hareket eden, vergi ve asker toplayan, mahkeme kurup ceza veren, üstelik memleketi felâkete sürükleyen İttihadcıların da hulûl ettiği bir hareketi tasvib etmemesi tabiîdir. Mevkıf adındaki hatıralarında ve Hilafetin Kaldırılmasının Arkaplanı adıyla neşredilen makalelerinde bunu etraflı anlatmaktadır.

Sual:
Necib Fazıl meal olarak, Kanuni devrinde iki büyük hata olduğunu, bunlardan birinin şeyhülislâmların padişah tayiniyle o mevkiye getirilmesi olduğunu, bunun da bir daha Zembilli, Ebussuud gibi sadece hakikatten yana şeyhülislâmların gelmesinin önünü tıkadığını söylüyor. Bu hususta ne dersiniz?

Cevap;
Şeyhülislam, Osmanlılarda pâyitaht müftüsüdür. Bütün müftüler ve diğer bütün memurlar her zaman padişahın tayiniyle gelmiştir. Bu hükümdarın hakkı ve vazifesidir. Memur olmayan, yani hazineden maaş almayan âlimler, elbette ki böyle bir tayine ihtiyaç duymadan faaliyet gösterir. Sonra bu ayarda şeyhülislâm gelmemesinin sebebi bu değildir. Kanuni gibi padişah da gelmemiştir. Çünki devir değişmiş, devlet zaafa düşmüştür. Bu da bütün aksamda kendisini göstermiştir. Kaldı ki Necip Fazıl bir tarihçi değildir. Şairliği ve polemik yazarlığı güçlü olduğu için, tarihî meselelerdeki değerlendirmeleri bazen isabetli olmamıştır. Bu mevzularda sözü sened sayılmaz.

Sual:
İbni Sina ve Farabi hakkında itikadî bakımdan ne söylenebilir?

Cevap;

Her ikisi de İslâm cemiyetinde yetişmiş büyük ve meşhur âlimlerdir. İslâm kaynaklarında bazı inanç ve sözleri sebebiyle küfre veya bid'ate düştüklerine dair rivayetler vardır. Felsefe ile kâinatın sırları anlaşılır; dinin emirlerinin hikmetleri anlaşılır; ama inanç esasları ve dinin hükümleri anlaşılamaz. Bunlar, rivayet doğru ise, zekâları sebebiyle dinin hükümlerini akıl ile anlamaya çalışmışlar. Bu sebeple âleme kadim demişler ve ulemâ tarafından bazı fikirleri tekfir edilmiştir. Nitekim İmam-ı Rabbânî hazretleri, Mevâhib sonunda, İbni Sina’nın Müstezâd kitabından parçalar alarak, bunların [yani bu sözlerin] küfr ve zındıklık olduğunu bildirmiştir. Bunlardan rivayet edilen sözler İslâmî prensipler bakımından değerlendirilir; yani şu inanç veya söz küfre veyahud bid’ate sebebiyet veriyor denebilir. Ancak şahıslar hakkında kat’i hüküm vermekten kaçınılır. (Birgivî Vasiyetnâmesi Şerhi) Bu, onlara mâl edilen bazı söz ve fikirlerin, dinî prensiplere aykırı olması neticesini değiştirmez. Dinî mevzularda yanılmış olsalar bile, tıb ve siyaset gibi mevzularda yazıp söyledikleri muteber ve faydalıdır.



Sual:
İmam Buhârî’nin İmam Ebu Hanîfe için ağır ifadeler kullandığı doğru mudur?

Cevap;
İmam Buhârî'nin doğrudan İmam-ı A'zam'ı kasd eden bir ifadesi yoktur. Müctehid olduğu için bazı meselerde kendi ictihadına uymayan mevzuları izah ederken, bazı kimseler şöyle demiş gibi ifadeler kullanır. Hanefi alimlerinden Abdulgani Meydani de bu izahlara Keşfu'l-İltibas amma evredehu'l-Buhârî an badi'n-nâs adlı kitabında cevap vermiştir. Dolayısıyla mesele, ictihad farklılıklarının ilmi zeminde tenkidinden ibarettir. Yoksa bazılarının vehmettigi gibi İmam Buhârî'nin, İmam Ebu Hanîfe veya başka bir alime hakareketi mevzubahis değildir. Hatta Şâfiî kitaplarında, istihsana yer verdiği için zaman zaman Hanefî ictihadları tenkit edilir. Ama bunun ilmî tenkitten öte bir mânâsı yoktur.

İmam Ebû Hanîfe’yi en çok övenler ve onun menakibini yazanlar da yine Şâfiîlerdir. Meselâ İmam Süyûtî, İmam Şa’rânî gibi Şâfiî âlimleri İmam Ebu Hanîfe’ye çok yüksek bir tazim göstermektedir. İbni Hacer, İmam Ebu Hanife hakkında övgü dolu müstakil bir kitap yazmıştır. Hatta Şa’rânî, İmam Ebu Hanife’yi tenkid eden kendisi gibi Şâfiî mezhebindeki büyük bir tefsir âlimini “O, İmam-ı Azamın ayaklarına su bile dökemez” diye vasıflandırmaktadır.


Sual:
İlk minare yapılırken sabah ezanından önce salât verdirilmesinin sebebi nedir?

Cevap;
Sabah namazına hazırlanmayı temin için veya Mısır Vâlisinin tam sabah ezanı vakti kilise çanlarının kasıtlı olarak uzun müddet çalmasına misilleme olarak verdirildiği söylenir.

Sual:
Gadîr-i Hûm hutbesi ile alâkalı olarak Ehl-i sünnet kaynakları ne söylemektedir?

Cevap;
Vâli olarak gittiği Yemen’den dönen Hazret-i Ali’nin bir muamelesinden dolayı halk arasında dedikodu çıktı. Bu dedikodu, kendisini kötülemeye kadar vardı. Vaziyete muttali olan Resulullah, Mekke ile Medine arasında Gadîr-i Hûm denilen mevkide “Ali benim dostumdur, ben onun dostuyum” mealindeki sözü söyledi ve Ehl-i beytine riayeti tavsiye buyurdu. Bu hadis-i şerifte geçen ve dost manasına gelen mevlâ kelimesi, aynı zamanda vâris, veli gibi ma’nâlara da geldiğinden, Şiîler bu sözün halifelik için olduğunu iddia ettiler. Bu sebeple Hazret-i Ali'nin yerine Hazret-i Ebu Bekr'i halife yapıkları için kendisine biat eden sahabilerin imanını kaybettiğini söylediler.

Sual:
Atatürk’ün, Mescid-i Nebevî’yi yıkma teşebbüslerine karşı çkarak krala mektup yazdığı doğru mudur?

Cevap;
Hayır. Bunun 12 Eylül ihtilâli devrinde Atatürk’ü bazı kesimlere dindar göstermek için uydurulduğunu, hâdisenin baş aktörlerinden Nevzat Yalçıntaş televizyonda bizzat itiraf etmiştir.

Sual:
Eshab-ı kiramdan Halid bin Velid’in bir kabile baskınında Müslüman olduklarını söyledikleri halde Mâlik isminde bir kabile reisini öldürttüğü, hatta aynı gece zevcesini câriye olarak aldığı; Hazret-i Ömer’in de buna öfkelendiği iddia ediliyor. İşin aslı nedir?

Cevap;
Hazret-i Peygamber'in vefatından sonra irtidad edenleri yola getirmek için Halîfe Hazret-i Ebû Bekr tarafından görevlendirilen Hâlid bin Velid, vaktiyle Hazret-i Peygamber'in âmili (zekât memuru) olan ve daha sonra mürtedlerin arasında müslümanlara karşı çarpışan Mâlik bin Nüveyre'nin mürted olduğunu ve pekçok müslümanı katlettiğini anlayınca öldürmüştü. Esir düşen karısı cariye olarak Hâlid bin Velid'e düştü. Cariye ıddet beklemediği için; istibra da vacib olmadığından, Hâlid bin Velid bu cariye ile zifafa girdi. Mâlik'in kardeşi halîfeye gelerek, kardeşinin irtidad etmediği, dolayısıyla bu cezanın haksız olduğu hususunda itirazda bulundu. Öte yandan Eshâb'dan Hazret-i Ömer ve Ebû Katâde de buna iştirak etti. Halîfe, Hâlid'i çağırtıp vaziyeti sordu. Hâlid: "Resulullah‘ın (Hâlid Allahın kılıncıdır!) dediğini duymadınız mı? Allahın kılıncı ancak kâfir ve münâfıkların boynunu vurur" diye kendini savununca Halîfe, Hâlid'in sözünü kabul ve itirazı reddederek Hâlid'i beraat ettirdi. (İbni Abdilberr, II/429)

Sual:
Şeyhülislâm Ebussuud Efendi, Yunus Emre'yi tekfir etmiş midir?

Cevap;
Hayır. Yunus Emre’nin şathiyelerini okuyan dervişlerin men edilip cezalandırılmasını söylemiştir.

Sual:
Sultan IV. Murad’ın şair Nef’î’yi idam ettirmesi, şer’en câiz midir?

Cevap;
Nef'i, herkesi hicveden şiirleriyle meşhurdur. Hicv, dinen men edilmiştir. Kendisi hicv yazmaması hususunda defalarca ikaz edildiği halde, dinlememiş; bu sebeple ta’ziren idam edilmiştir. Din, hükümdara cemiyet için zararlı ve ıslahı mümkün olmayan kimseleri idam etme salahiyetini vermiştir. Buna siyaseten katl denir.

Sual:
Kanuni Sultan Süleyman zamanında çıkarılmış bir kanunnâmede içki ithalatı tanzim ediliyor. İçki imali, satışı ve içilmesi dinen yasak olduğu halde, böyle bir şeye neden yer verilmiş olabilir?

Cevap;
İslâm devletinde yaşayan gayrımüslimler içki imal edebilir, içebilir, satabilir. Devlet de bundan vergi alabilir.

Sual:
Osmanlı Devleti’nde tatbik edilen devşirme müessesesi İslâm hukukuna uygun mudur?

Cevap;
İslâm hukukunda hür insanların köleleştirilmesi câiz değildir. Köle statüsü, ya savaşta elde edilen esirler, yahud daha evvel meşru bir şekilde köleleştirilmiş kişilerin çocukları için bahis mevzuu olur. Savaşta elde edilen esirler köle yapılırsa, bunun beşte biri devlete, beşte dördü gâzilere aittir. Beşte birin beşte biri de padişaha aittir. Meşru bir şekilde köleleştirilmiş olan kimseyi, hür bir kimse satın alarak köle sahibi olabilir. Osmanlılar, savaşta devletin hissesine düşen beşte birden zekâ ve fizikî meziyetlerine bakarak devlet adamı ve asker yetiştirmiştir. Buna pençik sistemi denir. Pençik, Farsça beşte bir demektir. Pençik oğlanları sıkı bir terbiye ile yetiştirilir. Fetihlerin yavaşladığı bir ara, pençik oğlanları bu iş için yetmemiş; bunun için devşirme sistemi getirilmiştir. Buna göre gayrımüslim vatandaşların yüksek meziyetlere sahip çocukları, devlet adamı ve asker olarak yetiştirilmek üzere devlet tarafından alınır. Aileleri para ve vergi muafiyeti ile razı edilir. Böylece önlerine parlak talihli bir istikbal yolu açılır. Bunların statüsü, pençik oğlanları ile aynıdır.
Tamamen devletin ihtiyacından doğan devşirme müessesesinin hukuka uygun olup olmadığı hususunda çeşitli görüşler serdedilmiştir:
Albert Howe Lybyer ve buna uyarak Basilike Papoulia, devşirmelerin köle statüsünde bulunduğunu söyler; bu tatbikatın kardeş katli gibi şeriata aykırı, ama devletin menfaati için yapılan amme hukuku tasarrufu olduğuna işaret eder. Ménage, Hoca Sadeddin Efendi ve İbni Kemal'in devşirmeyi şeriatla bağdaştırdıklarından bahseder. Devşirme oğlanların Enderun tahsilini bitirip çırak edilmeleri, azat mânâsına gelmediğini, köle statüsünün devam ettiğini Lybyer, Repp ve Menage söyler. Papoulia, ise "kapıya çıkmayı" azat edilmek olarak kabul eder.
İslâm devleti bir yeri savaşla fethederse, esir ettiği halkı ya köleleştirir, ya da zimmî statüsü tanır. Hakan Erdem, devletin sonradan bu obsiyonunu değiştirerek, bazılarını tekrar köle statüsüne sokabileceğini müdafaa eder. Nitekim Osmanlıların devşirme aldığı aileleri vergiden muaf tutması bunun göstergesidir. Zira kölelerden vergi alınmaz. Ancak zimmî statüsü bir anlaşma ile verilir; sonradan zimmîlerin isyanı gibi bir sebep olmadan tek taraflı feshedilemez. Üstelik devletin vergiden muaf tuttuğu başka zimmîler de vardır. Bir amme hizmetinin karşılığı olarak teb’aya vergi muafiyeti tanımak rastlanan bir şeydir.
Claude Cahen, devşirme sistemini, kendi teb’asını muntazam ve müesseseleşmiş bir şekilde toplamaya dair kendine has bir Osmanlı tatbikatı olarak görür.
Gümeç Karamuk, devşirmelerin köle değil, hür insanlar olduğunu iddia eder; devşirme tatbikatının, mutlak bir hükümdarın otoritesine dayanarak teb’asını hizmetine yerleştirmesinden ibaret olduğunu söyler.
Devşirmeleri köle statüsünde sayanlardan Paul Wittek, Osmanlıların devşirme usulünü, Şâfiî mezhebinden istifâde yoluyla tatbik ettiklerini söyler. Bu mezhebde, kendileri veya ataları Müslümanlığın doğuşundan sonra diğer semâvî bir dine girenler, ehl-i zimmet statüsünde sayılmazlar. Nitekim Osmanlılarda Sırp, Hırvat, Bulgar, Rum, Arnavud, Rus ve Hıristiyan Boşnaklar gibi İslâmiyetin zuhurundan sonra Hıristiyan olmuş halkların çocukları devşirme olarak alınır; bunun aksi olduğu kat’iyetle belli bulunan Yahudi ve Ermenilerin çocukları devşirilmezdi. Devşirmelerin köle statüsünde olduğu anlaşılmaktadır. Wittek’in bu husustaki görüşü de daha makul ve meseleyi izaha daha elverişlidir.

Sual:
İman etmeyenlerle iman etmiş kadınların evlenmesi caiz olmadığına göre, iman etmemiş olan Ebu Tâlib'in Müslüman olan zevcesi Fâtıma binti Esed ile evli kalışını nasıl anlamak gerekir?

Cevap;
Şeriatin hükümleri tedricen gelmektedir. Bu evlilik o hükmün gelişinden evvel olup bitmiş idi. Ebu Tâlib'in öldükten sonra diriltilip iman ettiğine dair bir haber-i vâhid de vardır.

Sual:
Bir konferansçı, Eflâkî’den alarak şu hâdiseyi anlattı. Bir kişi Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled’e "Neden Mevlânâ Mesnevî’ye Kur’an demiş? Keşke demeseymiş" diye sormuş. O sırada Mevlânâ bunu duymuş ve o adama "Neden Mesnevî Kur’an olmasın? Hatta Kur’an'dan da yüksektedir" demiş. Bu hâdise doğru mudur?

Cevap;
Hâdise doğru ise, te’vil edilir. Tasavvuf ehlinin nice sözleri te’vile muhtaçtır. “Mesnevî Kur'an-ı kerimin izahıdır. Avam, Kur'an-ı kerim okusa yanlış mânâ verebilir. Mesnevî okuyup, hakikî imana kavuşunca, Kur'an-ı kerimi okusa faydalıdır” demek istemiştir. Yoksa İslâm inancına göre hiç bir kitap Kur'an-ı kerimden yukarı olamaz. Mevlânâ gibi bir zât da böyle bir şey söylemez.

Sual:
Hazret-i İbrahim’e indirilen koçun eti ne olmuştur?

Cevap;
Ciğerini közleyip yediler, gerisini fakirlere dağıttılar. (Meâricü’n-Nübüvve)

Sual:
Bir siyer kitabında “Resulullah aleyhisselâm dünyayı teşriflerinden sonra şeytanlar haber getiremez ve kâhinler konuşamaz olmuştur” diyor. Fakat daha sonra Hazret-i Osman’ın halasının kâhin olduğunu yazıyor. Bunda tezat yok mudur?

Cevap;
Şeytanlar, gökten haber getiremez; kâhinler de buna dayanarak konuşamaz oldu. Kâhinin manası çok geniştir. Yıldızlara, aya, güneşe, burca, tabiat hadiselerine, ele, yüze, kumdaki işaretlere vs bakarak gelecekten haber verenlere de kâhin deniyor.

Sual:
Bildiğim kadarıyla Osmanlı Devleti Hanefî mezhebinde idi. Peki ceza hukukunda veya başka işlerde, diğer üç mezhebe mensup olan ahalisine nasıl muamele ediyordu?

Cevap;
Mahkemede kadı efendinin mezhebi tatbik edilir. O da Osmanlı Devleti’nde Hanefî mezhebidir. Taraflar hangi mezhebde olursa olsun, kadı Hanefî mezhebinin esahh kavillerine göre hüküm verir. Taraflar isterse, mahkemeye gitmeyip, kendi mezheblerinden hakeme müracaat edebilir. Bu hakem, tarafların mezhebini tatbik edebilir.

Sual:
Hakkında övgü dolu bir yazı yazdığınız Said Ramazan el-Bûtî, bir kitabında, Resulullah’ın intihara teşebbüs ettiğini yazıyor. Buna ne dersiniz?

Cevap;
Bûtî, büyük bir âlimdir. Mesnedsiz bir şey söylemez. Bûtî'nin Fıkhu’s-Sîre’de anlattığı ve sizin işaret ettiğiniz hâdise, Sahih-i Buharî’de geçiyor. Rüya bâbının birinci hadîsidir. Peygamberliğin kendisine bildirildiği ilk zamanlarda bir ara vahyin kesilmesi üzerine Resulullah aleyhisselâmın çok üzüldüğü, birkaç defa kendisini aşağıya atmak üzere yüksek kayalıkların eteğine geldiği, her seferinde Cebrail aleyhisselâm tarafından “Sen Allah’ın resulüsün” denilerek engellendiği yazıyor. İntihara teşebbüs değil, tasavvur vardır, aynı şey değildir. İkincisi şeriat gelmeden emir ve yasak olmaz. Henüz intihar yasaklanmış değildir ki, bundan dolayı Resulullah hâşâ hata işlemiş olsun. Aslını bilmeden hemen insanları tenkide kalkışmak büyük kabahattir. Kati bilgi sahibi olmadan biriyle cidal ve husumette bulunmak, âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerle yasaklanmıştır.

Sual:
Sultan II. Abdülhamid'in denge siyaseti malumdur. Ama bu siyasette Almanlara yakınlık göstermek gerekli miydi? Bu yakınlaşma İngilizleri Osmanlı Devleti’ne karşı soğutmuş olabilir mi?

Cevap;
Sultan Hamid, İngiliz, Fransız, Alman ve Rus bloklarına eşit mesafede yakınlık göstermiş, İngilizlerle ve Ruslarla hep iyi geçinmiş, onlara karşı koz olarak Almanlarla yakınlık kurmuştu. Sultan Mahmud da İngilizleri hizaya getirmek için Ruslara yanaşırdı. İttihatçılar bunun dozunu ayarlayamadı. İngilizlerin yüz çevirmesine sebep oldu. Bu yakınlıkların dozu ayarlanamazsa, zararlı olabilir. Adnan Menderes’in Amerika’ya karşı Rusya’ya yakınlaşması, İngiltere’ye karşı Irak’ın Arab birliği politikasını desteklemesi, iktidarına ve canına mâl oldu. Kıbrıs’ta Makarios’un Amerika’ya karşı nisbet olarak Rusya’ya yanaşması, 1974’te Nikos Sampson darbesine ve Kıbrıs’ın işgaline sebebiyet verdi.

Sual:
İslâm şahıslar ve aile hukukuna bakıldığında, bizim bugünki hukukumuzla, dolayısıyla Germen ve ona bağlı olarak da Roma hukukuyla benzerlik gösteriyor. Muhteva olarak olmasa bile, bu şekilde tasnifinde bu hukukların tesirinden bahsetmek mümkün mü?

Cevap;
Hukuk sistemleri arasında benzerlik tabiidir. Hele bu sistemler birbirine yakın coğrafyalarda ve zamanlarda ortaya çıkmışlarsa. Hukuk sistemlerinin hepsinde orijin (menşe, kaynak) ne olursa olsun, normatif hâle gelmesinde hukukçuların ciddi rolü vardır. Hukuk kaidelerini, Anglosakson hukukunda olduğu gibi pratisyen veya Roma ve İslâm hukukunda olduğu gibi teorisyen hukukçular ortaya çıkarmıştır. Müşterek aklın ve adalet idealinin mahsulüdür. Hukuk sistemlerinin kaynağı da çok derine inilirse aynıdır.

Sual:
Sahâbe-i kiramın hepsinin müctehid olduğu rivayet olunuyor. Müctehid olmanın şartları çok ağır ve sahâbenin hepsinin de Kur’an-ı kerimi ezbere bilmediği malum bulunduğuna göre bu rivayeti nasıl anlamak gerekir?

Cevap;
Sahâbe-i kiramın hepsinin müctehid olduğu meselesi ihtilaflıdır. İmam Busayrî gibi hepsi müctehiddir diyen de var; İmam Gazâlî gibi hepsi müctehid değildir diyen de var. Hepsi müctehid olsa bile, tamamı ictihad etmemiş; edenleri taklit etmiştir. Sahâbîler arasında 250 kadarının ictihadda bulunduğu; diğerlerinin büyük bildikleri sahâbîlere fetvâ sorarak taklit ettiği malumdur. Müctehid ictihad etmedikçe başka müctehidi taklit edebilir. Sahabenin hâli farklıdır. Şer’î hükümlerin teşekkül zamanına ait bir keyfiyettir.

Sual:
Müslümanların Medine’deki Beni Kureyza Yahudîlerinin erkeklerini öldürdüğü, kadınlarını savaş ganimeti yaptığı doğru mudur?

