Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
SUALLER - CEVABLAR

"Hz. Peygamber Devri" kelimesi için sonuçlar gösterilmektedir
Sual:
Hazreti Ayşe'nin nişan, evlenme ve zifafa girme yaşları için kitaplardaki kaviller nedir?

Cevap;
Kaynaklar 6 yaşında nikâhlandığını, 9 yaşında iken zifafa girdiğini söylüyor. Bu yaşın daha yukarı olduğunu bildirenler de vardır. Arap memleketlerinde 9 yaş umumiyetle kızlar için bülûğa erme yaşıdır. Arap cemiyetinde genç kız-yaşlı erkek veya tersi izdivaçlar, dul kadınla genç erkeğin evlenmesi veya tersi normal karşılanmaktadır.

Sual:
Bir kitapta eski İstanbul’daki düğün merasimi anlatılırken, ‘Gelin başında taç, göğsü ve bileğinde mücevherat ile, duvaklar içinde koltuk merasiminde bulunuyordu. Yüzlerce çeyrek altınlar etrafa serpildi, herkes kapışan kapışana’ diyor. Bu altın atma merasimi nedir ? Altınları tam olarak kimler atardı, kimler toplardı ? Bu merasim, daha eski ve mecazi bir anlamı olan başka bir merasimin devamı mıdır, yoksa amacı sadece para dağıtmak mıydı ? Amacı bu değil ise, merasimin amacı ne idi ?

Cevap;
Osmanlı düğünleri birkaç gün sürerdi. Son gün (umumiyetle Perşembe, bazen Pazar) gelin alma ve koltuk merasimi yapılır. Gelin, baba evinden alınıp, koca evine getirilir. Kadınların içinde gelinliği ile oturur. Kadınlar eğlenir. Öğleden sonra damat gelir. Kadınlar örtünür. Damat içeri girer. Kolunu geline uzatır. Gelin naz eder. Bahşiş vermek suretiyle gelini razı eder. Sonra koluna takıp (koltuğuna alıp) yukarıya odalarına götürür. Gelinin diğer koluna da gelinin sağdıcı olan kadın girer. Gelin ile damat odalarında orada birbirlerini görüp kısaca sohbet ederler. Meyve yer, şerbet içerler. Gelinin yüzünü açıp yüz görümlüğü denen mücevheri takar. Sonra gece zifafta buluşmak üzere ayrılırlar. Buna koltuk merasimi denir. Damat gelini koluna takıp odasına götürürken kadınlar damadı görmek için hınca hınç ortalığı doldurur. Damat elini cebine atar. Önceden hazırladığı altın, gümüş veya bakır paraları serper (saçar). Bu paraları toplamak için insanlar ortalığa üşüşür. Çünki gelin parası almak bereket sayılır. Bu Hazreti Peygamber zamanından gelen bir âdettir. Parası olmayanlar kuru yemiş serper.

Sual:
Hazret-i Peygamber’in anne, baba, dede ve amcasının Hanîf dininde olduğu ve Hazret-i İbrahim’in şeriatına uyduğu bilinmektedir. Her peygamberin şeriatı kendisinden önceki peygamberlerin şeriatını nesh ettiğine göre, bunların Hazret-i Peygamber’den önceki son peygamber Hazret-i İsa’nın dininde olmaları gerekmez meydi?

Cevap;

Yaygın kanaat, Hazret-i Muhammed’in kendisine peygamberlik bildirilmeden önce eski şeriatların hükümleriyle amel etmediği istikametindedir. Hanefî ve Şâfi’îlerin bir kısmı bu görüştedir. Buna göre, Hazret-i Peygamber, eski şeriatlarda da bulunduğu bilinen Kâbe’yi tavaf, leş yememek gibi bir takım işleri, maslahat sebebiyle ya da teberrüken (bereketlenmek için) veya kendi aklıyla güzel bulduğu için yapmıştı. Hazret-i Peygamber’den önceki devir fetret devri idi ve önceki şeriatların hükümlerinin kendisine ulaştığına dâir bir bilgi de yoktur. Eski peygamberlerin şeriatlarının unutulduğu ve uzun süre peygamber gönderilmeyen zaman aralığına fetret devri denir. Bu devirde yaşayan insanlar prensip itibariyle dinî emirlerle mükellef tutulamazlar. Hazret-i İsa ile Hazret-i Muhammed’in arası bir fetret devridir. Bir başka deyişle Hazret-i İsa’nın getirdiği şeriat unutulmuş, hatta mukaddes kitabı İncil bile tahrife uğramıştır. Tevrat için de aynı şey söylenebilir.

Peygamberler, umumiyetle şeriatların unutulduğu zamanlarda gönderilirler. Dolayısıyla Hazret-i Peygamber’in eski şeriatlarla amel etmesi mümkün değildir. Çünki peygamber gönderilmeden dinin füruu, yani şeriatla mükellefiyetten bahsedilemez. Ancak dinin aslı, yani iman bahse konu olabilir. Hazret-i Muhammed’in bi’setten (peygamberliği kendisine bildirilmeden) önceki hâli bilinmektedir. Kendisinden böyle başka bir şeriatla amel ettiği hususunda bir nakil, bir söz bize gelmemiştir. Kaldı ki böyle bir şey olsaydı, bu şeriatların bağlıları, mesela Yahudi veya Hıristiyanlar, bi’setten sonra O’nun kendilerine ve kendi şeriatlarına nisbetini iftiharla bildirirlerdi ki, böyle bir şey de bahis mevzuu değildir. (Serahsî, Usul, II/100-101; Âmidî, Usul, IV/121-123; Gazâlî, Mustasfa, I/132;  Hâdimî, Mecami, 211; Keşfü’l-Esrârı Pezdevî, III/932 vd; İbnü’l-Hümâm, Tahrir, 359.)

Hazret-i Muhammed’in annesi, babası, dedesi ve amcası Hazret-i İbrahim’in inancında birer mümin idi. Bu dinden kendilerine intikal eden bazı amel esaslarına göre de ibâdet ederlerdi. Hazret-i Musa ve Hazret-i İsa daha sonra geldiği halde, bunlar Yahudi veya Hıristiyan dinine girmiş değillerdi. Çünki bu dinler Arabistan’da doğru bir şekilde tebliğ edilmiş değildi. Bir dinin hükümleri doğru bir şekilde tebliğ edilmemişse, bu hükümlerin insanları bağlamayacağı açıktır. Böyle bir zamanda insanlar sadece iman ile mükelleftir. Fetret devri prensibi bunu gerektirir.

Hazret-i İsa’nın gelişinin üzerinden uzun asırlar geçmiş, bu dinin esasları unutulmuştu. Arabistan’da tek tük Hıristiyanlar vardı. Hazret-i Muhammed’in peygamberliğine ilk inananlardan ve Hazret-i Hadice’nin amcası oğlu Varaka bin Nevfel bu dindendi. Bu da bir arayışın neticesidir. Medine’de üç Yahudi kabilesi yaşamaktaydı. Bunların inanç esaslarının da orijinal olduğu söylenemez. Bunun dışındakiler ya müşrik veya Hazret-i İbrahim’in dinine inananlardı. Hazret-i Muhammed, peygamberliğini açıklamadan evvel Arabistan’da az da olsa tevhid inancını benimseyen ve eski peygamberlerin, bilhassa Hazret-i İbrahim’in şeriatından geldiği zannedilen bazı esaslarla amel eden kimseler vardı. Ümeyye bin Ebî Salt ile meşhur hatib ve şâir Kus bin Sa’îde ile Cennetle müjdelenen on sahabiden biri olan Hazret-i Said’in babası Zeyd bin Amr bunlardandır. Hazret-i Muhammed bunlar için “Kıyâmet günü tek başına bir ümmet olarak haşrolunacaktır” buyuruyor.

