Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
SUALLER - CEVABLAR

"Mezhep Taklidi" kelimesi için sonuçlar gösterilmektedir
Sual:
Hâmiline çek yazmak câiz midir?

Cevap;
Çek yazan kimse, bankayı, borçlu olduğu kimseye borcunu ödemek üzere vekil etmiş oluyor. Dolayısıyla hâmiline çek yazıldığı zaman, bunun yazılıp verildiği ilk şahsın gidip bankadan alacağını alması câizdir. Ancak hâmiline çeki alan kimse, bunu borçlu olduğu bir başkasına veremez. Çünki alacak, yalnızca borçluya satılır veya bağışlanır. Ancak ihtiyaç olduğunda, İmam Züfer veya Mâlikî yahud Şâfiî mezhebi taklid edilerek, hâmiline çekin, bir başkasına da satılması, verilmesi câiz oluyor.

Sual:
Ödeme tarihi konulmuş bir borç senedi uyarınca, alacağı takip etmek câiz olur mu?

Cevap;
Olur. Hanefî mezhebinde karz senedine tarih koymak câiz değil ise de, konması, akdi ifsad etmez. Alacaklının talep hakkını da ertelemez. Mâlikî mezhebinde böyle bir tarih konması meşrudur.

Sual:
Mâlikî mezhebini taklid eden Hanefî, namazda selâm verdikten sonra secde-i sehv yapabilir mi?

Cevap;
Mâlikî mezhebinde selâm rükündür. Ama secde-i sehve mâni değildir. Sehven selâm verdikten sonra aklına gelse secde-i sehv yapar. Namazı eksik kılmışsa da kalkıp tamamlar. Bir rüknü terk ettiğini hatırlamayıp da namazı tamamladığına inanarak selâm verdiği takdirde, aradan örfe göre uzun bir zaman geçerse kişinin namazı bozulur. Namazı tam olarak kıldığına inanıp, selâm verdikten sonra aradan az bir zaman geçince hatırlayacak olursa, bu durumda noksan kıldığı rek'ati lağveder. Yerine bir başka rek'ati kılarak eksikliği tamamlarsa namazı sahih olur. Eğer namazı tam olarak kıldığına inanarak değil de, yanlışlıkla selâm verirse veya hiç selâm vermezse; terk edilen rükün son rek'atte ise onu yerine getirerek namazını tamamlar. Fakat terk edilen rükün son rek'atten başka rek'atlerde ise ve son rek'atin rükûuna da varmamışsa, eksik kalan rek'ati tamamlar. Son rek'atin rükü’una varmışsa eksik kalan rek'ati lağveder, terk edilen rüknü de yerine getirmez. Rükü’un yerine getirilmesi, başın rükü’dan mutmain ve itidalli olarak kaldırılmasıyla olur. Yalnız rükü’un terkinde böyle değildir. Son rek'atin rükü’una gitmek, başı sadece eğmekle yerini bulur. (el-Fıkhu ale’l-Mezâhibi Erbaa, Namazı bozan şeyler.)

Sual:
Hâmile kadında devamlı kanama varsa ve Mâlikî mezhebini taklid ediyorsa ne yapar?

Cevap;
Âdetini hatırlıyorsa, buna göre davranır. Hatırlamıyorsa ve kan devamlı geliyorsa, hâmileliğin ilk iki ayında 15 gün hayız, 15 gün temiz kabul eder. İkinci aydan itibaren 20, altıncı aydan itibaren 30 gün hayız kabul eder. Kan gelen günlerde namazı bırakır. Sonra kaza eder. Kocasına kan gelmediği günlerde yakın olabilir.

Sual:
Birisinden şöyle işittim: “Yatsıyı kıldıktan sonra vitri başka elbise ile kılan, yatsıyı kıldığı elbisenin necis olduğunu görse, vitri de iade eder. Çünkü vitrin vakti, yatsı namazından sonra başlar, sabaha kadar devam eder. Ancak, ben o namazı yani necasetli elbise ile kıldığım yatsı namazını Mâlikî mezhebine göre kıldım diye niyet ederse, iki namazı da iade etmesi gerekmez. Çünkü Mâlikî’de necis elbise namaza mani değildir.” Vitir namazının vakti yatsı namazını kıldıktan sonra mı başlar; yoksa yatsıdan sonra kılınması sadece efdal midir? Önce vitir, sonra yatsı kılınabilir mi?

Cevap;
Vitir namazı yatsıdan sonra ve yatsı vaktinde kılınır. Önce kılınırsa, iade lazımdır. Burada Mâlikî mezhebini taklid için bir ihtiyaç olmadığı gibi, necâsetin namaza mâni olmaması bu mezhebdeki bir kavildir. Her meselede mezhep taklidi gösterilecek olursa, Hanefî fıkıh kitaplarındaki Mâlikî mezhebinden ağır hükümleri kaldırmak lâzım olurdu. Eskilerin yapmadığını yapmamalıdır. Taklid için mutlaka ihtiyaç olması lâzımdır.

Sual:
Mâlikî ve Şâfiî mezheplerinde abdest ve gusülde niyet farz olduğuna göre, bu mezhebi taklit eden Hanefîler sadece gusle niyet etse, cünüplükten kurtulmaya niyet etmese gusül sahih olur mu? Mâlikî veya Şâfiî mezhebini taklide niyet etmek, gusle niyet etmek Sonradan niyet etmediğini hatırlasa, niyet etse, kurtarır mı?

Cevap;

Hazret-i Peygamber, “Ameller niyyetlere göredir” buyurarak ibâdetlerde niyyetin ehemmiyetine işaret etmiştir. Namaz, oruç, zekât gibi ibâdetler niyyetsiz sahih olmaz. Kur’an-ı kerîm okumak, vakıf kurmak, yemek yedirmek gibi mübahlar da niyyet ile ibâdet olur. niyyet edilmemişse ibâdet olmaz. Çünki bunları müslüman olmayanlar da yapabilir.


Sual:
Mâlikî mezhebini taklid eden bir kimsenin, secde-i sehv yapması gerekirken, unutur; fakat sağ tarafına selâm verdiği esnâda hatırlarsa, ne yapması lazımdır?

Cevap;
Secde-i sehv yapar. Mâlikî mezhebinde selâm rükün ve namazdan çıkmaya sebeptir. Ama secde-i sehve mâni değildir. Yani secde-i sehv selâmdan sonra da yapılabilir.

Sual:
Mâlikî mezhebinde yatsı namazını vaktin üçte birinden sonraya geciktirmek günah olduğu için vakit girer girmez hemen yatsının farzına duruyorum. Sonra ilk ve son sünneti kılıyorum. Böyle yapmak doğru oluyor mu?

Cevap;
Yatsının önce sünneti, sonra farzı kılınır. Yatsının vakti dört mezhepte de imsake kadardır. Vaktin ilk üçte birinde kılmamak Mâlikî mezhebinde günah ise de, namazın şartı değildir. Başka mezhebi taklid eden kimse, yalnızca bu mezhebin o amel için aradığı şart ve müfsidlere uyacağı için, gusl, abdest veya namaz için Mâlikîyi taklid eden Hanefî mutlaka gecenin ilk üçte birinde kılmalıdır denemez. Ama mezheplerin ihtilâflı hükümlerine uymak iyi olur. Müstehap olur.
Mâlikîler, vakti, ihtiyarî ve zarurî olmak üzere iki kısma ayırmışlardır. İhtiyarî vakit, mükellefin o vakit içinde edâ etme serbestisine sahib olduğu bir zamandır. Zarurî vakit de bundan sonra gelir. Zarurî denmesinin sebebi, bu vaktin; dalgınlık, hayız görme, bayılma, delirme ve benzeri zaruret hallerine benzemesinden ileri gelmektedir. Bu saydığımız zaruretlere mâruz kimselerin, namazlarını zarurî vakit içinde kılmaları günahkâr olmalarına neden olmaz. Ama bunlardan başka hiçbir özrü olmayan kişilerin bu vakitte namaz kılmaları, günaha girmelerine neden olur. Ancak ihtiyarî vakit içinde bir rek'at namaz kılmış olurlar da namazın geri kalan kısmı zarurî vakte aşacak olursa bundan ötürü günahkâr olmazlar.
Sabah namazının ihtiyarî vakti, fecr-i sâdığın doğmasından itibaren, açık bir aydınlığın meydana gelmesine kadar devam eder. Açık aydınlık, açık havada normal gözün yüzleri görebileceği ve seçebileceği bir aydınlıktır. Sabah namazının zarurî vakti ise bu ihtiyarî vaktin ardı sıra başlayıp güneşin doğuşuna kadar devam eder.
Öğle namazının vakti, güneşin zeval noktasına varmasından hemen sonra başlar. Yani bu vakit, güneşin tam tepeden batıya doğru meyletmesi anında başlayıp her şeyin gölgesinin kendi misline varmasına kadar devam eder. Bu, öğle namazının ihtiyarî vaktidir. Zarurî vaktine gelince bu, ikindinin ihtiyarî vaktinin girmesinden, ikindi namazı sığacak kadar bir zaman müstesna olarak günbatımına kadar devam eder.
İkindi namazının vakti, her şeyin gölgesinin zeval anındaki gölgesine ek olarak kendi mislini aşması anında başlar. Bu ihtiyarî vakittir. Güneşin sararıp batmaya yüz tutmasından batışına kadar da zarurî vakittir.
Akşam namazının vakti, güneş kursunun ufukta kaybolmasıyla başlayıp kırmızı şafağın yine ufukta kaybolmasıyla sona erer. Akşam namazının ihtiyarî vakti, abdest alıp, varsa necâsetten temizlenmek, avret yerini örtmek, ezan okuyup kaamet getirmek gibi şartları ifa edip namazı kılabilecek kadar zamandır. Şu halde bahsi geçen şartları daha önceden yerine getiren kimse, akşam namazını, vaktin başlamasından itibaren bu şartlan ifa etmeye yetecek kadar bir zaman geciktirebilir. Bu geciktirme, mezkûr şartların normal olarak yerine getirilebileceği kadar bir müddetle takdir edilmelidir. Vesveseli bir kişinin uzatmasına itibar yoktur. Zarurî vakit, bu ihtiyarî vaktin peşi sıra başlar ve ufuktaki aydınlığın kayboluşuna kadar devam eder.
Yatsı namazının ihtiyarî vakti, batı ufkundaki kırmızı şafağın kaybolmasıyla başlayıp gecenin ilk üçte birinin sona ermesine kadar devam eder. Zarurî vakti de ihtiyarî vaktin hemen ardı sıra başlayıp fecrin doğuşuna kadar devam eder. Kişi özürlü olmadıkça yatsı namazını zarurî vakte bırakmakla günahkâr olur.
Görülüyor ki, Mâlikî mezhebinde sadece yatsı namazında değil, bütün namazlarda namazın muayyen bir zaman içinde kılınmaması hâlinde günah oluyor. Mâlikîlere göre namazı zarurî vaktinde kılmayan günahkâr oluyor; ancak namazı kazâya kalmış olmuyor. Nitekim Hanefî mezhebinde de ikindi namazını güneş batarken kılmak tahrimen mekruhtur. Akşam namazını da yıldızlar çoğaldıktan sonraya bırakmak böyledir. Ancak hiç birinde namaz kazâya kalmış değildir. Bu vakitlere riayet namazın sıhhat şartı değildir. Namazı zarurî vaktinden sonra kılan kimse Mâlikî mezhebinin şart ve müfsidlerine uymuş demektir.


Sual:
Gusl abdesti sebebiyle Mâlikî mezhebini taklit eden bir kadının 15 gün temizlik, 9 gün hayz ve 21,5 gün temiz, 15 gün hayz sürse ne yapması gerekir?

Cevap;
15 günlük kandan âdet yerine rastlayan gün sayısı 3 günden az olduğu için, hayzın azamî müddeti olan 10 günün tamamlanmasını bekler. Şayet kan 10 günü aşarsa -ki bu durumda aşmıştır-, âdetinden sonraki günler istihaza olacağından bu günlerde kılmadığı namazları kaza eder.
Mâlikî mezhebinde  hayzın azamî müddeti  mübtedi (ilk defa hayz görecek) için 15 gün, mutade (âdeti olan kadın) için ise 15 günü aşmamak kaydıyla âdetinin 3 gün fazlasıdır.
Mâlikî mezhebinde bu kadının  azamî  hayz süresi 12 gün olur. Kan 12 güne kadar devam ettiğinden, bu günlerde namaz kılmaz. 12 günden sonra gelen kan Hanefî ve Mâlikî mezheblerine göre istihaza olduğundan namazlarını kılmaya başlar, Ramazan ise orucunu tutar. Mâlikî mezhebine göre hayz olan 10., 11. ve 12. günler, Hanefî'de istihaza olduğundan bu günlerde kılmadığı namazları kaza eder. Çünki bu günlerde Hanefî mezhebine göre namaz kılması gerekiyordu.

Sual:
Gusl abdesti sebebiyle Mâlikî mezhebini taklit eden bir kadının hayz hususunda şöyle bir durumu var: Âdeti 8-9 gün sürüyor. Ama 9 günden sonra ara ara koyu sarı lekeler geliyor. Normalde bu kadının her zaman sarı bir akıntısı var. Ama umumiyetle koyu sarı değil. Bu 9 gün âdetten sonra gelen koyu sarı lekeleri de normal sarı renge dönene kadar âdet olarak mı kabul edecek? Fakat âdetli olmayan temiz günlerinde de bazen böyle koyu sarı leke oluyor. Bu kadın nasıl davranacaktır?

Cevap;
Kadınlarda hayz dışında sarı su gelmesi normaldir. Abdesti bozar. Gusle zarar vermez. Ama koyu sarı ise kan olsa gerektir. Az kan çok akıntı ile karışır, koyu sarı gözükür. Bu takdirde hayz devam ediyor demektir. Bunu kadınlar tecrübe ile anlar.

Sual:
Hanefî mezhebindeki bir kadın gusl abdesti sebebiyle Mâlikî mezhebini taklid ediyorsa, hayz gördüğü zaman 10 günden sonra kan gelse bile bu halde öğrenmek veya öğretmek niyetiyle Kur’an-ı kerim okuyabilir mi?

Cevap;
Hanefî mezhebinde hayzın en çoğu 10 gündür. Mâlikî mezhebinde ise  mübtedi (ilk defa hayz görecek) için 15 gün, mutade (âdeti olan kadın) için ise 15 günü aşmamak kaydıyla âdetinin 3 gün fazlasıdır. Mâlikî mezhebini taklid eden Hanefî kadından 10 günden sonra gelen ve âdetinin 3 gün fazlası kadar devam eden kan hayız sayılır. Namazı bırakır. Ancak Hanefî mezhebinden çıkmadığı için sonra bu günleri 10 günden sonraya denk geliyorsa, bu günlerdeki namazlarını kaza eder. Oruç böyle değildir. Çünki gusl ile alâkası yoktur. Gusl orucun şartı değildir. Bu sebeple 10. Günden sonra orucunu tutar. Cünüp ve hayızlı Kur’an-ı kerimi ezberden bile okuyamaz. 10. günden sonra gelen kan Hanefî’de hayız sayılmamakla beraber, Mâlikî’de hayız sayıldığı için bu kadın gusletmiş olmaz. Dolayısıyla hadesten taharet etmiş olmaz. Mâlikî mezhebinde hayızlı kadın talim niyetiyle Kur’an-ı kerim okuyabilir ise de, bunda zaruret olmadığı için Mâlikî mezhebini taklid eden Hanefî kadın âdetinin 3 gün fazlasına kadar gelen kan zamanlarında Kur’an-ı kerim okuyamaz. Mezhep taklidi ancak ihtiyaç için olur.