Cevap;
Hazreti Muhammed, Medinelilerin daveti üzerine bu şehre gelip, bir İslâm site devleti kurulduğunda, burada yaşayan Müslüman Araplar, Müşrik Araplar, Yahudiler ve Hıristiyanlarla bir anlaşma yapmıştır. Bu anlaşmaya göre adı geçen topluluklar bir arada müttefik olarak yaşayacak, birbirlerine yardım edecek, can, mal ve din hürriyeti teminat altına alınacak, aradaki ihtilaflarda Hazreti Peygamber hâkim sıfatıyla hükmedecekti. Medine Sözleşmesi’ni, hukukçular, tarihin bilinen en eski yazılı anayasal metni kabul ederler.
Ancak bu sözleşmenin ömrü uzun olmadı. Birinci sebebi Medine’deki Müşrik Arapların Müslüman olmasıydı. İkincisi ise Yahudilerin ahdini bozması oldu.
Medine’de şehrin içinde az bir Yahudi topluluğu yaşardı. Şehrin yakınında Beni Kaynuka, Beni Nadîr ve Beni Kurayza adlı üç Yahudi topluluğu vardı. Medine’nin köyü mesabesindeki Hayber’de de Yahudiler yaşardı. Medine’ye ayrım konak (takriben 15 km) mevkide müstahkem bir kalede yaşayan Beni Kurayza Yahudileri, Hendek Savaşı’ndan önce bu sözleşmeyi ihlal ederek Mekkelilere yardım ettiler. Bu sebeple Hendek Savaşı kazanıldıktan sonra Beni Kurayza üzerine sefer yapıldı. Kale düştü. Beni Kurayza erkek ve kadınları esir oldu. Kendilerine bir hakem seçmeleri teklif edildi. Onlar, eskiden beri dostları olan Medineli Sad bin Muaz’ı hakem seçti. Sa’d, Tevrat’ı iyi bilirdi. Bunlara Tevrat’a göre hükmetti. Bu hüküm gereği erkekler idam edildi. Kadınlar esir yapıldı. Öldürülenler şehir halkından değildi.
Bütün savaşlarda yenilen esir edilir ve esirlere yapılan muamele tarih içinde çeşitli yerlere göre değişir. Ortaçağ, esirlerin tamamen öldürüldüğü bir devirdir. İslâm hukuku bu hususta devlet başkanına üçlü bir obsiyon tanımıştır: Esirleri öldürmek, esirleri köle yapmak, esirleri fidye karşılığı serbest bırakmak. Bunların daha insanî olduğunu takdir edersiniz.
Müslümanlar Yahudilere karşı böyle bir tavır takınsaydı, Beni Kaynuka, Beni Nadîr ve Hayber Yahudilerine de aynısını yapardı. Beni Nadîr Yahudileri, kendileriyle görüşmek üzere gelen Hazreti Muhammed’e suikast tertipledikleri için bulundukları yerden Şam’a göçmeye zorlandılar. Hiç biri öldürülmedi. Halbuki yakın tarihimizde devlet başkanlarına suikast teşebbüsünün bile idamla cezalandırıldığını bilirsiniz.
Beni Kaynuka Yahudileri ise Bedir galibiyetinin ardından Müslümanlara taarruz ettiler. Yapılan muharebede yenildiler. Hiç birisi öldürülmedi. Hepsi Şam havalisindeki Ezriat’a göçtüler. İslâm dini müşriklere karşı, Yahudi ve Hıristiyanlara dikkate değer bir yakınlık gösterir. Ehl-i kitap adı verilen bu topluluk, hukuk önünde Müslümanlarla eşittir. Can ve mal emniyeti, din ve vicdan hürriyeti güvence altındadır. Kestikleri yenebilir, kadınları ile evlenilebilir.

Sual:
Müslüman, sadece Muhammed aleyhisselâmın dininde olanlar için kullanılır bir tabir midir?

Cevap;
Müslüman, islâm olmuş, teslim olmuş, selâmette olan mânâsına Müslim kelimesinin farsçasıdır. Türkçede Müslim yerine çok yaygın kullanılır. Muhammed aleyhisselâma iman edip şeriatını kabul edenlere Müslüman dendiği gibi; daha önce gönderilen peygamberlerin tebliğ ettiği tevhid inancına girenlere de Müslüman denir. Kur’an-ı kerimde meselâ İbrahim aleyhisselâm için Müslüman tabiri kullanılır. Bugün Müslüman denince, daha ziyade Muhammed aleyhisselâmın şeriatına dâhil olanlar kastediliyor. Önceki ümmetler için Musevî, İsevî tabirleri kullanılıyor. Mânâ bakımından hepsi müslümandır. Ama son peygamberlere inanmadıkları için tevhid inancında eksiklik bulunan bugünki Yahudi ve Hıristiyanları dışarıda tutmak itibarıyla yalnız Muhammed aleyhisselâma iman edenler Müslüman olarak anılmaktadır. Aslında tevhid dininin ismi İslamdır. Ama bugünki kullanışta ve anlayışta Muhammed aleyhisselamın şeriatına İslam deniyor. Doğrusu Muhammedîlik olmalıydı. Ancak önceki bütün dinlere şâmil olduğu için böyle denmiyor. İslam deniyor.

Sual:
Osmanlı câmilerine neden sahabilerin veya büyük zâtların isimleri konulmamıştır? Bunun mahzuru var mıdır?

Cevap;
Osmanlılarda hiç bir câminin ismi yoktur. Halk arasında bir isim söylenmiş; o câminin ismi olmuştur. Bu da umumiyetle yaptıranın ismidir. Gecekondu mahallelerinde mimarî estetikten mahrum zavallı binalara Hazret-i Ebubekir Câmisi yazıyorlar. Saygısızlık değilse bile, küçük düşme bahis mevzuu oluyor.

Sual:
Piyasada dolaşan ve Sakal-ı şerif denen hatıraların ziyareti ve öpülmesi meşru mudur? Bunların hakikaten Hazret-i Peygamber’e ait olduğu nereden bellidir?

Cevap;
Hazret-i Peygamber traş olduğunda, Sahabiler saç ve sakal kıllarını paylaşır; hatıra olarak saklarlardı. Hasta oldukları zaman bu kılı suya koyup bu suyu içerlerdi. Vefat ettiklerinde gözlerinin üzerine konmasını vasiyet ederlerdi. Sahabe-i kiramın tatbikatı delildir. Bu bakımdan sakal-ı şerif ziyareti meşrudur. Resulullah aleyhisselâmı hatırlamaya ve kalbin rikkatine vesile olur. Bugün elde bulunan sakal-ı şeriflerin bazısının şeceresi vardır. Hepsine hüsn-i zan etmek lâzımdır. Maksat Resulullah’ı hatırlamaktır, sakal değildir. Öpmek lâzım değildir. Hatta sırayla öpülürse, sıhhî bakımdan muvafık olmayabilir. Önüne gelip hürmetle bakar, salavat getirir.

Sual:
Eyüp Sultan hazretleri Muaviye’ye karşı olanlardan mıydı?

Cevap;
Eyüp Sultan, yani Hâlid bin Zeyd Hazret-i Ali’nin vâlilerindendi. Sıffîn’de onun tarafında idi. Ama sonra Muaviye’ye bîat etti. Hatta Yezid'in kumandasındaki ordu ile İstanbul'a geldi. Burada vefat etti. Onların aralarındaki ihtilâflar, taraftar olmalar, hakkı müdafaa içindir; nefsânî değildir. Sahabe-i kiram çok yüksek meziyetli, adalet ve hakkın tecellisini her şeyin üzerinde tutan insanlardı.

Sual:
İmam Ebu Hanife’nin “Son iki senem olmasa idi helâk olmuştum” sözünün hikmeti nedir?

Cevap;
Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî’nin ikinci cild 61. mektubunda diyor ki: İmam Ebû Hanîfe, ömrünün son iki senesinde ictihadı bırakarak uzlet eyledi. Vefatından sonra, rüyada görülüp “Son iki sene olmasaydı, Nu’mân helâk olurdu” dedi. Uzletinin sebebi, marifeti tamamlamak idi. Bu marifetin neticesi olan, iman-ı hakîkîye, yani imanın kemâline kavuşmak idi. Yoksa ilimde ve amelde, derecesi çok yüksek idi. Tuhfe-i İsnâ Aşeriyye kitabında der ki: Ehl-i sünnetin reisi İmam Ebû Hanîfe, Ehl-i beyte çok bağlıydı. “Eğer o iki sünnet olmasaydı, Numan helâk olurdu” buyurdu. Bu iki sünnetten birincisi, Cafer Sâdık hazretlerinden aldığı fıkıh ve diğer ilimler; ikinci sünnet ise, onun babası Muhammed Bâkır hazretlerinden aldığı tasavvuf, tarîkat ve edeb ilmidir. “İki sene” ile “iki sünnet” Arab harfleriyle aynı yazıldığı için bu ihtilâf meydana gelmiştir. Hemen hemen mânâ aynıdır. Bu sözü Resulullah ve sahabîlerin sünneti şeklinde tefsir edenler de vardır.

Sual:
Abdülfettâh Ebû Gudde Ehl-i sünnet midir?

Cevap;
Kendisi Suriyeli bir Ehl-i sünnet âlimidir. Muhaddistir. Meşhur Osmanlı âlimi Zâhid el-Kevserî'nin icâzetli talebesidir.

Sual:
Osmanlı devrinden TC’ye kalan ilim ve fen mirası nedir? Bugün mesela neden bir ilacın ismi Türkçe değildir?

Cevap;
Bugünki manada ilmin teknolojiye sistematik olarak aktarımı 19. asrın başlarındadır. Aslında Osmanlı zannedilenin aksine, Dünya'daki teknolojik ilerlemeleri takip etmekle birlikte katkılar da yapıyordu. Mesela Emin Paşa tarafından fransızca olarak 1840 senesinde neşredilen roket teknolojine dair kitaptan günümüzdeki çoğu bilim tarihçilerinin bile haberi yoktur desem yanlış olmaz. Bu kitap, Osmanlıcaya da tercüme edilmiştir. Diğer bir misal, İsmail Gelenbevî'nin (v. 1791) bilhassa mantık üzerine yazdığı kitap ve risaleler, asrındakilerin fevkinde olduğu yakın zamanda yapılan çalışmalarda ortaya koyulmuştur. (Khaled El-Rouayheb, Relational Syllogisms and the History of Arabic Logic, 900-1900, Boston: Brill, 2010). IRCICA tarafından cildlerce neşredilmiş, Osmanlı ilimler tarihine dair bibliyografik eserlerde, binlerce ilim adamı ve eserlerinin tanıtımı yapılmaktadır.
Bu miras neden, günümüz Türkiyesine aktarıl(a)madı? Avrupa'yı gezmiş insanlar, 500-600 sene evvel kurulmuş ve isimleri Katolik üniversitesi olarak geçen eğitim müesseseleri görmüşlerdir. Avrupa, ciddî bir reformasyon hareketi yaşamış olmasına rağmen, müesseselerini ayakta tutmuştur. Bu da devamlılığı temin etmiştir. Osmanlı'nın son zamanlarında da medreselere paralel olarak yeni eğitim müesseseleri kurulmuş; bunların eğitici kadrolarının mühim bir kısmı yine medreselerden temin edilmişti. Sene 1930'a geldiğinde, Üniversite Reformu adında, Türkiye'de geçmiş miras ile irtibatı bir nebze kurabilecek ilim adamları üniversitelerden atılmıştır.
Aslında, bilim ve teknoloji hayatımızı tamamen işgal ettiğinden, neredeyse herşeyi bilim ve teknolojiye indirgeyerek izah etmeye çalışıyoruz. Halbuki insanı insan yapan konuşup düşünmesidir. İhtiyaç duyduğunuz zaman, bir aleti veya silahı hızlı bir şekilde yapabilirsiniz. Ancak ictimai bir meselenin analizini veya ciddi hukuk problemini çözemezsiniz. Çünki bunlar oturmuş çok ciddi ilmi bir altyapı isterler. Bundan dolayıdır ki Osmanlı ilim hayatında da, dil, hikmet ve hukuk üzerinde yoğun çalışmalar yapılmıştır. Günümüz dünyasının en büyük ihtiyacı, meselelere derinlemesine nüfuz edecek mütefekkir/filozoflardır. Mevcut mirasımız devamedegelseydi, ülkemiz hem hukuk hem de felsefe sahasında belki parmakla gösterilen ve dünyaya ışık tutan bir mevkide olacaktı. Çünki, hukuk ve felsefe güçlü bir geleneğe dayanmaksızın, gelişemez.

Sual:
Resûlullah aleyhisselâmın günde 70 ve 100 defa istiğfar etmesinin sebebi nedir? 

Cevap;
Peygamberler masumdur. Günah işlemezler. İstiğfar ve tevbe etmeleri de icab etmez. Şu kadar ki, istiğfar zikrdir; peygamberler de insanlık itibariyle manevi derecelerinin yükselmesi için istiğfar ederler. Resulullah aleyhisselâm, “Kalbimde envâr-ı ilâhiyyenin gelmesine engel olan perde hâsıl oluyor. Bunun için her gün, yetmiş kere istigfâr ediyorum” buyurdu. Mektubat-ı Rabbânî’de böyle geçiyor. Veya ümmetin günahları için istiğfar eder. Nitekim Taberânî’nin bildirdiği hadîs-i şerifte buyruldu ki: “Kimseden bir şey isteme, sana Cennet var. Kızma, gene Cenneti hak edersin. Güneş batmadan günde yetmiş kere istiğfar et. Allah senin yetmiş senelik günâhını affeder. Dedi ki, "Benim yetmiş senelik günâhım yok. Buyurdu ki, baban için! Dedi ki, babamın da yetmiş senelik günâhı yoksa? Buyurdu ki, ev halkın için. Dedi ki, ev halkımın da yoksa? Buyurdu ki, komşuların için”. Bu da gösteriyor ki, bir kişinin istiğfar etmesi, yalnız kendisine değil, başkalarına da fayda temin etmektedir.

Sual:
Şimdi çalınan Mehter marşları ve sözleri, Osmanlılar zamanından kalma mıdır?

Cevap;
Mehter, Yeniçeri Ocağı ile beraber 1826'da kaldırıldı. Meşrutiyet devrinde tekrar kuruldu. Cumhuriyet devrinde tekrar kaldırıldı. 1952'de tekrar kuruldu. 1826’dan eski marşların çoğunun notası bulunamadı. Her iki devirde de yeni marşlar bestelendi. Şimdi çalınanların ekserisi bunlardır. Hücum Marşı, Amed Nesim-i Subh-Dem gibi parçalar eskidir. Ayrıca bando/mızıka için bestelenen marşlar da mehter repertuarındadır. Cumhuriyetten sonra eski marşlardaki bazı ifadeler değiştirildi. Askerlerin Hazır Silah diye başlayan Devlet Marşı’ndaki “Sultan Aziz” kelimesi, “Türk milleti”; Ordumuz Etti Yemin diye başlayan Ordu Marşı’ndaki “Osmanlı” kelimesi, “Şanlı Türk”; Sivastopol Önünde’deki “Arab Binbaşı” terkibi, “Yaman Binbaşı”; Artar Cihadla şanımız diye başlayan marştaki “Osmanlıyız” kelimesi, “Pek Şanlıyız”; İzzeddin Hümâî beyin meşhur marşındaki “Kafkasya Dağlarında Çiçekler Açar” mısraı; “İzmir’in Dağlarında Çiçekler Açar”; “Yaşa Ey Şanlı Ordu Sen Binler Yaşa” mısraı da “Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa” şeklinde değiştirildi.

Sual:
Abdülhakim Arvasi’nin "Yeryüzünde iki Türk kalsa, biri ben olurdum” sözünün aslı var mıdır?

Cevap;
Bu söz Ahmed Arvasi Beye nisbet edilmektedir. Ehibbasının beyanına göre, Abdülhakim Efendi’nin, böyle bir söz söylediği sâbit değildir. Üstelik söz, mefhum itibarıyla mantıksızdır. Abdülhakîm Efendi, seyyiddir, yani Arab asıllıdır. Ayrıca Kürdistan mıntıkasında, ana dili Kürtçe olarak yetişmiştir. Ancak her zaman Osmanlıların İslâmiyete hizmetlerin, sahabe-i kiramdan hemen sonra geldiğini beyan buyurduğu ve Osmanlı padişahlarını çok övdüğü, ayrıca “Yaşanacak yer Türkiye’dir. Ehl-i sünnetin kuvvetli olduğu yerdir. İklimi müsaittir, ucuzdur. Hicaz’da olsaydım, buraya gelmekliğim icab ederdi” dediği kendisini tanıyanlardan işitilmiştir.

Sual:
Şeyh Edebâlî’nin vasiyetnâmesi sahih midir?

Cevap;
Merhum Tarık Buğra'nın Osmancık adlı romanında geçen, düzülmüş bir vasiyettir; aslı yoktur.

Sual:
Fatih Sultan Mehmed’in Ayasofya vakfiyesinde câmiyi vakıf olmaktan çıkaran kimseye beddua ettiği doğru mudur?

Cevap;
Evet. Bu ifade bütün vakfiyelerde klişe olarak geçer. Şart-ı vâkıf, nass-ı şâri gibidir. Yani vakfeden şartı, âyet ve hadîs hükmü gibidir. Kimse değiştiremez.

Sual:
Cengiz Han ve Attila hakkında dinî bakımdan ne söylenebilir?

Cevap;
Cengiz Han (Timuçin), Moğoldur ve animisttir. Tarihin kaydettiği en gaddar insanlardandır. Milyonlarca Müslüman ve Türk kanı dökmüş; o ve soyu Türkistan, İran, Anadolu ve Iraktaki Türk ve İslâm medeniyetine onulmaz ağır darbe indirmiştir. Attila, Türk ise de, zamanındaki müminlere büyük sıkıntı vermiştir. Maksatsız sefer ve fetihlerle çok kişinin canını yakmıştır. Her ikisi de zâlim kimselerdir. Bir Türkün ve Müslüman’ın kendilerine muhabbet beslemesi beklenemez.

Tâhirü'l-Mevlevî'nin, Cengiz'in İslâm ve Türk âlemine karşı olan mezalimine dair muteber tarihlerden alarak hazırladığı Cengiz ve Hülâgü Mezalimi adında bir kitabı vardır.

Sual:
İslâmiyet denilince akla neden hemen yeşil renk gelmektedir?

Cevap;
Yeşil renk, dinin şiarı olarak görülür. Resulullah’ın en çok giydiği ve sevdiği üç renkten biridir. Cenneti, sukûneti, istikrarı sembolize eder. Eskiler, pabuç, paspas, lazımlık gibi hakaret mahalli eşyanın yeşil olmamasına dikkat ederdi.

Sual:
Osmanlı Devleti’nin son asrındaki suç nisbeti ile alakalı istatistikler var mıdır?

Cevap;
Bu ciddi bir ilmî tedkikat mevzuudur. Devlet İstatistik Enstitüsü neşriyatı arasında Osmanlı Devletinde son asırdaki ceza istatistikleri var. Ecnebi devletleri de kendi neşriyatından takip etmek gerekir.

Sual:
Evliyalar hakkında tertiplenmiş bir ansiklopedide Malkara’da medfun Pir Ali Efendi’den bahsediliyor. Kaynak olarak Şakâyık-ı Nu’maniyye Zeyli ve Sicil-i Osmanî veriliyor. Çok aramamıza rağmen bu kabri bulamadık. Belediye ve vakıflara müracaat ettiğimizde, kayıtlarında böyle bir kabrin olmadığı cevabı verildi. Ne yapmak lâzım?

Cevap;
Anadolu’nun çok yerinde, bu gibi zâtların kabrinin bulunduğu kaynaklarda geçer; ama yılların tahribatı sebebiyle haylisi yerinde bulunamamaktadır. Zelzeleler, yangınlar, hükümet tasarrufları sebebiyle kabirler, hatta mezarlıklar kaybolmuştur. Bu hususta maksada kavuşmak çok zordur.

Sual:
Harem-i Şerif’e gayrı Müslimlerin girememesi hangi hükümden kaynaklanmaktadır?

Cevap;
Âyet-i kerimede (Tevbe: 28) mealen, “Bu yıldan sonra müşrikler Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar!” buyurulmaktadır. Bu âyet-i kerime, hicretin 9. senesinde gelmiştir. İmam Ebu Hanife, bu yasağı ibadet için anlamış ve ibadet dışında gayrı müslimlerin Mescid-i Haram’a girmesine cevaz vermiştir. Eskiden müşrikler çıplak olarak Mescid-i Haram’a girer ve el çırparak Kâbe’yi tavaf ederlerdi. Âyet-i kerime bunu yasaklamıştır. Diğer mezheplerde farklı hükümler vardır. İmam Mâlik ve Şâfiî’ye göre ancak seyahat gibi bir ihtiyaç sebebiyle girebilir. Bazı âlimlere göre, âyet-i kerimenin öncesinde gelen müşrikler necistir (pistir) sözünden; bunların cünüplüğü sebebiyle girmesinin yasak olduğu neticesini çıkarmışlardır. Halbuki ekseri ulema, bu necisliğin itikat bakımından olduğunu, maddî değil, manevî pisliğin kast edildiğini söyler. İbni Abidin der ki: Zimmînin mescide, hangisi olursa olsun, girmesi câizdir. İmam Malik hangi mescide olursa olsun girmesi mekruhtur, demiştir. İmam Muhammed, İmam Şâfiî ve İmam Ahmed, Mescid-i Haram'a girmesi mekruhtur, demişlerdir. Âyet-i kerimedeki nehy (yasaklama) teklifî değil, tekvinîdir. Nitekim fakihler yolcunun cünüb olarak mescidden geçmesini câiz görmüşlerdir. Hal böyle iken ibarenin mânâsı, çıplak olarak, bu senenin haccından sonra hacca veya umreye gelmesin demektir. Bu sene hicretin 9. senesidir. Resul-i Ekrem, Hazret-i Ebû Bekr’i hac emiri kılmış ve Hazret-i Ali de hac ahkâmına dair Berâet (Tevbe) suresini ilan etmekle memur edilmiştir. Hazret-i Ali: “Dikkat edilsin, bu seneden sonra herhangi bir müşrik hacca gelemez; çıplak tavaf edemez” buyurmuştur. (Buhâri, Müslim) Resulullah aleyhisselâm, Sakif heyeti gibi gayrı müslim elçilerini mescidde kabul etmiştir. Müşrikler, zimmîler, Mekke ve Medine'de yerleşmekten de menedilirler. Çünkü Resulullah aleyhisselâm “Arab arazisinde iki din bir araya gelmez” buyurdu. Eğer gayrı müslim ticaret için Mekke ve Medine’ye gelirse câizdir. Fakat ikameti uzatamaz.

Sual:
Ruslar 1552'de Kazan'ı istila edip oradaki müslümanları katlettiği zaman, en güçlü çağını yaşayan Osmanlı Devleti niçin buna bir reaksiyon göstermemiştir?