Hazret-i Muhammed’in dedeleri, bu arada Abdülmuttalib, babası Abdullah, annesi Âmine ve amcası Ebû Tâlib de Hazret-i İbrâhîm’in inancındaydı. Nitekim Kur’an’da “Sen, yani senin nûrun, hep secde edenlerden dolaştırılıp, sana ulaşmıştır” buyurulmaktadır (Şuarâ: 219). Bu inanca Hanîf inancı, bunlara da Hanîfler (Hunefâ) denir. Hanîf, hanef masdarından sıfat-ı müşebbehedir. Yanlış ve sapık olan şeye hiç dalmadan doğruya meyleden mânâsınadır. İslâmiyetten önce putlara tapınmayan, hacc yapan, sünnet olan, kısacası Hazret-i İbrahim’in dininden o zamana intikal etmiş esaslara tâbi bulunanlar için (Sâbiî’nin zıddı olarak) bu isim kullanılmıştır. Hanîf kelimesi Kur’an’da da müteaddit defalar geçer. Müslim kelimesiyle kullanıldığında hacceden; tek başına kullanıldığında ise Müslüman olan, tevhid inancında olan mânâsı kasdedilmiştir. Kur’an-ı kerimde Hazret-i İbrahim için bu sıfat kullanılmaktadır. Pek çok âyet-i kerimede Hazret-i İbrahim’in hanîf olarak vasıflandırılması da boşuna değildir. Çünki zamanında kendisinden başka tevhid inancını taşıyan kimse kalmamıştı. Etrafında hemen herkes putlara tapınırken, o tek tanrıya ibadet etmekteydi. Keldanîler gibi bâtıl yolda değil; Hakka yönelmişti (Bakara: 112, 135, Ahkâf: 13). Hazret-i İbrahim, Kur’an ve hadîslerde başka birçok hasletleriyle de övülmüş büyük bir peygamberdir. Allahın kendisini bütün insanlara ve inananlara imam, önder yaptığı bildirilmektedir (Bakara: 124, Nahl: 120). Tevhid inancı sonraki nesillere bu peygamberden intikal etmiş; şeriatı yayılmıştı. İslâm coğrafyasında bilinen peygamberlerden kendisinden sonrakilerin hepsi O’nun soyundandır. Semâvî dinlere mensup insanların hepsi kendisini büyük bilir ve inanırlar. Bütün dinlerdeki itikadî ve ahlâkî prensipler hep O’ndan intikal etmiştir. Bundan dolayıdır ki İslâm akâidinde, Müslümanlar -Kur’an’ın tâbiriyle- Hazret-i Muhammed’in ümmeti ve Hazret-i İbrâhîm’in milleti olarak tavsif edilmektedir. Millet aynı inancı benimseyen insanların hepsine denir. Osmanlı Devleti’nde gayrımüslim teb’a dinlerine göre gruplandırılmış ve hepsine dinî/hukukî imtiyazlar tanınmıştı. Buna “millet sistemi” denir: İslâm milleti (millet-i İslâm), Rum (Ortodoks) milleti, Ermeni (Gregoryen) milleti, Yahudi milleti gibi. Eski ilmihal kitaplarında, mesela Sultan Fâtih devri ulemâsından Mehmed bin Kutbüddin İznikî’nin Mızraklı İlmihal diye bilinen Miftahü’l-Cenne’de “Din ve millet, ikisi birdir”, diye yazar (s. 64).

Görülüyor ki hanîflik Hazret-i İbrahim’in dininin esas vasfıdır; ama sadece bu dine mahsus değildir. Bu bakımdan hanîf, tevhid inancına çağıran peygamberlere uyan kimseye denir (Beyyine: 5, Hacc: 30, 31). İşte hanîflik olarak bilinen Hazret-i İbrahim’in şeriatine âit hükümlerin bazıları Arabistan’da da câriydi. Hanîf dininin esasları olan bu hükümleri, Hazret-i Muhammed de kabul ve tatbik etmiştir.



Sual:
Pirinç pilavı yerken, gül koklarken salavat-ı şerife okumanın sünnet olduğu kaynaklarda geçiyor mu?

Cevap;
Şir’atü’l-İslâm’da diyor ki: Pilav yerken, gül koklarken, Resulullah aleyhisselâma çok salavat getirmelidir. Çünki her ikisi de içinde Resulullah efendimizin nuru bulunan birer cevherdir. Nur, Âdem aleyhisselâmın alnına gitmek için o cevher yarılmış; parça parça olmuştur. Bu parçalara pirinç denir. Hadis-i şerifde geldi ki, “Ben Arşı tavaf eden bir latif cevher idim. Allahü teâlâ bana nazar etti. Utandım, terledim. O sırada benden yedi damla damladı. Allahü teâlâ ilk dördünden Ebu Bekr, Ömer, Osman ve Ali’yi, beşinciden gülü, altıncıdan pirinci, yedinciden kabağı yarattı.”

Sual:
Peygamberimizin hususî hayatını anlatan hangi kitabı tavsiye edersiniz?

Cevap;
İmam Kastalânî’nin Mevahib-i Ledünniyye, İmam Süyutî’nin Hasâsisü'l-Kübrâ, İbnü'l-Cevzî'nin el-Vefâ, Abdülhak Dehlevî'nin Medâric-i Nübüvve, Nişancızâde’nin Mir'at-ı Kainat, Hirevî’nin Meâricü’n-Nübüvve (Altıparmak tarihi), Kettânî’nin et-Terâtib ve bir de Âsım Köksal'ın İslâm Tarihi bu hususta kâfi olur.

Sual:
Mekke'nin fethinde Bilâl-i Habeşî hazretleri ilk ezanı Kâbe'nin neresinde okumuştur?

Cevap;
Kâbe’nin üzerinde okuduğu Vâkıdî ve Ezrakî'de yazılıdır.

Sual:
Yahudi düşmanlığı Avrupa yapımı bir düşünce midir?  Bir Müslüman, Yahudileri her fırsatta tenkit edebilir mi? Resullullah efendimizin Yahudilerin lânetlenmiş ırk olduğuna dair sözü var mıdır?

Cevap;
Antisemitizm, yani Yahudi düşmanlığı Hristiyan Avrupa menşelidir. Hazreti İsa zamanından kalma bir ihtilaftır. Asla düzelmesi mümkün değildir. Hristiyanlar, Yahudileri tanrılarını çarmıha geren ırk olarak görür. Antisemitizmin İslâm dünyasına gelişi İsrail’in kurulmasının ardındandır. Nâsır, Arafat ve Suudi Kralı Faysal tarafından dizayn ve propaganda edilmiştir. Soğuk savaş devrinin mahsulüdür. İslâmiyette sadece bir ırka mensup olmak, nefret sebebi olamaz. Bunu Kur’an-ı kerim yasaklamaktadır. Hazret-i Peygamber, Yahudilerle anlaşma yapmış; onlar itaat sözü vermiş İslâm devletinin teb’ası olmuştur. Sonra âhir zaman peygamberinin Araplar arasından gelmesini kıskanarak verdikleri sözden dönmüşler; bunun da cezasını çekmişlerdir.  Kur’an-ı kerimde Yahudiler itaatsizlikleri, peygamberleri öldürmeleri gibi sebeplerle lânetlenmiştir. Bu, bütün Yahudiler içindir, denemez. Şu kadar ki, Yahudiler, Hazret-i İsa’ya ve Hazret-i Muhammed’e karşı tavırlarından ötürü İslâm inancına göre mümin sayılmaz. İslâmiyet, gayrımüslimleri, inançları ve dinlerinden gelen işleri beğenmemeyi, sevmemeyi emreder. Ama umumî düşmanlık emredilmemiştir.  Samimi dost olmak, onları âmir yapmak yasaklanmıştır. İslâm âleminde Yahudi düşmanlığı, Müslümanların değil, Hristiyanların işine yaramaktadır. 