Sual:
Gusl abdesti sebebiyle Mâlikî mezhebini taklit eden Hanefî mezhebindeki bir kadının hayzı 6. gün bitse, 10. gün oruca niyetlense ve 10 gün tamamlandıktan sonra bir leke gelse bu orucu bozar mı?

Cevap;
Hanefî mezhebinde hayzın azamî müddeti 10 gün; Mâlikî mezhebinde ise  mübtedi (ilk defa hayz görecek) için 15 gün, mutade (âdeti olan kadın) için ise 15 günü aşmamak kaydıyla âdetinin 3 gün fazlasıdır. Kan 10 günü geçmeden kesilirse âdeti değişir. Kan 10 günden sonra devam ediyorsa Hanefî’de istihaza olduğundan namaza devam eder. Bu kadın Mâlikî mezhebini taklid ediyor ve âdetinin 3 gün fazlası 10 günden fazlaysa, namazı bırakır. Âdetinin 3 gün fazlasına kadar böyle yapar. Sonra âdeti bitiminden itibaren 3 gün fazlasına kadar kan gelen günlerdeki namazlarını kazâ eder. Çünki Hanefî mezhebinden çıkmış değildir. 10. günden sonra gelen leke Hanefî’de istihazadır. Mâlikî’de şayet âdetinin 3 gün fazlası 10 günü aşıyorsa, hayz devam ediyor sayılır. Binaenaleyh namazı bırakır, kesilince de gusleder. Ancak gusl abdesti sebebiyle Mâlikî mezhebini taklid eden bir Hanefî, oruç hususunda kendi mezhebine tâbi olur. Dolayısıyla bozmaz.

Sual:
Bir kimsenin namazdan önce bir yeri kanasa ve kanamanın durmasını beklese; durunca namaza başlasa, namazda ya tekrar kanadıysa diye bir şüphe gelse, namazı bitirip selam vererek baktığında kanamadığını görse, bu şüphe hâli Mâlikî veya Hanefî mezhebinde abdesti, dolayısıyla namazı bozar mı?

Cevap;
Her iki mezhebe göre de abdesti ve namazı bozulmamıştır. Hanefî mezhebinde abdest aldığını hatırlasa, fakat bozduğunda şüphe etse, abdesti var kabul edilir. Abdest bozduğunu hatırlasa, ama abdest aldığında şüphe etse, abdesti yok kabul edilir. Mâlikî mezhebinde her iki halde de abdesti yok kabul edilir. Ama abdest aldığını hatırlıyor, bozulduğunu hatırlamıyorsa, Mâlikî mezhebinde de abdesti var kabul edilir. Bir yerinin kanadığında şüphe etmesi, baktığında kanamadığını görse bile şüphe değildir. Bu husus yanlış anlaşılmaktadır. Abdestli olup olmadığını hatırlamak bakımından şüphe abdesti bozar veya bozmaz.

Sual:
Mâlikî mezhebini taklit eden bir Hanefî, zaruret halinde öğle namazını İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretlerinin kavline göre asr-ı sâni vaktinde kılabilir mi?

Cevap;
Üç mezhepte ve İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed Şeybani hazretlerinin kavillerine göre öğle vakti asr-ı evvel vaktinde çıkar. Bu vakit bugün ikindi ezanlarının okunduğu vakittir. Ancak İmam Ebu Hanife’ye göre ikindi namazının vakti asr-ı sani denilen vakitte girer. Bu vakit kışın (21 Aralık) 36, yazın (21 Haziran) 72 dakikadır. Her ay buna göre 6 dakika uzar veya kısalır. Hanefîler öğle namazını dilerse asr-ı evvel vakti girmeden kılar; dilerse asr-ı saniye kadar geciktirir. Ama öğleyi asr-ı evvel girmeden, ikindiyi de asr-ı sani girdikten sonra kılmak iyi olur. Diğer üç mezhepten birini taklid eden Hanefî, öğle namazını keyfi olarak geciktirip de bu vakitte kılamaz. Ama bir özür ve ihtiyaç varsa, kılabilir. Zarurî telfik olur.

Sual:
Mâlikî mezhebini taklit eden bir Hanefî, zaruret halinde öğle namazını İmam Ebu Hanife hazretlerinin kavline göre asr-ı sâni vaktine kadar mı kılmalı, yoksa Hanbelî mezhebine göre mukimken öğle ve ikindiyi cem mi etmelidir?

Cevap;
Her ikisi de câizdir. Ancak cem edecekse Hanbelî mezhebinin şartlarına uyar. Bu da kolay değildir. O halde  Hanefî mezhebinin asr-ı sani ihtilafından istifade etmesi daha iyi olur.

Sual:
Bir arkadaşım, şiddetli bir münakaşa neticesinde hanımına iki kere aynı mecliste sarih talâk vermiş. Yani açıkça boşadığını söylemiş. Sonra da pişman olmuş. Ama hanımı üç talâk verdiğini söylemiş. Kendisi ise iki olduğundan emin. Hanımının söylediğini kabul etmiyor. Malum, üç talâkla boşanan eşlerin tekrar evlenebilmesi için, hülle gerekiyor. Yani kadının bir başka erkekle evlenip, gerdeğe girip, bu evliliğin bir şekilde sona ermesi gerekiyor. Bunların hülle yapması ise çok zor. İlk nikâhları Hanefî mezhebine göre kıyılmış. Hanımın dediği esas alınacak olursa, hulle yapmadan ve Şâfiî mezhebine göre tekrar nikâh yaparak evliliklerine devam edebilirler mi?

Cevap;
Talâkta kadının sözü nazara hiç alınmaz. Aksi takdirde kendi ikrarıyla kendi lehine, başkası aleyhine netice doğurmuş olur. Talâk münhasıran erkeğin bileceği bir şeydir. İki şahit işitip, üç talâk olduğu hususunda kadı önünde şahitlik yaparsa, kadı kazaen ayrılmalarına karar verir. Şahitler yok ise veya iş kadıya intikal etmemişse, söz yemin ile beraber erkeğindir. Erkek isterse zevcesine ric’at eder (döner). Bu takdirde eğer kadının sözü doğru ise, günah erkeğindir. (İbni Âbidin, Ric’at bâbı.)

Sual:
Hacda Arafat’tan Müzdelife’ye geldik. Başımızdaki memurlar gece vakfe yaptırıp bizi Mina’ya götürdüler. Vakfemiz sahih midir?

Cevap;
Hanefî mezhebinde Müzdelife vakfesi vâcib olduğu gibi, vakfeyi fecr doğduktan sonra yapmak da vâcibdir. Diğer üç mezhebde gece de yapılabilir. Ancak bir Hanefî zaruret olmadan bu mezhebleri taklid edemez. Üstelik taklid edebilmek için haccın şart v emüfsidlerinde de bu mezhebe uymuş olamsı gerekir. Bu bakımdan ceza olarak haremde bir koyun veya keçi kurban kesmek gerekir.

Sual:
Abdest aldıktan sonra, bir yerin kuru kaldığı farkedilirse, Mâlikî mezhebini taklid eden birisi hemen aceleyle lavaboya gidip orayı yıkasa, bu abdestle namaz kılabili mi?

Cevap;
Mâlikî mezhebinde muvâlat, yani uzuvları peş peşe yıkamak farzdır. Ancak unutmak özürdür. Hatırlayınca hemen yıkanır. İmkân olduğu halde hatırladığı zaman yıkamazsa abdesti bâtıl olur.

Sual:
Abdestte ve gusülde 3 kere yıkamak her mezhepte sünnet midir? Mâlikî mezhebinde bu 3 sefer yıkamanın sadece ilkinde mi muvâlât farzdır? Meselâ gusülde ilk yıkayışta ovaladık, diğerlerinde ovalamadan su dökmek kâfi midir?  Eğer 3 yıkayışta da ovalasak, mekruh olur mu, ya da ovalayabilir miyiz?

Cevap;
Üç defa yıkamak her mezhebde sünnettir. Muvâlât ovalamak değil, peşpeşe yapmaktır; elbette bütün uzuvlarda lâzımdır. Ovmak (delk), hilallemek gibi bir defa olur. Suyu vücûda dökerken ovmak şart değildir. Su vücûda dökülüp yere damladıktan sonra da bu ovma yapılabilir. Yeter ki vücûda dökülen su kurumamış olsun. Ovmanın elle yapılması da şart değildir. Vücûdunun bir kısmını kolu ile veya ayaklarından birini diğerinin üstüne koyarak da ovarsa yeterli olur. Mendil, havlu ve benzeri şeylerle ovmak da kâfidir. Meselâ havlunun bir ucunu sağ eline, diğer ucunu sol eline alır ve böylece sırtını ve vücudunun diğer taraflarını ovarsa, eliyle ovmaya gücü yetse bile yine de yeterli olur. Kendi eliyle veya bir bez parçasıyla vücûdunun tümünü veya bir kısmını ovmaktan âciz olan bir kişiden ovma mükellefiyeti düşer. Böyle birinin vücûdunu başkasına ovdurması gerekmez. (Kitabü’l-Fıkh ale’l-Mezâhibi’l-Erbaa)

Sual:
Hemoroid sebebiyle sık sık akıntı geliyor. Bu sebeple Mâlikî mezhebini taklit ediyorum. Evde hanımıma imam olabilir miyim?

Cevap;
Hanefî mezhebinde özürlü özürsüzlere imam olamaz. Mâlikî’de olabilir. Kendi mezhebinizi gözeterek dışarıda imam olmamak; evde başka çare bulunmadığı için imam olmak uygundur.

Sual:
İdrar yoluna koyulan, dışarı taşmayan pamuk kuruduktan sonra düşerse abdesti bozar mı? Mâlikî mezhebini taklit eden Hanefi, bunun farkına varmazsa bozulur mu?

Cevap;
Pamuk, kuru olarak çıkarsa, abdest bozulmaz. Islanıp da kurumuşsa bozulur. Bu da ancak kuvvetli zan ile anlaşılır. Bunu bilmek de çok zordur.

Sual:
Hanefi mezhebinde olup, bir özürle Mâlikî mezhebini taklid eden birisi, abdeste niyeti elleri yıkarken yapmanın farz olduğunu sonradan öğrense, namazlarını iade mi etmelidir?

Cevap;
Mâlikî ve Şâfiî mezheplerinde gusl ve abdestte niyet farz olduğundan, bunu unutan veya terkeden kimse, yeniden gusl veya abdest alıp, bununla kıldığı namazı iade eder. Niyeti unutmak veya terketmek umumiyetle guslde bahis mevzuu olabilir. İnsan cünüp olduğunu unutur; sabah kalktığı zaman serinlemek için veya âdeti üzere duş alır. Gusle niyet etmeyi unutur. O zaman cünüplükten kurtulmuş olmaz. Ama abdestte bu pek muhtemel değildir. Çünki abdest almak demek, zaten abdeste niyet etmek demektir. Hiç kimse abdest almak üzere kollarını paçalarını sıvayıp lavabo önüne geldiği zaman, ben abdeste niyeti unutmuştum diyemez. Onun için vesvese etmemelidir.

Sual:
Mâlikî mezhebinde namazda Fâtiha okumayı unutan kimse nasıl hareket eder?

Cevap;
Mâlikî mezhebinde Fâtiha'yı namazın her rek'atinde okumak farzdır. Fâtiha’yı sehven terk eden kişi, rükûa varıncaya kadar hatırlamadığı takdirde, meşhur kavle göre namazına devam eder. Selâmdan önce de sehiv secdesi yapar.
Namazın bir rek’atinde de olsa okuduktan sonra Fâtiha’yı geri kalan rek’atlerin birinde veya daha fazlasında terk etme arasında herhangi bir fark yoktur. Şu yüzden ki: Bu mezhebin mutemed görüşüne göre, Fâtiha’nın, namazın bütün rek’atlerinde okunması gerekli ise de bunu bir rek’atte okuyup diğerlerinde unutarak terk eden kişinin namazı sahîh olur. Fâtiha’nın bir rek’atte vâcib olduğu görüşüne uyarak bu eksiklik, sehiv secdesiyle telâfi edilir. Bu durumdaki bir kişinin, namazını vakit içinde veya dışında iade etmesi ihtiyat gereğidir.
Fâtiha’yı okumamış olmaktan ötürü sehiv secdesini kasıtlı olarak terk eden kişinin namazı batıl olur. Unutarak yapmayan kişi, eğer aradan örfe göre uzun bir zaman geçmemişse, sehiv secdesini yine de yapmalıdır. Aksi takdirde namazı batıl olur.
Kasıtlı olarak veya unutarak Fâtiha’yı terk eden kişi, rükûdan önce hatırlar da okumazsa, Fatiha her rek’atte vâcib olduğu için namazı batıl olur ki, bu da meşhur bir görüştür. (el-Fıkhu ale'l-Mezâhibi'l-Erbaa)

Sual:
Kadınlar uzun saçlı ise kaplama mesh nasıl yapılır?

Cevap;
Başlarını hafifçe eğerek saçlarını bir tarafta toplar; sonra iki eliyle saçı kavrayıp yukarıdan aşağı sığar.

Sual:
Mâlikî mezhebini taklid eden kimsenin vücudundan kan, cerahat veya benzeri sıvılar çıksa, fakat etrafına yayılmasa, abdesti bozulmuş olur mu?

Cevap;
Mâlikî mezhebinde olan bir kimsenin vücudu kanasa, yayılsa bile abdesti bozulmaz. Bir özür sebebiyle Mâliki mezhebini taklid eden Hanefî’nin abdesti bozulur. Çünki kendi mezhebinden çıkmış değildir. Ama Mâlikî mezhebini, durmayan kanaması sebebiyle taklid ediyorsa, abdesti bozulmaz ve namazını öylece kılabilir.

Sual:
Şâfiî mezhebini taklid ediyorum. Bevl ettikten sonra, zekerin üzerinde kalan bevl (idrar), tuvalet kâğıdıyla temizlense, böylece namaz kılınabilir mi? Yoksa mutlaka su ile temizlenip kurutulmalı mıdır?

Cevap;
Zekerin ucundaki bevli yıkamak gerekir. Bez veya kâğıtla silmek kâfi gelmez. Ancak toprağa sürtmek olur. Makadda necaset her zaman olmayabilir veya az olabilir. Bu takdirde yıkamayıp silerek namaz kılınabilir. Temizlemek sünnet olur. Ancak necâset fazla ise yıkamak gerekir. Şâfiî mezhebinde az necâset namaza mânidir.

Sual:
Mâlikî mezhebini taklid eden kimse, boy abdesti alırken, namaz abdestini bozacak bir hal meydana gelirse, namaz kılabilmesi için baştan boy abdesti alıp namaz kılabilir mi?

Cevap;
Yeni baştan abdest alması gerekir. Boy abdesti almasına gerek yoktur.

Sual:
Mâlikî mezhebini taklit eden kimse, abdestli olduğunu sanarak namaz kılsa, daha sonra abdestini bozduğunu hatırlasa, abdestsiz namaz kıldığı için o namazı kazâ etmesi gerekir mi?

Cevap;
Vakit içinde anlarsa iade eder. Vakit çıktıktan sonra anlarsa kaza etmesi gerekmez.

Sual:
Mâlikî mezhebini taklit eden kimse namaz kılarken ikinci rek’ata oturmayı unutursa secde-i sehv yapar mı? Dördüncü rek’atta tahiyyata oturmayı unutan kimse ne yapar? Namazı bozulur mu?