Cevap;
Osmanlı hükümeti, Don-Volga kanalını açarak bunu engellemeye çalıştılar. Ama mesafe uzaklığı, mevsimin müsaadesizliği, maddî imkânsızlıklar mâni oldu. Kanuni sultan Süleyman zamanı, hem devletin en güçlü çağıdır; hem de çözülmenin başladığı zamandır. Uzun seferler, geniş fetihler sebebiyle bütçe ilk o zaman açık vermiştir. Hükümetin daha ehemmiyetli meşguliyetleri vardı.

Sual:
Burada bazıları tekâmül okumaktan bahsediyorlar. Böyle bir mektep mi vardır?

Cevap;
Eskiden imam ve müezzinlerin çoğu resmî tahsilden mahrum olduğu için, memuriyete girebilmek ve terfi edebilmek için de diploma arandığından, tekâmül kurslarına devam edip, dışarıdan mektep imtihanlarını vererek diploma alırlardı. Burada muhtelif muallimler fahrî veya ücretle ders verirdi. 1960’larda merhum Eşref Osmanağaoğlu’nun İsmailağa medresesinde açtığı tekâmül kursu meşhurdu.

Sual:
Mevlânâ Hâlid Bağdadî’nin Câliyetü’l-Ekdâr kitabında Bedr ehlinin sayısı 313’ten fazladır. Bunun sebebi ne olabilir?

Cevap;
Bedr Gazvesi’ne katılan Müslümanların sayısı hakkında ihtilaf vardır. Sahih rivayete göre Resulullah hariç olmak üzere 313 kişidir. Nitekim İbni İshak, 83 muhâcir, 61 Evsî ve 170 Hacrecî olmak üzere 314 sayısını vermektedir. İbn Cerir der ki: Selefin umumunun ifadesine göre Bedr Gazvesi’ne katılan Müslümanların sayısı 310 kişidir. Buharî rivayetinde Bera' şöyle buyurdu: "Bedr gününde muhacirler altmış küsur, Ensâr ise 340 küsur kişi idiler." İbn Cerir, İbni Abbas’dan şöyle nakleder: "Bedr gününde Muhacirler 70, Ensâr ise 236 kişi idiler." Bazı zâtların Bedr’e iştirakleri hakkındaki rivayetler zayıftır. Bunlarla sayı artabilir. İsimleri benzeyen sahabiler tek kişi sayılmış olabilir. Câliyetü’l-Ekdâr’da Bedr’e iştirak eden bir sahabinin ismi tekrar edilmiş olabilir.

Sual:
Zilhicce hilâli, ilk gün başka ülkede görülüp de, kendi memleketimizde görülemezse, Zilhicce ayı bir gün sonra mı başlar?

Cevap;

Hesab da, rüyet de ayın başlaması için birer kriterdir. Kamerî aylar, ayın dünya etrafında bir defa dolaşıp yeniden doğuşu ile başlar. Oruç, kurban ve hac, kamerî ayın başlamasına göre ifa edilen ibadetlerdir. Kamerî ay doğar; ama o beldede görülmeyebilir. Bu sebeple dolunaydan itibaren 14 gece sayılıp 29. gece hilâl güneş batarken garb semasında gözetlenir. Görülürse, yeni ay başlar; herhangi bir sebeple görülmezse, içinde bulunulan ay 30 güne tamamlanır. Buna tekmil-i selâsin denir ve hadîs-i şerif ile emrolunmuştur. Yeni ay hesaba göre o gün doğsa bile, ay otuza tamamlanır ve ertesi gün yeni ayın 1’i olur. Bu sene olduğu gibi, bir ay hesaba göre başka, rü’yete göre başka gün başlayabilir. İbâdetlerde ise, esah kavle göre hesab değil, rü’yet esastır. Osmanlılar zamanında kamerî aylar hesab ile değil, rü’yet ile başladığından, çoğu zaman bu tekmil-i selâsin muamelesi yapılır ve bu, hükümet ve taşrada kadılar marifetiyle ilan edilirdi. Bu bakımdan Osmanlı vilâyetlerinin birinde Zilhicce ayı başlamışken, diğerinde daha 30 Zilka'de hüküm sürüyor olabilirdi. Hatta bu sebeple tarihî hâdiselerin çoğu milâdî güne çevrilirken bir gün kayma olabilmektedir. Zilka’de ayının 29.unu 30’a bağlayan gece Türkiye ve Hicaz’da Zilhicce hilâli görülemediği için, eğer Osmanlı Devleti zamanında olsaydı, bu sene (hicrî 1434) Zilka’de 30’a tamamlanıp, ertesi günü (yani 7 Ekim 2013 Pazartesi günü) Zilhicce’nin 1’i sayılıp, Kurban Bayramı da 16 Ekim Çarşamba günü başlayacaktı. Zilka’de 30 gün olsaydı; 29. gece hilâl görülemediği için, zaten 30’a tamamlanacak ve ertesi günü hilâl gözetlenmeyecekti. Zira kamerî aylar 31 gün olamaz.

Ramazan hilâli, dünyanın her hangi bir yerinde şer’î esaslara muvafık bir şekilde görülürse, Hanefî mezhebine göre diğer beldelerde de Ramazan ayı başlamış olur. Şâfiî’de her belde kendi gördüğü ile amel eder. Osmanlılar zamanında Bursa veya Edirne’de hilâlin görüldüğü sonradan sâbit olur ve haber alınırsa, İstanbul’da da Ramazan ayı o gün başlamış sayılırdı. Zilhicce hilâli ise böyle değildir. Bunda her beldede ayrı ayrı şer’î esaslara göre görülmüş olması aranır. Bir beldede görülünce, esah kavle göre, başka beldede de Zilhicce ayının başlaması lâzım gelmez. Rü’yet yapılamadığı için kamerî ayın şer’î bir şekilde başlamadığı memleketlerde, kurbanların ihtiyaten ertesi günü kesilmesi, Ramazan’dan sonra da iki gün ihtiyaten oruç tutulması ile mesele hallolmaktadır.



Sual:
Yavuz Sultan Selim bir sefer sırasında bir papaza “Babamın devri mi daha iyiydi, yoksa benim devrim mi? diye soruyor. Papazın “Sizin devriniz daha iyidir” cevabına istinaden, “Sen bu cevabınla, her yıl bir öncekinden kötü gelir mealindeki hadis-i şerifi inkâr ettin” diyerek papazı idam ettirmesi hâdisesi doğru mudur?

Cevap;
Menkıbenin aslı öyledir: Şark seferine giderken konuştuğu papaz, “Babanızın devri iyidir” diyor. Padişah da “Sizin devriniz iyidir, deseydin, kafanı keserdim” demiş. Yani, dalkavukluk ettiğini anlardım, halbuki yıl yıldan kötü gelir, demek istemiş. Menkıbedir, tarihî bir hâdise değildir.

Sual:
Osmanlıca tıb kitaplarında ilaçların mikdarları bildirilirken kullanılan dirhemin, bugünkü karşılığı nedir?

Cevap;
Dirhem-i şer'i 70 arpa ağırlığı, yani 3,36 gramdır. Necasette ise dirhem-i örfi olan 4,8 grama itibar edilir.

Sual:
Muaviye’yi sevmiyorum diyenin hükmü nedir?

Cevap;
İslâmiyet, eshab-ı kiramın hepsini, ayırmaksızın sevmeyi emretmektedir. Kur’an-ı kerimde meâlen, “Allah onlardan râzıdır; onlar da Allah’tan râzıdır” buyurularak buna işaret edilmektedir. Muaviye bin Ebi Süfyan, eshab-ı kiramın önde gelenlerindendir. Vahy kâtibidir ve Resulullah’ın kayınbiraderidir. İslâmiyete çok hizmeti olmuş büyük bir sahabidir. Zamanı, İslâm tarihinin altın çağlarındandır. Bunu sevmemek, kötü bilmek, günahtır. Fakat umumiyetle bu kişilerin bid’at sahibi olduğu görülmektedir. Muaviye bin Ebi Süfyan’ı iyi bilmek, bu zamanda Ehl-i sünnetin neredeyse alâmetlerinden olmuştur.

Sual:
Osmanlılar umumiyetle Batıya sefer yapmıştır. Orta Asya'ya sefer yapıp, Türk boylarını bir araya toplayamaz mıydı?

Cevap;
Osmanlı Devleti, İslâmiyeti yaymak ve korumak için mücadele etmiştir, Turancılık için değil. Kaldı ki o zaman için Orta Asya’daki Türkleri birleştirmesi kolay bir iş değildi. Osmanlı misyonu için bir faydası da yoktu. Ama Asya’daki Müslümanlara ve Türk boylarına icabında yardım etmiştir.

Sual:
Divan-ı mezâlimde tatbik edilen muhakeme ve tahkikat usulleri, niçin normal kadı mahkemelerinde câri değildi? Şeriat bu usullere izin veriyorsa, bunların kadı mahkemelerinde tatbik edilmemesi adaletin tecellisi bakımından bir kusur değil midir?

Cevap;
İki çeşit delil sistemi vardır. Bazı davalarda kanunî delil aranır. Bu deliller sâbit olmadıkça, o davaya bakılıp karar verilemez. Mesela zina suçunun sabit olması için ya dört defa ayrı ayrı suçun ikrarı veya dört hür, erkek, Müslüman ve âdil şahidin şahidliği lâzımdır. Bu, kanunî delildir. Burada hâkimin o hâdise hakkında bilgisi bile delil sayılmaz. Bir de vicdanî delil sistemi vardır. Burada hâkim mevcut her çeşit delil, karine ve emareyi takdir edip vicdanî bir karar verir. Kadı mahkemelerinde, ekseriya kanunî delil sistemi arayan davalara bakılır. Her dava kanunî delil istemez, vicdanî delil kâfidir. Divan-ı Mezâlimlerde bu vicdanî delil arayan davalara bakılır. Hazret-i Peygamber ve Sahâbe’nin tatbikatı böyle olmuştur. Bu bir kusur değil, üstünlük sayılabilir. Bu şekilde İslâm hukuku, zamanın ve zeminin değişikliğine kolayla adapte olabilmiştir. Osmanlılarda Tanzimat’tan sonra nizamiye mahkemeleri kurulurken, divan-ı mezâlimler örnek alınmış ve bu mahkemelerin bir nevi kurucusu sayılan Ahmed Cevdet paşa, Celâleddin Devânî’nin Divan-ı Def-i Mezâlim adlı risâlesini Farsça’dan Türkçe’ye tercüme edip, meşruluk temeli olarak takdim etmiştir.

Sual:
Bir yandan Halife Harun Reşid’in Behlûl Dânâ hazretleriyle yakınlığından bahsediliyor; bir yandan da Musa Kâzım hazretleri gibi evliyanın en büyüklerinden olan bir zatı, Bağdâd’a getirtip hapsettiğinden bahsediliyor. Böyle bir şey nasıl oluyor?

Cevap;
Behlûl Dânâ, meczup bir veli; Musa Kâzım ise, tahta Ali soyunun geçmesini isteyenlerin bir nevi parti lideri gibi gördüğü çok mühim bir şahsiyet idi. Halife kendisinden çekindiği için göz altında tutardı. Halife Mensur da tahtını tehlikede gördüğü zaman, muhaliflerini ve tehlikeli gördüğü kimseleri hapsetmekten veya öldürmekten çekinmezdi.

Sual:
Sultan II. Mahmud''un yaptığı kıyafet inkılâbında, ulemâ fese karşı çıkmış mıydı?

Cevap;
Ulema hep padişahın yanında olmuştur. Fes, İslâmiyete aykırı bir serpuş değildir.

Sual:
İslâmiyette câmi yıkmaya cevaz verilmiş midir?

Cevap;
Umumun menfaati için yıkılıp, parası ile yeni bir vakıf kurulur. Câmi harab olmuşsa veya cemaati kalmamışsa yahud buradan yol geçmesi gerekiyorsa, câmi yıkılabilir. Osmanlı tarihinde az da olsa misalleri vardır.

Sual:
Rûhü’l-Me’ânî tefsiri muteber midir?

Cevap;
Âlûsî yazmıştır. Kendisi Ehl-i sünnet ise de, bazı fikirleri ulema tarafından aşırı bulunup tasvip edilmemiştir. Tefsiri de bu sebeple ilim çevrelerinde pek itibar görmemiş; ancak üslubu sebebiyle halk arasında popüler olmuştur.

Sual:
Uydurukça kelimelerin Osmanlıca asıllarını öğrenebileceğimiz bir lügat veya bir site tavsiye edebilir misiniz?

Cevap;
Kadir Mısıroğlu'nun Bin Uydurma Kelimeyi Boykot adında bir kitabı var. Bir de Osmanlıcadan-Türkçeye Kılavuz adında 1932 tarihli bir el kitabı var. Belki eski kitap satan yerlerde bulunabilir.

Sual:
Peygamber efendimizin hiçbir savaşta müşrik öldürmediği ve silah kullanmadığı doğru mudur?

Cevap;
Resulullah aleyhisselam, iştirak ettiği harblerle bizzat savaşmis; Uhud’da Ubeyy bin Halef’i harbe (kısa mızrak) ile öldürmüştür.

Sual:
“Ama Hangi Osmanlı?” kitabınızda, "Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar" atasözünü, "Doğru söyleyeni domuzlu köyden kovarlar" şeklinde vermişsiniz. Latife yaptığınızı sandım. Bu hususta malumat verebilir misiniz?

Cevap;
Doğrusu domuzludur. Hristiyan köyü kastedilir. Yani Hristiyanlar, İslâmiyete dair anlatılan bir şeyi elbette doğru kabul etmezler demek istiyor. Eski Türkçe’de domuz, sağır nun ile donguz şeklinde okunur. Denizli’nin de, domuzludan geldiği, Pendname’de yazar.

Sual:
Selçuklu Sultanı Melikşah, Şiî miydi?

Cevap;
Bahsettiğiniz yer, ciddi bir kaynak değildir. Sultan Melikşah, Ehl-i sünnet itikadında, Şâfiî mezhebine mensup mübarek bir hükümdar idi.

Sual:
Şeyhülislâm Ebussuud Efendi fetvalarında, “Bir Müslüman, başka birine hâşâ cima' lafzı ile dinine, imanına ve ağzına söğse, kâfirdir, katli helâldir” diyor. Günümüz âlimleri te’vil ediyor; ama bu büyük âlim neden te’vile gerek duymamıştır?

Cevap;
Bu sözünde, kasıt varsa, söyleyen kişi imandan çıkar, tevbe etmezse, mürted olduğu için katli gerekir. Şeyhülislâm Ebussuud Efendi zamanında İslâm cemiyeti ve devleti vardı. Müslümanlar dinini biliyordu. Bu sebeple o zaman te’vile ihtiyaç yoktu. Şimdi te’vil edilir; kasdının dine, imana söğmek olmadığı, kişiye hakaret olduğuna yorulur. Ama söğen kişi, kasdın açıklarsa, o zaman başkadır.

Sual:
Ebu Süfyan ve hanımı Hind iman ettiler mi?

Cevap;
Her ikisi de iman edip sahabîlik şerefine kavuştular. İslâmiyete çok faydaları oldu. Ebû Süfyan, Tâif’in fethinde bir gözünü; Yermük’te diğerini kaybetti. Hind ise Mekke fethinde müslüman oldu ve kadınlar adına Resûlullah ile sözleşme yaparak hayırlı duaya mazhar oldu. Yermük gazâsında, İslâm ordusunda bulunup, askeri harbe teşvik ederdi.

Sual:
Harem hakkında hangi eserleri tavsiye edersiniz?

Cevap;
Harem hakkında çok kitap vardır. Bir kısmı ehil olmayan kimseler tarafından sansasyon maksadıyla yazılmış gayrı ciddi kitaplardır. İlmî olarak Leyla Saz’ın, Ayşe Osmanoğlu’nun, Safiye Ünüvar’ın, Ahmed Akgündüz’ün, Cengiz Göncü’nün kitapları ilk etapta aklıma gelen kıymetli eserlerdir.

Sual:
Safiye Ünüvar Saray Hatıralarım kitabında Sultan Reşad ile alakalı şunu söylüyor: "Fukaraya dağıttığı paraları, kâğıt para olarak değil, gümüş para olarak verirdi." Bunun dinî bir sebebi var mıdır?

Cevap;
Din, para olarak, altın ve gümüşe itibar eder. Kâğıt ve metal para kullanmak, kolaylık için câizdir. ama ibadetler, altın ve gümüşe göre hesaplanır. Kâğıt paranın değeri muntazam değildir. Halk, kâğıt paraya itibar etmezdi. Bu sebeple bazı ulema, zekâtın kâğıt para olarak verilmesini câiz görmemiştir.

Sual:
Nuri Demirağ hakkında malumat verir misiniz?

Cevap;
Nuri Demirağ işadamı idi. 1945'te Milli Kalkınma Partisi’ni kurdu. Böylece Çok Partili Devre şeklen de olsa geçildi. İstihbarat ile alakası olduğu, bu partiyi de danışıklı dövüş olarak İnönünün arzusu üzerine kurduğu söylenir. Milletvekilidir. Hakkında çok malumat bulunabilir.

Sual:
Birgivî'nin Tarikatü’l-Muhamediyye isimli eseri elime geçti. Kendisinin aklî ilimlere karşı uzlaşmaz bir tavrı olduğunu; mantık hâricindeki aklî ilimlere bid'at dediğini gördüm. Kâtib Çelebi tarafından da bu nedenle tenkit edilmiş. Halbuki kendisi bir Hanefî âlimidir, müsbet ilimlere karşı daha toleranslı olması gerekmez miydi?

Cevap;
Ben öyle bir intibâ edinmedim. Birgivî, Tarika kitabında ilimleri, emrolunan, yasaklanan ve mendub ilimler olmak üzere üç kısma ayırır. İlm-i nücûm, ilm-i kelâm ve ilm-i hikmeti, yasaklanan ilimler kategorisinde ele alır ve der ki: “Zeki, dindar, çalışkan kimselerden bâtıl yollara kayma korkusu olmayanların, kelâm ilmini öğrenmesi ve öğretmesi münasiptir”. İlm-i nücûmdan yasak olan şeylerin, gök cisimlerinin hareketlerinden, geleceğe dair mana çıkarmak olduğunu söyler. Felsefecilerin, her sözünü değil; din hakkında söylediklerini reddeder. Hâdiseye İmam Gazâlî’de olduğu gibi avam-havas bilgisi açısından yaklaşıyor ve bu sözleri, muayyen kimseler için söylüyor olsa gerektir. Nitekim temel dinî ilimlerden mahrum sıradan bir kimse, müspet ilimlerle çok alâkadar olursa, imanı tehlikeye düşebilir. Din câhillerinin, müsbet ilim öğrenmesi, insanların umumuna zarar verecek bir husus olarak görülmüştür. Sadece Birgivî değil, çok İslâm âlimleri, ilmin ehline verilmesi gerektiği, ehli olmayan kimsenin elinde ilmin zararlı olduğunu söyler. Pozitif ilimlere menfi bakılmış olsa, asırlarca medreselerde okutulup, ortaya nice faydalı eserler konur muydu? Âlimler ilmi maksat değil, insanlara dünya ve âhirette fayda verecek bir vâsıta olarak görür.

Sual:
Sultan II. Mahmud ile Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın karşı karşıya gelme sebebini merak ediyorum?

Cevap;
Kavalalı Mehmed Ali Paşa, liyakatli ve muhteris bir vâli idi. Sadrazam Hüsrev Paşa, kendisini aşağılayınca, Fransızların tahrikine kapılıp isyana kalkıştı.

Sual:
Tarihte Köroğlu diye bir kahraman yaşamış mıdır?

Cevap;
Muhtemelen yaşamıştır. Mahallî idareciler tarafından zulme uğradığı; bu zâlim idareciyi bertaraf etmek üzere hükümet ile işbirliği yaptığı söylenir.

Sual:
Hazret-i Fâtıma’nın hiç âdet görmediği doğru mudur?

Cevap;
Âdet görmeyen kadının çocuk doğurması mümkün değildir. Hazret-i Fâtıma’nın beş çocuğu dünyaya gelmiştir. Şiî rivayeti olsa gerektir.

Sual:
İslâmiyetten önce Yahudilerin Medine ve çevresine yerleşme sebebi nedir?

Cevap;
Romalıların Kudüs’ü yakmasından sonra sürgün edilen Yahudiler dünyaya dağıldı. Bir kısmı verimli toprakları olan Medine’ye yerleşti. Kıyamete yakın gelecek son peygamberin Faran (Hicaz) diyarından çıkacağına dair Tevratî bir rivayet vardır. Bu da, bir kısım Yahudinin Medine ve çevresine yerleşmelerinde rol oynamış olabilir.

Sual:
Bir internet sitesinde, sizin Taksim Câmii yazınıza da atıf yapılarak, Sultan Vahideddin’in Taksim Câmiini ve daha nice câmileri sattığı yazıyor. Doğru mudur?

Cevap;
Bu iddialar, o zamanki gazetelerde yer almıştır. İşgal sırasında müttefikler İstanbul’da diledikleri yerleri işgal ettiler. Taksim Kışlası da bunlardan biri idi. Fransızlar burayı işgal edip, Taksim Câmii’ni de tabiatıyla câmi olmaktan çıkardılar. Bu işgaller, umumiyetle güya satın alma şeklinde lanse ediliyordu. Hükümdara ait sarayların bile el konulduğu işgal altındaki bir şehirde, hükümetin farklı davranması beklenemez. Üstelik bu satışların gerçekleştiğine dair gazete yazısından başka resmî vesika da yoktur. Lehdarı (istifade eden kimse) kalmayan vakıf eseri, en yakın başka bir vakıf eserine tahsis edilir. Bu, bir şer’î hukuk kaidesidir. Bu vakıf câmi ise, yani cemaati kalmayan câmi, yaptıranın veya vârislerinin mülkiyetine döner. Taksim Câmii’ni yaptıran Sultan Abdülmecid olduğuna göre, Sultan Vahideddin, oğlu olmak itibariyle zaten bu padişahın vârisidir. Câmi, hazine malıyla yapılmışsa; hazineye döner ki buna da tasarruf salahiyeti yine padişahtadır. Vatanı işgalcilerden kurtardığı iddiasındaki Tek Parti’nin iktidarında, bir işgal bahis mevzuu olmadığı halde, ecnebi işgalcilerden daha hoyrat davranılarak pek çok câmi, câmi olmaktan çıkarılıp, satılmış; vakıf eserlerinin ve gelirlerinin çoğuna el konulmuştur. Bunu nasıl izah etmek lâzım?