Sual:
Sahabe-i kiramın hayatını hangi kitaplardan okuyabiliriz?

Cevap;
Türkiye Gazetesi’nin neşrettiği Eshab-ı Kiram ile Abdurrahman Neşet'in Sahabe Hayatından Tablolar ve Abdülaziz Şennavi'nin Hanım Sahabiler okunabilir.

Sual:
Hazret-i Peygamber niçin çok evlilik yapmıştır?

Cevap;
Hazret-i Peygamberin hanımları (zevcât-ı tâhirât), keskin zekâları, derin firâsetleri ile Hazret-i Peygamberin ibâdetleri ve ev içindeki hareketlerini haber vermenin yanında; bilhassa âile ve miras hukukunun teşekkülünde çok mühim bir rol oynamışlardır. Hazret-i Âişe, en çok hadîs rivayet edenlerin neredeyse başında gelmektedir. Bazı ahkâm âyetleri, Hazret-i Peygamber’in ev yaşantısı ve hanımları ile alâkalı olarak nâzil olmuştur. Hazret-i Peygamber’in müteaddid hanımlarla evlenmesinin bir hikmeti budur. Nitekim henüz hukukî hükümlerin mevzubahis olmadığı Mekke devrinde, daha genç olmasına rağmen, bir erkeğin en güçlü ve en çok kadına ihtiyaç duyduğu bir zamanda, Hazret-i Peygamber Hazret-i Hadîce’den başka hanımla evlenmemiştir. Evliliklerinin hemen hepsi Medine’ye hicretten sonradır. Bu hanımların çoğu yaşlı, dul ve ihtiyaçlı hanımlardı. Hazret-i Peygamber hepsini bir maslahat sebebiyle nikâhlamıştı. Hassaten hicretin altıncı yılında hicâb âyetinin (Ahzâb: 53) gelip kadınlarla yabancı erkeklerin bir arada bulunmaları yasaklanınca, Hazret-i Peygamber, hanımlara tebliğ vazifesini, zevceleri vâsıtasıyla yerine getirmeye başlamıştır. Böylece Hazret-i Peygamber’in çok evlenmesinin bir hikmeti daha zâhir olmuştur. Nitekim hanımlar Hazret-i Peygamber’in zevcelerine gelerek sual sorarlar; zevcât-ı tâhirât da Hazret-i Peygamber’e tavassut edip verdikleri cevabı bu hanımlara bildirirlerdi.

Bu evliliklerden bir kısmı, Hazret-i Ebû Bekr ve Ömer gibi İslâmiyete çok hizmet etmiş zâtların taltifini temin etmiş; bir kısmı da mühim şahısların veya kabîlelerin müslüman olmasına sebebiyet vermiştir. Nitekim Ebû Süfyan ve oğlu Muâviye’nin müslüman olmasında Hazret-i Ümmü Habîbe’nin tesiri olmuştur. Ümmü Habîbe, Ebû Süfyân’ın kızı ve Muâviye’nin kızkardeşidir. Hazret-i Cüveyriyye, harbde esir alınan Benî Müstalık kabîlesinin tamamının müslümanlığına ve âzâd edilmesine vesile olmuştur. Hazret-i Peygamber’in kendi hissesine düşen Cüveyriyye’yi âzâd edip nikâhladığını gören Sahâbe-i kiram, kendi hisselerine düşen Benî Müstalik esirlerini de âzâdlamışlardı.

Evlenilecek kadınların sayısının dörtle tahdid edildiği sırada, Hazret-i Peygamber’in dokuz hanımı vardı. Âyet-i kerime bunları boşama, bunlardan başka da evlenme buyurdu. Bu zevceler, ayet-i kerime gereği müminlerin anneleridir. Hazret-i Peygamber, bunları boşasa, başkasıyla evlenemezlerdi. Mağdur olurlardı. Halbuki evliliklerinin bir sebebi de mağduriyetlerinin önlenmesidir.

Sual:
Kur'an-ı Kerim'de Hazret-i Peygamber'e atfen söylenen "Allah seni affetsin" sözünü nasıl anlamalıyız?

Cevap;
Afallahü anke sözü, Allah bu yaptığından dolayı seni mesul tutmadı demektir. Nitekim Kur’an-ı kerimde afallahü amma selef, önceki yaptıklarınızdan Allah sizi mesul tutmadı sözü de bu mânâya gelir. Yoksa peygamberler masumdur; günah işlemekten korunmuştur. Ancak iki doğru ile karşılaştıklarında insan olmak hasebiyle en doğruyu seçme hususunda yanılabilirler. Bu ise hata veya kabahat değil, zelle (sürçme) olarak isimlendirilmiştir.

Sual:
Hazret-i Muhammed’in diğer devlet reislerine yazdığı bütün tebliğ mektupları nerededir? Doğu Roma İmparatoru Heraklius’a yolladığı heyet ile alâkalı Bizans kaynaklarında bilgi var mıdır?

Cevap;
Hazret-i Peygamber hakkında muasırı tarihçi ve yazarların neler bahsettiği hakkında bir tetkikatım maalesef yoktur. Hazret-i Peygamber’in mektuplarından bazısı günümüze intikal etmiştir. Bunlardan Mukavkıs’a yazdığı mektup Topkapı Sarayı’ndadır. Faslı âlim Kettanî, Terâtib adlı eserinde Heraklius’a yazılan mektubun serüvenini uzun anlatır. “Bu mektup İspanya krallarına intikal etmişti. Bu mektubu itina ile saklarlardı. O zamanki Araplara da gösterdiler” diyor. 1922 senesinde bu mektubu çok araştırıp sormasına rağmen bulamadığını, muhtemelen Endülüs’te müslüman hâkimiyeti yıkıldıktan sonraki taassup devrinde yok edildiğini bildiriyor. Bu mektup ve elçilerin ziyareti hakkında Bizans tarihçilerinin bir şey söyleyip söylemediğini maalesef tetkik edemedim.

Sual:
Gül kokusu, Peygamber efendimizin mübarek terinin kokusu mudur?

Cevap;
Hazret-i Peygamber’in terinin gül gibi koktuğu, siyer kitaplarında geçer. Hadis-i şerifte "Ben bir latif cevher idim, arş-ı alayı tavaf eder idim; Allahü teala bana nazar eyledi, utandım, terledim; yeryüzüne düşen yedi damladan, Dört halife, gül, kabak ve pirinç yaratıldı" buyurulmuştur. (Şir'atü'l-İslâm)

Sual:
Mâide Suresi’nin 82. âyet-i kerimesinden anlaşıldığına göre müminlere karşı düşmanlıkta en şiddetli gidenler Yahudi ve Müşrikler; sevgi bakımından en yakın olanlar da “Biz Hıristiyanlarız” diyenlerdir; bunun sebebi de içlerinde keşiş rahiplerin olması ve büyüklük taslamamalarıdır. Halbuki tarih boyu Müslümanlar hep Hıristiyanlarla savaşmıştır. O halde bu hususta nasıl düşünmek gerekir?