Cevap;
İlk oturmayı unutarak terkeden sehv secdesi yapar. Çünki bu oturuş vâcibdir. Son oturmayı unutarak terkedip ayağa kalkan, secde etmeden evvel hatırlarsa geri dönüp oturur, sonra sehv secdesi yapar. Secde ettikten sonra hatırlarsa bir rek’at daha kılar. Sehv secdesi yapar. Kıldığı nafile olur. Farzı tekrar kılar. Çünki son oturuş farzdır.

Sual:
Hanefîyim ve bir özür sebebiyle Mâlikî’yi taklit ediyorum. Göğsümden çok sıklıkla sarı su geliyor. Ne zaman geldiğini bilemiyorum, daha sonra giysimde görüyorum. Bu gelen sarı su Hanefî ve Mâlikî’de abdestimi bozar mı? Başka özür hâlim için Mâlikîyi taklit ediyordum; bu gelen sarı su için de taklid etsem Mâlikî’ye göre abdestim olur mu?

Cevap;
Bu sarı su acıyla, sızıyla çıkıyorsa, abdesti bozar. Aksi takdirde bozmaz (İbni Abidin). Acıyla geliyor ve abdest almak imkânı olmuyorsa, bütün şart ve müfsidlerine uymak şartıyla Mâlikî mezhebi taklid edilebilir.

Sual:
Âdetimin 10 günü geçtiği aylar oluyor. Meselâ 11 gün sürüyor, sonra 1 gün temiz oluyor, sonra 13. gün yine geliyor. Hanefî’ye göre önceki ay ile karşılaştırma yaparken, 11 gün üzerinden mi yoksa 13 gün üzerinden mi hesap yapacağım? Aradaki 1 temiz gün ve 13. gün Hanefî ve Mâlikî mezhebine göre temiz mi sayılır, kirli mi? Mâlikî’ye göre âdetim 13 gün mü olur?

Cevap;
Âdetin ne kadar olduğu söylenmeliydi. 10 güne kadar namazı bırakır. 10 günden önce kesilirse âdeti değişir. Kan 10 günü geçince, gusledip namaza başlar. Âdetinden sonra gelen kanlar hayız olmaz. Kılmadığı namazları kazâ eder. Âdeti 6 gün ise, 4 günün namazını kazâ eder. Kan 10 günü geçerse, Mâlikî’yi taklit ediyorsa, âdetine 3 gün ekler. Âdeti 6 gün ise, 9 gün olur. Sonra gusledip namaza başlar. 15 güne kadar böyle devam eder. Hanefî mezhebinden çıkmadığı için 6 günden sonra kılmadığı namazları kazâ eder. Mâlikî’de kanın kesildiği zamanlar gusleder. Temiz kabul edilir. Tekrar gelirse devam ediyor demektir.

Sual:
Mâlikî mezhebini taklit eden kimse Mâlikî’de vâcib olan bir şey kendi mezhebinde mekruh ise vâcib olanı yapar mı?

Cevap;
Mezheb taklidinde şart ve müfsidlere uyulur. Sünnet ve mekruhlara uymak gerekmez. Mâlikî’de vâcib yoktur. Farz ve sünnet vardır. Farza uyulur, sünnete uymak şart değildir. Uyulursa iyi olur.

Sual:
Mezheplerin telfiki niçin caiz değildir? Herhangi bir ehl-i sünnet âliminin herhangi bir husustaki ictihadını (meselâ abdestte) sistem halinde taklid etmenin gerekliliği nedir?

Cevap;
Mezheblerin telfiki icma ile yasaklanmıştır. Mezheblerin ihtilaf ettiği hususlarda bunların hiç birisine uymayan beşinci bir görüş bildirmek icma’ya aykırı olur. Usul kitaplarında böyle yazar. Bu naklî delildir. Aklî delile gelince: Bir ibâdet veya amelin bütün şart ve unsurlarıyla yapılması halinde o ibadet veya amelden söz edilebilir. Aksi takdirde kerpiç, tuğla, ahşap karışımı bir duvar örülmüş gibi olur. Benim İslâm Hukuku kitabımda tafsilat vardır. Oraya müracaatınızı tavsiye ederim.

Sual:
"Mâlikî mezhebinde mestin deriden olması şarttır" deniyor. Mâlikî mezhebini taklid eden bir Hanefî, deri olmayan şeye, meselâ asker botuna mesh edebilir mi?

Cevap;
Mâlikî mezhebinde mestin deriden olması; bu derinin eti yenen hayvanların derisi olması ve tutkalla değil, dikişle imal edilmiş bulunması şarttır. Deri dışındaki keten, keçe, pamuk; yünden ve lastik, kauçuk, kalın çorap, hatta piyasada “dört mezhebe uygun mest çorabı” diye satılan mamullerden mest olmaz. Asker botu deridir. İçi de deridir. Yalnızca altı lastiktir. Buna meshetmek Mâlikî mezhebinde câizdir. Zira mestin üzerine meshetmek şarttır. Altını meshetmek ise müstehabdır. Bazılarına göre vâcibdir. Mestin elle meshedilmesi müstehabdır. Binaenaleyh asker botunu suya tutsa, mesh için kâfi gelir. (el-Muhtasar li-Halîl, Mevâhibü’l-Celîl, et-Tâc ve’l-Iklîl (üçü beraber) I/466; Tenûhî ve Zerrûk’un İbnü Ebî Zeyd’in Risâlesine şerhleri; el-Fıkhu ale’l-Mezâhibi’l-Erbaa).

Sual:
Mâlikî mezhebinde elde olmadan bevl, gaz çıkması gibi hallerde abdestin bozulmadığını işittim. Hanefî bir imam, imamette iken, benzer sebeplerle abdesti bozulsa ve abdest almak güç olsa bu kavli taklid edebilir mi?

Cevap;
Mâlikî mezhebindeki bu kavil zaten abdest alması zor olan yaşlı ve hastalarla, câmi imamları gibi abdestinin bozulması fitneye veya dedikoduya sebebiyet verecek olanlar yahud yolcu, talebe gibi abdest alma imkânı bulunmayanlar içindir. Mâlikî mezhebinin namaz için aradığı şart ve müfsidlere riayet etmek suretiyle, yani bu mezhebe göre gusl ve abdesti varsa, bu mezhebde namazın şartlarına uymak şartıyla taklid edebilir.

Sual:
İşlerinden ayrılmaları mümkün olmayan kimselerin mukimken Mâlikî veya Şâfiî mezhebine göre namazlarını cem edebilirler mi?

Cevap;
Hanbelî mezhebine göre cem edilir. Mâlikî veya Şâfiî mezheblerinde de cevaz vardır.

Sual:
Mahremi olmadan tek başına üç günlük yola çıkan bir kadın, yolda namazlarını cem edebilir mi?

Cevap;
Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezhebinde günah olan seferde, namazı kısaltmak ve cem etmek câiz değildir.

Sual:
İki namazı cem etmeden evvel tecrübe edilmesi gereken imkânlar nelerdir?

Cevap;
Önce kendi mezhebine göre namazı vaktinde kılmak için bütün imkânlar araştırılır. Hatta helâda bile kılınır. Bugünkü helâlarda necaset görülmediği için, bir naylon poşet serilip sadece farzı kılınır. İş yerlerinde verilen yemek izinlerinde veya helâya gidilmek için kullanılan müddet içinde hemen o vaktin farzı kılınabilir. Çok zaruri hallerde alafranga helâların kapağı kapatılıp üstüne diz üstü oturmak suretiyle ima ile kılınabilir. Oturulamıyorsa, ayakta ima edilir. Asr-ı evvel ve işâ-i evvel vakitlerinde kılınabilir. Bütün bunlar netice vermezse iki namaz cem edilir.

Sual:
Namazı işinin başından ayrılamaması sebebiyle kıyam, rükû ve secdeleriyle kılamayan kimsenin, ima ile kılması mı, yoksa üç mezhebe göre cem etmesi mi efdaldir?

Cevap;
Usule göre önce kendi mezhebinin zayıf kavillerine uyması, sonra mezheb taklidi gerekir. Fakat bazı âlimler, muhtemelen kıyam, rükû ve secdeye imkân verdiğinden dolayı, oturarak ima ile kılmaktansa, diğer mezhebleri takliden cem edilmesini tercih buyurmuştur.

Sual:
Hanefî ve Şâfiî mezhebinde, vedi ve mezy çıkınca cünüb olunmuyor. Peki Mâlikî mezhebini taklid eden kimsenin, vedi ve mezy çıkınca gusl etmesi gerekir mi

Cevap;
Vedi ve mezi Mâlikide guslü gerektirmez. Sadece vedi, Hanbelî mezhebinde guslü gerektirir.

Sual:
Bazen namazımız bazı zaruretlerden dolayı son dakikaya kalıyor. Mâlikî mezhebinde bir namazın sahih olması için, bir rek’atinin namaz vakti içinde kılınmış olması gerekiyormuş. Vakit çıkmadan namaza durduk ve namaz bittiğinde vaktin çıkmış olduğunu gördük. Geçen dakikayı rek’at sayısına böldük. Meselâ bir rek’ati vakit içinde kılmış olduğumuzu anladık. O zaman namaz sahih midir?

Cevap;
Namaz vakitleri takvimde yazan dakikada girip çıkmaz. Takvimde yazan dakikada çoğu zaman vakit çoktan çıkmıştır. Takvimlerde o beldedeki en yüksek yere göre en ihtiyatlı namaz vaktinin girişi yazılır. Bu sebeple son dakikada kılınan namaz, büyük ihtimalle kazâ olur.

Sual:
Abdest sebebiyle Mâlikî mezhebini taklid eden bir kimse, sağ ayağını ayakkabısından çıkarıp çorabını çıkardıktan sonra ayağını yıkasa sonra kurulasa ve daha sonra ayakkabısını giyip sol ayağına geçse muvâlâta uymuş olur mu?

Cevap;
Çorap giymek muvâlâta mani değildir.

Sual:
Kadınlarda hayzın dışında her gün gelen beyaz renkteki akıntı Hanefî mezhebinde abdesti bozduğu için Mâlikî mezhebini taklid ediyorum. Mâlikî mezhebini taklid ettiğim için vakit çıktıktan sonra tekrar abdest almam gerekiyor mu? Yani öğle vaktinde aldığım abdest ile ikindi namazını kılabilir miyim? Tabiî ki öğle vaktinde akıntım gelmiş oluyor. Abdestimi bozan başka bir sebep de olmuyor. Bir de kadınlardaki bu akıntı Mâlikî mezhebinde de özür müdür, yoksa kan gibi abdesti bozmuyor mu? Mâlikî mezhebinde olanlar, özürlü oldukları bir halde, her vakit çıktığında bu özür sebebi ile tekrar abdest alıyorlar mı?

Cevap;
Mâlikî mezhebinde ön ve arkadan dışkı, idrar, yel gibi alışagelmiş şeyler dışında gelenler abdesti bozmaz. Hanefîde bozar. Mâlikîyi taklid eden Hanefî’nin bu hallerde abdest alması gerekir. Mâlikîler, özürlü kimsenin, vaktin girişinden önce ve sonra aldığı abdestler sahihtir demişlerdir. Hanefiye göre özürlü olamayan ve bundan dolayı her namaz vaktinde abdesti bozan şeyin gelmesini beklemesi zor olan kimseler Mâlikî mezhebini taklid ederek bu mezhebe göre özürlü olabilir.

Sual:
Anladığım kadarıyla, kadınlardaki mutad beyaz akıntı Mâlikî mezhebinde abdesti bozmuyor, Hanefî’de bozuyor, Bunun icin Mâlikî mezhebini taklid eden Hanefî bu özründen dolayı her vakit çıktığında abdest alması gerekiyor. Yani öğlen aldığı abdest ile ikindi namazını kılamaz. Eğer kılarsa namazı kabul olmaz. Anladığım doğru mudur?

Cevap;
Doğrudur. Bu akıntı namaz vaktinin ortasında gelip vakit çıkana kadar sürse, vaktin sonuna kadar bekler, abdest alır, aka aka kılar. Sonraki vakitte de böyle hiç kesilmeden gelirse, yine vaktin sonunu bekler, abdest alıp namazını kılar. Artık özürlü olur. Bundan sonra her vakit girdiğinde, abdest alıp namazını kılabilir. Sonunu beklemesi gerekmez. Kesilirse, özür biter. Ancak bu kadının Hanefî’ye göre özürlü sayılması çok zor ve her vakit abdest alması meşakkatli ise, Mâlikî mezhebini taklid edebilir. Abdest almadan namazını kılabilir. Ancak gusl, abdest ve namazda Mâlikî mezhebinin şartlarına uymalıdır.

Sual:
Bildiğim kadarıyla Mâlikî mezhebinde rükû ve secdede tümânînet farzdır. Rükû’da bir yerimizi kaşısak ya da sağa sola, öne arkaya doğru dengemizi tam kuramadığımız zaman sallansak, secdede biraz hareket etsek, bunlar namazı bozar mı? Hiç hareket etmemek mi gerekiyor?

Cevap;

Bunların tümânînet ile alâkası yoktur. Tümânînet, kıyam, rükü, kavme, celse ve teşehhüdde uzuvların hareketsiz hâle gelmesi demektir. Böylece önceki rükünden bu rükne intikal edildiği anlaşılmış ve böylece rükünler karışmamış olur. Ta’dil-i erkân ise, hiç değilse bir sübhanallah diyecek kadar sâkin durmaktır. Bu ikisinin hükmü ihtilaflı olmakla beraber, vâcibdir. Yoksa o rükün yapılmamış gibi olur.



Sual:
Dişlerimizin arasına sıkışan bir yiyecek oluyor ve çıkaramadığımız zaman namazda üç kere bu yiyeceği dişlerimizin arasında kaldığı için çiğnemiş olsak namaz bozulur mu? Mâlikî mezhebinde hüküm değişir mi?

Cevap;
Nohuttan az ise, bozmaz. Mâlikî’de herhangi bir tane kadar yiyeceği çiğneyerek dahi yutsa namaz bozulmaz. Bir lokma ise bozar.

Sual:
Kızımın yel sıkıştırma problemi var. Hemen hemen her namazda yel sıkıştırıyor. Hanefî mezhebinde ama gusl sebebiyle Mâlikî mezhebini taklid ediyor. Bazen tutamayıp namazda kaçtığı oluyormuş. Bu hal namazını ve abdestini bozar mı?

Cevap;
Gusl sebebiyle Mâlikî mezhebini taklid etse bile bozar. Ancak bu kişinin abdest alması çok zor veya alsa bile yeniden kaçıp bir namazı doğru dürüst kılamıyorsa, o zaman bu bakımdan da Mâlikî mezhebini taklid edebilir. Gerçi Mâlikî mezhebinde de yel abdesti bozar. Ama eğer elinde olmadan kaçırıyorsa, özürlü sayılacağını söyleyen zayıf bir kavil vardır. Bu kavle göre, istenmeden yel kaçırma, namazda bile olsa, abdesti bozmaz. Tedavi olmak lazımdır. Yemeklerde kimyon yemelidir.

Sual:
Benim gaz problemim vardı. Abdestte Mâlikî mezhebini taklid etmemi tavsiye ettiler. Bir iki sene böyle yaptım. Ama ben Mâlikî mezhebinin abdestteki farzlarını yapmadım. Meselâ başın tamamını meshetmeyi ve gusülde vücudun tamamını ovalamayı bilmiyordum. Hanefî mezhebine göre abdest aldım. Şimdi ne yapmam gerekir?

Cevap;
Bu kılınan namazlar, dört mezhebden birine göre sahih değilse, kazâ etmek lazımdır.

Sual:
Şâfiî mezhebindeki bir talebe, mektebinde izin verilmediğinden dolayı kılamadığı öğle namazını nasıl kılabilir?