Sual:
Taksim Heykeli’nde, Atatürk'ün yanındaki askerlerin, Rus askerleri olduğu doğru mudur?

Cevap;
1928’de yaptırılan Taksim Heykeli’nin bir yüzünde, Mustafa Kemal, iki en yakını İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak ile tasvir edilir. Asker ve halkın da bulunduğu bu yüzde, Sovyet generalleri Frunze ile Voroşilov'un heykeli vardır. Bu da Ankara'ya yapılmış Sovyet yardımına duyulan minnettarlığı sembolize eder. Heykelin kuzey yüzünde ise Mustafa Kemal ile askerlerin, heykelin yan yüzlerinde de birer askerin tasviri bulunur.

Sual:
Tarihî şahsiyetler hakkında ileri geri konuşmak dinen câiz midir?

Cevap;
Gıybet ve iftiranın günah olması, ölmüş kimse için de bahis mevzuudur. “Ölülerinizi hayırla anınız!” mealinde hadis-i şerif vardır. Alenî yaptığı ve tevatürle bildirilen günahları zikretmek gıybete girmez. Bunun dışında, iyi bilinmeyen hususlarda şahsî değerlendirmeler yapmak tehlikelidir; zira ölü kendini müdafaa etme imkânı bulamaz ve helâlleşmek de mümkün olmaz.

Sual:
Sultan II. Mahmud’un portresini devlet dairelerine astırması hakikat midir? Öyle ise bunun şer’î izahı nedir?

Cevap;
Canlı resminin yapılıp hürmet makamına asılması şer’î prensiplere aykırıdır. Sultan II. Mahmud devri, siyasî bakımdan çok karışık bir devrin üzerine bina edilmiştir. Bir şeyin o zaman vâki olması, caiz olduğunu da göstermez. Şu kadar ki, canlı resminin asılması hususunda ihtilaf vardır. Ulemadan gölgesiz (minyatür) resme veya o hâliyle yaşamayacak portre resmine cevaz verenler vardır.

Sual:
Peygamber Efendimizin üvey çocukları hakkında malumat verebilir misiniz?

Cevap;
Hazret-i Hadice, daha evvel iki defa evlenmiş; iki kocası da vefat edince, çocuklarını büyütmek endişesiyle kendisine talib olanları reddetmişti. Atîk bin Hâlid el-Mahzûmî ile evliliğinden Hind adında bir kızı oldu. Sonra Ebû Hâle Zürâre bin Nebbâş et-Temîmî ile evlendi. Bundan da Hâle, Hind ve Tahir bin Ebî Hâle adında üç oğlu oldu. Bu evliliklerden birinin diğerinden önce olduğuna dair rivayetler de vardır. Bunları Hazret-i Peygamber büyüttü. Müslüman oldular. Hind bin Ebî Hâle, Mekke’nin fethinde Resulullah’ın devesinde yedekte idi. “Ben, hem baba, hem anne, hem de kardeş bakımından insanların en üstünüyüm. Babam Resulullah, annem Hadice, kardeşim Kâsım, Abdullah, Fâtıma vs dir” derdi. Cemel Vak’ası’nda veya Basra’da taundan vefat etti. Cenazesinde bütün şehir halkı hazır bulundu. Çok beliğ ve fasih konuşurdu. Resulullah’ı böyle medheden sözleri vardır. Hind’in yine aynı isimde bir oğlu oldu ve Carif vebâsında vefat etti. Tahir bin Ebî Hâle, Hazret-i Peygamber tarafından Yemen’deki Ak ve Eş’ar kabilelerine hâkim tayin edildi.

Sual:
İslâm hukukunda adam öldürme suçundan dolayı kısas değil de diyete mahkûm olana veya mağdurun vârisleri tarafından affedilen kimseye, ayrıca mahkemenin ceza vermesi meşru mudur?

Cevap;
Katl suçundan diyete mahkûm olan veya affedilen kimseye, mahkeme ta’zir cezası verebilir. Buna salahiyeti vardır. Osmanlılarda ta’zir cezaları öteden beri padişah kanunnameleri ile tanzim edilir. Hemen hepsinde de bu gibi kimselere ayrıca verilecek ta’zir cezalarından bahsolunur. Şu halde, Osmanlılarda kadılar, bu ta’zir cezasını vermeye mecburdur. Kanunnamede olmasaydı, kadı faile ta’zir cezası verip vermemekte muhayyerdir. Bu ceza kanunnamelerinden bilinen en eskisi Sultan Fatih’e aittir. Şu halde Osmanlılarda Fatih’den beri kadılar, diyet cezasına mahkûm olan veya affedilen faile ayrıca bir ta’zir cezası vermektedir. Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar bu usul devam etmiş; yeni kurulan nizamiye mahkemeleri, adam öldürme gibi ceza davalarında şer’iyye mahkemelerinin hükmü verilene kadar beklemiştir.

Sual:
Rıza Nur, müslüman mıdır?

Cevap;
Kitaplarından anlaşıldığına göre, itikadı yoktur. Ancak oğulluğu Nihal Atsız, babasının son zamanlarında tövbekâr olup câmi câmi dolaştığını, namaz kıldığını söylerdi.

Sual:
Teftazani ve Seyyid Şerif Cürcani itikadda hangi mezhebdendir?

Cevap;
Birincisi Eş’arî; ikincisi ise prensip itibariyle Mâtüridî mezhebine mensuptur.

Sual:
Makbul İbrahim Paşa’nın bahçesine heykeller diktirdiği gerçek midir?

Cevap;
O heykeller ganimet olarak geldi; bir müddet saray bahçesinde hürmet mevkiinde olmayarak durdu; sonra kaldırıldı.

Sual:
Said Havva’nın kitapları muteber midir?

Cevap;
Politik bir şahsiyettir. Modernist görüşleri vardır. Hepsini tetkik etmedim.

Sual:
Said Halim Paşa nasıl bir şahsiyettir? Bir yazar, “Kendisinin İttihatçılarla tek alakası, vatana hizmet içindir; fikirleri zerre uyuşmazdı” diyor.

Cevap;
Said Halim Paşa, İttihatçıdır ve Sultan Hamid düşmanıdır. Dindar bir müslümandır; fakat modernisttir. Fikirleri makbul değildir. Osmanlı Devleti’ne ve millete zarar vermiş bir şahsiyettir. Onun sadrazamlığı zamanında Cihan Harbi’ne girilmiş; hatta rivayete göre sadrazamın bundan haberi bile olmamıştır. Her iki halde de büyük kabahattir. İttihatçılığı vatana hizmet için değil; Mısır’a hidiv olmak içindi. Buhranlarımız gibi dinî mahiyette eserler yazmıştır. Buna rağmen tanıyanlar, gururlu, tutuk ve sıradan bir şahsiyet olduğunu; zengin bir Mısır prensi olmaktan başka meziyetinin bulunmadığını söylüyorlar. Sadece onu değil, Akif gibi diğer İttihatçıları da aklamak için bugün olmadık çarelere müracaat edenler vardır.

Sual:
Kur’an-ı kerim'de Davud aleyhisselâma gelen iki davacının hikâyesi anlatılıyor. Bunlardan 99 koyunu olan, ortağının 1 koyununu da almak istiyor. Bu hâdise üzerine Davud aleyhisselâmın tevbe etmesinin sebebi nedir?

Cevap;
Buna dair anlatılan Urya hikâyesi uydurmadır. Davud aleyhisselâm, davanın iki tarafı arasında, delil sormadan, şahit aramadan, bir kişinin beyanına hemen inanıp hüküm verdiği için sonradan ikaz buyurulup pişman olmuştur. Bu hâdiseyle beraber, davacının, iddiasını delille ispatlama mecburiyeti getirilmiştir.

Sual:
Sultan Vahideddin hakkında hangi kitapları okumamı tavsiye edersiniz?

Cevap;
Ali Fuad Türkgeldi’nin Görüp İşittiklerim; Tarık Mümtaz Göztepe’nin Sultan Vahidden Mütâreke Gayyasında ve Sultan Vahideddin Sürgün Cehenneminde; Kadir Mısıroğlu’nun Sultan Vahideddin, Sarıklı Mücahidler ve Hilâfet; Murat Bardakçı’nın Şahbaba; Rümeysa Aredba’nın San Remo Günleri ve benim sitemdeki yazıları tavsiye ederim.

Sual:
Asr-ı saadette sabun var mıydı?

Cevap;
Serir adında sabun vazifesi gören bitki vardı.

Sual:
Osmanlılarda gayrımüslimlerden alınan vergilerin nisbeti müslümanlardan fazla mıdır?

Cevap;
Şer'en gayrımüslimden alınan vergi, aynı sahada müslümandan alınan vergiden daha az olamaz; fazla olabilir. Bu fazlalık; zimmet anlaşması ile tayin edilir. Osmanlılarda aynı nisbettedir.

Sual:
Sultan Abdülhamid’in hal’inden önce tahttan indirileceğini sezip, devletin Avrupa bankalarındaki gizli hesaplarında yatan paraları alıp yeni bir hafiye teşkilatı oluşturup, 4 üst düzey hafiyeyi Avrupa’ya gönderdiği doğru mudur? Eğer doğru ise şu an bu teşkilat aktif midir?

Cevap;
Hayal mahsulüdür.

Sual:
Timur’un Moğol olduğu, attan düşüp sakatlanması gibi hususların kaynağı nedir?

Cevap;
Bunlar herkese malum hakikatlerdir. Yezdî ve İbni Arabşah, birbirine zıt iki tarihçi olarak o devri anlatır. Justin Marozzi’nin Timurlenk kitabı da faydalıdır. Moğol olmak esef edilecek bir şey değildir. Timur, Moğoldur. Ama Moğollar müslüman olunca Türkleşmiştir. Timur, Moğolca bilmezdi.

Sual:
Şems-i Tebrizî’nin babası Mecûsî midir?

Cevap;
Babasının İsmâilî mezhebinde iken Sünnîliğe girdiği söylenirse de, doğru değildir. Sünnî bir Müslüman idi.

Sual:
Şevkânî’nin eserleri okunabilir mi?

Cevap;
Şevkânî, Şia’nın Zeydiyye koluna mensup ise de, Zeydiyye dışında modernistliğe yakın, hatta İbni Teymiyye’yi andıran görüşleri vardır. Bazı eserleri ilim ehline faydalı ise de, işin ehli olmayana okunması tavsiye edilmez.

Sual:
Zulmeden bir mü’mini veya kâfiri Yezid diyerek aşağılamak doğru mudur?

Cevap;

Ehl-i sünnet itikadı, kimseye lâneti caiz görmez. Halife Muaviye’nin oğlu Halife Yezîd hakkında söylenenlerin çoğu Şiî rivayetleridir ve mübalağalıdır. İnsaflı tarihçiler malum kabahatlerini sayarlar. Ama küfrüne hükmetmek câiz değildir. Büyük âlim el-Kadî Ebû Bekr İbnü’l-Arabî, el-Avâsım ve’l-Kavâsım kitabında bunu uzun anlatmaktadır. Burada ve Ahmed Cevdet Paşa’nın Kısas-ı Enbiya kitabında diyor ki: “Yezîd, İstanbul’u ilk kuşatan İslâm ordusunun kumandanı idi. Hazret-i Peygamber’in ‘Kostantiniyye'ye ilk defa sefer eden ordu mağfiret olunmuştur’ buyurarak övdüğü bu orduda, Eyüb Sultan, İbni Abbas, İbni Ömer, İbni Zübeyr, hatta bir rivayette Hüseyn bin Ali gibi onlarca sahâbî vardı. Birçok sahâbî, kendisini meşru halife saymış ve arkasında namaz kılmıştır. Günahkâr olması, bu gerçeği değiştirmez. Çünki sâlih veya fâcir her imamın ardında cihâda gitmek, Ehl-i sünnetin şiarıdır. Hazret-i Hüseyn’in ölüm emrini Yezîd vermedi. Yalnızca Kûfe’ye varmasına müsaade olunmayıp, Medine’ye geri döndürülmesini veya kendisine biat ettirilmesini yahud diri olarak Şam’a getirilmesini istemişti. Cinayeti Ubeydullah bin Ziyad işledi.”
Şanlı şehid Hazret-i Hüseyn’in ailesi ve on yaşındaki oğlu İmam Zeynelâbidin hazretleri Şam’da hüsnü kabul gördü. Yezîd’in niyeti kötü olsaydı, Zeynelâbidin’i de öldürmemesi için bir sebep yoktu. Ama Ubeydullah bin Ziyad gibi uzlaşmasız birini Hazret-i Hüseyn üzerine göndermesi ve katillere korkusundan bir ceza vermemesi, kabahattir.
Bed’ül-Emâlî şerhi Nuhbe’de der ki: “Yezîd’in Medine halkını incitmeye veya İmam Hüseyn’i öldürmeye emir verip vermediği ve buna râzı olup olmadığı kat’i olarak bilinmediği için susmak iyidir. Çünki kimseye lânet etmek emredilmedi. Hak edene lânet etmek ibâdet olmadığı gibi; lânet etmemek de günâh değildir.” İmam Ahmed bin Hanbel Kitâbü’z-Zühd’de, Yezîd’in hutbesinden iktibas yaparak, sözünü hüccet kabul etmiştir. Sülemî, Temhîd kitabında, “Fâsık da olsa bir mümine, hatta hayatta veya küfr üzere öldüğü âyet ve hadisle bildirilmemiş kâfire lânet etmek câiz değildir. Zira ölmeden tevbe edip imana gelmek ihtimali vardır. Ancak ismen zikretmeyerek kâfirlere veya âyet ve hadîsle yapanlara lânet bildirilen amelleri işleyenlere lânet câizdir” diyor.
Sa’düddîn-i Teftâzânî’nin Yezîd’e lâneti câiz gördüğü bildiriliyor ise de, işin aslı böyle değildir. Zira bu âlim, Akâid-i Nesefiyye şerhinde diyor ki, “Yezîde lânet meselesinde, Ehl-i sünnet âlimleri ikiye ayrıldı. Hulâsa ve başka kitaplarda, ona ve Haccâc’a lânet câiz olmadığı bildirildi. Çünki Peygamberimiz aleyhisselâm Ehl-i Kıbleye lânet etmeyi yasakladı”.
İmam Rabbânî hazretleri de Mektubat’ta Yezîd’e lâneti yasaklamakta ve şöyle demektedir: “Evet, nasipsiz Yezîd, Eshâb-ı kirâmdan değildi. Onun tâlihsizliğine karşı, kim ne diyebilir ki, hiçbir kâfirin yapmadığı işi, o bedbaht kimse yapmıştır. Ehl-i sünnet âlimlerinden bazısının, ona lânete izin vermemesi, onun işini beğendikleri için değil, belki pişman olmuş, tevbe etmiştir dedikleri içindir.”
İbdâ’ kitabı 403. sahifesinde diyor ki: “Lânet etmek ve millete, mezhebe söğmek çok çirkin, pek kötü bir bid’attir. Bu âdet, Yahudilerden Müslümanlara geçti. Tirmizî’deki hadîs-i şerîfte, ‘Mü’min lânet etmez’ buyuruldu. Yezîd’e, Hazret-i Hüseyni öldürmek için emretti sanarak, lânet etmek de doğru değildir”.
İhyâ’da diyor ki: “Yezîd’in, Hazret-i Hüseyni öldürdüğü veya öldürmek için emir verdiği hiç belli değildir. Belli olmayan bir kötülüğü söylemek câiz değildir. Hele lânet etmek hiç doğru olamaz. Çünki bir müslümana, açıkça bilinmeyen bir günâhı yüklemek câiz değildir. Hazret-i Hüseyni öldürene lânet olsun da denilemez. Eğer tövbe etmedi ise lânet olsun, denilebilir. Çünki Hazret-i Hamza’yı şehîd eden Vahşî kâfir idi. Sonra iman ve tövbe etti. Buna lânet câiz olmadı.”
Yezîd’e lânet câiz diyenler, Hârre Vak’ası’nda Medine halkını incittiği içindir demişlerdir. Zira hadîs-i şerif “Medine halkını incitene lânet olsun” buyuruyor. Bu bile, çoğu âlim tarafından lânete cevaz için delil alınmamıştır. Yezîd’e lânetin, Kerbelâ Fâciası ile de hiç alâkası yoktur. Hazret-i Peygamber, bir işin kötülüğünü göstermek için, şu işi yapana lânet olsun buyurmuştur. O işin, bu hâliyle Allah’ın rahmetinden uzak bir iş olduğunu ifade eder. Kâfir olduğunu veya bu işten dolayı aslâ affedilmeyeceğini göstermez. Yezîd isminin konmaması da, bir şey ifade etmez. Yezîd adında çok sayıda sahabî ve âlim vardır. Yezîd, Allah arttırsın manasına gelen bir dua kelimesidir.



Sual:
Ani kalesini fetheden Sultan Alparslan’ın şehirde katliâm yaptığı doğru mudur?

Cevap;
Selçuknâme’de, Sultan'ın kaleye önce eman verdiği, fakat bundan istifade eden düşmanın, kaleyi tahkim edip, müslümanlara taarruz ettiği, bunun üzerine muharebe yapılıp sultanın bunları yendiği, düşmanın öldürüldüğü söyleniyor. düşmanı yenen ve düşman kalesini anveten (savaşla) fetheden İslâm kumandanı, muhariblerden esirleri dilerse öldürür, dilerse fidye karşılığı serbest bırakır. Fetih, sulh (barış) ile olmuşsa, barış anlaşmasının hükümlerine göre hareket edilir.

Sual:
Türklerin bazı milletlerin müslümanlığına vesile olduğunu söylüyorsunuz. Bunlar hangi halklardır?

Cevap;
Hind Müslümanları, Afganlar, Çinli Düngenler, Arnavutlar, Boşnaklar, Pomaklar, Patriyot denilen Rum müslümanları, Torbeş denilen Makedon müslümanları, Çerkesler, Abazalar, Gürcüler, Lazlar, Hemşinli halkı ve (bazı) Kürtlerdir. Bunun dışındaki milletlerden müslüman olanlar, Türkler veya yakındaki müslüman topluluklar içinde erimiştir.

Sual:
Bir akademisyen, Abduh’un daha sonra Efgani ile yollarının ayrıldığını, Sultan Abdülhamid’e mektup yollayıp onunla yardımlaştığını söyledi. Şu halde Abduh’un modernist fikirleri değişmiş midir?

Cevap;
Mektup, Abduh’un, Sultan Hamid’e hulûs çakarak, Mısır’da bazı dinî reformlar yapmak için destek arama arayışında olduğunu gösteriyor. Efganî ile yollarının ayrıldığını göstermiyor. Abduh, ölene kadar üstadının yolundan ayrılmamış; İslâm dünyasında modernizmin üç rüknünden birini teşkil etmiştir. Önceleri Efganî’nin İslâm birliği idealinin! Osmanlılarla olabileceği fikrini, sonradan değiştirmiş; Arab asıllı bir lider arayışı içine girmiştir. Nitekim İngilizlerin yardımı ile, istediği reformlara muvaffak olabilmiş; kaç asırlık Ezher Üniversitesi’ni sıradan bir dinî mektep hüviyetine dönüştürmüştür. Efganî ile aralarını ayıran, ölüm olmuştur. Kaldı ki Efgani de önceleri Sultan Hamid’e yanaştı. Padişah kendisini teşhis ederek, göz hapsinde tuttu.

Sual:
Hadis-i şeriflerde, kıyâmete yakın Konstantiniye’yi alacağı bildirilen Beni Asfar kimdir?

Cevap;
Hadis-i şeriflerde geçen Beni Asfar (Sarıoğulları) tabirinin Rumlar, Bizanslılar, Avrupalılar olduğu çok zannedilmektedir. Nitekim hadîs-i şerifte şöyle geçiyor: “Sizinle Beni Esfar arasında sulh olur; sonra onlar, ahdi bozarlar ve on iki bin kişilik, seksen fırkalık bir kuvvetle üzerinize yürürler” (Buharî, İbni Mâce)

Sual:
Dolmabahçe Sarayı'nın ismi nereden gelmektedir?

Cevap;
Deniz doldurularak yapıldığı için bu ismi almıştır. Daha önce burada bir has bahçe var idi.

Sual:
Avrupa'nın aydınlanma devrinde Osmanlı İmparatorluğu’nun yeri neydi? O devirlerde Avrupa’nın tavırları Osmanlı’ya nasıl tesir etti? Avrupa’nın Osmanlı merakı o devirlerde yerini aydınlanma düşüncesine mi bıraklıştı, yoksa halen benzemeye mi çalışıyorlardı? Doğu Avrupa (Rusya dahil) aydınlanmaya nasıl karşılık verdi?

Cevap;
Eğer bu sualde kullanılan kelimeler bilerek kullanıldı ise, cümleler şu şekilde okunabilir: Avrupa'daki “Age of Enlightenment”da, yani 1650-1780 arasındaki zamanda Osmanlılar ne yapıyordu? Normal bir hayat sürüyordu. Bu devirde Avrupa'da vuku bulan değişikliklerin Osmanlı’ya tesiri oldu mu? Elbette. Bu devirde Avrupa, hala Osmanlı'ya benzemeye mi çalışıyordu? Hayır. Hiç bir zaman böyle bir şeyden söz edilemez. Osmanlıların klasik devirdeki bazı üstünlükleri, Avrupalılar için mkodel teşkil etmiş ve kısmen adapte etmeye çalışmışlardır. Osmanlı elçilerinin gelişiyle, Avrupa’da bazı modaların çıkması (kahve, türban, çubuk vs) ,başka bir mevzudur. Şark, egzotikliği ile her zaman Garb’a tesir etmiştir. Yoksa Aydınlanma düşüncesinin tesiriyle kendine baska idoller mi bulmuştu? Apayrı bir kültür ve dünya görüşü olup, umumi bir model olarak aldığı söylenemez. Lokal hususlarda olabilir. Zira Orta ve Yeniçağ Devletleri birbirine benzer. Bunlar etraflı okumaları gerektiren meselelerdir.

Sual:
Eshab-ı kiram insan değil midir? Şu halde yaptıkları hataları te’vil etmeye gerek var mıdır?