Cevap;

Bu fıkhî hükümler çıkarılacak bir ahkâm ayeti değildir. Kıssa ve haber bildiren âyet-i kerimelerdendir. Her kıssa ve haber bildiren âyet-i kerimeden hüküm çıkarılamaz. Bu âyet-i kerimede, Asr-ı Saadet’te Yahudi ve Müşriklerin düşmanlıkta ileri gittikleri, Hıristiyanların ise öyle olmadığı anlatılıyor. Yahudilerin vaktiyle İsa aleyhisselama yaptığı gibi müslümanlara da düşmanlığına dikkat çekiliyor. Bu âyet-i kerimeyi, Müslümanlığa giriş olarak tefsir edenler de vardır. Nitekim Yahudilerden Müslümanlığa girenler nâdirdir. Ama Hıristiyanlar bakımından böyle değildir.
Asr-ı Saadet’ten sonra, Siyonist harekete gelinceye kadar, asırlar boyu Yahudilerin Müslümanlara şuurlu düşmanlığına delâlet edecek bir misal yoktur. XX. asır başında faaliyet göstermeye başlayan Siyonistler, kendi dinlerinin hükümlerine de yabancılaşmış aşırı kavmiyetçi bir gruptur. Bunlar Arz-ı Mev’ud denilen ve Rabbin Musa aleyhisselâma va’dettiği mukaddes metinlerde bildirilen Filistin’de millî bir devlet kurmak istemişti. Buna en büyük engel de Osmanlı Devleti idi. Osmanlı Devletinin yıkılmasını, bu maksatla destekledi, hatta bizzat tertipledi. Sonra da burada yaşayan Müslümanlarla, İslâmiyete düşmanlıktan ziyade, dünyevî maksatlarla savaştılar ve savaşıyorlar.
İslâm kaynaklarında, Yahudiler, inanç bakımından Müslümanlığa Hıristiyanlardan daha yakın görülmüştür. Her ne kadar iki peygamberi inkâr etmeleri sebebiyle küfrlerinin daha çok olduğunu söyleyen âlimler varsa da, şeriata bağlılıkları ve Hıristiyanlar gibi heykelleri tazim etmemeleri sebebiyle Hıristiyanlardan daha ehven görülmüştür.
Yukarıda âyet-i kerimeden her yerde ve her zaman Yahudilerin müminlere şuurlu bir düşmanlık içinde olduğu/olacağı mânâsı çıkarılamaz. Bu âyet-i kerime antisemitizm için kullanılamaz. Âyet-i kerimeye “tarihîdir” de denemez. Nitekim kıyamete yakın Mehdi aleyhirrahmeye Yahudilerin karşı çıkacağı ve bunlarla muharebe edeceğine dair hadis-i şerifler vardır. Âyet-i kerime militan bir düşmanlığı tavsiye etmemektedir. Müminlerin, Müslüman olmayanları yakın dost edinmemeleri, onları âmir yapmamaları zaten başka âyet-i kerimelerle emredilmiştir. Buna mukabil İslâmiyet gayrımüslimlere düşmanlık yerine; onların kötü vasıflarını sevmemeyi buyurmuştur. Yahudi, Hristiyan ve başka gayrımüslimler arasında bu hüküm bakımından bir fark yoktur.



Sual:
Zekât emrine karşı çıktığı için tardedilen Sa’lebe, sahâbî midir? Böyle ise, fenâ makamına kavuşan imansız ölmez buyrulduğuna göre, sahâbî mürted olur mu?

Cevap;

Beydâvî, Râzî, Kurtubî gibi muteber tefsirlerde anlatıldığına göre, ibâdete olan düşkünlüğü sebebiyle "Mescid Güvercini" diye anılan Sa’lebe, malının artması için Resulullah aleyhisselâmdan dua etmesini istedi. Hazret-i Peygamber kanaat etmesini tavsiye buyurdu ise de ısrarcı oldu. Bu duanın bereketiyle çok zengin oldu. Malların idaresi sebebiyle önce mescidden kesildi. Zekât emri geldikten sonra, “benimle mi kazandınız” diyerek karşı çıktığı için mürted oldu. Bazı âlimlere göre Sa’lebe baştan beri münafık idi. Kendisi için Tevbe suresinin 76. âyet-i kerimesi nâzil oldu. Sebeb-i nüzûlünün başka başka olduğu da bildirilen bu âyet-i kerimenin gelişinden, Salebe’nin münâfık olduğu hükmünü çıkarmışlardır. Bu âyeti işitince zekâtını getirip yalvardı ise de Resulullah almadı ve “Sa’lebeye yazıklar olsun!” buyurdu.

Sahabe arasında başka Sa’lebe de vardır. Bunlardan birisi Salebe ibni Ebî Hâtıb Ehl-i Bedr’dendir ve Uhud’da şehid düşmüştür. Münâfık olan Sa’lebe, Hazret-i Osman zamanında vefat etti. (el-İsâbe)

Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî’de geçen ve “Allah, imanlarını geri almaz” meâlindeki âyet-i kerimeye (Bakara: 143) dayanan yukarıdaki söz, “Fena makamına kavuşanın, imansız ölmemek ihtimali yüksektir” demektir. Hiç kimse için imansız ölmemesi kat’idir denemez. Allah’ın, Sahâbe-i kirâmın hepsinden râzı olduğu Kur’an-ı kerimde bildirildiğinden ve ilahî sıfatların, ezcümle rızâ sıfatının ezelî ve ebedî olması iktizâ ettiğinden sahâbenin hepsinin Cennetlik olduğu söylenebilir. Fakat aşere-i mübeşşereden başkasının iman ile öleceği önceden bilinemezdi. Çünki, sahâbenin aralarına karışmış olan münâfıkları Resûlullah’dan başka kimse bilmezdi. Bu münâfıkların imansız gittiği, Resûlullahın vefatından sonra, sahâbe-i kirâmdan hiçbirinin mürted olmadığı, yani mürted olarak ölmediği tefsir ve tarih kitaplarında yazılıdır. Tek tek isim vererek şu cennettedir denemez. Bazı sahâbîler hakkında vârid olan hadîs-i şerifler ahad (tek kişinin bildirdiği) hadîs olduğundan, ulemâ bunlar zan ve temenni bildirir demiştir.



Sual:
Demokratik memleketlerde, en dindar gözüken siyasî parti bile, şer’î hukuka aykırı kanunlar üzerine yemin etmekte ve memleketi gayrı islâmî hükümlerle idare ettikleri için,yaptıkları câiz olur mu? Mekke’de henüz müslümanlar güçsüz iken bile müşriklerin “Bir sene sizin dediğinizi yapalım, bir sene de bizim dediklerimiz olsun” teklifini Hazret-i Peygamber reddettiğine göre bunlara rey verenlerin vaziyeti nedir?

Cevap;
Müslümanların hâkim olduğu bir memlekette zaten böyle bir şey mevzu bahis olamaz. Böyle olmayan bir yerde Müslümanların sözünün geçmeyeceği, şer’î hukukun resmiyette tatbik olunamayacağı açıktır. Burada siyasî parti eğer insanlara, Müslümanlığa hizmet etmek maksadıyla hareket ediyorsa, bu şekilde yemin etmesi düşmana karşı hüd'a (hile) olur. Harb hiledir. Şeriata aykırı kanun ve icraatlarda da bunlara inanarak yapmadığı müddetçe ikrah bahis mevzuu olur. Bahsettiğiniz hadiseyi işitmedim. Peygamber aleyhisselamın her hali bugünki insanlara uymaz. O peygamber idi. Kaldı ki meselâ Hudeybiye'de Medine’ye sığınan müslümanları mekke’ye iade etmek hususunda müşriklerin sözüne uymuştur.

Sual:
Hazret-i Peygamber, şalvar giymiş midir?

Cevap;
Şalvar, İbrahim aleyhisselâmın sünnetidir. Şalvar, entarinin altına don, pantolon gibi avret yerinin açılmasını önleyen bir şey giymek demektir. Hazret-i Peygamber şalvar giymiş; hatta “Ayakta şalvarını giymek fakirliğe sebep olur” buyurmuştur. Sahabilerden şalvarı olan giymiş, olmayan giymemiş, entari veya peştemal ile örtünmüştür. Hazret-i Ali’nin fitne zamanında “Koyun sürüsünü kesmedim yani aralarından geçmedim, şalvarımı ayakta giymedim. Bu hüzün nereden geldi, anlamadım” buyurduğu meşhurdur. Pantolon, İtalya menşeli olmakla beraber, şalvarın şekil değiştirmiş hâlidir. Ata binmekte kolaylık temin etmesi sebebiyle Türkler arasında tutulmuş ve bu vâsıtayla Avrupa’da tanınmıştır. Âdetlerde, Müslüman olmayanlara uymak câiz görülmüştür.