Cevap;
Öğle ile ikindiyi öğle tatilinde cem-i takdim ile birleştirir. Veya eve gelince ikindi vaktinde cem-i tehir ile birleştirir. Bu ikincide öğle vakti çıkmadan birleştirmeye niyet etmelidir.

Sual:
Gusl bahsinde Mâlikî mezhebini taklid eden Hanefî, sehv secdesi yapacağında salli barik okuduktan sonra mı sehv secdesi yapmalıdır, yoksa ettahiyyatüden hemen sonra mı?

Cevap;
Ettehiyatüyü okuyup sağa selam vererek sehiv secdesi yapar. Ettehiyatüden sonra salli barik okuması zarar vermez. Hatta Şâfiî’nin hilafından çıktığı için belki müstehab olur.

Sual:
Mâlikîyi taklid eden Hanefî, sabah namazında vakit çıkmak üzere ise, kıyamda fatihadan birkaç ayet okuyup rükû ve secde yapıp, tehiyyatta ettahiyyatüyü okuyup selâm verirse namazı sahih olur mu?

Cevap;
Mâlikî mezhebinde her rek’atte fâtiha okumak farzdır. Bu sebeple fatihayı süratle okumalıdır. Buna da imkân yoksa, Hanefî gibi davranır. Fakat süratle okunması ile okunmaması birkaç saniye farkeder.

Sual:
Mâlikî mezhebini taklid eden Hanefî, dört rek’atlik farz namazda ka’de-yi âhireden sonra yanılıp kalksa ve secde etmeden hatırlamasa, son iki rek’ati nafile olarak farz eda edilmiş oluyor. Mâlikî mezhebinde selâm farz olduğuna göre, son verilen selâm iki namaz için de sahih oluyor mu?

Cevap;
Selâmın farz olmasının bununla alâkası yoktur. Altınca rek’atin sonunda zaten selâm verecektir. Bu tek bir namazdır, son iki rek’ati nâfileye sayılır.

Sual:
Hanefî mezhebindeyim. Şâfiî mezhebini taklid ediyorum. Seferde namazımı kısaltıp iki rek’at olarak kıldım. Ancak teşehhüdde sadece ettehıyyatüyü okuyup selâm verdim. Şâfiî mezhebini taklid ederek kıldığım bu farzı eda etmiş oldum mu?

Cevap;
Son oturuşta salavat okunması gerektiği için kerahatle sahih olur.

Sual:
Seferî imam iki rek’at kılması gerekirken farzı dört kılarsa ona uyup dört rek’at kılan mukimlerin, namazı sahih olmuyor. Seferî olan imam yanılıp üçüncü rek’ate kalktığında [veya dördüncü rek’atte] bu hatasını anlarsa, mukim cemaatin namazını kurtarmak için namaz içinde mukim olmaya niyet etse ve namazını dörde tamamlasa; hâlbuki o beldeye, şehre mukim olmak için gelmemiş olsa [hatta birazdan o şehirden ayrılacağını bilse] mukim cemaatin namazını kurtarmak için namaz içinde mukim olmaya niyet etmesi caiz olur mu?

Cevap;
Caiz olmaz. Mukim imamdan ayrılmaya niyet ederek namazını müstakil tamamlar. İmama uyarsa namazı fâsid olur.

Sual:
Bir ilmihalde Mâlikî ve Şâfiî de sadece seferde değil mukimken, hastalıkta ve ihtiyarlık sebebiyle iki namaz cem edilebilir, diye yazıyor. Dinimizde kime ihtiyar denir? Belli bir yaşı var mıdır? İhtiyarın açık bir hastalığı görülmesi gerekir mi ki bu hükümden istifade etsin? Bu hükme göre genç veya ihtiyar hasta kimsenin her namaz için ayrı ayrı abdest alıp ayakta durması zor oluyorsa, meselâ karın ağrısı, diş ağrısı, böbrek ağrısı, sinüzit, migren gibi rahatsızlıkları varsa bu rahatsızlıklar sebebiyle ayakta durması zor oluyorsa, Hanbelî, Şâfiî veya Mâlikî mezhebini taklid ederek mukimken iki namazını cem edebilir mi?

Cevap;
Abdest alması, necaset temizlemesi, namaza kalkması ağır hareketleri gerektiren, zorlanan, düşme tehlikesi olan, zor yürüyen, ağrısı olan veya artan ihtiyar veya hasta mukimken de namazını cem edebilir.

Sual:
Şâfiî mezhebinde bir kavle göre mukimken de bir korku sebebiyle veya mühim ihtiyaç hâlinde cem etmek câizdir deniyor. İhtiyaç herkese göre değişiklilik gösterebilir. Birinin korktuğundan bir başkası korkmayabilir. Buradaki ihtiyacın ve korkunun ölçüsü nedir? Hanefî mezhebindeki bir Müslüman, böyle hallerde bir ihtiyaç olunca Şâfiî mezhebini mukimken taklit edilip namazları cem edebilir mi?

Cevap;
Canına, malına, ırzına, dinine bir zarar geleceğinden korkan kimsedir. Meselâ namaz kıldığını görseler, işten atacakları kat’i olan kimsedir.

Sual:
Mâlikî mezhebinde seferde cem caizdir. Fakat deniz seferinde cem caiz değildir. Cem için ihtiyaç hâsıl olursa diğer üç mezhepten birisi taklid edilir. Hanefî mezhebindeyim. Feribot, gemi, tekne, yat veya herhangi deniz vasıtası ile deniz seyahati yaparken, bu vasıtaların içerisinde Mâlikî mezhebine uyarak cem edilemez mi?

Cevap;
Hayır. Şâfiî veya Hanbelî taklid edilebilir.

Sual:
Uyku sebebiyle veya tembellik sebebiyle bir namazın vakti daralır da abdest alıp namaz kılmaya kâfi olmazsa, namazı kazaya bırakmamak için, öğleyi asr-ı evvelde kılarım diye düşünmek ve yatsıyı işâ-i sâni de kılarım diye düşünmek cem etmekten önce mi gelir?

Cevap;
Bir Hanefî hiç özür olmaksızın akşamı işâ-i sâniye kadar geciktirse, sahihtir. Asr-ı sani de böyledir. Diğer mezheplerde ve bu mezheplerden birini taklid eden Hanefi için bu tehir mümkün değildir. çünki üç mezhebde öğle ve akşamın vakti asr-ı sâni ve işâ-ı sânî girmeden biter. Böyle bir Hanefî ancak bir özür sebebiyle asr-ı sâni veya işâ-yı sâniye kadar öğle veya akşamı geciktirebilir. Çünki taklid ettiği mezhebin de şart ve müfsidlerine uyacaktır. Buna da muvaffak olamazsa cem eder.

Sual:
Hanefî mezhebindeyim. İhtiyaç halinde mukimken Hanbelî mezhebini, seferde iken Mâlikî mezhebini taklid ederek namazlarımı cem ediyorum. Her iki mezhebi de ihtiyaç halinde taklid eden bir kimse, su olmadığı zaman, öğle namazını teyemmümle kılmış olsa, ikindiyi de cem ederek kılmak için yeni bir teyemmüm yapacak mı? Velev ki teyemmüm gusül için veya abdest için alınmış olsun. İki namazı bir teyemmümle cem edip kılmak caiz olur mu?

Cevap;
Teyemmüm Mâlikî mezhebinde vakit çıkınca bozulur.

Sual:
İhtiyaç hâlinde namazlarımızı cem ediyoruz. Cem ederken [kamet ve allahümme entesselâm... dan başka] iki namazın farzını arada fâsıla vermeden peş peşe kılmak lâzım geldiği kitaplarda bildiriliyor. Mâlikî veya Şâfiî veya Hanbelî mezhebini bu mevzuda taklid eden bir kimse, iki farz arasında bilmeden veya unutarak sünnet namaz kılmış olsa, telefonla konuşsa veya sorulan suale uzun veya kısa cevap verse, bir ihtiyaç hâlinde yiyip içse veya baş dönmesi ve benzeri bir rahatsızlık sebebiyle bir müddet ara verip dinlense cem sahih olur mu?

Cevap;
Bunların cem’e zararı yoktur. Mekruh olur. Abdesti bozulunca su aramak, necâseti temizlemek gibi meşguliyetler mekruh da olmaz.

Sual:
Mukimken veya seferde Hanbelî veya Mâlikî mezhebini taklid ederek öğle namazını ikindi namazı vaktine tehir ederek cem eden bir kimse, ikindi vakti girince önce ikindiyi sonra öğleyi kılmış olsa, yani tertibe riayet edilmemişse, cem sahih olur mu? Böyle kılan biri vaziyeti nasıl telâfi etmesi lâzımdır? İadesi veya kazâsı lâzım gelir mi?

Cevap;
Cem-i tehirde tertip lâzım değildir.

Sual:
Mukimken veya seferde Hanbelî veya Mâlikî mezhebini taklid ederek ikindi namazını öğle vaktine çekip [takdim ederek] cem eden bir kimse öğle vakti girince önce ikindiyi kılsa, sonra öğleyi kılsa yani tertibe riayet edilmemişse cem sahih olur mu? Böyle kılan biri vaziyeti nasıl telâfi etmesi lâzımdı? İadesi ve kazâsı lâzım gelir mi?

Cevap;
Cem-i takdimde tertip lâzımdır. İade veya kazâ lâzımdır.

Sual:
Hanefi mezhebindeyim maliki mezhebini taklid ediyorum. Mâlikî’de deniz seferlerinde cem câiz olmayacağını, seyahat boyunca bu vâsıtaların içerisinde Mâlikî mezhebine uyarak cem edilemeyeceğini, bu gibi hallerde Hanbelî ve Şâfiî mezheplerinden birini taklid etmek lâzım geldiğini nakletmiştiniz. Cem, deniz aracında değil karaya çıkınca yapacağım. Deniz yolculuğunda Mâlikî’yi taklid ederek cem’e niyet etmiş olmamın bir mahsuru var mı? Velev ki karaya varınca seferiliğim devam etsin veya mukim olayım?

Cevap;
Denizde giderken cem yapılmaz. Seferin bir kısmıdenizde, diğer kısmı karada olursa, karadaki kısmında cem caizdir.

Sual:
Kitaplarda Hanbelî mezhebini cem etmek için özürler anlatılırken buyuruluyor ki: “Abdesti bozan bir özrü olan mesela ishalini veya idrarını tutamayan, çıbanından yarasından kan akan, basurdan kan, fistüllerinden göbekten akıntı çıkan, elde olmadan gelen yeli tutamayan, ağız dolusu kusan bunlar gibi abdesti bozan bir özrü olan kimsenin iki namazı cem etmesi caizdir”. Bu özürler için Mâlikî mezhebi taklid edilip namazı vaktinde kılma imkânı varken Hanbelî’yi taklid edip iki namazı cem etmek câiz olur mu? Hanbelî mezhebini abdesti bozan mezkûr özürlerden dolayı taklid eden bir kimsenin Hanbelî’de necasetin zerresi namaza mâni olduğundan; necâsete dikkat etmesi ve çamaşırını değiştirmesi gerekmiyor mu? Bu da meşakkat olacağından Mâlikî mezhebini taklid etmesi daha kolay olmaz mı? Hanefî mezhebinde olup da abdesti bozan özürlerden dolayı ihtiyaç hâlinde iki namazı cem etmek üzere Hanbelî mezhebini taklid eden bir kimse, Hanbelî’de necâsetin zerresini temizlemek lâzım olduğundan ve her namaz vakti necasetli çamaşırı değiştirmek meşakkat olacağından necaset için ayrıca ikinci mezhebi yani Mâlikî mezhebini taklid edebilir mi?

Cevap;
Her ikisi de câizdir. Mâlikî’yi taklid etmek efdaldir.

Sual:
Hanefî mezhebindeyim Mâlikî mezhebini taklid ediyorum. Ayağım alçıdan yeni alındı. Ayağımı hareket ettirmekde zorlanıyorum. Mesela lavaboda abdest alırken ağrı yaptığından dolayı ayağımı yukarıya kaldıramıyorum. Evimde olunca leğende falan ayağımı kaldırmadan ayağımı yıkıyorum ama ev haricî durumlarda buna imkân olmuyor. Lavaboda abdest alıp ayağımı lavaboya kadar kaldırmakta bana sıkıntı veriyor. Bu gibi hallerde yani evimde değilken dışardayken, “Mâlikî’de hastalıkta cem caizdir” kavli gereğince ayağı yıkama meşakkatinden dolayı İki namazı Mâlikî mezhebini taklid ederek cem edebilir miyim? Cem’i tercih etmeyip ârızalı ayağı yıkamayı terk etsem ve namazı vaktinde kılsam câiz olur mu? Arızalı ayağın üstüne [çıplak ayağın üstüne] mesh etsem ve namazı vaktinde kılsam câiz olur mu? Yukarıda ifade ettiğim kolaylıklar arasında bir tercih sırası var mıdır?

Cevap;
Mâlikî’de namazı zamanında kılmaya meşakkat veren hastalık, namazın cem’i için özürdür.

Sual:
Bir meselede kafam çok karıştı. Kitaplar da hastanın abdesti babında “Yıkaması farz olan dört abdest uzvundan ikisi sağlam ise, abdest alıp, yaralı yerleri mesh eder. Mesh zarar verirse, sargı üzerine mesh eder. Abdest uzuvlarının yarıdan çoğu yaralı ise teyemmüm eder” buyuruluyor. Kitaplarda bildirilen iki namazı cem etme bahsinde bildirilen başka bir kavil daha var. O kavilde de “Hanbelî mezhebinde hatta Mâlikî mezhebinde hastalıkta mukimken de cem caizdir” ve “Hanbelî mezhebinde abdest ve teyemmüm için zorluk varsa iki namazı cem caiz olur” buyuruluyor. Hanefî mezhebinde olan bir kimse abdest alma ile alâkalı sıkıntısı yukarıda bildirilen ilk kavil de gideriliyorsa yine de cem etmesi caiz olur mu? Abdest uzuvlarının ikisi sağlam olup abdest alıp sağlam uzuvları yıkamak ve yaralı yerleri mesh etmek yerine bunları yapmayıp hastalıkta cem caiz diye cem edebilir mi? Abdest uzuvlarının yarıdan çoğu yaralı ise teyemmüm eder buyuruluyor. Teyemmüm etmeyip, hastalıkta cem caizdir diyen Hanbelî veya Mâlikî mezhebine uyarak cem edebilir mi? Bu mevzuda bana yardımcı olabilir misiniz?

Cevap;
Kişi kendi mezhebinde sahih veya zayıf kavillerde bir çıkış yolu olmadığı zaman başka mezhebi taklid edebilir.

Sual:
Çalışma şartlarından dolayı namaz kazaya bırakılır mı? Her gün kazasını yapmak kabul olmaz mı?

Cevap;
Namaz kılmaya imkân veren iş aramalıdır. Aksi takdirde öğle tatilinde öğle ile ikindiyi, eve gelince de akşam ile yatsıyı Mâlikî, Şâfiî veya Hanbelî mezhebine göre cem etmelidir. Bunu da yapamıyorsa, uygun iş bulana kadar akşam hepsini kazâ etmelidir.

Sual:
Uzun ameliyatlara giren bir doktorun, nöbet bekleyen polis ve askerin namazlarını kaçırmasının hükmü nedir? Kazaya bırakma ruhsatı var mıdır? Cem etmesi mümkün müdür?

Cevap;
Vaktinde kılamıyorsa, Hanefî dışındaki üç mezhebe göre cem etmesi gerekir.

Sual:
Bütün yolculuklarda namazları cem-i takdim ve cem-i tehir yaparak kılmak gerekir mi?