Cevap;
Eshab-ı kiramın hata olarak vasıflandırılan işleri, şer’î hukukun vaz edilmesi safahatında mühim bir rol oynamıştır. Bu işler olmuştur ki, din ve hukuk bunlara hüküm getirmiştir. Kur’an-ı kerim, Allah’ın sahabenin hepsinden razı olduğunu bildiriyor. Bu, günahları varsa da, affedileceğini göstermektedir. Hadis-i şerifler de bu istikamettedir. “Eshabım hakkında dilinizi tutun. Birisi Uhud dağı kadar altın sadaka verse, eshabımın verdiği bir avuç sadakaya erişemez. Allahü teala onları, benim sohbetim hürmetine affetmiştir” buyurmuştur. Sahabenin ihlâsı tam olduğu için, sevabları çok kıymetli, hataları da biiznillah afuvdür. Hepsini sevmek ve onlara karşı edebli olmak, Ehl-i Sünnetin şartı ve şiarıdır. "Eshabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidayete kavuşursunuz" sözü de bunu göstermektedir. İslâm dininde peygamberlerden başka kimse masum değildir, yani günah işleyebilir. Eshab-ı kiram insandır, ama seçilmiş ve muhterem insanlardır. Eshab-ı kiramın, kendileri gibi olmayanlardan farkı, en azından aslan ile kedi arasındaki fark gidir. İkisi de aynı familyadandar ama biri nere, öteki nere?

Sual:

Hazret-i İsa’nın evlenip çocuk sahibi olduğu gerçek midir? Mecdelli Meryem diye biri var mıdır?



Cevap;
Mecdelli Meryem (Maria Magdalena) adında Hazret-i İsa’ya inananlar arasında bir kadının ismi geçer. Hristiyan âleminde bazı fırkalar Hazret-i İsa’nın Mecdelli Meryem ile evlendiğine ve hatta çocukları olduğuna inanıyor ve kimi romanlarda da geçiyor ise de, bu mevzuda Hristiyan kaynaklarında bir sarahat ve İslâm kaynaklarında da malumat yoktur. Gerçi Yahudi cemiyetinde o yaşa gelmiş bir hahamın bekâr kalması pek beklenmez deniyorsa da, bu mevzuda söylenecek bir söz yoktur.

Sual:
Bazı Osmanlı tarihçileri ve ilahiyatçılar, Osmanlıların Matüridiliğinin kâğıt üzerinde olduğunu, aslında koyu bir Eş’arî tatbikatının bulunduğunu; bilhassa Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethinden sonra Eş’arî Arap ulemasının nüfuzunun arttığını; bu sebeple de pozitif bilimlerin gelişmediğini söylüyorlar. Ne dersiniz?

Cevap;
Osmanlı Devleti’nde, Arap memleketlerinin fethinden önce de yetişen âlimlerin çoğunun ilim silsilesi Eşarî âlimlerine uzanır. Arap beldelerinin fethinden sonra Eş’arî mezhebinden âlimler yetişmiştir. Ama Hanefîler, ezcümle Osmanlılar Mâtürîdîdir. İlk mektepte ‘Rabbin kim, dinin ne..’ diye sorulduğu zaman her çocuk ‘itikatta mezhebim Ebu Mansur Mâturidîdir’ der. Eş’arîlik, Ehl-i sünnetin hak bir mezhebidir. İslâm imparatorluğunun yayıldığı ve İslâm medeniyetinin dünyayı aydınlattığı zamanlarda, Eş’ariyye mezhebi hâkimdi. Eş’arîliğin kader inancının, Cebiyye’ye biraz akın olması sebebiyle bu iddialar ortaya atılıyor ise de, asılsız ve mantıksızdır. Eş’arîliğin kabul edilip edilmediğinden evvel, Eş’arîliğin pozitif bilimlere mâni olduğu ön kabulünü münakaşa etmek gerekir. Bu, ilk müsteşriklerin ortaya attığı ve artık arkasında bunların yerli temsilcilerinden başkasının durmadığı bir iddiadir. Mesele, Eş’arî mezhebine mensub olan İmam Gazâlî'nin eserlerinin ilk müsteşrikler tarafından hatalı değerlendirilmesine dayanmaktadır. Ulema, başından beri ilimleri bir tasnife tâbi tutmuş; bazı ilimlerin, altyapısı bulunmayan sıradan kişilere zararlı olabileceğine dair ikazlarda bulunmuştur. Yoksa bu ilimlerin reddi kastedilmemiştir. Meselâ İmam Gazali, Tehâfütü’l-Felâsife eserinde şunları yazmaktadır: ‘Biz bu tür bilgilerin [pozitif ilimler] iptali üzerinde tafsilatlı olarak durmayacağız; çünkü bu hiçbir fayda temin etmez. Kim ki bunu iptal etmek için münazaraya girişmenin dinin gereği olduğunu düşünürse, dine karşı suç işlemiş ve onu zaafa uğratmış olur. Zira [astronomiye dair] bu meseleler, hiçbir şüpheye yer bırakmayan geometri ve matematik ispatlara dayanmaktadır’. Bunlar, yabancı eserlerde de artık açıkça ifade edilmektedir (George Saliba, Islamic Science and the Making of the European Renaissance, MIT Press, 2007). Ayrıca bilim tarihi üzerindeki son çalışmalardan, Eş’arî mezhebinin pozitif bilimlerin gerilemesinden ziyade ilerlemesine yardımcı olduğu anlaşılmaktadır. Mesela Eş’arî kelâmcısı Bakıllânî'nin kelâma dair kitabı uzerinde yapılan bir çalışmada (George Saliba, “The Ash'arites and the science of the stars”, Editör Richard G. Hovannisian, Georges Sabagh, Religion and culture in medieval Islam, Cambridge, 1999, s. 79-92.), astrolojinin bir bilim olmadığı, astronomiden ayrılması gerektiği ifade edilmektedir. Bu, astronominin pozitif bir bilim olması yolunda mühim bir adımdır. Ayrıca Osmanlı Devleti’ndeki âlimlerin kaleme aldıkları kitapları kısaca takdim eden literatür eserleri (IRCICA Osmanlı Matematik Literatürü Tarihi, 2 cild; Osmanlı Tabii ve Tatbiki Bilimler Literatürü Tarihi, 2 cild ve Osmanlı Astronomi Literatürü Tarihi, 2 cild) dikkate alındığında, bütün ilimlere dair yazılan binlerce eserin neden kaleme alındığı nasıl izah edilebilir? Bu eserlerin çoğu yazma hâlinde kütüphanelerin tozlu raflarında beklemektedir. Medreselerin müfredatları da tedkik edildiğinde, kapatılana kadar pozitif bilimlerin müfredatta olduğu rahatlıkla müşahede edilebilir.

Sual:
‘Allah kâinatı altı günde yarattı, sonra arşa yayıldı’ meâlindeki müteşâbih âyetlere İmam Ebu Hanife mana vermemiş iken, sonraki Hanefî âlimlerinin bunları te’vil etmesinin sebebi nedir?

Cevap;
Kur’an-ı kerimde bazı müteşâbih âyetler vardır. Bunların mânâsını ancak Allah bilir ve râsih ilimli âlimler anlar. Bu gibi müteşâbih âyetlere, selef ulemâsı, ezcümle İmam Ebu Hanife hazretleri mânâ vermemiş; Allah'ın eli vardır, yüzü vardır, istivâ eder; fakat biz bunları bilmeyiz, mânâ vermeyip geçeriz demiştir. Zira o zaman bunları izaha ihtiyaç yoktu. İnsanların imanı saf idi. Sonra gelenlerden bozuk itikatlı olanlar, bunlara yanlış mânâ verdiği için, Ehl-i sünnet âlimleri insanların imanını korumak için bu âyetleri te’vil etmişler, dine uygun mânâ vermişlerdir. İstivâyı, hâkimiyet; eli, kudret; yüzü, rıza olarak te’vil etmişlerdir. İmam Gazâlî’nin el-İlcâm kitabı bu mevzuya dairdir. Kendilerine Selefî diyen Vehhabî mezhebinin sâlikleri, bu te’villeri kabul etmezler. Ancak kendileri bu sefer beşerî te’villere düşmekten de kurtulamazlar. Bu sebeple selefin yolundan ayrılırlar.

Sual:
İktisat fakültesinde doktora yapıyorum. "Müslümanların İlimde Geri Kalması ve Medreselerin Süreçteki Rolü" başlıklı bir bitirme projesi aldım. Bu mevzudaki makaleniz çok yol gösterici oldu. Ayrıca tavsiye edeceğiniz referanslarr var mıdır?

Cevap;
Aşağıdaki kitaplara müracaat edilebilir:
* George Saliba, Islamic Science and the Making of the European Renaissance, Cambridge, 2007. (Türkçe tercümesi mevcut).
* George Saliba, Rethinking the Roots of Modern Science: Arabic Scientific Manuscripts in European Libraries, Occasional Paper, Center for Contemporary Arabic Studies, Georgetown University, 1999. (Türkçe tercümesi mevcut: maverd.blogspot.com).
* Mohamad Abdalla, Islamic Science: The Myth of the Decline Theory, 2008 (Tezin pdf haline buradan erişilebilir: http://www98.griffith.edu.au/dspace/handle/10072/22965).
* Khaled El-Rouayheb, Rational Syllogisms and the History of Arabic Logic, 900-1900, Boston, MA, USA: Brill Academic Publishers, 2010.(Son kısmı Osmanlılardaki mantık çalışmalarına dairdir).
*John M. Hobson, The Eastern Origins of Western Civilisation (Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri), Trc. Esra Ermert, İstanbul, 2007.
* Fuat Sezgin, İslam Kültür Dünyasının Bilimler Tarihindeki Yeri, Ankara, 2004.
* Rüştü Raşid, Klasik Avrupalı Modernitenin İcadı ve İslam'da Bilim, Ed. Bekir S. Gür, Ankara, 2005.
* George Makdisi, The Rise of Humanism in Classical Islam and the Christian West (İslâm'ın Klasik Çağında ve Hıristiyan Batı'da Beşerî Bilimler), Trc. H. Tuncay Başoğlu, İstanbul, 2009.

Sual:
Turan ideali, milliyetçi cereyanlar neticesinde mi çıkmıştır; yoksa çok daha öncesinde var mıydı?

Cevap;
Osmanlılar, her zaman Türkistan ve Türklük meseleleriyle gerçekçi bir şekilde alâkadar olmuşlardır. Sultan II. Selim ve Sokullu Mehmet Paşa zamanında Don-Volga kanalı açılmaya teşebbüs edildi. Açılsaydı, Kafkasya ve Türkistan'la bir temas kurulabilirdi. Bunun dışında bugünkü mânâda Turancılık ideali, 20. asrın başında ortaya çıkmıştır. Büyük ölçüde İttihat ve Terakki mensuplarının meydana getirdiği ütopik bir ideolojidir. Türk milliyetçiliği, daha ayağa yere basan, gerçekçi ve Müslüman Türk mirasını ön planda tutan bir idealdir.

Sual:
Hazret-i Peygamber’in üstün olduklarını söylediği, fazileti belli olan bazı sahabenin diğer sahabeden üstünlüğü var. Vahşi’nin faziletçe en düşük seviyede olduğuna dair cemiletteki söz nereye dayanmaktadır?

Cevap;
Sahabenin üst derecelendirmesi vardır; ama alt derecelendirmesi yoktur. İmam Rabbanî, sahabînin, sahabi olmayan faziletli bir kimseye üstünlüğünü anlatırken, Vahşi’nin derecesi, Veysel karenî veya Ömer Mervânî’den yukarıdır buyuruyor. Nitekim 58.mektubunda diyor ki: “Bu büyüklerin yolu Eshâb-ı kirâmın aleyhimürrıdvân yoludur. Hayrü’l-beşer aleyhisselâmın sohbetinde bir kere bulunmakla, Eshâb-ı kirâmdan her biri öyle bir dereceye yükselirdi ki, onlardan sonra gelen evliyânın en büyüklerinden pek azı, en son olarak, bu dereceye yükselebilmişlerdir. Bundan dolayı, Uhud gazvesinde Hazret-i Hamza’nın şehîd olmasına sebep olan Vahşî, iman edip, bir kere Peygamber aleyhisselâmın huzurunda bulunduğu için, tâbiînin en üstünü olan Veysel Karanî’den efdal olmuşdur. Abdullah bin Mübârek’e, “Muâviye ile Ömer bin Abdül’azîzden hangisi efdaldir?” diye sorulduğunda, “Resûlullah aleyhisselâmın yanında giderken Muâviye radıyallahü anhün bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdül’azîz’den yüzlerce daha kıymetlidir” buyurdu.

Sual:
Sultan Fatih’in gemileri karadan yürüttüğü doğru mudur? Buna dair yabancı kaynaklarda ne yazıyor?

Cevap;
Dukas, Babinger, Barbaro böyle söylüyor.

Sual:
Hazret-i Ali’nin hutbede cemaate hitaben mahdumu Hazret-i Hasen’e kızlarını vermemelerini söylemesinin sebebi nedir?

Cevap;
Hazret-i Hasen çok güzeldi. Herkes kızını ona vermek için yarışırdı. O da kendisine uzanan eli geri çevirmez, evlenip, yenileriyle evlenebilmek için öncekileri boşardı. Bir kızı alıp sebepsiz boşamak câiz ise de, hoş birşey olmadığı için Hazret-i Ali onları ikaz ediyor. Onlar da o öyle yüksek bir zâttır ki, bizim kızımızı alsın da, isterse boşasın dediler ve evlendirmeye devam ettiler. Zira Hazret-i Peygamber ile akraba olmak büyük bir şereftir.

Sual:
Tarih ilminde hangi sahada çalışmak daha faidelidir?

Cevap;
Tarihin her sahası buna müsaittir. Yakın tarih daha musaittir. Zira daha nâfizdir; ama sisli kısmı fazladır.

Sual:
Kafes sistemi, son padişaha kadar devam etti mi?

Cevap;
Veliahdın, sarayda yaşadığı ve bazılarının “kafes sistemi” dediği usul, devletin sonuna kadar devam etti. Ancak veliahdın halka karışması ve fazla ortada gözükmesi pek tasvip edilmezdi. Sultan Mecid ve Sultan Aziz zamanında, veliahd nisbî bir serbestlik içinde yaşadılar. Meşrutiyet'ten itibaren veliahd, halka karışabilmekle beraber, Dolmabahçe Sarayı’nın veliahd dairesinde ve kendi sayfiyesinde oturdu.

Sual:
Sultan Abdülmecid müsrif bir padişah mıdır?

Cevap;
Hayır; ancak cömert idi.

Sual:
İstanbul'un fethi ile alâkalı bir hadis var mıdır?

Cevap;
“Kostantiniyye elbette bir gün fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne iyi kumandan ve onun askeri de ne iyi askerdir” meâlindeki hadis-i şerif Ahmed bin Hanbel’in Müsned kitabında ve Hâkim'in Müstedrek'inde mevcuttur.

Sual:
İstanbul’un fethinden sonra, 3 gün yağmanın serbest bırakıldıığı doğru mudur?

Cevap;
Savaş ile fethedilen şehirlerdeki bütün mal ve esirler ganimettir. Yani beşte biri devlet hazinesine ayrıldıktan sonra, savaşa bilfiil katılanlara taksim edilir. Savaş kızıştığı zaman, kumandan, askere yağma va’dedebilir. Bu takdirde askerin yağma ettiği, ganimet sayılmaz, mülkü olur. İstanbul’un fethi sırasında muharebeler kızışınca, Sultan Fatih’in böyle bir tamimde bulunduğuna dair rivayet mevcuttur. Savaş hukukuna aykırı bir muamele değildir.

Sual:
Bazı modern yazarlar Kayı boyunun ve ilk Osmanlıların Şiî olduğunu söylüyor. Doğru mudur?

Cevap;
Kayı boyu ve ezcümle Osmanlı hânedanı Sünnî-Hanefî’dir. Mensupları arasında üç tane Osman ve iki tane Bayezid bulunan bir aile Şiî olur mu?

Sual:
Peygamber Efendimizin amcası hakkında nasıl bir zan içinde olmalıyız?

Cevap;
Ebu Leheb’in küfr üzre öldüğü sâbittir. Ebu Tâlib için de böyle ise de, İbni Hacer diriltilip iman ettiğine dair zayıf bir rivayeti bildiriyor. Bu hususta susmalı, Resulullah’ı üzecek şey konuşmamalıdır. Bilinmesi lâzım gelen hususlardan değildir.

Sual:
Hırka-i şerif neden çok büyüktür?

Cevap;
Dış giysisi olduğu için. Zira bugünki palto ve pardesülerin muadilidir. Hırka denince, bugün giyilen yün kollu ve önü açık giysi anlaşılmamalıdır.

Sual:
Seyyid Kutup hakkında ne söylersiniz?

Cevap;
Merhum Ahmed Davutoğlu'nun Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri ve Hakikat Kitabevi'nin Fâideli Bilgiler kitabında tafsilat vardır.

Sual:
Osmanlı cemiyetinde homoseksüel münasebetlerin hoş karşılandığına dair bazı yazılar ve televizyon programlarına rastlıyoruz. Bu mevzuda ne dersiniz?

Cevap;
Anlatılanların hepsi mübalağadır. İslam devleti, insanların hususi hayatına karışmaz. Aleniyete dökülürse takip eder ve gerekirse cezalandırır. Hazret-i Peygamber zamanında bile zina ve livata vardır. Osmanlı cemiyetinde bu gibi vak’aların varlığından bugün bahsedilmesi, yaygın değil, nâdir olduğundandır.

Sual:
Ümmetçilik yahut İttihad-ı İslâm faideli bir ideoloji miydi?

Cevap;
İttihad-ı İslâm faydalı, fakat geçmişte ve bugün bunu müdafaa edenlerin ekserisi nâkıs, zararlı veya art niyetli kimselerdi.

Sual:
Bir gazete yazarı "Para Vakıfları" ile alakalı yazısında Ebussuud Efendi’nin fâize cevaz verdiğini söyledi. Aslı var mıdır?

Cevap;
Osmanlı Hukuku kitabımda, bunun Kur'an-ı kerimde men edilen ribâ olmadığını, muamele satışı semeni olduğunu beyan ettim. Fâiz, Osmanlılar zamanında hem şirket kâr payı, hem muamele satışı semeni, hem de haram olan ribâ için kullanılmaktadır. Fıkıh malumatı bilmeden Osmanlı tarihini anlamak mümkün olmuyor.

Sual:
Bir gazete yazarı "Batılılaşma Mikrobu" başlıklı yazısında, "Abdülhamid dindar ve İslâmcılık siyaseti izleyen bir hükümdardı. Fakat medreseyi yüzüstü bırakıp modern hukuk fakültesini açtıran, orada geleneksel fıkhın yanında Avrupa kanunlarını ve Roma hukukunu okutturan odur. Fıkıh hükümlerinin aksine, şahitlikte kadın­erkek ve Müslüman olan­olmayan eşitliğini getiren usul kanunlarında onun imzası vardır. Şer'iye mahkemelerine dokunmadan seküler nizamiye mahkemelerini ülkeye yayan da odur. Niye? İhtiyaç olduğu için ve bu ihtiyacı geleneksel fıkıh ve medrese karşılayamadığı için." Bu ifadeye ne söylenebilir?

Cevap;
Benim Osmanlı Mahkemeleri kitabımda tafsilat veriliyor. Evet, hukuk fakültesini açtı, çünki gayrı müslim vatandaşlardan hâkim ve memurlar vardı. Bunlar ise medreseye alınmıyordu. Hukuk nosyonu kazanmaları gerekiyordu. Hukuk mektebini ilk kuran Sultan Abdülaziz’dir. Hukuk fakültesi de en az medrese kadar şer'îdir. Şer'î devletin bütün müesseseleri şer'îdir. Fakülte müfredatı fıkıh dersleriyle doludur. Usul kanunlarında şahitlik meselesi ise Mecelle’ye atıf yapıyor. Yani şeriata göredir. Bunun hiç bilinmediği anlaşılıyor. Nizamiye mahkemeleri 1840'da kuruldu. Şer'î olduklarını, yani şeriata aykırı olmadıklarını Ahmed Cevdet Paşa yazdığı bir risâlede izah etti. Mahkeme sistematizasyonunun şeriatla alakası yoktur. Hükümdar dilediği gibi mahkeme kurar. Önce ve onun zamanında fıkıh tam aksamıyla tatbik edilmiştir.

Sual:
Sahabe-i kiram arasında muhannesler varmış. Sayısı 6 kadarmış. Bazı kimseler bunları homoseksüel olarak vasıflandırıyor. Doğru mudur?

Cevap;
İkisi aynı şey değildir. Muhannes, kadınsı hareketler yapan efemine kimse demektir. Bu kişiler, doğuştan hormonal bozukluğu bulunan kimseler olabilir veya başka maksatlarla böyle davranıyor olabilirler. Sahabe devrindeki muhanneslerin böyle olduğu malum değildir.

Sual:
Kimi tarih kitaplarında nakledilen ''Garanik Hadisesi'' uydurma mıdır?

Cevap;
Uydurma olduğunu söyleyenler vardır. Doğru bile olsa tefsiri farklıdır. Şeytan bu şekilde fısıldadı. Yani bu sözü Hazret-i Peygamber değil, şeytan tekrar etti. Cebrâil aleyhisselâm hemen bunu bildirdi. Hazret-i Peygamber de vaziyeti anlayınca men etti.

Sual:
1923’te Mustafa Kemal’in Balıkesir Zağnos Paşa Câmii'nde hutbe verdiği doğru mudur? Doğruysa izahı nedir?

Cevap;
Doğrudur. Zamanın icap ve şartlarına göre hareket etmiştir.

Sual:
Hazret-i Ömer ve Amr ibnü’l-Âs hazretlerinin İran şahı Nuşirevan ile alâkalı menkıbesi doğru mudur?

Cevap;
Menkıbedir. Her ikisi Nûşirevan’ın vefat ettiği 579’dan sonra dünyaya gelmiştir.

Sual:
Sultan Baybars'ın din ve dünya işlerindeki müspet cihetiyle beraber, bazan sert ve acımasız hareket ettiği; İslâmiyete olan derin bağlılığına rağmen kımız içtiği söyleniyor. Buna ne denir? 

Cevap;
Buhranlı zamanlar sertlik gerektirir. Kımız ise her ne kadar fetvâ böyle değil ise de bazı ulemaya göre sıhhat için ve sarhoş etmeyecek kadar caizdir. Hükümdarlar hakkında söylenen menfi şeyler her zaman mübalağalıdır. Kayd-ı ihtiyat ile dinlemelidir.

Sual:
Kelb köpek demek olduğuna göre, eshab-ı kiramdan güzelliği ile meşhur Dıhye’ye niçin Kelbî deniyor?

Cevap;
Arabların meşhur Ben-i Kelb kabilesinden olduğu için bu lakapla anılmaktadır. Kureyş de köpekbalığı demektir.  Eski cemiyetlerde, kabilelerin vahşi hayvan adı almaları adetti.