Sual:
Peygamber Efendimizin üvey çocukları hakkında malumat verebilir misiniz?

Cevap;
Hazret-i Hadice, daha evvel iki defa evlenmiş; iki kocası da vefat edince, çocuklarını büyütmek endişesiyle kendisine talib olanları reddetmişti. Atîk bin Hâlid el-Mahzûmî ile evliliğinden Hind adında bir kızı oldu. Sonra Ebû Hâle Zürâre bin Nebbâş et-Temîmî ile evlendi. Bundan da Hâle, Hind ve Tahir bin Ebî Hâle adında üç oğlu oldu. Bu evliliklerden birinin diğerinden önce olduğuna dair rivayetler de vardır. Bunları Hazret-i Peygamber büyüttü. Müslüman oldular. Hind bin Ebî Hâle, Mekke’nin fethinde Resulullah’ın devesinde yedekte idi. “Ben, hem baba, hem anne, hem de kardeş bakımından insanların en üstünüyüm. Babam Resulullah, annem Hadice, kardeşim Kâsım, Abdullah, Fâtıma vs dir” derdi. Cemel Vak’ası’nda veya Basra’da taundan vefat etti. Cenazesinde bütün şehir halkı hazır bulundu. Çok beliğ ve fasih konuşurdu. Resulullah’ı böyle medheden sözleri vardır. Hind’in yine aynı isimde bir oğlu oldu ve Carif vebâsında vefat etti. Tahir bin Ebî Hâle, Hazret-i Peygamber tarafından Yemen’deki Ak ve Eş’ar kabilelerine hâkim tayin edildi.

Sual:
Zaman yolculuğu mümkün olsa, asr-ı saadette gidilirdi. Şu halde imkânsız denebilir mi?

Cevap;
Bu bir fen meselesidir. Maneviyatı yüksek olan zâtların, zaman yolculuğuna ihtiyaç duymaksızın, başka usullere müracaat ederek eskiler ile görüştüğü yaygın bir rivayettir. İmam-ı Rabbani, Mektubat’ta Reşehat'ta anlatılan bir hâdise münasebetiyle tayy-ı mekânın mümkün, ama tayy-ı zamanın mümkün olamayacağını ima ediyor.

Sual:
İslâmiyet köleliği niçin kaldırmamıştır?

Cevap;
İslâmiyette kölelik mevzubahis edildiğinde, müslümanlar bir nevi suçlu imiş gibi müdafaa psikolojisine geçmekte; asıl gayenin köleliği kaldırmak olduğunu söylemektedir. Buna delil olarak da neredeyse her işlenen suçtan sonra köle azadının arandığını vermektedir. İslâmiyet köleliği kaldırmak istememiştir. İsteseydi hemen veya içki gibi tedricen kaldırırdı. Kölelik harb hukukunun neticesidir Harb bâki kaldığı müddetçe, kölelik bâkidir. Herşey köleliğe tek taraflı bakıştan kaynaklanıyor. Köleliğin iyi tarafları, kötü taraflarından fazladır. Bu bir insanlık gerçeğidir. Şâri (hukuk koyucu) insanların yaradılışını iyi bildiği için, cemiyette en mühim ilerden biri olan çöpçülüğü yasaklamadığı gibi, köleliği de kaldırmamıştır. Medeniyetin beşiği olarak alkışlanan Antik yunan filozofları, meselâ Aristo, köleliği lüzumlu bir müessese olarak lanse eder; bazı insanların, kendi imkânları ile asgari refah seviyesine ancak bu yolla erişebileceğini söyleyerek köleliği faydalı bile bulur. Kur’an-ı kerimde insanların arasında eşitlik olmadığı; bazısının bazısına hizmet etmek üzere yaratıldığı söylenir. İslâmiyet eşitliği değil, adaleti emreder. Adalet herkesin hakkını vermek demektir. Evet, Allah huzurunda herkes eşittir ama bu mükellefiyetler bakımından insanların farkı yoktur demektir. Bunda bile farklılıklar gözetilmiştir. köle ile hür, erkek ile kadın, çocuk ile büyük, fakir ile zengin aynı mükellefiyetlere tâbi tutulmamıştır. Kötü olan kölelik değil, kölelerin haklarının olmaması veya bunların yerine getirilmemesidir. İslâmiyet kölelerin haklarını etraflı tanzim etmiş ve bunların ihlâli hâlinde ağır mükellefiyetler getirmiştir. Böylece insanlığın en eski müesseselerinden birisi olan kölelik, statü olarak iyileştirilmiştir.

Sual:
Gadîr-i Hûm hutbesi ile alâkalı olarak Ehl-i sünnet kaynakları ne söylemektedir?

Cevap;
Vâli olarak gittiği Yemen’den dönen Hazret-i Ali’nin bir muamelesinden dolayı halk arasında dedikodu çıktı. Bu dedikodu, kendisini kötülemeye kadar vardı. Vaziyete muttali olan Resulullah, Mekke ile Medine arasında Gadîr-i Hûm denilen mevkide “Ali benim dostumdur, ben onun dostuyum” mealindeki sözü söyledi ve Ehl-i beytine riayeti tavsiye buyurdu. Bu hadis-i şerifte geçen ve dost manasına gelen mevlâ kelimesi, aynı zamanda vâris, veli gibi ma’nâlara da geldiğinden, Şiîler bu sözün halifelik için olduğunu iddia ettiler. Bu sebeple Hazret-i Ali'nin yerine Hazret-i Ebu Bekr'i halife yapıkları için kendisine biat eden sahabilerin imanını kaybettiğini söylediler.

Sual:
İman etmeyenlerle iman etmiş kadınların evlenmesi caiz olmadığına göre, iman etmemiş olan Ebu Tâlib'in Müslüman olan zevcesi Fâtıma binti Esed ile evli kalışını nasıl anlamak gerekir?

Cevap;
Şeriatin hükümleri tedricen gelmektedir. Bu evlilik o hükmün gelişinden evvel olup bitmiş idi. Ebu Tâlib'in öldükten sonra diriltilip iman ettiğine dair bir haber-i vâhid de vardır.

Sual:
Bir siyer kitabında “Resulullah aleyhisselâm dünyayı teşriflerinden sonra şeytanlar haber getiremez ve kâhinler konuşamaz olmuştur” diyor. Fakat daha sonra Hazret-i Osman’ın halasının kâhin olduğunu yazıyor. Bunda tezat yok mudur?

Cevap;
Şeytanlar, gökten haber getiremez; kâhinler de buna dayanarak konuşamaz oldu. Kâhinin manası çok geniştir. Yıldızlara, aya, güneşe, burca, tabiat hadiselerine, ele, yüze, kumdaki işaretlere vs bakarak gelecekten haber verenlere de kâhin deniyor.

Sual:
Müslümanların Medine’deki Beni Kureyza Yahudîlerinin erkeklerini öldürdüğü, kadınlarını savaş ganimeti yaptığı doğru mudur?