Cevap;
Namazı vaktinde kılmak mümkün değil ise, cem edilir. İhtiyaten cem-i takdim etmeli; ikinci vakit içinde imkân olursa ikinci namazı vaktinde kılmalıdır.

Sual:
Midye satmak caiz midir? Hanefi mezhebine göre midye yemek caiz değildir. Buna göre Hanefi mezhebinden birinin restoranında midye satması caiz midir?

Cevap;
Midye ve benzeri deniz mahsulleri (balık dışındaki) yenilmez ve satılmaz. Satmakta bir ihtiyaç varsa (meselâ Çin’de veya Şâfiîlerin yaygın yaşadığı Malezya gibi yerlerde ise) Şâfiî mezhebini taklid ederek satabilir.

Sual:
Spiral kullandığı için veya başka sebeple âdeti 10 günü geçen ve gusl sebebiyle Mâlikî mezhebini taklid eden bir kadın, on günden sonra namazını kılabilir mi?

Cevap;
Mâlikî mezhebinde hayzın azamî müddeti, âdete 3 gün eklenerek bulunur. 15 güne kadar böyle yapılır. Âdetine 3 gün eklendiğinde, 10 günü aşıyorsa, bu aşan günlerde kan gelmesi hâlinde, hayz kabül edilir [Hanefî mezhebinde hayzın azamî müddeti 10 gündür]. Sonra mutlaka namazlarını kılar.

Sual:
Sabah 8:30’dan itibaren, akşam 20:00’ye kadar mesaideyim. Öğle, ikindi ve akşam namazları iş zamanına rast geliyor. Benim çalıştığım yerde namaz kılanların hepsine Vehhabî gözüyle bakıyorlar. Benim namazlarım kazâ olmaması için, iş yerinde ön tarafa küçücük sandalye koyarak, ayaklarımı sallatmadan imâ ile kılmam câiz midir?

Cevap;
Öğle ve ikindiyi öğle tatilinde cem-i takdim ile, akşam ve yatsıyı da eve gidince cem-i tehir ile cem etmelidir. Kıyama kadir olmayan, oturarak kılar. Bu da mümkün olmazsa namazı kazaya kalır. Namaza mâni işten hayır gelmez.

Sual:
Bir rahatsızlığım sebebiyle başımı sağa sola çeviremiyorum. Maliki ve Şafii mezhebini taklid edenler bir rahatsızlık sebebiyle başlarını sağa sola çeviremeden kıldığı namazları sahih oldu mu?

Cevap;
Başını sağa ve sola çevirmek namazın şartlarından değildir. Selâmın sünnetidir.

Sual:
Bir Şâfiî, uyku,ders gibi bir sebeple öğle namazını İmam-ı Azam Hazretlerinin kavline uyarak asr-ı evvelde kılabilir mi? Bu tembellikle olursa da kılınabilir mi?

Cevap;
Bir Hanefi dilerse öğleyi asr-ı saniye kadar geciktirebilir. Ama başka mezheblerde ikindinin vakti asr-ı evvelde girdiği için, bu mezheblerde olanlar özürsüz öğleyi asr-ı saniye kadar geciktiremez. Özür varsa asr-ı evvelde Hanefiyi takliden ve şartlarına uyarak öğleyi kılar. Uyku kendi mezhebinde namazın kazaya kalmasında bir özürdür. Hanefiyi taklide lüzum yoktur. Ders, seyahat özür olabilir.

Sual:
Hanefî mezhebinde ikindi namazının ikinci vakti olan asr-ı sani’ye de çeşitli sebeplerle (toplantı vb.) yetişemeyeceğini anlayan mukim bir kimse, öğle namazını sadece kaza mı eder, yoksa Hanbelî mezhebini taklid ederek cem edebilir mi?

Cevap;
Bir mezhebde çıkış yolu olduğu için Hanbelî mezhebini taklid ederek, asr-ı evvel vakti çıkmadan cem’e niyet eder. Hanbelî mezhebine göre namazı kılar. Bunu da yapamazsa, kaza eder. Elverir ki özrü, kazaya bırakmaya elverişli olsun. Aksi takdirde günaha girmiş olur.

Sual:
Mâlikî mezhebini taklid ederken, gusülde vücudu ovmak gerekiyormuş. Bu elle mi, herhangi bir bezle mi olmalı? Yoksa vücudumuz ıslakken havluyla ovmak yetişir mi?

Cevap;
Erkek için elinin içini avret yerine değdirmemek kaydıyla havlu, bez, lif vs her şeyle ovulabilir.

Sual:
Hanefî mezhebindeki bir kimse 15 günden az bir sefere çıksa, vardığı yerde herhangi bir akıntıdan dolayı veya başka bir ihtiyaçtan dolayı [mesela cem etmek gibi] Mâlikî mezhebini taklid etmesi gerekse, Hanefî mezhebine göre olan seferîlik müddeti devam eder mi? Yoksa Mâlikîyi taklid ettiği için seferîlik müddeti bu mezhebe göre değişmiş mi olur?

Cevap;
Mâlikî mezhebine göre seferî sayılmadığı için, Mâlikî mezhebine göre aldığı abdest ile namazı kasredemez (kısaltamaz); tam kılar. Özrü bitince Hanefî gibi davranır, namazı kasreder (kısaltır). Çünki Mâlikî mezhebinde seferîlik, giriş-çıkış günleri hariç 3 gündür.

Sual:
Bir özür sebebiyle gusl abdesti meselesinde Mâlikî mezhebini taklid eden kimse için, namazda yellenmek ile abdest bozulur mu?

Cevap;
Namazda yellenmek her mezhebde abdesti bozar. Tekrar abdest alıp namaz tamamlanır. Mâlikî mezhebinin zayıf bir kavlinde, hasta ve ihtiyarlar namazda istemeden yellenirse veya idrar kaçırırsa, abdestleri bozulmaz. Zaruret olursa, abdesti Mâlikî mezhebine uygun olan başka mezhebdeki bir kimse, Mâlikî mezhebini taklid edebilir ve böylece abdesti bozulmaz. Namaz için bu mezhebin aradığı şartlara da uyması gerekir.

Sual:
Gusl abdesti sebebiyle Mâlikî mezhebini taklid eden Hanefî, sehv secdesi gerekip gerekmediğine karar veremeyip, gerekmediği halde secde-i sehv yaparsa, selâmı çıkmak niyetiyle vermemiş ve Mâlikî’de farz olan selâmı geciktirmiş oluyor. Namaz sahih oluyor mu? Böyle karar veremediğimiz zaman secde-i sehv yapmak mı, yapmamak mı daha ihtiyatlı olur? Eğer yapmak ihtiyatlı ise kaç tane selamdan sonra sehv secdesine gitmek en ihtiyatlı olur?

Cevap;
Secde-i sehv için teyakkun lâzımdır. Vehm ile secde-i sehv lâzım olmaz. İhtiyat için secde-i sehv yapılmaz. Sehv secdesinin gerektiğine karar veremeyen, secde etmez. Etmişse, namazdan kendi sun’uyla çıkmayı geciktirdiği için mekruh olur. Ancak böyle yapan kişinin namazı Mâlikî’yi taklid ediyorsa bile sahihtir.

Sual:
Bir fıkıh kitabında Mîzânü’l-kübrâ adlı kitaptan naklen diyor ki: “Bütün mezheblerde, yapılması kolay işler (ruhsat) bulunduğu gibi, yapılması güç (azîmet) olan işler de vardır. Azîmet olan işi yapabilecek kimsenin, kolay işi yapmağa kalkışması, din ile oynamak olur. Azîmeti yapmaktan âciz olan, özürlü olan kimsenin ruhsat olanı yapması câiz olur. Böyle kimsenin ruhsat olanı yapması, azîmet yapmış gibi çok sevap olur. Âciz olmayanın, kendi mezhebindeki ruhsatları yapmaması, azîmetleri yapması vâcibdir. Hattâ, kendi mezhebinde yalnız ruhsatı bulunan işin, başka mezhebde azîmeti varsa, o azîmeti yapması vâcib olur.” Şu halde, Hanefî mezhebindeki bir kimse elbisesindeki dirhemden az necâseti, Şâfii mezhebi buna ruhsat vermediği için temizlemeye mecbur mudur?

Cevap;
Bir mezhebin ahkâmına uyan kimsenin, başka mezheblerin şartlarını gözetmesi müstehab olduğu bütün usul kitaplarında yazar. Hilâfı, yani mezhebler arasındaki ihtilâfları gözetmek müstehabdır. Bu sebeple Hanefî’nin dirhemden az necâseti yıkaması; Şâfiî’nin (kendi mezhebinde ruhsat olduğu halde, Hanefî’de vâcib olduğu için) seferde namazları kısaltması müstehabdır. Mizanü’l-Kübrâ’de geçen vâcibden kasıt, vecibe olsa gerektir. Nitekim müellif İmam Şa’rânî insanları ruhsata sevkettiği anlaşılır endişesini bildirdikten sonra diyor ki: “Her mukallidin insaf edip mezheb imamının ruhsat dediği ile amel etmemesi lâzımdır. Ancak tabiî ehli ise. Ehli olana, gücü yetiyorsa imamından başkasının dediği azîmetle amel etmek vâcib olur. Bilhassa başka müctehid imamın delili kuvvetli ise”. Görülüyor ki İmam Şa’rânî bu sözü ehli olup gücü yetenlere söylüyor. Biraz da ruhsatları emrediyormuş intibaını vermemek için böyle yazıyor. Dolayısıyla bu kelimeleri insanların şer’î (fıkhî) vâcib olarak anlamamaları için vâcibdir ve vâcib olur yerine gerekir veya vecibedir diye anlamak yerinde olur kanaatindeyim.

Sual:
İftitah tekbirini yanlış alan yani allahü ekber dışında mesela ( La ilahe illallah ) ( Sübhanallah ) ( Ya Allah ) gibi allahü ekber lafzından gayri alan bir kimse namazın herhangi rekâtında bunu hatırlarsa ne yapması lazım? Secde-i sehv lazım gelir mi? Maliki mezhebini taklid eden ne yapması gerekir?

Cevap;
Namaza besmeleden ayrı Arapça bir zikir cümlesi ile başlamak gerekir. Bu da Allahü ekber ve emsâlidir. Zâhir rivâyeye göre bu iki kelimeden yalnız biriyle namaza başlamış olmaz. Allahümmağfirli gibi istiğfar cümlesi ile namaza başlamak sahih değildir. Esah kavle göre sadece Allahümme diyerek başlamak sahihdir. Ya Allah diye başlamak da sahihdir. Sırf besmele ile ve kezâ eûzû çekmekle havkale (lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah) ile namaza başlamak sahih kavle göre câiz değildir. Üç mezhebde Allahü ekber ile başlamak farzdır.

Sual:
Teyemmüm ve iki namazı cem etme imkânı olmayan kimse, Hanbelî mezhebini taklid ederek teyemmümsüz olarak namazını kılabilir mi?

Cevap;
Teyemmüm imkânı bulamayan namazı terk eder. Sonra kazâ eder. İhtiyaç olmadığı için mezheb taklidine gerek yoktur. Çünki mezheb bunu özür saymıştır. Ederse de zararı olmaz; namaz borcu düşer. Burada abdest ve namazda Hanbelî mezhebine riayet eder.

Sual:
Yara iyi olduktan sonra, sargıyı çıkartmak şart mıdır?

Cevap;
Hanefî mezhebinde bir yara iyi olduktan sonra, üzerindeki ilaca, merheme, sargıya mesh etmek caiz olmaz, bunları çıkarıp altını yıkamak lazımdır. Diğer üç mezhepte gerekmez. Eğer bunları kaldırmakta zorluk varsa, diğer üç mezhepten birisi taklid edilebilir.

Sual:
Hanefî mezhebinde tek tarafa es-selâmu demek vâcibdir. Mâlikî mezhebini taklid edenler için bundan fazla bir şey var mı?

Cevap;
Mâlikî mezhebinde esselâmü aleyküm demek gerekir.

Sual:
19 yaşındaki erkek kardeşim, ergenlik başlarında 12 yaşındayken annemizle yan yana televizyon seyredenken kazara hürmet-i musahere olduğunu söyledi. Bunu anne babamıza asla söyleyemeyiz. Anne babamız, fıkıh bilgileri az, ama inançlı ve onurlu insanlardır. Söylemesek bir mesuliyet doğar mı? Alo Fetva hattını aradım. “Şâfiî ile amel edin. Kaldı ki anne ve baba ile kesinlikle hürmeti müsahere olmaz” dediler. Ama aralarındaki nikâh Şâfiî’ye göre değil.

Cevap;
12 yaşında bir çocuğun annesinin çıplak tenine şehvet ile dokunduğuna inanmak çok zordur. Bir kere hürmet-i musahere, bir kadının çıplak tenine şehvet ile dokunmakla olur. Bu da âletinin dokunduktan sonra sertleşmesi ile anlaşılır. Hürmet-i musahere, hele anne ile, kolay kolay hâsıl olacak bir şey değildir. Vesvese veya mevzuyu iyi bilmemekle alakalı olabilir.

Üçüncü bir şahsın şehvetle dokundum demesiyle, eşlerin ayrılması gerekmez. Kadının bunu tasdik etmesi ve erkeğin de kabul etmesi gerekir. Ama o anda eğer aleti kalkık halde kadına sarılmış ise, veya ağzından öpüyorsa, yahud kadının göğsünü sıkıyorsa, o zaman şehvetli olduğu anlaşılır ve kocanın itirazına mahal kalmaz. Üçüncü şahıs hakikaten şehvet ile dokunmuş olsa bile, bunu ikrar etmesi de gerekmez. Böylece eşlerin ayrılmasına hacet kalmaz. Yoksa üvey annesine kızan her oğul, gidip sarılır, sonra da babasına bu kadını boşa, hürmet-i musahere oldu der.

Oğlun, (babanın karısına) dokunma nedeniyle lezzet duyduğunu haber vermesi halinde, baba, onun doğru söylediğini kuvvetle zannetmelidir. Aksi takdirde hürmet-i musahere hâsıl olmaz.

Mülkü (yani evlilik gibi bir hukukî statüyü) giderecek haberin ya tarafların (karı veya kocanın) ikrarı, yahud iki kişinin şahitliği ile gelmesi gerekir.

Hürmet-i musaherenin şehvetli dokunuşla da oluşu Hanefî mezheplerinde sabittir. Maliki, Şafii ve Hanbeli mezheplerinde başka yollarla sabit olur. Âyet veya hadis olmaması ölçü değildir. İmam Ebu Hanife bir hadis görmüş, ama bu hadis bugüne intikal etmemiş olabilir.

Sual:
Fıkıh kitaplarında özürleri birbirine benzeyenler birbirlerine ve bir özürlü olan iki özürlü olana imam olabilir dedikten sonra, her hangi bir sebeple başka mezhebi taklid eden Hanefiler özürlü sayılmaz deniyor. Şu halde, başka mezhebi taklid eden bir kimsenin imam olması câiz midir?

Cevap;
Özürlü diye, idrar, gaita, yel veya kan gibi abdesti bozan bir şey elinde olmayarak devamlı akan kimseye denir. Kendi mezhebine uymakta meşakkat bulunan bir meselede başka mezhebi taklid eden (meselâ eli kanayıp abdest alma imkânı bulamadığı için Mâlikî veya Şâfiî mezhebini taklid eden) Hanefî, özürlü gibi değildir. Binaenaleyh böyle taklid etmeyen bir Hanefî’ye imam olabilir. Ama bu kişi fıkhî mânâda özürlü ise (mesela idrar kaçırıyorsa), özürlü olmayana imam olamaz. İdrar vs kaçırıp, bu özrü bir namaz vakti devamlı gelmediği için Hanefî mezhebine göre özürlü olamayan bir kimse, bu meşakkatten kurtulmak için, bir kavlinde abdesti bozan şeyin bir defa bile gelmesini özür sayan Mâlikî mezhebini taklit etse, bu kişinin özrü bulunmayan Hanefî’ye imam olmaması esastır. Çünki farklı mezhepte olmak veya imamın namazının taklit ettiği mezhebe göre sahih olması, arkasındakilerin namazına tesir etmez, yani sahihtir. Ama özürlünün özürsüze imam olması Hanefî’de câiz olmadığından, bu kişi de mezhebinden çıkmadığı için, özürlü olmayan Hanefî’ye imam olmamalıdır.