Sual:
Suriye’de, Filistin’de, Irak’ta muhalif milislerin arasında savaşırken ölen şehid midir?

Cevap;
Fıkıh kitapları, şehidlik için bazı şartlar aramakta ve tasnifler yapmaktadır. Meşru bir cihad esnasında cephede hemen ölen ile zâlim tarafından öldürülen mümin şehiddir. Bir de veba, zelzele, yangın, devasız dert gibi çeşitli sebeplerle veya canını, ırzını, malını korurken ölenler hükmen şehid sayılır. Bahsettiğiniz kimseler, her ne kadar meşru cihad değil ise de, zorla götürüldükleri için mazurdur ve imanı varsa şehid sayılır. İç harb gibi felâketli zamanlarda fitneye karışmadığı halde, haksız yere öldürülen mümin hakiki şehiddir.

Sual:
Çeşitli açılardan bakıldığında Ömer Seyfeddin nasıl bir insandır?

Cevap;
İttihatçılarda İslâmcı, Osmanlıcı, Batıcı ve Türkçü ideolojilerin sentezi vardır. Ömer Seyfeddin de öyledir. Çoğu İttihatçı gibi, gelgitleri olan bir müelliftir. Ruhi problemleri de vardır. Pek müslümana yakışmayan bir hayat yaşamış olmakla beraber, samimi dindar veya milliyetçi tema taşıyan hikâyeleri de yok değildir.

Sual:
Enver Paşa İslâmcı mıydı?

Cevap;
Samimi inancı bakımından diğer İttihatçıların çoğundan ayrılsa bile hayır. İttihatçılar, politika icabı bütün ideolojileri kullanmışlardır.

Sual:
Hazret-i Peygamber hiç şalvar giymiş midir?

Cevap;
Entarisinin ve gömleğinin altına don olarak giymiş ve böyle giyinmeyi Hazret-i İbrahim’in sünneti olarak vasıflandırarak övmüştür. O zaman insanlar entari altına don giymezler, bazen avret yerleri açılırdı. 

Sual:
Osmanlı Devleti’nde, bilhassa 16. asır ve sonrasında müderris alımlarında adam kayırmacılık yaşanmış mıdır? 

Cevap;
Her zaman her yerde bu mümkündür. Ama müderrislik için belli vasıflar aranır. Bu vasıflara sahip bulunmayan kimsenin fiilen müderrisliğe tayini ve bu vazifeyi yapması padişahın oğlu bile olsa mümkün değildir. Beşik ulemalığı adıyla, talebeye burs ve pâyesiz tayin adıyla fahri profesörlük gibi vasıflandırılabilecek tatbikat vardır. Ama bunlar kaideyi bozmaz. İlmiye sınıfı Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar meslek haysiyetini ve kalitesini iyi-kötü muhafaza etmeye çalışmıştır. Bu bahis fıkıh kitaplarında da ele alınmıştır. Meselâ İbn Abidin'de müderrisliğe dair şunlar yazılmaktadır: "Devlet reisinin nâehil birini müderris tayin etmesi sahih değildir. Çünki devlet reisinin işleri amme menfaati ile kayıtlıdır." ve "Müderris olan kişi, tedrise ehil değilse, müderrisler için tahsis edilen maaştan birşey alması ve yemesi caiz olmaz."

Sual:
Seyyâh Şeref el-Zamân el-Mervezî'nin Sultan Sencer devrinde yazdığı Tabâi' el-Hayavân isimli seyahatnamesinde, Rusların müslüman olmak için Harezm hükümdarına sefirler gönderip, müslüman olduklarını yazmış. Lâkin Rus olduklarını söylediği bu insanların dört tarafı denizlerle çevrili bir adada yaşadıklarını yazmış. Daha da garibi mütercim dipnotta, buna istinaden bu kavmin Ruslar değil de Vikingler olma ihtimalinin kuvvetinden bahsediyor. Türklerden olduğu gibi, Ruslardan da bir kısım insanların topluca müslüman olduklarına dair bir şey okumuş muydunuz? 

Cevap;
Böyle bir şey işitmedim. Eski tarihlerde geçen mekân ve topluluk isimlerini çok ciddi tahkik etmek gerekir. Zira yanıltıcı olabilir. Bu isimler bahsedilen kavimlerden münferit bir grup olabilir.

Sual:
Bir televizyon programında Mevlânâ’nın Moğol ajanı olabileceğine dair bir söz söylendi. Doğru mudur?

Cevap;
Mevlânâ gibi bir zât için ajan tabirini kullanmak, söyleyenin çok sathi olduğunu gösterir. Elbette memleketin yeni efendileri ile işbirliği yaparak Müslümanları korumuş olabilir. Bunda akla ve dine aykırı bir husus yoktur.

Sual:
İstanbul patrikliğinin orta çağda bağlı olduğu Heraklia (Ereğli), Karadeniz mi, Marmara’da mıdır?

Cevap;
Patrikhane ile alakalı bütün kaynaklarda geçen meşhur ve muteber bilgi, Marmara Ereğlisi şeklindedir.

Sual:
Hazret-i Peygamber Cennet'te evlenecek midir? 

Cevap;
Zevcelerinin yanında olacağı; ayrıca Hazret-i Meryem ile Asiye’nin Cennet’te Hazret-i Peygamber ile evlendirilerek mükâfatlandırılacağı hadis kaynaklarında geçer. (İbni Asâkir)  

Sual:
Bir tarihçi, Fatih devrinin hiç bir kaynağında Peygamber Efendimizin İstanbul'un fethiyle alâkalı meşhur hadîsinin geçmediğini; hatta yabancı memleketlere gönderilen fetihnâmelerde de bu hadîse atıf yapılmadığını; bu hadîsin Fâtih ile alâkalandırılmasının çok sonraları olduğunu söylüyor. Ne dersiniz?

Cevap;
Müsnedü Ahmed bin Hanbel’de ve Hâkim’in Müstedrek’inde geçen bir hadîs-i şeriften haberdar olmamaları mümkün değildir. Tevâzuları sebebiyle anmamış olabilirler. Tarihçiler, beş asır öncesine ait bir meselede her vesikayı görmüş olamaz.

Sual:
Osmanlı ordusundaki dinî tatbikat ile alâkalı kaynak sıkıntısı çekiyorum. Yardımcı olabilir misiniz?

Cevap;
Benim alay müftüleri ve tabur imamları ile alâkalı yazıma bakabilirsiniz. Ayrıca zamanımızda sayıları gittikçe artan matbu asker günlükleri ve hatıratlara bakabilirsiniz.

Sual:
İmam Rabbanî hazretleri bir mektubunda cüllab içince halsiz düştüğünü söylüyor. Bunun sebebi nedir?

Cevap;
İmam Rabbânî hazretleri inkıbaz rahatsızlığı için ilaç olarak cüllâb (gülsuyu) içiyor. Bu da ishal yapıyor. Bundan dolayı halsiz düşüyordu.

Sual:
Hazret-i Peygamber’in cenazesine kaç kişi katılmıştır?

Cevap;
Pazartesi vefat etmiş. Çarşamba günü defnedilmiştir. Cenaze namazını üç gün boyunca yüzlerce kişi münferiden kılmıştır. Defninde kaç kişinin bulunduğu malum değildir. Gaslinde 8-10 kişi bulunmuştur.

Sual:
Fıkıh kitaplarında, "Müslümanların mahallesinde ev satın alan zimmînin, bu evi bir müslümana satması emrolunur. Câmi civarındaki evlerini zimmîlere kiraya veren müslümana, bunlardan alıp, namaz kılanlara vermesi emrolunur" diye yazıyor. Bu hükümler Osmanlı'da, hele İstanbul gibi birkaç yüzbin nüfuslu büyük şehirlerde tatbik edilebilmiş midir?

Cevap;
Tamamı müslümanlarla meskûn ve müslümanlar tarafından kurulmuş Eyüp gibi mahallelerde, gayrımüslimin ev almasına müsaade edilmez. Taraf-ı sultanîden izin verilmiş ise, kimse itiraz edemez. Fıkıh kitaplarındaki ifade, prensibe işaret ediyor. Osmanlılarda sadece Eyüp Sultan'da ve Mekke ile Medine'de bu hüküm tatbik edilmiştir.

Sual:
Şerif Hüseyin’in Osmanlı’ya değil, o zamanki İttihatçılara karşı ayaklandığını söylemiştiniz. Buna rağmen Şerif, niye İngilizlerle birlik olup Fahreddin Paşa’ya saldırdı?

Cevap;
Savaş böyle bir şeydir. Şerif Hüseyn Paşa, emellerine kavuşmak için İngiltere ile müttefik idi. Ancak neticede İngiltere kendisine oyun oynadı. Fahri Paşa, İttihatçılardan aldığı emirleri sürdürmekte inad edip, hükümetin teslim ol emrini dinlemeyerek Medine'yi Şerif’e teslim etmedi. Bu sebeple İbnüssuud’un ve İngilizlerin elini güçlendirmiş oldu.

Sual:
Garanik hâdisesinin mahiyeti ve sıhhati nedir?

Cevap;
Resûlullah Kur'an-ı kerim okurken, şeytan onun sesini taklit ederek putları övdü. Müşrikler bunu işitince sevindi veya böyle bir komplo kurdular.  Hazret-i Peygamber, Cebrail aleyhimesselâm vâsıtasıyla hâdiseye muttali olunca ikaz etti. Şeytan âyetleri diye mübalağa edilen mesele bundan ibarettir.

Sual:
Eminönü’ndeki Yeni Câmi’yi Mahpeyker Kösem Valide Sultan mı, Safiye Valide Sultan mı başlattı?

Cevap;
Eminönü’ndeki Yeni Vâlide Câmii’ni Hadikatü’l-Cevâmi Mahpeyker Kösem sultan başlattı diyorsa da yanlıştır. Doğrusu Safiye Vâlide Sultan başlattı. Vefatıyla inşaat yarım kaldı. Yıllar sonra Hadice Terhan Vâlide Sultan tamamladı. Mahpeyker Sultan, Üsküdar’daki Çinili Câmii yaptırdı.

Sual:
Firdevsî hakkında ne dersiniz?

Cevap;
Firdevsî, bir İslâm âlimi değil; İran mitolojisine ait şiirleriyle tanınan mutedil bir Şiî’dir. 

Sual:
Arşiv vesikalarında künyesinde her "Es-seyyid" yazan kişi Peygamberimizin soyundan mıdır?

Cevap;
Hayır. Bu bir ta’zim kelimesidir. Umumiyetle efendi yerine ve ulema için kullanılır. Arab dünyasında seyyid yerine şerif tabiri de caridir.

Sual:
Alia İzzetbegoviç’in kitapları okunabilir mi?

Cevap;
Umumiyetle güzel tespitleri vardır. Fakat felsefe ve modernizmin tesirinde bazı ifadeleri de bulunduğu için temkinli ve tedbirli olmalıdır.

Sual:
Bazı tarihçiler, Cengiz Han’ın inançlara saygılı olduğunu söylüyorlar. Ne dersiniz?

Cevap;
Milyonlarca müslümanı ve türkü katl ve ülkelerini yerle bir etmiştir.

Sual:
Hazret-i Peygamberin amcası Ebu Talib hangi inanca mensuptu? 

Cevap;
Hazret-i İbrahim’in dininde idi.

Sual:
Hazret-i İsa, Mi’raç’ta Resulullah aleyhisselam ile görüştü. Bu sebeple Hazret-i İsa da sahabe sayılır mı? Kıyamete yakın gelince onu gören mü'minler de tâbiî olacak mı?

Cevap;
Sahabî sayılmak için, Hazret-i Peygamber’in dünya hayatında mümin olarak görmek lazımdır. Mi’raç dünya hayatı değil, âhiret hayatındandır. 

Sual:
Yıldız Sarayı’nı yağmalayanların listesi hakkında malumat almak istiyorum?

Cevap;
Bu listeyi 1919 tarihli bir İkdam gazetesi neşretti. Kadir Mısıroğlu’nun Sultan Hamid kitabında da olması lâzımdır.

Sual:
Osmanlılar zamanında İslâmiyeti seçenlerin az olmasının sebebi nedir?

Cevap;
Osmanlılar zamanında çok sayıda topluluk müslüman oldu. Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Patriyotlar, Torbeşler, Hemşinliler, Çerkesler, Abazalar, Gürcüler ve Lazlar ile Kürtlerin büyük bir kısmı bu devirde müslüman olmuştur.

Sual:
Sultan Hamid devrinde niçin Mızraklı İlmihal, Kısas-ı Enbiya, Mukaddime, Evliya Çelebinin meşhur Seyahatnâmesi gibi dinî hüviyetli ve muteber kitaplar, sansüre uğramış veya yasak edilmiştir?

Cevap;
Acem matbaalarının ruhsatsız olarak bastığı kaçak kitaplar, içlerinde fahiş baskı hataları olduğu için yasaklanmış ve yakılmıştır.

Sual:
Pîrî Reis’in idam edilmesinin sebebi nedir?

Cevap;
Mağlup olup, donanmayı düşman mıntıkasında bırakarak İstanbul’a geldiği için.

Sual:
Çeçenlerle Dağıstanlılar aynı millet midir?

Cevap;
Dağıstan'da Avarlar, Laklar, Lezgiler, Tabasaranlar, Gazikumuklar, Kumuklar, Nogaylar ve Çeçenler yaşar. Hepsi birbirinden farklı ırklardır. Çeçenler, bir Kafkas ırkıdır. Aslının Cücen adlı bir Moğol ırkı olduğu ve Avarlarla aynı ırktan geldiği de söylenir. Çeçenler için aslında Türk veya asıllı olup sonradan Kafkasyalılaştığı da söyleniyor. Avarlar, Türk-Moğol menşeli bir ırktır. Lisanlarını unutup; Kafkas lisanı konuşurlar. Lezgiler, bir Kafkas ırkıdır. Avar, Çeçen ve Lezgiler birbirine yakındır. Nogaylar ve Kumuklar, Türk asıllıdır.

Sual:
Kavalalı Mehmed Ali Paşa isyanının İslâmî perspektiften vaziyeti nedir?

Cevap;
Kendisi Mısır’da Osmanlı hâkimiyetinin tesisi için çalıştı. Fakat sonra kendi nüfuzu ile otonom hâle geldi. Mısır’ın hassasiyeti sebebiyle Bâbıâli bu emrivâkiyi kabul etti. Yunan isyanında çok hizmeti geçti. Maksadının sadrazamlık olduğu söylenir. Kendisini çekemeyen bazı devlet ricâlinin istiskali sebebiyle gücendi. Fransızlar kendisini kışkırttı. Kütahya’ya kadar geldi. Kendisine Suriye vâliliği de verildi. İslâm hukuku zaviyesinden bâgî (isyancı) hükmündedir. Fakat Mısır ve İslâmiyete hizmeti pek çoktur. Sonra yerine geçenlerde, bunun meziyetlerine pek rastlanmamaktadır.

Sual:
Tarihte hep müslüman halklara yapılan mezalimleri görür, işitir, üzülürüz. Allahü teala kâfiri bir mümine üstün getirmeyeceğini vaadediyorken, bu toplulukların zulme uğramaya sebep olacak halleri yüzünden buna maruz kalmış olabileceklerini düşünmek yanlış olur mu?

Cevap;
Mutlak olmamakla beraber, Kur’an-ı kerim, adaletten uzaklaşan, zulme meyleden kavimlere ve emr-i marufu terkeden müslümanlara belâ geleceğini beyan buyuruyor. “Hâşâ zulmetmez kuluna hüdâsı/Herkesin çektiği kendi belâsı” beyti bu âyetlerin tefsiri mahiyetindedir.

Sual:
Osmanlı şeyhülislâmlarının, ezcümle Ebussuud Efendi’nin Şia’yı tekfir eden fetvâsı var mıdır?

Cevap;
Şia mezhebi fırka fırkadır. İçlerinde müslümanlık dairesinde kalanlar da vardır. Hazret-i Ebu Bekr’in sahabiliğini veya Hazret-i Âişe’nin ismetini inkâr ederek dinden çıkanı da vardır. Allahü teâlânın Hazret-i Ali’ye hulul ederek Ali diye göründüğüne veya Cebrail aleyhissselamın peygamberliği yanlışlıkla Hazret-i Ali yerine ona çok benzediği için Hazret-i Muhammed’e getirdiğine inanarak zındıkaya düşenleri de vardır. Binaenaleyh Şia’nın bazı fırkaları ehl-i bid’at, bazıları mürted ve bazıları mülhiddir. Bazı Şia fırkaları da tarih içinde ortadan kalkmış ve bugüne intikal etmemiştir.

Sual:
Ebu Tâlib küfr üzere mi ölmüştür?

Cevap;
İnsanların hangi imanla öldüğünü ancak Allah bilir. İnsanlar zâhire göre hükmederler. Ebu Tâlib, Hazret-i Peygamber’in telkin ettiği imanı ikrar etmediği için küfr üzere öldüğüne hükmedilmiştir. Hadis-i şerifte, cehennemde azabı en hafif olan, Ebu Tâlib’dir. Ayağına ateşten ayakkabı giydirilecek, beyni kaynayacak” buyuruldu. Hazret-i Abbas, kulağını yaklaştırıp, “Yeğenim, senin söylediğini söyledi” dediyse de, o zaman müslüman olmadığı için şahadeti makbul tutulmamıştır. İbni Hacer’in rivayetine göre Hazret-i Peygamber’e bir ikram olmak üzere, sonradan anne ve babası ile beraber amcası da diriltilmiş, iman ederek vefat etmişlerdir. Şu halde Ebu Tâlib’in imanı üzerine konuşmak, kâfir olarak öldüğünü dillendirmek doğru değildir. Hazret-i Peygamber’i incitecek şeylerden kaçınmalıdır.

Sual:
Emeviler devrinde, câmilerde Ehl-i Beyte la’net okutulduğu doğru mudur?

Cevap;
Sıffîn Muharebesi esnasında, Hazret-i Muaviye tarafı Cuma hutbesinde Hazret-i Ali’nin ismini zikretmeyince, Hazret-i Ali tarafındaki ordudan bazı aşırı kimseler, Hazret-i Muaviye ve yanındaki sahabiler aleyhine hutbe okumuşlar; buna cevap olarak da karış taraftaki bazı kendisini bilmez kimseler onlara lanet okumuşlardır. Bu, Emevilerin emri ve tasvibi ile olmuş değildir. Ömer bin Abdülaziz, bunu tamamen yasaklamıştır. Emeviler zamanında hutbede Ehl-i Beyte lanet okutulduğu, bazı müfrid Şii kaynaklarının uydurmasıdır. Ehl-i Sünnet arasında da mıntıka ve zaman yakınlığı sebebiyle bu kaynaklar yayılmış ve tesir etmiştir.

Sual:
Osmanlı Devleti, nüfusunun azlığı sebebiyle tedbir almamış mıdır?

Cevap;
Savaşlar, isyanlar, sâri hastalıklar ve göçler, nüfusun artmasına imkân vermemiştir. O zaman için devletin alabileceği ne gibi bir tedbir olabilir ki? İskân siyaseti ile nüfusun dengeli dağılmasını temine çalışmıştır.

Sual:
Osmanlı Devleti’nin ilk devirlerine ait daha detaylı bilgilere ulaşamamamızın sebebi nedir?

Cevap;
Emir Timur’un işgali sırasında, Bursa’nın ateşe verilmesi, devlet arşivinin de yanmasına sebep olmuştur. Bu, en mühim âmillerden birisidir.

Sual:
Farabi ve İbni Sina, herhangi bir mezhebe bağlı mıydı? 

Cevap;
Önceleri Hanefi mezhebinde idiler. Sonradan Ehl-i sünnete uymayan fikirler ileri sürdükleri rivayet olunmaktadır.

Sual:
Zâhiriye mezhebi, Ehl-i Sünnet mezheplerinden mi sayılır?

Cevap;
Zâhiriye mezhebinin kurucusu Davud ez-Zâhirî Ehl-i sünnettir. Zahiriyye mezhebinin kavilleri üzerinde ulema ihtilaf etmiştir. 1.Ebû İshak İsferâyînî ve İmamü’l-Haremeyn Cüveynî, kıyasa karşı olduğu için Dâvud Zâhirî’nin kavillerine itibar edilmeyeceğine kâildir. 2.Ebû Amr bin Salâh ise, Dâvud Zâhirî’nin celî kıyası değil, istihsanın bir türü olan hafî kıyası reddettiğini; celî kıyası inkâr edenin İbn Hâzm olduğunu; bu sebeple Dâvud’un celî kıyasa muhalif olmayan kavillerinin muteber sayılacağını söylemektedir. 3.Ebû Hâmid Gazâlî, Mâverdî, Ebû Tayyib gibi ulemâ ise Dâvud Zâhirî’nin kavillerinin her halde muteber olduğu kanaatindedir. 4.İbnü’s-Sübkî de, Dâvud’un icmâʽya aykırı olmayan kavillerinin nazar-ı itibare alınacağını kaydetmektedir. Kavillerinin esas alınmasına kâil olanların, Dâvud Zâhirî’yi müstakil bir mezheb kurucusu olmaktan ziyâde, Şâfiʽî mezhebinde müctehid olarak gördükleri anlaşılmaktadır. Ancak Zâhirî mezhebinin kavilleri günümüze çok sağlıklı bir şekilde ulaşmış değildir. Ekserisi Zâhirî ulemasından İbni Hâzm’ın kitaplarındadır. İbni Hâzm ise, felsefeyle yakından meşgul olmuş; Dâvud’dan da ileri geçerek kıyasın her türlüsünü ve taklidi reddetmiştir. Bu sebeple ulemâ tarafından Ehl-i sünnet hârici görüldüğünü Şihristânî el-Milel ve’n-Nihal kitabında bildiriyor. İbni Hâzm’ın temsil ettiği görüşler, Selef-i sâlihîn, mânâsı açık olmayan nassları te’vîl ettikten sonra ortaya çıktığı için icmâʽya aykırı görülmüş ve nazara alınmamıştır. Çünki Selef bir hususta ihtilaf ettiği zaman, onların ihtilaf ettiği görüşlerin dışında başka bir görüş ileri sürmek icmâʽya aykırıdır.  Ayrıca İbni Hâzm, ulemânın ileri gelenleri hakkında tezyif edici sözleri ve nezâket hududunu aşan tenkidleri sebebiyle ilmî çevrelerde tasvib görmemiştir.

Sual:
Muhyiddin Arabî hazretleri hangi mezhebde idi?