Cevap;
Hazreti Muhammed, Medinelilerin daveti üzerine bu şehre gelip, bir İslâm site devleti kurulduğunda, burada yaşayan Müslüman Araplar, Müşrik Araplar, Yahudiler ve Hıristiyanlarla bir anlaşma yapmıştır. Bu anlaşmaya göre adı geçen topluluklar bir arada müttefik olarak yaşayacak, birbirlerine yardım edecek, can, mal ve din hürriyeti teminat altına alınacak, aradaki ihtilaflarda Hazreti Peygamber hâkim sıfatıyla hükmedecekti. Medine Sözleşmesi’ni, hukukçular, tarihin bilinen en eski yazılı anayasal metni kabul ederler.
Ancak bu sözleşmenin ömrü uzun olmadı. Birinci sebebi Medine’deki Müşrik Arapların Müslüman olmasıydı. İkincisi ise Yahudilerin ahdini bozması oldu.
Medine’de şehrin içinde az bir Yahudi topluluğu yaşardı. Şehrin yakınında Beni Kaynuka, Beni Nadîr ve Beni Kurayza adlı üç Yahudi topluluğu vardı. Medine’nin köyü mesabesindeki Hayber’de de Yahudiler yaşardı. Medine’ye ayrım konak (takriben 15 km) mevkide müstahkem bir kalede yaşayan Beni Kurayza Yahudileri, Hendek Savaşı’ndan önce bu sözleşmeyi ihlal ederek Mekkelilere yardım ettiler. Bu sebeple Hendek Savaşı kazanıldıktan sonra Beni Kurayza üzerine sefer yapıldı. Kale düştü. Beni Kurayza erkek ve kadınları esir oldu. Kendilerine bir hakem seçmeleri teklif edildi. Onlar, eskiden beri dostları olan Medineli Sad bin Muaz’ı hakem seçti. Sa’d, Tevrat’ı iyi bilirdi. Bunlara Tevrat’a göre hükmetti. Bu hüküm gereği erkekler idam edildi. Kadınlar esir yapıldı. Öldürülenler şehir halkından değildi.
Bütün savaşlarda yenilen esir edilir ve esirlere yapılan muamele tarih içinde çeşitli yerlere göre değişir. Ortaçağ, esirlerin tamamen öldürüldüğü bir devirdir. İslâm hukuku bu hususta devlet başkanına üçlü bir obsiyon tanımıştır: Esirleri öldürmek, esirleri köle yapmak, esirleri fidye karşılığı serbest bırakmak. Bunların daha insanî olduğunu takdir edersiniz.
Müslümanlar Yahudilere karşı böyle bir tavır takınsaydı, Beni Kaynuka, Beni Nadîr ve Hayber Yahudilerine de aynısını yapardı. Beni Nadîr Yahudileri, kendileriyle görüşmek üzere gelen Hazreti Muhammed’e suikast tertipledikleri için bulundukları yerden Şam’a göçmeye zorlandılar. Hiç biri öldürülmedi. Halbuki yakın tarihimizde devlet başkanlarına suikast teşebbüsünün bile idamla cezalandırıldığını bilirsiniz.
Beni Kaynuka Yahudileri ise Bedir galibiyetinin ardından Müslümanlara taarruz ettiler. Yapılan muharebede yenildiler. Hiç birisi öldürülmedi. Hepsi Şam havalisindeki Ezriat’a göçtüler. İslâm dini müşriklere karşı, Yahudi ve Hıristiyanlara dikkate değer bir yakınlık gösterir. Ehl-i kitap adı verilen bu topluluk, hukuk önünde Müslümanlarla eşittir. Can ve mal emniyeti, din ve vicdan hürriyeti güvence altındadır. Kestikleri yenebilir, kadınları ile evlenilebilir.

Sual:
Piyasada dolaşan ve Sakal-ı şerif denen hatıraların ziyareti ve öpülmesi meşru mudur? Bunların hakikaten Hazret-i Peygamber’e ait olduğu nereden bellidir?

Cevap;
Hazret-i Peygamber traş olduğunda, Sahabiler saç ve sakal kıllarını paylaşır; hatıra olarak saklarlardı. Hasta oldukları zaman bu kılı suya koyup bu suyu içerlerdi. Vefat ettiklerinde gözlerinin üzerine konmasını vasiyet ederlerdi. Sahabe-i kiramın tatbikatı delildir. Bu bakımdan sakal-ı şerif ziyareti meşrudur. Resulullah aleyhisselâmı hatırlamaya ve kalbin rikkatine vesile olur. Bugün elde bulunan sakal-ı şeriflerin bazısının şeceresi vardır. Hepsine hüsn-i zan etmek lâzımdır. Maksat Resulullah’ı hatırlamaktır, sakal değildir. Öpmek lâzım değildir. Hatta sırayla öpülürse, sıhhî bakımdan muvafık olmayabilir. Önüne gelip hürmetle bakar, salavat getirir.

Sual:
Resulullah aleyhisselâmın sır kâtibi kâfir miydi?

Cevap;
Resulullah aleyhisselâmın çok vahy kâtibi vardı. Bunlar hem gelen vahyi yazar; hem de Resulullahın mektuplarını kaleme alırdı. Bunlardan biri, Abdullah ibni Ebi Serh, sonradan mürted oldu ise de; tekrar tövbe edip imana geldi.

Sual:
Resûlullah aleyhisselâmın günde 70 ve 100 defa istiğfar etmesinin sebebi nedir? 

Cevap;
Peygamberler masumdur. Günah işlemezler. İstiğfar ve tevbe etmeleri de icab etmez. Şu kadar ki, istiğfar zikrdir; peygamberler de insanlık itibariyle manevi derecelerinin yükselmesi için istiğfar ederler. Resulullah aleyhisselâm, “Kalbimde envâr-ı ilâhiyyenin gelmesine engel olan perde hâsıl oluyor. Bunun için her gün, yetmiş kere istigfâr ediyorum” buyurdu. Mektubat-ı Rabbânî’de böyle geçiyor. Veya ümmetin günahları için istiğfar eder. Nitekim Taberânî’nin bildirdiği hadîs-i şerifte buyruldu ki: “Kimseden bir şey isteme, sana Cennet var. Kızma, gene Cenneti hak edersin. Güneş batmadan günde yetmiş kere istiğfar et. Allah senin yetmiş senelik günâhını affeder. Dedi ki, "Benim yetmiş senelik günâhım yok. Buyurdu ki, baban için! Dedi ki, babamın da yetmiş senelik günâhı yoksa? Buyurdu ki, ev halkın için. Dedi ki, ev halkımın da yoksa? Buyurdu ki, komşuların için”. Bu da gösteriyor ki, bir kişinin istiğfar etmesi, yalnız kendisine değil, başkalarına da fayda temin etmektedir.

Sual:
Annesi seyyide veya şerîfe olan bir kimse Resulullah’ın soyundan sayılır mı?

Cevap;
Seyyide ve şerife tabirleri dinî değildir. Memlûkler ve bunları takip eden Osmanlıların kullandığı örfî tabirlerdir. Hazret-i Fâtıma’nın erkek neslinden gelen bir erkeğin oğlu veya kızı için kullanılır. Minah’ta, babası Hâşimî olmayan kimse Hâşimî değildir, diyor. Kerderî ise, annesi seyyide olan kimse de seyyiddir. Nitekim Kur’an-ı Kerimde Hazret-i İsa, İshak evladından sayılmıştır. Bu, meşhur kavlin hilâfına ise de, Bahrürrâık sahibi bununla fetva vermiştir. Surre’de de böyledir. Süyûtî, Begavî’den naklen, insanın kızının çocukları her ne kadar onun zürriyetinden ise de, nesebine dâhil değildir. Dolayısıyla bir kimse mesela falanın çocukları için vasiyette bulunsa, kızları dâhil olur; ama ölmüş kızının çocukları dâhil olmaz. Dolayısıyla annesi seyyide veya şerife olan, yani Hazret-i Fâtıma soyundan gelen kimse de Resulullah’ın zürriyetinden sayılır; bu şerefi taşır. Ama fıkıh bakımından, meselâ kendisine zekât almak gibi hususlarda seyyid ve şeriflerden farklıdır. Bir Hâşimî’nin oğlunun çocuklarını o şerefli zürriyetten sayıp; kızının çocukları saymamak olacak iş değildir. Nitekim Hazret-i Peygamber’in soyu, kızının oğullarından yürümüştür. (İbni Abidin, Akrabaya Vasiyyet; Berika, Âfâtü’l-Yed)

Sual:
İslâmiyet denilince akla neden hemen yeşil renk gelmektedir?