Sual:
Herhangi bir özürle, meselâ idrar kaçırdığı için Mâlikî mezhebini taklid eden Hanefî, başka hususlarda, meselâ eli kanadığı zaman “Benim abdestim Mâlikî’ye göre bozulmamıştır” veya elbisesine necâset bulaştığı zaman “Mâlikî’de necâset namaza mâni değil” deyip böylece namaz kılabilir mi?

Cevap;
Mezheb taklidi ihtiyaç olunca yapılır. İhtiyaç olmadan, mecbur kalmadan sırf kolaylık için mezheb taklidi yapmak uygun değildir. Taklid ederken de o mezhebin şart ve müfsidlerine uyulur. İdrarını tutamama sebebiyle Mâlikî’yi taklid eden Hanefî, kendi mezhebinden çıkmadığı için, meselâ kan gelirse, tekrar abdest alır. Necâsetin namaza mâni olmaması Mâlikî’de de zayıf bir kavildir. Yeniden abdest alması veya necâseti temizlemesi çok zor veya imkânsız ise, bu sebep ile de taklid eder ve abdest almadan veya necâseti temizlemen kılabilir. Zorluk olmadan taklid ederse, şart ve müfsidlerine uyduğu takdirde telfik olmaz ise de, kendi mezhebini hakkı olmadan hafife aldığı ve hatalı olduğuna itikad ettiği ictihadı tatbik ettiği için mekruh işlemiş olur.

Sual:
Menî Şâfiî mezhebinde de necis midir?

Cevap;
Menî Şâfiî mezhebinde necis değil temizdir. Menînin gelmesi de guslü icab ettirse bile, abdesti bozmaz (Mizânü’l-Kübrâ-Tahâret bahsi). Abdesti başka bir sebeple bozulmadıysa, guslederken abdest alamasa da olur. Ama gusl etmeden namaz kılamaz.

Sual:
Mâlikî mezhebini taklit eden Hanefî bir kadının hayzı 15 temiz gün geçmeden olsa, 15. gün saat 9’da tam 15. günü ise, bu kadın bu günün namazlarını kılacak mıdır?

Cevap;

Mâliki mezhebinde hayzın azamî müddeti mutlak olarak 15 gün değildir. Mâlikî mezhebinde mübtedi (ilk defa hayz görecek) için 15 gün, mutâde (âdeti olan kadın) için ise 15 günü aşmamak kaydıyla âdetinin 3 gün fazlasıdır. Kan 10 günden sonra devam ediyorsa Hanefî’de istihaza olduğundan namaza devam eder. Bu kadın Mâlikî mezhebini taklid ediyor ve âdetinin 3 gün fazlası 10 günden fazlaysa, namazı bırakır. Âdetinin 3 gün fazlasına kadar böyle yapar. Sonra âdeti bitiminden itibaren 3 gün fazlasına kadar kan gelen günlerdeki namazlarını kazâ eder. Çünki Hanefî mezhebinden çıkmış değildir. 10. günden sonra gelen leke Hanefî’de istihazadır. Mâlikî’de şayet âdetinin 3 gün fazlası 10 günü aşıyorsa, hayz devam ediyor sayılır. Binaenaleyh namazı bırakır, kesilince de gusleder. Mâlikî mezhebini taklid eden Hanefî kadın, Mâlikî'ye göre de âdet değişimini takip etmelidir.

Hanefi mezhebine göre kan 10 günü aştığından, âdeti kadarı hayz olur. Âdetinden sonra gelen kanlar istihaza olacağından, bu günlerde kılmadığı namazları kaza eder. Temizlik müddeti de  âdetinden sonra başlar. Bu temizliğe kan karıştığından fâsiddir. Böyle bir temizlik, temizlik âdetini değiştirmez. Meselâ hayz âdeti 5 gün ise, ilk 5 gün hayzdır ve  bundan sonraki kanlı 12 gün ise istihazadır. 5. günden 10. güne kadar kılınmayan namazlar kaza edilir. Temizlik hayz âdeti olan 5. günden itibaren başlar.



Sual:
Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî vitir namazı yokmuş. Şu halde bu mezheblerden birini taklid eden Hanefî vitir kılacak mıdır?

Cevap;
Bu mezheblerde vitir namazı yok değildir, vardır. Ama hükmü vâcib değil, sünnet-i müekkededir. Bu mezhebleri taklid eden bir Hanefî, kendi mezhebinden çıkmadığı için vitri vâcib olarak kılacaktır.

Sual:
Diş dolgusu veya diş kaplamasının gusl abdesti bakımından hükmü nedir?

Cevap;

Hanefî ve Hanbelî mezhebinde gusl abdestinde ağzın içini yıkamak farz ise de, Mâlikî ve Şâfiî mezhebinde farz değildir. Bir kimsenin bir ameli, bir ibâdeti dört mezhebden birine göre sahih ise, tamamdır, bir şey lâzım gelmez. Hele bu iki mezhepten birini taklit ederse hiç mesele kalmaz. Gusl abdesti alıp, namaz kılan birine, ağzında diş dolgusu veya kaplaması olduğu için gusl abdestinin ve namazlarının sahih olmayacağını söylemek yerine, kurtuluş yolu bildirmek gerekir. Kaplama ve dolgusu olan Hanefîler böylece, “Ümmetimin müctehidleri arasındaki ayrılık, rahmet-i ilahiyyedir” hadîs-i şerifindeki rahmete kavuşurlar inşallah. İbâdet yapmakta veya haramdan sakınmakta harac (zorluk) olunca, harac bulunmayan başka bir mezhebi taklid etmek usul-i fıkh kâidesidir.

Bazı âlimler diş dolgusu ve kaplamayı sıhhati muhafaza çerçevesinde câiz görür; ama dişe yapışıp altına su geçmeyen hamurun gusle mâni olduğu istikametindeki Hanefî kavline kıyasen, bu kişinin guslünün Hanefî mezhebine göre câiz olmayacağından, Mâlikî veya Şâfiî mezhebini taklid etmesi gerektiğini söyler. Nitekim bir talebesi Abdülhakîm Arvâsî’ye gelip “Ben bugün Bayezid Câmii’nde bir vâiz dinledim. Ağzında kaplama dişi olanların guslü sahih olmaz. Binaenaleyh cünüplükten kurtulmazlar” dediğini nakletmiş. Abdülhakîm Efendi ise, “Doğru söylemiş, ama noksan söylemiş. Eğer Şâfiî mezhebini taklid ederse cünüplükten kurtulur” buyurmuş. Abdülhakîm Efendi’nin talebelerinden Hüseyn Hilmi Işık Efendi de hocasının bu fetvâsını nakleder. Deriye yapışan mumun ve ağza yapışan hamurun altına su geçirmediği için gusle mâni olduğu hükmüne dayandırarak müdafaa eder. Diş dolgusu ve kaplaması son zamanlarda ortaya çıkmış bir meseledir. Osmanlı ulemâsından Bolvadinli müderris Yunuszâde Vehbi Efendi gibi zâtlar da bu yolda fetvâ vermiştir. Ömer Nasuhi Bilmen’in de son günlerinde bu fetvâyı benimsediğini, ama mugâlata mevzuu yapılmamasını istediğini kendisinden bizzat nakleden bazı zâtlardan işittim.

Başka bazıları ise cebîre ve örgülü saça kıyasen diş dolgusunun gusle mâni olmadığını söylemiştir. Diyânet de buna itibar etmiştir. Sizin de işaret ettiğiniz üzere Said Nursî, 1932 senesinde kendisine sorulan bir sual üzerine “Bu bir ictihadî mesele olduğu ve ben de müctehid olmadığım halde..” diyerek başladığı cevabda, diş dolgusunu yaranın sargısına benzetip, umumî belvâ olarak görüyor ve kendi mezhebi olan Şâfiî ictihadına uygun olarak cevaz veriyor. Mamafih Said Nursî Efendi’nin son zamanlarında kendisini ziyarete gelen bazı talebelerine [yanlış hatırlamıyorsam Hulusi Yahyagil’e], diş kaplatmanın Hanefîler için zor olacağını söylediğini; bunu işitenlerin kaplama dişlerini söktürdüklerini talebesinden hemşehrim merhum Hamza Emek'ten bizzat dinledim.

Osmanlılar zamanında önceleri diş kaplamasının gusle mâni olduğuna dair fetvânın câri olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Tek Parti devrinde Maarif Vekâleti tarafından çıkartılan "Osmanlı İmparatorluğundan Türkiye Cumhuriyetine - Nasıldı Nasıl Oldu?" adlı kitapta, Osmanlı Müslümanları, diş dolgusunun Hanefî mezhebinde gusle mâni olduğuna inandıkları için alaya alınır. İttihat ve Terakki devrinde, modernistlerin neşr vasıtası hükmündeki Sebilürreşâd mecmuasında yazı yazan İzmirli İsmail Hakkı tarafından mesele mugâlata mevzuu hâline getirilmiş; sonra da bir cevaz fetvâsı elde edilmiştir. Bu fetvâ, şeyhülislâmlıkta fetvâ müsevvidi Ali Murtedâ tarafından Mecmua-i Cedîde adlı fetvâ mecmuasının yeni baskısında neşredilmiştir. Sonradan diş dolgu ve kaplamasının gusle mâni olmadığını söyleyenler de, hep bu fetvâ denilen söze dayanmışlardır. Fetvânın altına da önce Hasen Hayrullah, sonra Hasen Fehmi Efendilerin ismi yazılmıştır. Halbuki bu iki isim, Mecmua-i Cedide’nin ilk baskısı sırasında şeyhülislâm idiler. O baskıda ise bu fetvâ yoktur. İkinci baskısı yapılırken eklenmiştir. Bu zamanda da şeyhülislâmlık makamında -masonlukla da itham edilmiş olan- Musa Kâzım Efendi oturmakta idi. Öyleyse burada da bir ilmî sahtekârlık mevzubahistir. Zira Muallim Cevdet, şeyhülislâmlığın, diş dolgusunun gusle mâni olduğu fetvâsından bahsediyor. (1920 tarihli bu makale, Mektep ve Medrese adlı kitapta vardır.) Demek ki şeyhülislâmlığın, evvelâ diş dolgusunun gusle mâni olduğuna fetvâ verdiği; İttihatçılar zamanında, bu fetvânın değiştirildiği anlaşılmaktadır

Şurası bir hakikattir ki, Hanefî mezhebi ihtiyat üzerine kuruludur. İki kavil ile karşılaşınca, ahzü bi’l-ehvat (ihtiyatlı olanı almak) mezhebin kaidesidir. Meselâ İmam Ebu Hanife, seferîlik için bildirilen muhtelif mesafelerden en uzun olanına itibar etmiştir. Zira üç günlük seferde namaz kısaltıldığı için uzun olanı almayı ihtiyatlı görmüştür. Mehrin asgari mikdarında, hırsızlık haddinde cezanın infazı için malın taşıması gereken kıymette de ihtiyatlı olanı esas almıştır. Diş dolgusu ve kaplaması hususunda adem-i cevaz fetvası verilirse, bu fetvâ doğru olmasa bile, mükellefin kaybedeceği bir şey olmadığı gibi, mezheblerin hilafından çıktığı için müstehab sevabı alır. Ama eğer adem-i cevâz fetvâsı doğru ise, mükellefin guslü, binaenaleyh namazı sahih olmamak tehlikesi vardır.



Sual:
Toz, krem, jel gibi yapıştırıcı olarak kullanılan maddeler, tükürük kıvamını koyulaştırıp, yapışkan hale getirerek protezin damaktan çabuk düşmemesini, biraz daha uzun dayanmasını sağlıyor. Abdestte ve gusülde bu protezi çıkarmak gerekiyor mu?

Cevap;
Hanefî ve Hanbelî mezhebinde gusl abdesti alırken ağzın içini yıkamak farzdır. Kolayca çıkarılabilen protezler çıkarılır. Kolayca çıkmıyorsa guslde ağzın içini yıkamayı şart görmeyen Mâlikî veya Şâfiî mezhebi taklid edilir.

Sual:
Mâlikî mezhebinde bilmeyerek veya unutarak muvâlâtı terk eden kimsenin abdesti sahih olur mu?

Cevap;
Mâlikî mezhebinde muvâlât, yani abdest uzuvlarını mutedil iklim ve mevsimde önceki uzvun kuruyacağı kadar bir zaman geçmeden (mütevâliyen) yıkamak farzdır. Hanefî’de sünnettir. Muvâlâtı bilerek veya unutarak terk eden kimsenin abdesti Mâlikî mezhebinde sahih olmaz. İade gerekir. Ancak abdest uzuvlarından birini yıkamadığını sonradan hatırlasa, imkân içinde hemen orasını yıkarsa muvâlâta uymuş olur. Aksi takdirde abdesti bâtıl olur.

Sual:
Vehbe Zuhayli hakkında malumat verebilir misiniz?