Cevap;
Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin mezhebi hakkında sahih bir malumat yoktur. Mâlikî veya Şâfiî olduğuna dair rivayetler vardır. Fıkıh ilmine dair te’lifatı olmadığı için bunu tespit etmek kolay değildir.

Sual:
Hürrem Sultan’ın resimleri gerçek midir? Eğer gerçekse niye başı açıktır?

Cevap;
Gerçek olup olmadığını bilemeyiz. Hayal mahsulü olmak ihtimali fazladır. Müslüman kadınlar evlerinde başı açık oturabilirler.

Sual:
Tarihçiler, Osmanlı padişahlarının ani kararlarla kişilerin infazına hükmettiklerini anlatıyor. Padişahların hakikaten böyle salahiyetleri var mı?

Cevap;
İslâm hukukunda, hükümdarların siyaseten katl salahiyeti vardır. Din, millet ve vatan için zararlı olan kimseleri cezalandırabilir; hatta öldürebilir. Buna ta’zir bi’l-katl de denir. Osmanlı padişahları da bu salahiyeti kullanmıştır. Bunu kullanırken zaman zaman ölçü kaçmış, meşru dairenin sınırından çıkılmış, yani hak ettiğinden fazla ceza verilmiş olabilir. Ama zamanımızda bu gibi hadiseler sebeplerinden ayrılarak ve mübalağa edilerek anlatılmaktadır.

Sual:
İkinci Cihan Harbi’nde Türkiye'nin savaştan uzak kalabilmesinin sebebi nedir?

Cevap;
Harbden evvel Türkiye, müttefiklerle, yani İngiltere ve Fransa ile anlaşma yapmıştı. Öte taraftan harbin başında da Almanya ile anlaşma yaptı. İlk anlaşma, bir tecavüz vukuunda İngiltere ve Fransa’nın yanında savaşa girmeyi icap ettiriyor; ikincisi ise saldırmamazlığı ihtiva ediyordu. Diğer devletler, Türkiye'nin savaşa girmesini istemedi. Nitekim İspanya da aynı şekilde savaşa dâhil olmadı. İsteselerdi Türkiye'yi savaşın içine gayet kolay çekebilirlerdi. Fakat Türkiye'nin böyle bir savaşı devam ettirebilecek lojistik, ekonomik, politik ve sosyal pozisyonu bulunmuyordu. Müttefikler, va’dettikleri techizatı da vermediler/veremediler. Türkiye'yi ve İspanya'yı serbest bölge ve istihbarat merkezi olarak kullandılar. Buna rağmen Türkiye, harbe girmiş gibi sıkıntı çekti.

Sual:
Hukuk tarihçisi olmak istiyorum. Ne tavsiye edersiniz?

Cevap;
Hukuk tarihçisi olmak için, hukuk tahsilinden başka, hukukta kariyer (master-doktora) yapmak lâzımdır. Mahir bir hocanın yanında yetişmek icab eder. Osmanlıca okuyabilmek; Arapça ve bir ecnebi lisanı bilmek lâzımdır. Ayrıca hukuk tarihine dair yazılmış umumî ve hususî kitapları mütâlaa etmelidir. Bunun dışında hukuk tarihine yardımcı umumi tarih, sosyoloji, psikoloji, antropoloji, coğrafya, ilm-i neseb gibi disiplinlere vâkıf ve edebiyattan da nasip sahibi olmalıdır. Çok roman ve şiir okumalı, muhayyile ve ifade kabiliyetini, kelime haznesini inkişaf ettirmelidir. Gezmeli ve ekzantrik insanlarla görüşerek onları dinlemelidir. Hukuk tarihi sadece ilmî bir kariyer değil; aynı zamanda bir umumî kültür branşıdır. Bu arada fakültelerin boş kadrolarına müracaat ederek asistan olunur. Bir yandan da kariyer ve çalışmalar sürdürülür.

Sual:
Sultan II. Abdülhamid'i doğru anlamak cihetinden hangi kitapları tavsiye edersiniz?

Cevap;
Sultan Hamid hakkında taraftar ve muhaliflerin çok eseri vardır. Çoğu sübjektiftir. Bu mevzuda çok kitap okuyup bir sentez yapmalıdır. Yılmaz Öztuna’nın Türkiye Tarihi’nin 12. Cildi; İsmail Hami Danişmend’in kronolojisinin 4. cildi; İbnüleminin Son Sadrazamlar kitabındaki alakalı bahis; Kadir Mısıroğlu’nun Sultan Abdülhamid kitabı; Ayşe ve Şadiye Sultanların hatıraları okunabilir. Sonra bu mevzuda yazılmış hususi kitaplara geçebilirsiniz.

Sual:
Osmanlılar zamanında umumhane var mıydı? Var ise bir İslâm devletinde böyle bir şey nasıl olabilir?

Cevap;
Resmen izin yoktur. Ama gizli kapaklı olarak her zaman her yerde olabilir. Her devirde ve her yerde günah işleniyor.

Sual:
Yahudilerin, sahabeden Kaka isimli bir zata hakaret için büyük abdest için bu kelimeyi kullandığı ve bizim de düşünmeden onlardan bunu aldığımız ve kullandığımız doğru mudur?

Cevap;
Çok gülünç bir şey. Müslümanların bile fazla tanımadığı bir sahabeyi Yahudiler nereden biliyormuş ve ona düşman oluyormuş? Onun adı Ka'ka' idi. Yani kaf+ayın+kaf+ayın. Kaka ise bambaşka bir imla ve kaf harfi ile yazılır. Kaf Kaka, çocuk dilinde ıkınma için kullanılır. Üniversel bir kelimedir. Farsça, kak, Yunanca, kaká, Ermenice, k'ak',Latince, caca, Fransızca caca hep dışkı için kullanılır.

Sual:
Peygamber efendimiz, vahiy çeşitlerinden biri veya ilham olmadan, kendi aklına istinaden dini bir hüküm vaz eder mi?

Cevap;
İctihad yoluyla edebilir ve etmiştir.

Sual:
Şeyhülislamlar niçin Divan-ı Hümâyun toplantılarına katılmamıştır? 

Cevap;
Şeyhülislâmlık icraî değil, istişarî bir makamdır da ondan. Lüzumlu görüldüğü zaman, fikrinden istifade etmek için çağırılırdı.

Sual:
Son halife Abdülmecid Efendi'nin padişahların içki ve esrar içtiğine dair bir mektup yazdığı, televizyonda söylendi. Bunu nasıl tefsir etmelidir?

Cevap;
Vesika doğru bile olsa, Abdülmecid Efendi bunları bilemez. Bununla asırlar önce yaşamış muhterem zatlara sui zan edilemez.

Sual:
Osmanlıca rik’a metin okumalarımızı ve diğer hatlarda okumamızı kuvvetlendirmek için tavsiyeniz var mıdır?

Cevap;
Bir şeyi iyi yapmak, çok yapmakla olur.

Sual:
Kadın, orduda muharib olarak yer alıp, savaş idare edebilir mi? Bazıları Hazret-i Âişe'nin idare ettiği Cemel Vak’asından hareketle caizdir diyor.

Cevap;
Umumi seferberlik olmadıkça, kadınlar harbe, cihada çıkamaz; orduda yer alamaz. Ordu kumandanı hiç olamaz. Cemel Vak’ası harp değil; Hazret-i Âişe kumandan hiç değildi.

Sual:
İpek, erkek için haram iken, Osmanlı padişahlarının savaşlarda giydiği doğru mudur?

Cevap;
Harbde düşmana heybetli görünmek için ipekli giyinmek, bıyıklarını ve tırnaklarını haddinden fazla uzatmak caizdir.

Sual:
Sadeddin Köpek hain miydi? Ona köpek isminin verilmesinin hikmeti nedir?

Cevap;
Selçuklu Veziri idi. Çok güç kazandı. Sonra sultanın oğlu olduğunu iddia edip bu gücünü istismara kalkışınca, ortadan kaldırıldı. Mimar ve kumandan idi. Eski Türklerde (hatta Araplarda) bilhassa vahşi hayvan ismi koymak yaygındı. Köpek bir hakaret lafzı değildi.

Sual:
Aksakallılar hakkında bilgi verir misiniz?

Cevap;
Türkistan’da yaşlı, gün görmüş kişilere aksakal derler.

Sual:
Erzincan ve Kemah’da bulunan Sağıroğlu ailesi Türkmen midir? Kürt olabilirler mi?

Cevap;
Kürt değildir.

Sual:
İmam Zeynelâbidin hazretlerinin anneannesinin Göktürk olduğu doğru mudur?

Cevap;
İmam Zeynelâbidin’in annesi, son İran Şahı’nın kızı idi. Bu kızın annesi, bir Göktürk Prensesi idi. Şu anda İran Şahlarının ve Göktürk Hükümdarlarının soyundan geldiği kat’i olan tek zümre, Hüseynîlerdir.

Sual:
Osmanlılarda kadın doktor var mıyıd? Var ise nasıl yetişiyordu?

Cevap;
Ebe vardır. Bütün doktorlar gibi usta çırak münasebetiyle yetişiyordu.

Sual:
Tarih kitapları, II. Dünya Savaşından sonra Nazilerin ve Japon idarecilerin savaş suçlusu sayılıp mahkemelere çıkartıldıklarını ve idam edildiklerini yazıyor. Müttefik devletler mensubu asker veya idarecilerden böyle yargılananlar oldu mu?

Cevap;
Savaş suçu tarifi, milletlerarası anlaşmalarla tayin edilmiştir. Osmanlı Devleti’nde de 1919'da İttihatçılar ve Ermenileri öldürenler için benzeri bir mahkeme kuruldu ve cezalar verdi.

Sual:
Yeniçerilerin evlenememesi, yanlış bir hüküm değil midir?

Cevap;
Askerlik disiplin gerektirir. Ailesi ve çocuğu olan bunu tam manasıyla yapamaz. Üstelik yeniçeriler kışlada yatıp kalkan profesyonel askerlerdir. Subay olana kadar evlenemezler. 25 yaşından sonra evlenebilirler. Yeniçeriler çok sıkı bir terbiye ile yetiştirilir. Seksüel arzulara kapılmak bir zaaftır. Bu gibi zaafları kontrol altında tutmak üzere yetiştirilirler.

Sual:
Hazret-i Peygamber’in cenaze namazını sadece 17 kişinin kıldığı doğru mudur?

Cevap;
Hazret-i  Peygamber Pazartesi günü vefat etti. Çarşamba günü defnedildi. Bu arada sahabiler parça parça gelip namazını kıldılar. Bu zaman zarfında yüzlerce, binlerce kişi ayrı ayrı cenaze namazı kıldılar.

Sual:
İmam-ı Azam veya talebelerinin ulaşamadığı aslî mevzularda veya ulaştığı halde, sonradan mesela bir hadis-i şerifin ortaya çıktığı hususlarda mezhep içinde hüküm değiştirildiği olmuş mudur?

Cevap;
İmam-ı Azam'ın talebeleri, hocalarının işitmediğini iyi bildikleri bir hadis-i şerifi işittikleri zaman, ictihadlarını buna göre yapmışlar ve sonra gelenler de delili kuvvetli olduğu için bu ictihadı tercih etmişlerdir.

Sual:
Yahudilerin büyük İslâm kumandanı sahâbi Ka’ka hazretlerine hakaret olmak üzere çocukların def-i hacetine kaka dediği doğru mudur?

Cevap;
Çok gülünç bir iddiadır. Müslümanların bile fazla tanımadığı bir sahabeyi Yahudiler nereden biliyormuş ve ona düşman oluyormuş? Bu zâtın ismi Ka'ka' idi. kef+ayın+kef+ayın. Kaka ise bambaşka bir imlâ ve kaf harfi ile yazılır. Kaka, çocuk dilinde ıkınma için kullanılır. Üniversel bir kelimedir. Farsça, kak, Yunanca, kaká, Ermenice, k'ak', Latince, caca, Fransızca caca hep dışkı için kullanılır.

Sual:
Sultan Abdülhamid devrinde hiç toprak kaybedilmediği doğru mudur?

Cevap;
Sultan Hamid'in saltanatının ilk yıllarında iktidar Mithat Paşa ve avanesinin elindeyken 1877 Osmanlı Rus Savaşı çıktı. Mağlubiyetle biten bu harb neticesinde imzalanan anlaşmalarla, çok toprak kaybedildi. Bunlarda Sultan Abdülhamid'in bir rolü yoktur. 1878’de iktidarı eline aldı. 1908’e kadar tek elden memleketi idare etti. Onun zamanında savaş ve toprak kaybı olmamıştır.

Sual:
Osmanlı Devleti’nin Sultan Mecid ve Sultan Aziz zamanında dışardan borç aldığı, bununla saray yaptırdığı ve bu sebeple ekonominin bozulduğu iddiası doğru mudur?

Cevap;
Borç, Kırım Harbi’nin masraflarını karşılamak için alınmıştır. Dolmabahçe Sarayı ihtiyaç için yapılmıştır. Saray, devletin idare edildiği yerdir. Buna harcanan para ise memleket ekonomisi içinde kalmıştır. Ama bu dış borcun memlekete zarar verdiği ve yıkılmasında rol oynayan âmillerden olduğu doğrudur.

Sual:
Sivas Kongresi’nde Amerikan mandasının kabul edildiği doğru mudur?

Cevap;
Sivas Kongresi’nde Amerikan mandasının kabulüne delalet edecek 6. madde, sonradan Amerikan reisi Wilson’un Anadolu’da ABD’nin mandaterliğine karşı çıkan beyanatı üzerine çıkarılmıştır. Sivas Kongresi’ni tertipleyenler de sonradan mandaya karşı çıktıklarını söylemek mecburiyetinde kalmıştır.

Sual:
Seyyid Nesimî’nin şiirlerinin okunması caiz midir?

Cevap;
Seyyid İmadüddin Nesimî, şair ve tasavvuf ehlinden idi. Haleb’de iken, vahdet-i vücud sarhoşluğundaki bazı yazıları ve sözleri, İslamiyet'e uygun görülmeyerek, 1417’de idam edildi. Müncid’de ve, Tokatlı şair Lütfullah Efendi’nin Tezkiretü’ş-Şuara’sında, Hurufî olduğu bildirilmektedir. Mesnevî şârihlerinden Sarı Abdullah Efendi, Semeratü’l-Fuad kitabında ve İsmail Hakkı Bursevî, Ruhu’l-Beyan tefsirinde, kendisinin Ehl-i sünnet ve ehl-i tarik olduğunu yazmaktadırlar. Ali Cânib Bey, Edebiyat kitabında, “Bu Türk şairi hakkında en mevsuk malumatı, kendi asrında yaşamış olan meşhur âlim İbni Hacer Askalânî vermektedir. İbni Hacer’e göre, Seyyid Nesimi Tebrizlidir. Asıl ismi Şeyh Nesimeddindir. Hurufîlik yolunun müessisi Fadlullah Esterâbâdî’nin talebesidir. Divanının en doğru olanı Bayezid kütüphanesindedir. Azerî lehçesi ile yazmıştır”. Önce Hurufî olduğu, sonra tövbe ettiği anlaşılıyor. Ancak şeriat zâhire baktığından, tövbesi idamına mâni olmamış olsa gerek.

Sual:
Mustafa Kemal Paşa 1923’te kaç milletvekilinin oyu ile cumhurbaşkanı seçildi?

Cevap;
Meclisteki 334 milletvekilinin, celseye iştirak eden 158'inin oyu ile seçildi.

Sual:
İmam-ı Azam hazretlerinin ‘Son iki sene olmasaydı Numan helak olurdu’ ifadesinin Şianın uydurması olduğu iddiasına ne denir?

Cevap;
Böyle bir rivayet vardır. Sünnî kitaplarda da zikrediliyor. Cafer Sadık hazretleri ile geçirdiği iki seneyi ifade ediyor. İki sene yerine iki sünnet olmasaydı diye de rivayet ediliyor. Burada kast edilen, Hazret-i Peygamber’in ve eshabının ya da ehli beytinin sünneti diye tefsir edilmiştir.

Sual:
Bir yazınızda İslâm hukukuna en uygun idare şeklinin meşrutiyet olduğunu yazmışsınız. O devrin neşriyatından da anladığımız üzere Mustafa Sabri Efendi, Elmalılı Hamdi, Said Nursi, Manastırlı İsmail Hakkı gibi simalar da bu fikirdedir. Şu halde Halife Sultan II. Abdülhamid neden meşrutiyete karşı idi?

Cevap;
Hakkında kitap yazılacak bir meseleye burada cevap vermenin kolay olmadığını takdir edersiniz. Bunların istediği meşrutiyet farklıdır. Avrupaî bir meşrutiyettir. Parlamentonun, hükümdarın salahiyetlerini tahdit ettiği bir konstütüsyonel monarşidir. İslâm hukukuna uygun olan meşrutiyet bu değildir. Halife, şer’î kanunlar ve maslahat prensibi çerçevesinde icraatta bulunursa, buna meşrutiyet denir. Sultan Abdülhamid devri gerçek manada bir meşrutiyet idi. Sultan Abdülhamid meşrutiyete karşı değildi. Kanun-i Esasî’yi ilan eden padişah odur. Ama sonra bunun memlekette yürümediğini, din ve millet düşmanlarının oyunlarına alet olduğunu gördü ve bundan uzak durdu. Bu şahsiyetlerin, o zamanın icaplarını idrak etmeleri, kabiliyetleri nisbetinde olabilmiştir. Bazısı cumhuriyeti bile müdafaa etmiştir.

Sual:
Hilâfetin kaldırılmasının ardında İngilizlerin olduğunun delili nedir?

Cevap;
Bu sualin şak diye bir cevabı yoktur. İngilizlerin rolünün işte bu vesika diye bir delili yoktur ve olması da beklenemez. İşin arka planını anlamak icap eder. Ağa Han'ın kim olduğu, İngilizlerin Wilfrid Blunt gibi casuslarla ve Efganî gibi ajanlarla halifeliği Türklerden almak istemelerini bilmek lâzımdır. İngilizlerin XIX.asırdaki Ortadoğu politikasının esasını bunun teşkil ettiğini görmek gerekir. İngiliz Derviş kitabını tavsiye edebilirim.

Sual:
Ortadoğu kelimesini İngilizler mi kullanmaktadır?

Cevap;
Bu coğrafî bir tabirdir. Ama burası Avrupa’ya göre ortadoğudur. Ancak Çin’de bile bu tabir kullanıldığı zaman, burası anlaşılmaktadır.

Sual:
Girit'e giden Türkler hangi boydandır?

Cevap;
En son fethedilen Osmanlı toprağı olan Girit’e çok az Türk yerleşmiştir. Onlar da memurdur. Gerisi yerli Rumlar ile bunlar arasında Müslümanlığı kabul edenlerdir.

Sual:
Hitler’in Yahudi jenositini, İsrail devletinin kurulması ve Yahudilerin Filistin topraklarına göç etmesi için gerçekleştirildiği ve hakikatte milyonlarca Yahudinin ölmediği iddiaları doğru mudur?

Cevap;
Elbette bunun için yapmadı. Fakat buna yaradı. Almanya’nın düşmanı olan devletler, jenosit kamplarını bildikleri halde, gizlediler ve geç müdahale ettiler. Bundan dolayı, Batı bloğunun Yahudi katliamına Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasını kolaylaştırmak adına göz yumduğu; hatta radikal Eşkenazların Yahudi nüfusu içindeki sayısını azaltmaya yarayacağı için de umursamadığı söylenir. Zira Avrupa Yahudilerinin Filistin’e göçmek ve burada bir devlet kurmak gibi bir maceraya atılmak niyeti yoktu. Nazi katliamı buna yaramıştır. Jenosit sırasında milyonlarca Yahudinin ölmediği, Soğuk Savaş zamanındaki antisemitizmin dile getirdiği politik iddialardandır. Tarihî gerçeklere aykırıdır.

Sual:
Emeviler'in Arap olmayanlara karşı yarı köle muamelesi yaptığı, Arap milliyetçiliği güttüğü doğru mudur?

Cevap;
Bunlar Şiî tarihçilerin propagandalarıdır. Aslı yoktur. Emeviler devri, İslâm tarihinin en parlak devirlerinden biridir. Dünyanın en büyük imparatorluklarından ve en yüksek medeniyetlerinden birine misal verilir. Halefleri olan Abbasîlere yaranmak için tarihçiler Emevîlerin hatalarını şişirmiş; hatta olmadık iftiralar yapmıştır. Bazı Osmanlı tarihçileri de yer ve zaman yakınlığı sebebiyle ister istemez bunlardan tesir görmüştür.

Sual:
Paraların üzerinde niçin Türkiye Cumhuriyeti Merkez bankası değil de Türkiye Cumhuriyet Merkez bankası yazıyor?

Cevap;
Merkez Bankası bir anonim şirkettir ve hususi bir kanunu vardır. Bu kanuna göre, şirket hissedarlarının açıklanması yasaktır. Şirketler, devlet adını kullanamazlar.

Sual:
Mısırlı Hafız Abdüssamed’i dinlemekte teganni cihetinden bir beis var mıdır?

Cevap;
Yoktur. Ancak Abdüssamed, kıraati ilim ehli tarafından makbul tutulmuyor. Halil Husarî makbul ve muteberdir.

Sual:
Çerkes Ethem hakkında birbiriyle tezat içinde farklı görüşler mevcuttur. İstanbul ve Ankara’ya karşı hakiki tavrı neydi?

Cevap;
Hepsi de mübalağalı ve sübjektiftir. Çerkez Ethem, önceleri Ankara'nın adamı olarak, Ankara aleyhtarı halkın çıkardığı isyanları bastırmak ve bu isyanları çıkaranları cezalandırmakla meşguldü. Bu yola Ankara’ya çok hizmet etti ve çok insan öldürdü. Daha sonra, Ankara muntazam askerî birlikler kurduğunda, Garb cephesi kumandanlığının emrine girmesi emredildi. Bunu hazmedemedi. Ankara ile otorite yüzünden ihtilaf yaşadı. İstenmeyen adam ilan edildi. Bunun için Yunanlılara sığındı.

Sual:
Bir makalenizde saltanatın kaldırılışı, Ankara’nın başşehir oluşu ve cumhuriyetin ilanında, mecliste vasıflı ekseriyet nitelikli çoğunluk) olmadığından bahsetmişsiniz. Vasıflı ekseriyet meselesi, 25 maddeden ibaret 1921 anayasasında var mı?

Cevap;
1924 senesine kadar Kanun-ı Esasî ve Osmanlı mevzuatı caridir. 1921 teşkilat-ı esasiyye kanunu, bunun tamamlayıcısı mahiyetindedir.