Cevap;
Yeşil renk, dinin şiarı olarak görülür. Resulullah’ın en çok giydiği ve sevdiği üç renkten biridir. Cenneti, sukûneti, istikrarı sembolize eder. Eskiler, pabuç, paspas, lazımlık gibi hakaret mahalli eşyanın yeşil olmamasına dikkat ederdi.

Sual:
Harem-i Şerif’e gayrı Müslimlerin girememesi hangi hükümden kaynaklanmaktadır?

Cevap;
Âyet-i kerimede (Tevbe: 28) mealen, “Bu yıldan sonra müşrikler Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar!” buyurulmaktadır. Bu âyet-i kerime, hicretin 9. senesinde gelmiştir. İmam Ebu Hanife, bu yasağı ibadet için anlamış ve ibadet dışında gayrı müslimlerin Mescid-i Haram’a girmesine cevaz vermiştir. Eskiden müşrikler çıplak olarak Mescid-i Haram’a girer ve el çırparak Kâbe’yi tavaf ederlerdi. Âyet-i kerime bunu yasaklamıştır. Diğer mezheplerde farklı hükümler vardır. İmam Mâlik ve Şâfiî’ye göre ancak seyahat gibi bir ihtiyaç sebebiyle girebilir. Bazı âlimlere göre, âyet-i kerimenin öncesinde gelen müşrikler necistir (pistir) sözünden; bunların cünüplüğü sebebiyle girmesinin yasak olduğu neticesini çıkarmışlardır. Halbuki ekseri ulema, bu necisliğin itikat bakımından olduğunu, maddî değil, manevî pisliğin kast edildiğini söyler. İbni Abidin der ki: Zimmînin mescide, hangisi olursa olsun, girmesi câizdir. İmam Malik hangi mescide olursa olsun girmesi mekruhtur, demiştir. İmam Muhammed, İmam Şâfiî ve İmam Ahmed, Mescid-i Haram'a girmesi mekruhtur, demişlerdir. Âyet-i kerimedeki nehy (yasaklama) teklifî değil, tekvinîdir. Nitekim fakihler yolcunun cünüb olarak mescidden geçmesini câiz görmüşlerdir. Hal böyle iken ibarenin mânâsı, çıplak olarak, bu senenin haccından sonra hacca veya umreye gelmesin demektir. Bu sene hicretin 9. senesidir. Resul-i Ekrem, Hazret-i Ebû Bekr’i hac emiri kılmış ve Hazret-i Ali de hac ahkâmına dair Berâet (Tevbe) suresini ilan etmekle memur edilmiştir. Hazret-i Ali: “Dikkat edilsin, bu seneden sonra herhangi bir müşrik hacca gelemez; çıplak tavaf edemez” buyurmuştur. (Buhâri, Müslim) Resulullah aleyhisselâm, Sakif heyeti gibi gayrı müslim elçilerini mescidde kabul etmiştir. Müşrikler, zimmîler, Mekke ve Medine'de yerleşmekten de menedilirler. Çünkü Resulullah aleyhisselâm “Arab arazisinde iki din bir araya gelmez” buyurdu. Eğer gayrı müslim ticaret için Mekke ve Medine’ye gelirse câizdir. Fakat ikameti uzatamaz.

Sual:
Hazret-i Fâtıma’nın hiç âdet görmediği doğru mudur?

Cevap;
Âdet görmeyen kadının çocuk doğurması mümkün değildir. Hazret-i Fâtıma’nın beş çocuğu dünyaya gelmiştir. Şiî rivayeti olsa gerektir.

Sual:
Asr-ı saadette sabun var mıydı?

Cevap;
Serir adında sabun vazifesi gören bitki vardı.

Sual:
Bir şahıs, Hazret-i Peygamber’in hükmünü duyduktan sonra bir de Hazret-i Ömer’e müracaat edip, Hazret-i Ömer’in de öldürmesinin sebebi nedir?

Cevap;
Bir müslüman için Peygamberin hükmüne râzı olmamak küfrdür. Hazret-i Ömer bunu, mürted olduğu için öldürmüştür. Ancak bu gibi menkıbelerin sıhhat derecesi mühimdir.

Sual:
Garanik hâdisesinin mahiyeti ve sıhhati nedir?

Cevap;
Resûlullah Kur'an-ı kerim okurken, şeytan onun sesini taklit ederek putları övdü. Müşrikler bunu işitince sevindi veya böyle bir komplo kurdular.  Hazret-i Peygamber, Cebrail aleyhimesselâm vâsıtasıyla hâdiseye muttali olunca ikaz etti. Şeytan âyetleri diye mübalağa edilen mesele bundan ibarettir.

Sual:
Hazret-i Peygamber’in üstün olduklarını söylediği, fazileti belli olan bazı sahabenin diğer sahabeden üstünlüğü var. Vahşi’nin faziletçe en düşük seviyede olduğuna dair cemiletteki söz nereye dayanmaktadır?

Cevap;
Sahabenin üst derecelendirmesi vardır; ama alt derecelendirmesi yoktur. İmam Rabbanî, sahabînin, sahabi olmayan faziletli bir kimseye üstünlüğünü anlatırken, Vahşi’nin derecesi, Veysel karenî veya Ömer Mervânî’den yukarıdır buyuruyor. Nitekim 58.mektubunda diyor ki: “Bu büyüklerin yolu Eshâb-ı kirâmın aleyhimürrıdvân yoludur. Hayrü’l-beşer aleyhisselâmın sohbetinde bir kere bulunmakla, Eshâb-ı kirâmdan her biri öyle bir dereceye yükselirdi ki, onlardan sonra gelen evliyânın en büyüklerinden pek azı, en son olarak, bu dereceye yükselebilmişlerdir. Bundan dolayı, Uhud gazvesinde Hazret-i Hamza’nın şehîd olmasına sebep olan Vahşî, iman edip, bir kere Peygamber aleyhisselâmın huzurunda bulunduğu için, tâbiînin en üstünü olan Veysel Karanî’den efdal olmuşdur. Abdullah bin Mübârek’e, “Muâviye ile Ömer bin Abdül’azîzden hangisi efdaldir?” diye sorulduğunda, “Resûlullah aleyhisselâmın yanında giderken Muâviye radıyallahü anhün bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdül’azîz’den yüzlerce daha kıymetlidir” buyurdu.

Sual:
Peygamber Efendimizin amcası hakkında nasıl bir zan içinde olmalıyız?

Cevap;
Ebu Leheb’in küfr üzre öldüğü sâbittir. Ebu Tâlib için de böyle ise de, İbni Hacer diriltilip iman ettiğine dair zayıf bir rivayeti bildiriyor. Bu hususta susmalı, Resulullah’ı üzecek şey konuşmamalıdır. Bilinmesi lâzım gelen hususlardan değildir.

Sual:
Hırka-i şerif neden çok büyüktür?

Cevap;
Dış giysisi olduğu için. Zira bugünki palto ve pardesülerin muadilidir. Hırka denince, bugün giyilen yün kollu ve önü açık giysi anlaşılmamalıdır.

Sual:
Sahabe-i kiram arasında muhannesler varmış. Sayısı 6 kadarmış. Bazı kimseler bunları homoseksüel olarak vasıflandırıyor. Doğru mudur?