Cevap;

Vehbe Zuhayli, zamanın en meşhur İslâm hukukçularındandır. 1932’de Şam yakınlarında dünyaya geldi. Şam ve Kahire ulemasından hususî tahsil gördü. Şam Üniversitesi Şeriat Fakültesi’ni, Ezher Üniversitesi Şeriat Fakültesi’ni, Aynüşşems Üniversitesi’nin Adab Dili ve Edebiyatı Fakültesi ile Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Kahire Üniversitesi Hukuk Fakültesinde şeriat sahasında doktora yaptı. Şam’da ve Birleşik Arab Emirlikleri’nde ders, vaaz ve hutbe verdi. Talebe yetiştirdi. Cidde Fıkıh Konseyi gibi birçok beynelmilel heyetin âzâsı yahud müşaviridir.
Son devir İslâm hukukçuları arasında en çok eser verenlerden birisidir. Tefsir sahasında da mahirdir. Kırmızı fesi, başından hiç çıkarmadığı beyaz sarığı ve cüppesiyle klasik Osmanlı ulemâsı tipinde ve zihniyetindedir. Mezheplere bağlı, muhafazakâr bir âlimdir. Modernistlere amansız muhalefeti ile tanınmıştır. Müslüman kadının gayrımüslim erkekle evlenebilmesi gibi İslâm fıkıh geleneğine uymayan fikirlere karşı çıkar ve reddiyeler yazar. Çok zor şartlar altında bile bu mücadeleden hiç taviz vermeyen şahsiyetiyle tanınmıştır. Öyle ki zamanımızda Ehl-i sünnet fıkhı çerçevesinde mücadele veren ender şahsiyetlerdendir. Kendisini mezhepsizlik, hele modernistlikle itham edenlerin, eserleri ve şahsiyetinden hiç haberdar olmadığı anlaşılmaktadır. Hele Zuhaylî’nin kadınlara aybaşı iken yaklaşmanın büyük günah olduğunu inkâr ettiğine dair ithama hayret edilir. Zira kitabın kerahiyat bahsinde “Kadına aybaşı iken yaklaşmak ititfakla haramdır. İnkârı küfrdür” demektedir. Kur’an-ı kerim “İyi bilmediğinin ardına düşme” ve “Zan, hakikat değildir” buyururken, şahsiyetler hakkında sahih bir malumata sahip olmadan hüküm vermek vebal değil midir?
Türkiye'de daha çok el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuhu’nun tercümesi olan İslâm Fıkhı Ansiklopedisi adlı çalışmasıyla tanınmaktadır. Vaktiyle Mısır’da hazırlanan el-Fıkhu ale’l-Mezâhibi’l-Erbaa kitabına benzer. Mezheblerin kavilleri sistematik bir şekilde yazılmış; her birinin dayandığı deliller verilerek fıkıhla meşgul olanlara yol gösterilmiş; bu vesileyle mezheblere dayalı fıkhı reddeden modernistlere de bir bakıma cevap verilmiştir.
Kitabın mukaddimesinde cemiyeti içinde bulunduğu uçurumdan kurtarmak için ıslah hareketine ihtiyaç vardır. Bu da İslâm fıkhıdır diyor. Kasdettiği ıslahın reform olmadığı ortadadır. Zuhaylî, taassuba varmamak kaydıyla mezheblere bağlı fıkhı şiddetle müdafaa ve Kur’an’a dayalı fıkıh telâkkisini reddetmiştir. Zaruret, ihtiyaç, acizlik ve özür hallerinde telfike götürse bile başka mezhebin kavliyle amel edilebileceğini söylemiştir ki bu bir usul kaidesidir; müellifin telfiki müdafaa ettiği, hele mezhebsiz olduğu manasına gelmez. Bilakis, mukaddimede telfiki ve özürsüz mezheblerin ruhsatlarını araştırmayı reddetmektedir. Dört sünnî mezhebin muteber kitaplarına dayanılmıştır. Bunların haricindeki mezheblerin de fıkhî görüşleri verilmiş; ancak bunlara hak mezheb muamelesi yapılmamıştır. Kıymetli ilmihallerde bile Şiî ve Hâricîlerin itikadî ve fıkhî görüşleri hakkında bilgi verilirken; bir fıkıh ansiklopedisinde bundan daha tabiî bir şey olamaz.
Kitapta zaman zaman mezheblerin dayandığı deliller değerlendirilerek, bunlardan zayıf kavle istinad edenin karşısında diğeri tercih edilmiştir. Bu, suistimale açık olmakla beraber, mezheb içindeki âlimlerin bile her zaman yaptığı bir şeydir. Böylece mukallide azimet hususunda yol gösterilmiş olmakta; avam ictihada değil, bilakis âlimleri taklide sevkedilmektedir. Zuhaylî’nin bu tercihlerinde nefsânî veya modernist bir tesir altında kaldığı hiç görülmemiştir. Kardâvî, hele Mahmasânî ile aynı kategoride değerlendirilemez. Zira her ikisini de marjinal söz ve görüşleri sebebiyle delâlete düşmekle itham eder.
Avam için yazılmış olmadığından, bir ilmihal gibi günlük meselelerin hal tarzını bu kitapta aramak doğru değildir. Müellif Şâfiî olduğu için, diğer mezheblerden nakillerde zaman zaman hatalar göze çarpar. Buna benzer hatalara İmam Şa’rânî hazretlerinin el-Mizânü’l-Kübrâ ve İbnü’r-Rüşd’ün Bidâyetü’l-Müctehid kitaplarında bile rastlanır. Bir mezhebe mensup kimsenin başka mezheblerden yaptığı nakillere her zaman itimad edilememektedir. Nitekim bir mezhebin hükmü, ancak kendi mezheb âlimleri tarafından yazılmış muteber kaynaklardan öğrenilebilir. Zuhaylî, kitabında bazen yersiz izah ve tercihlere girişir; hadis-i şeriflerin kritiğinde gereksiz hassasiyetler gösterir.
Meselâ cenaze namazının mescide kılınmaması hususunda, hiçbir maslahat yokken, sırf Hanefîlerin istinad ettiği hadîs-i şerifi zayıf bulduğu için, bunun hilâfı olan Şâfiî kavlini tercih etmiştir. Evet, bu hadîsi rivâyet edenlerden birinin hâfızasına sonradan halel geldiği rical kitaplarında yazarsa da, bu hâdisi daha evvel rivayet ettiği sâbittir. Hadîslerin sıhhatine bakarak kavilleri tercih etmek, bugün için insanı her zaman doğru neticeye götürmez. Zira bir müctehidin zayıf, hatta mevzu bulduğu bir hadîs, başka bir müctehidin aradığı kıstaslara ve teşkil ettiği metodolojiye göre sahih olabilir. Hanefî ictihadlarının çoğu hadîs-i şerife değil de, kıyasa dayalı intibaı verir. Bu doğru değildir. Kuruluş itibariyle önce olduğu için mezhep kitapları yalnızca ictihadları tasnif etmiş; dayandığı delilleri bildirmeye gerek görmemiştir. Bu sebeple Hanefîlerin dayandığı hadîslerin çoğu bugüne intikal etmemiştir. Sonra gelen Hanefî âlimleri, bu hususta gereken tercihlerde bulunmuşlardır. Üstelik Hanefîler cenaze namazının mescide kılınmaması hususunda sadece müellifin zayıf bulduğu Ebu Hüreyre hadîsine değil, selef-i sâlihînin de tatbikatına bakmışlardır. Nitekim Medine halkının ameline ehemmiyet veren Mâlikîler de bunlarla beraberdir. Bu meseleye kitabın mütercimi de dikkat çekmiştir.
el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuhu kitabının Türkçe tercümesinde de bazı sıkıntılar vardır. Buna benzer problemler memleketimizde Türkçe’ye tercüme edilen hemen her dinî eserde rastlanan türdendir. Meselâ abdest bahsinde muvâlat, guslde değil ama abdestte farzdır derken; gusl bahsinde abdestte ve guslde farzdır denilmiştir. Bu bakımdan kitap, hele Türkçe tercümesi avam için lüzumlu ve faydalı değildir.



Sual:
Gusl için Mâlikî mezhebini taklid eden bir kadın, Hanefî mezhebine göre istihaza, ama Mâlikî mezhebine göre hayz sayılan günlerde cima yapabilir mi?

Cevap;
Cimâ edemez. Ancak bu günlerde kanın kesildiği zamanlarda Hanefî mezhebindeki hükümden farklı olarak Mâlikî mezhebinde cimâ câizdir.

Sual:
Abdestte Mâlikî veya Şâfiî mezhebini taklid eden birisi, 90 km uzağa 4 günden az kalma niyeti ile gitse, namazlarını nasıl kılar?

Cevap;
Hanefî’ye göre seferî olmadığı için kısaltmaz, tam kılar. Zira Mâlikî veya Şâfiî mezheblerinde seferde namazı kısaltmak sünnettir.

Sual:
Abdestte Mâlikî veya Şâfiî mezhebini taklid eden birisi, 104 km uzağa gidip 10 gün kalmaya niyet etse, namazlarını nasıl kılar?

Cevap;
Taklid ettiği mezheblere göre seferî sayılmadığı için namazlarını kısaltmaz, tam kılar. Hanefî mezhebinde kısaltmak vâcibdir; ama bu mezheblere göre kısaltmak haramdır. Ağır olan hüküm tercih edilir.

Sual:
Bir talebe yoklama alınmayan derse girerse, öğle namazını kaçıracaksa nasıl davranması gerekir?

Cevap;
Asr-ı sânide, yani ikindi ezanı okunduktan sonra yazın 72, kışın 36 dakika içinde öğle namazını kılabilir. Bu vakitte de kılınamıyorsa Hanefî dışındaki üç mezhebden birine uyarak öğle ile ikindi namazları ikindi vaktinde cem edilebilir.

Sual:
Bir kadının kocası evden ayrılsa ve bir daha kendisinden haber alınamazsa, kadın tekrar başka birisi ile evlenebilir mi?

Cevap;
Erkeğin ölümüne hükmedilmesi lâzımdır. Bu da o beldedeki emsallerinin hepsinin ölmesi; bu tesbit edilemiyorsa 90 yaşını doldurmuş olması ile tahakkuk eder. Kadın müşkil vaziyette ise Mâlikî mezhebi taklid edilir. Harb, yangın, salgın hastalık, uçak kazası gibi bir tehlikede kaybolmuşsa 1, normal bir şekilde kaybolmuşsa 4 sene geçtikten sonra, kadın mahkeme huzurunda kendisini boşar. Mahkeme yok ise, kadı olabilecek vasıflara sahip (Müslüman, erkek, duyu organları sağlam, âdil ve âlim) bir kimse huzurunda vaziyeti ispat eder; sonra kendisini boşar. Bu bir bâin talâk sayılır. Iddet bekledikten sonra, başkasıyla evlenebilir. Kocası çıkıp gelirse, kadını geri alamaz.

Sual:
Hemoroid problemi olan bir kimse namazı nasıl kılar?

Cevap;
Kan bir namaz vakti devamlı akıyorsa, Hanefî’de özür sahibi olunur. Bunun için ilk geldiğinde vaktin sonuna kadar beklenir; kan kesilmezse o halde abdest alınıp namaz kılınır. Sonra bir namaz vakti içinde devamlı gelmişse, artık namaz vaktinin başında çamaşırınızı temizleyip abdest alınır. Devamlı gelmiyorsa, çamaşır temizlenir; kan kesildiği zaman abdest alınıp namaz kılınır. Bu zor geliyorsa, Mâlikî mezhebi taklid edilir. Bu mezhebde kan abdesti bozmaz. Ancak bu sebeple Mâlikî’yi taklid eden kimse, gusl, abdest ve namazın şart ve müfsidlerinde Mâlikî’ye uyar.

Sual:
İsviçre’de yatsı namazının vakti çok geç olduğu için, hastalığım sebebiyle bekleyemiyorum. Yapabileceğim bir şey var mıdır?

Cevap;
Hastalık ve ihtiyarlık, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezheplerinde, iki namazı bir arada kılmak (cem’ etmek) için özürdür. Akşam vaktinde, cem etmeye niyet edip, akşamın farzından hemen sonra yatsının farzı kılınır. Vitri, yatsı vaktinde kılmak lâzımdır. Kılınamıyorsa, İmameyn’in sünnettir kavline niyet edilebilir, sonra kaza edilir. Avrupa’nın bazı yerlerinde bazı zamanlarda yatsı vakti zaten girmemektedir. Girmiyorsa, yatsı namazı farz olmaz. Vitr de yatsı namazına ve geceye tâbi olduğu için vâcib olmaz.

Sual:
Şâfiî mezhebindeki bir kadının, Hanefî mezhebini taklid ederek yüzünü örtmemesi özür olur mu?

Cevap;
Bu zamanda Şâfiî mezhebindeki kadınların, yüz örtmenin âdet olmadığı yerlerde Hanefî'ye uyarak el ve yüzlerini örtmemesi iyi olur. Kıyafetlerde bulunduğu yerin âdetine uymak, fitne çıkarmamak sünnet icabıdır.

Sual:
Harac veya meşakkatten dolayı bir başka mezhebi taklid eden kimse, bu meşakkatli amel ile alakalı işlerin hepsinde kendi mezhebini terk edip, sadece o mezhebe göre amel etse, daha faziletli olmaz mı?

Cevap;
Mezheb taklidi iki şekilde olabilir: 1-Meşakkatli meselede taklid ettiği mezhebin yalnızca şart ve müfsidlerine uyar. 2-Bu meselede tamamen o mezhebe uyar. Birincisi daha münasibdir. Zira kendi mezhebinin bütün hükümlerini öğrenmekte zorluk çeken insanların, bir başka mezhebin hükümlerini müstehablarına kadar öğrenmesi çok zordur.

Sual:
Mâlikî mezhebinde seferî ile mukîmin birbirlerine imam olması câiz midir?

Cevap;
Mekruhtur. Çok iseler, mukimler kendi arasında, seferîler kendi arasında cemaat ile kılabilir. Mâlikî’yi taklid eden Hanefî, kendi mezhebine uyar. Yani onun için böyle bir cemaat mekruh değildir.

Sual:
Fıkıh kitaplarında şöyle bir ifade geçiyor: “Başka mezhebi taklid ederken, o işin o mezhebde sahih olmasına mâni olan, fakat kendi mezhebinde veya diğer bir üçüncü mezhebde mâni olmayan ikinci bir harac hâsıl olursa, bu işi her üç mezhebe göre yapmağa devam eder.” Bu ifadeyi anlatan bir misal verebilir misiniz?

Cevap;
Abdestte bir sebepten Şâfiî mezhebini taklid eden Hanefî, tavafta kadına değip de abdesti bozulmasın diye bu hususta Hanefî’yi taklid edebilir. Bir özür sebebiyle Mâlikî mezhebini taklid eden Hanefî, mukim iken (seferî olmadığı halde) namazı cem etmek (birleştirmek) gerekirse, Hanbelî mezhebine göre abdest alması da mümkün değilse bile, namazı bu mezhebe uyarak cem edebilir.

Sual:
Sinüzit sebebiyle zarar verdiği için başımın tamamını değil de, birkaç kılını meshetsem olur mu?

Cevap;
Evet. Hastalık özürdür. Gerekirse mesh sâkıt olur. Şâfiî mezhebi taklit edilirse, iyi olur. Bu mezhebde başın birkaç kılının ıslatılması mesh için kâfidir.

Sual:
Dişlerime tel taktırdım. Dişlerimin altına su gitmediği için gusl abdesti sahih olur mu?

Cevap;
Ağzın içini yıkamak Hanefî mezhebinde farz olduğundan, altına su geçirmeyen tel taktıran kimse, Mâlikî veya Şâfiî mezhebini taklid ederse, guslü sahih olur.

Sual:
Mâlikî mezhebinde semavî özürle, yani elde olmayarak gelen kan, idrar gibi şeyler abdesti bozar mı?

Cevap;
Mâlikî mezhebinde, vücudun normal mahreçlerinden (çıkış yerlerinden), yani ön ve arkadan gelen idrar, gâita, yel, meni, mezi, vedi, istihaza kanı abdesti bozar; kan, irin, taş, solucan vs bozmaz. Deriden çıkan kan, irin gibi şeyler ile lezzetsiz kendiliğinden çıkan meni abdesti bozmaz. Abdesti bozan idrar, yel gibi şeyler, bir namaz vaktinin yarısından fazla elde olmayarak gelirse, o kişi özürlü olur ve abdesti bozulmaz. Eğer namaz vaktinin yarısından azda geliyorsa özürlü olmaz. Mâlikî’nin meşhur kavli budur. Bu halde özürlü olmak için bazı şartlar vardır: Bu da istihaza kanı dışındaki abdesti bozan hâlin ne zaman kesileceğinin bilinemez ve tedavi edilemez olmasıdır. Meselâ her zaman belli bir vakitte kesiliyorsa veya tedavisi mümkün ise özür olmaz, abdesti bozar. Özürlü kişi aldığı abdest ile vakit çıksa bile, o özürden başka bir özürle abdesti bozuluncaya kadar namaz kılabilir.
Bir de Mâlikî mezhebinde meşhur olmayan zayıf kavil vardır. Buna göre, abdesti bozan bir şey, elde olmayarak bir defa bile gelse, o kişi özürlü olur ve abdesti bozulmaz. Arada geliyorsa, abdest almak müstehab olur. Bu kavil, hasta ve yaşlılar için veya bunların vaziyetindekiler için bir kurtuluş yoludur. Hanefîler de, böyle bir musibete uğrarsa, Mâlikî mezhebini taklit eder. Gusl, abdest yahud namazda Mâlikî mezhebini taklit eden bir Hanefî, vücudundan her ne sebeple olursa olsun, yani semavi olsun, ihtiyarî olsun, kan geldiği zaman, Mâlikî’de abdest bozulmadığı halde, kendi mezhebinden çıkmış sayılmadığı için, abdest alacaktır. Yel, gâita, idrar kaçıran da böyledir. Yel, idrar, gâita kaçıran kimse de, Hanefî mezhebine göre özürlü olamıyorsa, zaruret varsa, Mâlikî’yi taklit edebilir.