Sual:
Şah İsmail’den sonraki Safevî şahları da dahil olmak üzere İran hükümdarlarının hepsi de gulât-ı şiadan mıydı?

Cevap;
Hayır. İçlerinde Şah I. Abbas (gibi Şia’nın aşırılarından şahlar olduğu gibi; II. Tahmasp gibi mutedil şiî olanlar da vardır. Caferiyye mezhebine mensupturlar. Sonraki şahlar arasında Sünnî olan bir-iki tane vardır. Şah I. Tahmasp’ın oğlu Şah II. İsmail (1534-1577) Sünnî ve Şâfiî idi. Kendisini bu yüzden zehirleyerek öldürdüler. 1722-1729 arası tahtta kalan Afgan asıllı Üveysî hanedanı sünnîdir. Avşarlardan Nâdir Şah önceleri Sünnî iken, İran’da tutunabilmek için mutedil şiîliği kabul etti. Kacarlardan Muhammed Şah (1789-1820) Sünnî ve Nakşî idi. Son şah Muhammed Rıza Pehlevî, Şiî Caferî olmakla beraber, hac seyahati vesilesiyle fikriyatında bir değişiklik yaşamıştı. Sünnîlere yakınlık duyar; onlara hürriyet verirdi. Bu sebeple mutaassıp Şiîler tarafından darbe ile devrilmiştir.

Sual:
Hazret-i Hasen’i, Yezid’in evlenme vaadi ve tahrikiyle zevcesinin öldürdüğü doğru mudur?

Cevap;
Hazret-i Hasen’i zevcesinin elmas tozuyla zehirleyerek öldürdüğü meşhurdur. Bunu Yezid’in yaptırttığı Şiî uydurmasıdır. Nitekim bunu söyleyen Taberî, meşhur tarihçi ve âlim Taberî değil; bu isimde bir Şiîdir. Kıskançlık saikiyle yaptığı bilinmektedir.

Sual:
12 Ada’nın bizim  II. Dünya Savaşı’nda Nazileri desteklememe sözünde durmayarak krom  sattığımız için Yunanistan’a bırakıldığı iddaası doğru mudur?

Cevap;
12 Ada, Uşi Antlaşması ile İtalya’ya bırakılmıştı. İtalya, II. Cihan Harbi'nde yenildi. Türkiye ise harbe girmedi. Yunanistan harbe girişinin mükâfatı olarak, İtalya'dan alınan 12 Ada’yı aldı. Türkiye istese de bunları alamazdı. Ankara, ilk zamanlar her iki taraf ile de arasını iyi tutmaya çalıştı. Almanya’ya satılmaması için, kromu, Amerika satın alıp okyanusa dökerdi.

Sual:
Atatürk’ün İnönü tarafından zehirlendiği söyleniyor. Doğru mudur?

Cevap;
Bu, tâ o zaman ortaya atılmış bir iddiadır. Hatta sarayda bulunan kırmızı karıncalar sebebiyle ilaçlama bile yapılmıştı. Ölüm sebebi sirozdur. Ölüm hâdisesi, çok kişinin gözü önünde cereyan etmiştir. Yaş ortalamasının çok fazla olmadığı bir devirde, üstelik sefahatla yıpranmış bir vücudun bu yaşta hastalanarak ölmesi gayet tabiidir. Başka bir sebep aramaya lüzum yoktur.

Sual:
İslâm tarihi tahsili yapmak istiyorum. Ne tavsiye edersiniz?

Cevap;
Türkiye'de İslâm Tarihi Fakültesi yoktur. İlahiyat veya tarih fakültesi okuyup, sonra İslâm tarihi üzerine ihtisas yapılabilir.

Sual:
Bazıları Hazret-i Osman’ın halifelik devrinde akrabalarını kayırdığını söylüyorlar. Doğru mudur?

Cevap;
Memuriyetlere tanıdığı, itimat ettiği ve hesap sorabileceği kişileri tayin etmek halifenin en tabiî hakkıdır. Bundan menfaati haleldar olanların uydurduğu bir şeydir. Hazret-i Osman devri, İslâm tarihinin altın çağıdır. Çok şehir fethedilmiş; ekonomik zenginlik sebebiyle refah artmıştı.
İman eden erkeklerin 4.sü olan Hazret-i Osman çok zengindi. Bütün malını ve mülkünü Resulullah için feda etti. Hadis-i şerifler ile medh olundu. Hilmi ve hayâsı pek fazlaydı. Hicretin 24. senesinin birinci günü halife oldu. Zamanında Horasan, Hindistan, Maveraünnehr, Semerkand, Kıbrıs, Kafkasya, Endülüs ve Afrika’nın birçok yerleri feth edildi. Sasani devleti tarihden silindi. Abdullah bin Sebe adındaki Yemenli bir Yahudi, Müslüman şekline girerek, Mısır’da fitne çıkardı. Cahil ve serserileri aldatarak bir çapulcu alayı Medine’ye gelip, hicretin 35. yılında halifeyi Kur’an-ı kerim okurken şehid ettiler. 82 yaşında idi.
Hadis âlimlerinden Abdülaziz Dehlevî’nin (v.1745) Tuhfe-i İsnâaşeriyye kitabında diyor ki, Hazret-i Osman, halife iken, herkese lâyık olduğu vazifeyi verirdi. Herkesi yapabileceği işte kullanırdı. Halifenin gaybı bilmesi lazım değildir. O da, güvendiklerini, iş adamı olarak bildiklerini ve emin, âdil olarak tanıdıklarını ve emirlerine karşı gelmez zan ettiklerini iş başına getirmiştir. Bundan dolayı kimsenin ona dil uzatmağa hakkı yoktur. Ona karşı olanlar, onun bu haklı hareketlerini de kötü gösteriyorlar. Hazret-i Osman’ın vâlileri, emirleri, onu sevmekte ve emirlerini yapmakta, askerlikte, memleketler feth etmekte ve çalışkanlıkta, en seçme kimselerdi. Onun zamanında, İslam memleketlerini garbda İspanyaya kadar, şarkta Kabil ve Belhe kadar, bunlar genişletti. İslam ordularını denizde ve karada zaferden zafere ulaştırdılar. İkinci halife zamanında, fitne, fesad ocağı olan Irak ve Horasanı o kadar temizlediler ki, kıpırdanmalarına meydan bırakmadılar. Eğer bu vâlilerden birkaçında, Hazret-i Osman’ın umduğu gibi çıkmayan işler görüldü ise, ona niçin kusur sayılsın? Böyle işleri görünce, hiç susmazdı. Yahud çekemeyenlerin iftiraları olunca, işin doğrusunu araştırırdı. Çünkü hükümet adamlarının düşmanı ve çekemeyenleri çok olur. Herkesin şikâyeti ile memur değiştirilirse, memleketin idaresi altüst olur. Araştırırdı. Şikâyetler doğru çıkarsa, hemen azl ederdi. Böylece, mesela Velid’i azl etti. Hazret-i Muaviye, ona isyan etmedi. Şam’da herkese kendini sevdirmişti. Bunun emrinde bulunanlardan hiç kimsenin burnu kanamıyordu. Müslümanları adalet ile idare ediyor, düşmanla da cihad ediyordu. Böyle bir kahramanı kim azl eder? Mısır vâlisi olan Abdüllah bin Sa’dı da niçin azl etsin? O, Hazret-i Osman’dan sonra, bir yana çekildi. Karışıklıklardan uzak kaldı. Mısır’dan Medine’ye, onun için gelen şikâyetler, hep İbni Sebe’nin başı altından çıkıyordu.
Sözün kısası, Hazret-i Osman, vazifesini tam yaptı. Fakat, takdir, tedbirine uygun olmadığından, İbni Sebe’nin çıkardığı fitne ateşi söndürülemedi. Hazret-i Osman’ın hâli, her cihetten, Hazret-i Ali’ye benzemektedir. Hazret-i Ali’nin de çeşitli tedbirleri faydasız kaldı. Yalnız, Hazret-i Osman’ın vâlileri, kendisini seviyorlar, emirlerini hep yapıyorlardı. Ganimetleri halifeye muntazam gönderiyorlardı. Bütün Müslümanlar, mal sahibi, rahat ve huzur içinde idi. Hatta fitne çıkmasına bu zenginlik de yardım etti. Hazret-i Ali’nin vâlileri ise, kendisine isyan etti. Vazifelerini yapmadılar. Devlet işleri aksadı. Hazret-i Ali’nin akrabası, amcasının çocukları da böyle yaptı. Hazret-i Osmanı lekelemeğe kalkışanlar, Ehl-i sünnet âlimlerine inanmazlarsa, Şiîlerin en kıymetli kitaplarından olan Nehcü’l-Belâga’da, Hazret-i Ali’nin amcasının oğluna yazdığı mektup var. Burada, o münafıka olan itimadını bildiriyor. Nehcü’l-Belâga, sonra bunun hıyanetlerini uzun yazıyor. Hazret-i Ali’nin vâlilerinden Münzir bin Carut da hâin çıktı. Halifenin ona yazdığı tehdid mektubu, Şiî kitaplarının çoğunda vardır. Hazret-i Ali de, bu vâlileri için lekelenemez. Peygamberler bile, münafıkların tatlı dillerine aldanmıştı. Fakat onlara vahy gelerek, münafıkların çoğunun yüzkarası meydana çıkarıldı. Şiîler, imamların gaybı bilmesi lazımdır, dediği için, Hazret-i Osman’a dil uzatıyorlar. Halbuki bu, Hazret-i Ali’yi de lekelemek oluyor. Bunlara göre Hazret-i Ali, önceden bildiği halde, hâinleri Müslümanların başına getirmiş oluyor. Meşhur Ziyad bin Ebihi’yi de Hazret-i Ali vali yapmıştı. Bu ise muhaldir.
Mervan’ın babası olan Hakem bin Âs’ı Medine’ye kabul ettiği için de, Hazret-i Osman’a çatıyorlar. Resulullah, Hakem’i münâfıklarla dost olduğu ve Müslümanlar arasında fitne çıkardığı için, Medine’den sürmüştü. İki halife zamanında kâfirler temizlendi; münafıklar kalmadı. Hakem’in sürgünde kalması sebebi ortadan kalkmış oldu. İki halife, onun geri gelmesine izin vermemişlerdi. Çünkü fitne ve fesad, yine çıkabilirdi. Hakem, Beni Ümeyyeden idi. İki halife, Temim ve Adiy kabilelerinden idiler. Cahiliyyet zamanındaki düşmanlıklar hatırlara gelebilirdi. Hazret-i Osman ise, Hakem’in erkek kardeşinin oğlu idi. Bu korku aradan kalkmış oldu. Bunun için, ‘Onu Medine’ye getirmek için Resulullahdan izin almıştım. Halife Ebu Bekre söylemiştim, izin aldığıma şahid istedi. Şahid olmadığı için susmuştum. Halife Ömer, belki benim sözümü kabul eder, demiştim. O da şahid istemişti. Ben halife olunca, bildiğime göre izin verdim’ buyurdu. Resulullah hasta iken, Osman’ı çağırtmış ve ona birşeyler söylemişti. Bu arada, belki Hakem için de şefaat dilemiş ve kabul buyurulmuştur. Hakem’in son zamanlarında nifak ve fesaddan tevbe ettiği de bilinmektedir. Zaten, Medineye geldiği zaman çok ihtiyar idi. Birşey yapacak halde değildi. Resulullah’ın Hakem’i sürgünü, devlet reisinin tasarruflarındandır.
Hazret-i Osman’ın akrabasına verdiği ihsanlar da, Seyyid Kutub ve bazı Şiî kitaplarının iddia ettiği gibi beytülmaldan değil; kendi öz malındandı. Dört halifeden üçü, beytülmaldan, yani devlet hazinesinden maaş alırlardı. Yalnız Hazret-i Osman maaş almazdı. Çünkü çok zengindi. Maaşa ihtiyacı yoktu. İhsanları, yalnız akrabasına değildi. Herkese ikramı boldu. Allah rızası için, çok hayır yapardı. Her Cuma günü, bir köle azad ederdi. Hergün Eshabı kirama ziyafet verirdi. Allah rızası için verilen mallara israf diyen kimse yoktur. Akrabaya yapılan sadakaya ise, iki kat sevap olduğu hadisi şerifte bildirilmiştir.
Seyyid Kutub, din âlimi olmadığı için, Şiî tarihlerinden ve Emevî düşmanı Abbasî tarihlerinden alarak yazmaktadır. Onun ‘Afrikıyye’den gelen ganimetin beşte birini damadı Mervana bağışladı’ sözü de iftiradır. Hazret-i Osman, 29 tarihinde, Abdullah bin Sa’dı, bin süvari ve piyade ile Afrika’ya göndermişti. Müslümanlar galib geldi. Çok ganimet ele geçti. Abdullah, bunun beşte birini Mervan ile halifeye gönderdi. Yalnız para olarak beş bin altından ziyade idi. Arada birkaç aylık yol olduğu için, bunları Medine’ye getirmek çok güç ve tehlikeli idi. Bunun bin dirhemini Mervan sattı. Geri kalanını Medine’ye getirdi. Müjde haberlerini de verdi. Çok dualar aldı. Halife onun bu zahmetine ve müjdesine karşılık olarak, satılan kısmın parasından noksan kalanı Mervana bağışladı. Bunu yapmak halifenin hakkı idi. Hem de, Sahabenin yanında vâki olmuştu. Bir kimseye bin altın getirseler bunun birini veya daha çok miktarını getirene bahşiş olarak verse, buna kimse israf demez. Nitekim zekât toplıyan âmile de, ihtiyacı kadar verilmesini, Allahü teâlâ emr etmektedir. ‘Abdullah bin Hâlid için bin dirhem verdi’ sözü de iftiradır. Ona ödünç verilmesini emir eylemişti. Abdullah da borcunu ödemişti. Damadı Hâris’in, Medine’deki tâcirlerden zekât toplarken haksızlık yaptığını işitince, onu işten çıkardı ve cezalandırdı.
Hazret-i Osman, Hicaz ve Irak’taki bakımsız yerleri, güvendiği kimselere, yakınlarına verir; ziraat aletleri de temin ederek çalıştırır, millete çok toprak kazandırırdı. Ziraati geliştirdi. Bağlar, meyve bağçeleri yetiştirdi. Kuyular kazdırdı. Kanallar açtırdı. Arabistan’ın kuru toprakları, onun zamanında en bereketli yerler gibi olmuştu. Emniyet ve huzur da böylece kendiliğinden hâsıl olmuştu. Hırsızlık ve yırtıcı hayvanlar tarihe karışmıştı. Bunların yuvaları yerine, hanlar, müsafirhaneler yapılmıştı. Ticaret ve nakliyatta kolaylık da, bunlara bağlı olarak inkişaf etmişti. Bunlar Arabistan için, acayip ve harika sayılacak şeylerdi. Şimdi, yirminci asrın motorlu vasıtaları ile bunlar yapılamıyor. ‘Arabistanda nehrler akmadıkça, kıyamet kopmaz’ hadisi şerifi, sanki Hazret-i Osman zamanındaki medeniyeti haber vermektedir. Eshab-ı kiram, bu bereketi ve huzuru görünce, Hazret-i Osman’ın idaresini, muvaffakiyetini takdir eylediler. Onlar da halife gibi çalışmağa başladılar. Hazret-i Ali, Yenbu, Fedek ve Zühre denilen yerlerde; Talha, Gabedde; Zübeyr, Zihaşebde tarlalar ve bağlar yaptılar. Hicaz kıtası, mamur oldu. Hazret-i Osman’ın hilafeti birkaç sene daha uzasaydı, Şiraz’ın gül bağçelerini ve Herat’ın korularını geride bırakacaklardı. Ölü toprakları, halifeden izin alarak, herkesin kendi malı ile işletmesi caizdir. Bunu yapmak halifenin kendisi için de niçin caiz olmasın? Böylece yetiştirdiği mahsul, kendisine neye helâl olmasın? Hazret-i Osman, kendi malı ile, çok toprakları ihya etti. Bağlar, bağçeler yaptı. Kuyular kazdırdı. Sular akıttı. Herkese önayak oldu. Millete iş imkanı sağladı. Yeni bir çığır açtı. ‘Mal, malı çeker’ sözü gereğince, gelirleri katkat arttı. Onun zamanında, Medine’de tarla sürmeyen, bağ yetiştirmeyen kimse kalmadı. Mevdudi ile Seyyid Kutb, hiç olmazsa, Tuhfe kitabını okumuş olsalardı, Resulullahın halifelerini lekelemekten belki haya ederlerdi. Onları medh ve sena etmekten de aciz olduklarını anlarlar, edepli davranırlardı.
Beytülmaldan Zeyd bin Sabite bin dirhem bağışladı, sözü de, hadiselere kötü gözle bakmanın ifadesidir. Birgün beytülmaldan hakkı olanlara dağıtım yapılmasını emir eylemişti. Bin dirhem kadarı artmıştı. Bunun, Müslümanların hizmetinde kullanılmasını emir buyurdu. Zeyd, bu para ile Mescid-i Nebevî’yi tamir eyledi.

Sual:
İngiliz başbakanı Churchill’e, Osmanlı Devleti’ni yıktığı için, sonradan Türk istihbaratının suikast yaptığı, bu istikamette, Churchill’e hızla bir taksinin çarptığı ve bu vesileyle öldüğü doğru mudur?

Cevap;
Osmanlı Devletinin yıkılışı Churchill’in değil, öncelikle Büyük Britanya politikasıdır. Cumhuriyet ricalinin kendisine teşekkür etmesi daha muvafık olurdu.

Sual:
Karakol Cemiyeti ne demektir?

Cevap;
1919’dan itibaren Anadolu'da halk mukavemetini teşkilatlandırarak İttihadcıların tekrar siyasî hâkimiyeti ele almasına çalışan gizli bir cemiyettir. Eski İttihadcılar tarafından kurulmuştur. Ankara hareketine katılanların da Anadolu’ya geçirilmesinde rol oynamıştır.

Sual:
Marco Polo’nun Çin’e gitmediği doğru mudur?

Cevap;
Marco Polo'nun Çin'e gitmediği, İran'a kadar gidip, buradan Çin’i görmüş olanların anlattıklarına dayanarak seyahatnamesini yazdığı söyleniyor. 800 sene önce cereyan eden bir hadise hakkında kati bir şey söylemek mümkün değildir. Avrupalı seyyahların bazısı gitmedikleri yerler hakkında propaganda vs maksadladla işittiklerine istinadden cildlerle kitap yazmıştır.

Sual:
Nogaylar Türk müdür?

Cevap;
Türkleşmiş ve Türklerle karışmış bir Moğol boyudur.

Sual:
Adnan Menderes inançlı birisi miydi?

Cevap;
Kendi inançlı, hayatı modern idi. Hizmeti, günahına keffaret olur inşallah. Şehidlerin günahları affolur.

Sual:
Bir hoca, “Hadislerin toplanması uzun yıllar aldığı için, imamlarımız bazı hususlarda zayıf hadislere göre fetva vermişlerdir. Çünki sahih hadisi duymamışlardı. Ama günümüzde sahih hadislerin tamamına ulaşmak çok kolaydır. Eğer bir fetva sahih hadise uymuyorsa sahih hadise uymak gerekir. Mesela namazda ellerin göbek altında bağlanması zayıf hadistir. İmam Şâfiî’nin, ellerin göbek üstünde olması kavli, sahih hadise dayandığı için, böyle yapmalıdır” dedi. Ne dersiniz?

Cevap;
Bu söz, usul-i fıkh, usul-i hadis ve hadis tarihini bilmemek alâmetidir. Hadis-i şeriflerin toplanmasının geç olması, avam bakımındandır. Hazret-i Peygamber zamanından beri yazılmakta veya sözlü rivâyet edilmektedir. İmam Ebu Hanife tâbiîndendir. Toplananlardan daha çok hadis duymuş olabilir. Onun bildikleri, belki bugüne intikal etmemiş olabilir. Bunu başkaları bilemez. Bir hadîsin sahih olması ise, ictihadîdir. Bir âlime göre sahih olan, diğerine göre olmayabilir. Fıkhî hüküm cihetinden hadisin sıhhatinden başka şartlar da aranır. İmam Ebu Hanife’nin, takvası o kadar çok idi ki, tek kişinin bildirdiği haber-i vâhid sahih bile olsa, bununla farz veya harama hükmetmemiştir. İmam Şâfiî, sahih bile olsa, mevkuf hadise, yani rivayet eden sahabinin ismi zikredilmeyen habere hüküm bağlamamıştır.

Sual:
Sağ eli sol göğüs hizasında ceketin içine koymak Mason sadakat duruşu mudur?

Cevap;
Herkes bunu böyle bildiğine göre, değildir.

Sual:
İslam tarihinde Arap olup Hanefi mezhebine uyan cemiyet ya da devletler olmuş mudur?

Cevap;
Hanefî mezhebinde Araplar vardır. Abbasî devletinin resmî mezhebi Hanefîlik idi. Sonra zaten Selçuklular tarih sahnesine çıktı. İslâm tarihinde resmî mezhebi Şâfiî olan Eyyübî ve Memlûk devletleri vardır. Endülüs’te ise kadılar Mâlikî mezhebinden tayin olunurdu.

Sual:

Hukuk fakültesi talebesinin yaz tatilinde seyretmesi ve okuması sizce münasip birkaç film ve kitap tavsiye eder misiniz?



Cevap;
Aklıma gelen birkaç film:
A Few Good Men 1992
The Devil's Advocate 1997
Judgement at Nuremberg  1961
The Conspirator 2010
Amistad 1997
Primal Fear 1996
The Firm 1993
Catch Me If You Can 2002
Changing Lanes 2002
Witness for the Prosecution 1957
A Man for All Seasons 1966
The Winslow Boy 1999
Becoming Jane 2007

Bu da birkaç Türkçe roman:
Budada Bir Boşanma-Marai
Şeytanın Teğmeni-Fagyas
Haysiyet Divanı-Fagyas
Kontes-Habe
Diriliş-Tolstoy
Dava-Kafka
Albay Chabert-Balzac
Suç ve Ceza-Dostoyevski
Allahın Avukatı-Morris West
Kırmızı Pazartesi-Marquez



Sual:
Rıza Nur'un hâtıratında yazılanlar doğru mudur?

Cevap;
Hâtıralar her zaman sübjektiftir. Yazanın ruh hâlini, hâdiselere karşı nefsî müdafaalarını aksettirir. Bunların da mübalağalı veya hatalı olmak ihtimali fazladır. Hatıratlar, bununla beraber tarih için çok değerli birer kaynaktır. Çapraz okumalarla buradaki malumatın ne derece gerçeğe yakın olduğunu anlamak mümkündür.