Sual:
“Eshâbım yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olsanız hidâyete ulaşırsınız” hadîsinin kaynağı nedir?

Cevap;
İmam Beyhekî rivayetidir. Dârimî ve İbni Adiyy de haber vermektedir. Münavî’nin Künûzü’d-Dekâikde, Tahtavî’nin İmdad haşiyesinde ve İbni Hacer’in Savâiku’l-Muhrika kitaplarında da yazılıdır. Taklidin en mühim delillerinden olduğu için, taklide karşı olan modernistler, bu hadîsin sahih olmadığını çok zikretmektedir. Mesela İzmirli İsmail Hakkı, herkesin serbestçe ictihad yapmasını savunurken, bunun uydurma olduğunu ispatlamak için müstakil bahis yazmıştır.

Sual:
Öğle namazını kılmamış bir kimse, ikindi namazı vaktinin girdiğini görürse, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin kavline göre öğleyi asr-ı evvel denilen vakitte kılsa;  ikindi namazını da hemen ardından kılabilir mi? Yoksa mezheb içi telfik mi olur?

Cevap;
Öğle namazını İmam Ebu Hanife’ye uyarak asr-ı evvelde kılan, o günün ikindi namazını bu vakitte kılarsa, caiz olmaz; asr-ı sanide kılması gerekir. Telfik, birbirine uymayan iyi ayrı ictihadı, aynı meselede bir araya getirmek demektir. Mesela, eli kanayan, Şâfiî’ye göre abdestim bozulmadı deyip, sonra yabancı kadına eli değse, Hanefî’ye göre abdestim bozulmadı diyerek namaz kılsa, telfik olur, namazı sahih olmaz. Zira hiçbir mezhebe göre abdesti yoktur. Ancak Şâfiî’ye göre de abdesti olan bir Hanefî, eli kanadığında, abdest almak meşakkatli ise, namazı Şâfiî’ye göre kılabilir. Mezheb içi telfik, telfik sayılmaz. Yani İmam Ebu Hanife, Ebu Yusuf ve Muhammed’in kavillerini bir meselede bir araya getirmek, telfik değildir. Zira Hanefî mezhebi bunların hepsinin ictihadlarından teşekkül eder. Şu kadar ki, bir meselenin aynın rüknünde, mezheb içi de olsa iki farklı ictihadın bir araya gelmesi mümkün değildir. Asr-ı evvel meselesi bunun gibidir. Birbirini nakzeden mezheb içi iki ictihad ile amel etmek, bir meselenin aynı rüknünde olmamalıdır.

Sual:
Gusl sebebiyle, başka mezhebi taklid edenin, namaz, seferîlik gibi hususlarda taklid etmesinin lâzım olmadığı, bunlarda kendi mezhebine tâbi olması gerektiğine dair ifade nasıl değerlendirilmelidir?

Cevap;
Gusl ve abdesti müstakil bir ibâdet sayan Şâfiî mezhebinde Râfiî gibi bazı âlimler böyle söylemiştir (Tuhfetü’l-Muhtaç). Ama Hanefî’de gusl ve abdest müstakil bir ibadet değil, namazın şartlarıdır ve hepsi bir bütündür. Şu halde, gusl veya abdest sebebiyle başka bir mezhebi taklide den Hanefî, bu ikisinin ve namazın şart ve müfsidleri hususunda o mezhebe uyacaktır.

Sual:
Su altında dalgıç olarak çalışan bir kimsenin oruçlu iken sakınsa bile ağzına su kaçarsa ne yapmalıdır?

Cevap;
Su kaçarsa, oruç bozulur. Hanbelî mezhebinde hata ile su kaçarsa bozulmayacağına dair fetevâ vardır. Çalışmak mecburiyetinde ise taklid eder.

Sual:
Bir özür sebebiyle gusl ve abdestte Mâlikî veya Şâfiî mezhebini taklid eden Hanefî’nin bir yeri kanasa, Mâlikî veya Şâfiî’de bozmadığı için abdest almadan namaz kılsa günah işlemiş olur mu?

Cevap;
Kendi mezhebinden çıkmadığı için, kanayınca abdest alması gerekir. Almasa da Mâlikî veya Şâfiî’ye göre namazı sahihtir.

Sual:
Hanefî bir hanım hangi şartlarda akıntıdan dolayı Mâlikî mezhebini taklit eder?

Cevap;
Akıntı arada bir gelse, devamlı olmasa bile, abdest almak mümkün değilse, Mâlikî mezhebindeki bir kavli taklit ederek özürlü sayılabilir. Bu kavle göre, abdesti bozan şey namaz vakti içinde bir defa da olsa o kişi özürlü sayılır. Başka bir sebeple bozulmadıkça o abdestle namaz kılabilir.

Sual:
25 yaşında Şâfiî mezhebine bir kızım. Önümde evlenmemiş iki ablam olduğu için ailem istediğim kişiyle evlenmeme izin vermiyor. Onların izni olmadan evlenmem caiz mi?

Cevap;
Şâfiî'de velisiz nikâh olmaz. Veli baba, dede, kardeş, kardeş oğlu, amca, amca oğlu vs olur. Velinin sâlih (namaz kılan, büyük günah işlemeyen biri) olması da lâzımdır. Veli, kızın dengi ile ve kızın emsallerinin mehrinden aşağı olmamak üzere evlenmesini engelleyemez. İzin vermezse, sonraki veli nikâhı yapabilir. O da yapmazsa, kız birini veli tayin eder veya Hanefî’yi takliden velisiz evlenebilir.

Sual:
Dört hak mezhebi inkâr etmek küfr müdür?

Cevap;
Eğer bir delili varsa, küfr olmaz ise de, bid’at olur. Zira icma’ya muhalefet vardır.

Sual:
Hanefi mezhebinde bir kişi, namaz kılarken rükûda ellerini kaldırarak kılıp diğer hususlarda Hanefiye göre hareket etse olur mu?

Cevap;
Böyle yapmak mekruhtur. Bu gibi hususlarda kendi mezhebine uyması lâzımdır.

Sual:
Hanefî mezhebinden Şâfiî mezhebine geçen biri, Hanefî iken kılmadığı vitir namazlarını kazâ eder mi?

Cevap;
Hanefî iken kılamadığı için, üzerine vâcib olaraz ayzılmıştır. Kazâ edecektir. Aksi olsaydı, yani Şâfiî iken, Hanefî mezhebine geçseydi, kazâ etemsi gerekmezdi. Çünkü vitir namazı Şâfiî mezhebinde müekked sünnettir. Ancak kazâ etesi münasiptir. Zira Şâfiî mezhebinde, kılınamayan sünnetler de kazâ edilir.

Sual:
Gusl abdesti için Mâlikî mezhebini taklid eden bir Hanefî, sefer gidince Mâlikî mezhebindeki müddete mi riayet edecektir?

Cevap;
Evet. 15 gün yerine, giriş-çıkışg ünleri hariç 4 günden az kaldığı yerde seferî olur. Ancak mesafe olarak Hanefî’ye uyar. Hanefî’de 104; Mâlikî’de 80 km kadardır. Zira Hanefî’den çıkmamıştır; ağır olan hüküm tercih edilir.

Sual:
Halebî’nin Babadagî tercümesinde Maliki mezhebine göre toprak cinsinden olan yere secde etmek lazım geldiği, etmemenin mekruh olduğu yazıyor. Hanefi olup, Malikiyi taklid eden için de böyle midir?

Cevap;
Namazda Malikiyi taklit eden Hanefi için mekruh değildir. Zira taklid ettiği mezhebin yalnızca şart ve müfsidlerine uyacaktır. Hanefi mezhebinde de toprak cinsinden bir şeye secde etmek müstehabdır. Onun için toprak, taş, mermer, tahtaya veya pamuklu ya da hasır seccadeye secde etmek iyidir.

Sual:
Dişleri problemli ve görünüşü kötü olan birisinin, zikronyum yaptırması caiz midir? (Dişin üstüne dişe yakın element olarak dişin üstüne yapıştırılmaktadır.)

Cevap;
Zaruret olunca yaptırılabilir. Ağzın içi ıslanmadığı için gusl abdesti alırken ağzın içinin yıkanmasını aramayan Mâlikî veya Şâfiî mezhebi taklit edilir.

Sual:
Kaynak olarak kullanabileceğim, Maliki fıkhını anlatan matbu Osmanlıca bir eser tavsiye edebilir misiniz?

Cevap;
Maalesef. Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı veya Mizanülkübra Türkçeye tercüme edilmiştir. Bidayetül-Müctehid de Türkçeye tercüme edildi, ama Malikî fıkhı için kullanışlı değildir.

Sual:
Şafiî imam, Hanefi cemaate sabah namazını kıldırırken ikinci rek’atin rükuundan kalkınca kunut okuyor. Cemaat de kunut bitene kadar duruyor. Sonra imamla beraber secdeye gidiyorlar. Bu Hanefi cemaat, secdeyi geciktirdiği için sehiv secdesi yapar mı?

Cevap;
Hayır. Bekler. Bu secde-i sehvi gerektiren bir hal değildir. Zaten imamla kılan hata yapsa bile secde-i sehv yapmaz.

Sual:
Osmanlı hukukunda Mâlikî mezhebinin içtihatlarının umumiyetle kabul edilmesinin sebebi maslahat mıdır?

Cevap;
Buna dair bazı misaller vardır. İhtiyaç halinde başka mezheb taklid edilebilir. Umumi olarak Hanefi mezhebine en yakın mezhep olarak Maliki mezhebi görülür. Çünkü İmam Malik, İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin talebesi mesabesindedir. İmam mâlik’in talebeleri de, İmam Ebu Hanife’nin talebelerinden ders alarak, Mâlikî mezhebi tedvin ederken Hanefî usul ve ictihadlarından istifade etmişlerdir. Bundan dolayı Hanefi mezhebinde bir meselenin halli yok ise, Maliki mezhebine bakılır. Böyle bir usul kaidesi mezheb içinde vardır.

Sual:
Müslüman Araplar, umumiyetle Ehli Sünnet midir, yoksa Vehhabi midir?

Cevap;
Arablar arasında Ehli sünnet mezhebleri ekseriyettedir. Arapların ekseriyeti Şâfiî, sonra Mâlikî (Kuzey Afrika), sonra Hanbelîdir. Suriye çevresinde Hanefî olanlar da vardır. Irak ve Lübnan’da Şiîlere; Umman ve Bingazi’de Hâricîlere de rastlanır. Arabistan’da Vehhabîler hâkim olmakla beraber, halk arasında hakiki Vehhabî azdır. Ama Vehhabî olmayanlarda da câhillik sebebiyle Vehhabî itikat ve amelleri görülmektedir.

Sual:
İslam tarihinde Arap olup Hanefi mezhebine uyan cemiyet ya da devletler olmuş mudur?

Cevap;
Hanefî mezhebinde Araplar vardır. Abbasî devletinin resmî mezhebi Hanefîlik idi. Sonra zaten Selçuklular tarih sahnesine çıktı. İslâm tarihinde resmî mezhebi Şâfiî olan Eyyübî ve Memlûk devletleri vardır. Endülüs’te ise kadılar Mâlikî mezhebinden tayin olunurdu.

Sual:
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri için Şâfiî mezhebli, Hanefî meşrebli ifadesi ne manaya geliyor?

Cevap;
Mezhebi Şâfiîdir; Hanefî’nin şartlarını da gözetir.

Sual:
Şâfiî imamın arkasında Hanefi namaz kılarken, imamın Şâfiî olduğunu bilmesi ve buna niyet etmesi şart mıdır?

Cevap;
İmamın mezhebini bilmek lazım değildir. İmamın namazı kendi mezhebine göre sahih ise, ona uyanın namazı da sahihtir.

Sual:
Seferde Şâfiî mezhebini taklid ederek namazı cem eden Hanefi, namazı  hangi mezhebe göre kılacaktır?

Cevap;
Namazın şart ve müfsidlerinde Şâfiî mezhebine riayet etmesi şarttır. Yani abdesti, guslü vs bu mezhebe uygun olmalıdır.

Sual:
Dişinde dolgu olduğu için Mâlikî mezhebini taklid ederken, oruç, kurban gibi ibadetleri de alakadar eden seferîlikde neden Hanefî mezhebine değil de, Mâlikî mezhebine uyulmaktadır?

Cevap;
Abdest ve namazda bir mezhebi taklid eden kimse, o mezhebin şart ve müfsidlerine uyar. Gusl,  namazın şartıdır. Oruç ve kurbanın gusl ile alâkası yoktur. Onun bu meselelerde kendi mezhebine uyar.

Sual:
Mâlikî mezhebini taklid ettiği halde, seferde 15 güne kadar kalacağı yerde namazlarını 2 rekat kılan kişiye ne lazım gelir?

Cevap;
Bu mezhebde giriş çıkış günleri hariç 4 günden az kaldığı yerde, 4 rek’atlik farzları 2 kılması müstehab olduğu için, bu müddetten sonra kasrettikleri sahih olmamıştır. Burada kıldığı 4 rek’atlik farzların hepsini kazâ etmesi gerekir.

Sual:
Hanefî’de seferde hiçbir meşakkat çekmeyen bir kimse namazları 2 yerine 4 rek’at olarak kılabilir mi? Şâfiî mezhebi ile Hanefî mezhebi arasında bu hususta ihtilaf var mıdır?

Cevap;
Hanefî’de her halde mekruhtur. Diğer mezheblerde namazı kasretmemek hilaf-ı evlâdır. Hanefî’de vâcib olduğu için, bu üç mezhebde, namazları kasretmek münasiptir. Bu mezhebdekiler de kasrederler. Kasretmezlerse namaz kerahatsiz sahihtir. Görülüyor ki, dört mezheb, birbirinin farklı hükümlerine bile azami hürmet göstermekte ve imkân dâhilinde itibar etmektedir. Hatta bu üç mezhebde seferde namazı meşakkatsiz cem etmek caiz olduğu halde, Hanefî’de caiz olmadığı için, meşakkat olmadıkça cem etmemek müstehabdır.

Sual:
Şâfiî mezhebini taklid eden bir Hanefî, seferîlik müddetinde kendi mezhebine mi, yoksa taklid ettiği mezhebin hükmüne mi tabii olur?

Cevap;
Hükmü ağır olan mezhebe uyar. Yani Şâfiî mezhebine. Zira Hanefî’de 2iriş çıkış günleri hariç 15 günden az kaldığı yerde seferî sayılır. Şâfiî ve diğer iki mezhebde, giriş çıkış günleri hariç 4 günden az kaldığı yerde seferîdir. Hanefî’de seferî olsa da, Şâfiîde olmadığı için, namazı kısaltamaz. Zira sahih olmaz. Farz (namazı tam kılmak), vâcibe (kısaltmaya) tercih edilir. Sefer mesafesinde ise Hanefî’ye uyar. Zira Hanefî’de sefer mesafesi 104 km, diğerlerinde 80 veya daha kısa mesafelerdir. 90 km giden bir Hanefî seferî olmadığı için, abdestte Şâfiî’yi taklit ediyor olsa bile, namazı kısaltamaz.

Sual:
Şâfiî mezhebindeki birinin, namazda Hanefî mezhebinde bildirilen namaz dualarını okumasında bir mahzur var mıdır?

Cevap;
Hayır, ama kendi mezhebine uyması evlâdır.