Cevap;
İkisi aynı şey değildir. Muhannes, kadınsı hareketler yapan efemine kimse demektir. Bu kişiler, doğuştan hormonal bozukluğu bulunan kimseler olabilir veya başka maksatlarla böyle davranıyor olabilirler. Sahabe devrindeki muhanneslerin böyle olduğu malum değildir.

Sual:
Kimi tarih kitaplarında nakledilen ''Garanik Hadisesi'' uydurma mıdır?

Cevap;
Uydurma olduğunu söyleyenler vardır. Doğru bile olsa tefsiri farklıdır. Şeytan bu şekilde fısıldadı. Yani bu sözü Hazret-i Peygamber değil, şeytan tekrar etti. Cebrâil aleyhisselâm hemen bunu bildirdi. Hazret-i Peygamber de vaziyeti anlayınca men etti.

Sual:
Kelb köpek demek olduğuna göre, eshab-ı kiramdan güzelliği ile meşhur Dıhye’ye niçin Kelbî deniyor?

Cevap;
Arabların meşhur Ben-i Kelb kabilesinden olduğu için bu lakapla anılmaktadır. Kureyş de köpekbalığı demektir.  Eski cemiyetlerde, kabilelerin vahşi hayvan adı almaları adetti.

Sual:
Hazret-i Peygamber hiç şalvar giymiş midir?

Cevap;
Entarisinin ve gömleğinin altına don olarak giymiş ve böyle giyinmeyi Hazret-i İbrahim’in sünneti olarak vasıflandırarak övmüştür. O zaman insanlar entari altına don giymezler, bazen avret yerleri açılırdı. 

Sual:
Hazret-i Peygamber Cennet'te evlenecek midir? 

Cevap;
Zevcelerinin yanında olacağı; ayrıca Hazret-i Meryem ile Asiye’nin Cennet’te Hazret-i Peygamber ile evlendirilerek mükâfatlandırılacağı hadis kaynaklarında geçer. (İbni Asâkir)  

Sual:
Hazret-i Peygamber’in cenazesine kaç kişi katılmıştır?

Cevap;
Pazartesi vefat etmiş. Çarşamba günü defnedilmiştir. Cenaze namazını üç gün boyunca yüzlerce kişi münferiden kılmıştır. Defninde kaç kişinin bulunduğu malum değildir. Gaslinde 8-10 kişi bulunmuştur.

Sual:
Peygamber efendimiz, vahiy çeşitlerinden biri veya ilham olmadan, kendi aklına istinaden dini bir hüküm vaz eder mi?

Cevap;
İctihad yoluyla edebilir ve etmiştir.

Sual:
Hazret-i Peygamber’in cenaze namazını sadece 17 kişinin kıldığı doğru mudur?

Cevap;
Hazret-i  Peygamber Pazartesi günü vefat etti. Çarşamba günü defnedildi. Bu arada sahabiler parça parça gelip namazını kıldılar. Bu zaman zarfında yüzlerce, binlerce kişi ayrı ayrı cenaze namazı kıldılar.

Sual:
Hudeybiye Anlaşmasında, Mekke’den esir alınanların iade edilmesi ve Medine’den esir alınanların geri iade edilmemesinin sebebi ve hikmeti nedir?

Cevap;
Esir değil, Müslüman olup gelenler kast ediliyor. Devlet reisi nasıl münasip görürse antlaşma öyle yapılır. Peygamber, vahye muhataptır. Anlaşmayı yaparken, elbette bir bildiği vardı. Kaldı ki bazı maslahat için tavizler verilir. Nitekim bu madde, müslümanlarin lehine netice doğurmuştur.

Sual:
Resulullah aleyhisselâmın üvey oğlu ya da üvey kızı var mıydı?

Cevap;
Hazret-i Hadice'nin ilk iki evliliğinden bir kızı ve bir oğlu vardı. İkisinin de adı Hind idi. İkisi de Hazret-i Peygamber’in terbiyesinde yetiştiler. Müslüman oldular. Hazret-i Ümmü Seleme’nin ilk izdivacından Berre adında bir kızı vardı. Hazret-i Peygamber ismini Zeynep yaptı.

Sual:
Hazret-i Aişe’nin sahabeye gusl gibi mahrem bir meseleyi rivayet etmesini nasıl değerlendirmek lazımdır?

Cevap;
Hazret-i Aişe müminlerin annesidir. Hazret-i Peygamberin hususi hayatına dair pek çok mesele onun vasıtasıyla öğrenilmiştir. “Dininizin üçte birini Hümeyradan alınız” hadis-i şerifi ile medhedilmiştir. Dini bilgileri öğrenmek ve öğretmekte utanma olmaz.

Sual:
Ebu Talib’in aslında iman edip, takıyye yaptığı doğru mudur?

Cevap;
Ebu Talib müslüman olmadı. Diriltilip iman ettiğine dair zayıf da olsa bir haber vardır. Bu kadarı bile kafidir. Zira dinin esası değildir. Buna göre, Ebu Talib’in cehennemde olduğuna dair hadis, diriltilmeden evveline aittir. Peygamberi üzen şeyler üzerinde durmamalıdır.

Sual:
Peygamber Efendimizin 300 tanesi bizzat kendi ile acve hurması ile alakalı söylenenler muteber midir?

Cevap;
Muteberdir. Bu ağaçların bugüne intikal ettiği de söyleniyor. Hazret-i Peygamber’in diktiği ağaçların fidelerinden veya meyvalarından üretilen ağaçlar olabilir. Acve hurması, iri kuru üzüme benzer koyu renkli buruşuk yuvarlak bir hurmadır. Lezzetlidir. Şifalıdır ve pahalıdır.

Sual:
Peygamberimizin maneviyatını incitmemek için âriflerin Tebbet suresini okumayı men ettiği doğru mudur?

Cevap;
Bu sure, Hazret-i Peygamber’in imana gelmeyen amcası Ebu Leheb için nâzil olmuştur. Ebu Leheb’in kızı Dürre Müslüman olmuştu. Bazıları kendisinin yüzüne karşı alay veya incitmek niyetiyle bu sureyi okuyunca, üzülmüş; amcazadesi olan Resulullah’a şikâyette bulunmuştu. Resulullah da “Dürre bendendir; ben ondanım. Beni seven onu sever; onu üzen, beni üzer” buyurdu. Bunun üzerine sahabe-i kiram, peygamberimizi üzmemek endişesiyle bir müddet Tebbet suresini hiç okumadılar. Ehli beytten bir zâtın bulunduğu bir cemaatte, imam olun kimsenin, sırf bu zâtın üzülmemesi için Tebbet suresini okumaması belki bir incelik olarak görülebilir. Ama bunu âdet edinmek mahzurludur. Bugün bunun okunmaması gerektiği sözünün, Şiîler tarafından yayılması muhtemeldir.

Sual:
Emir Timur’un Hazret-i Muaviye için zâlim dediği, sahabe saymadığı, Teftazânî'nin de böyle olduğu; hatta Yezid ve Velid'e laneti caiz gördüğü doğru mudur?

Cevap;
Sahabeyi sevmek, Ehl-i sünnetin kaidesidir. Emevî halifelerinin hiçbirinin İslâmiyete zararı olmamıştır. Mü’mine lanet edilmez. Ne büyük bir âlim olan Teftazânî’den, ne de dine hürmeti meşhur olan Timur’dan beklenecek bir harekettir. Teftâzânî Şerhu’l-Makâsıd’da hülâsaten der ki: “Sahabe´ye ta’zim göstermek ve onlara ta’n etmekten kaçınmak lâzımdır. Zâhiriyle onlara ta’n etmeyi icab ettiren hususları da güzelce te’vil etmek icabeder… Hazret-i Ali´ye muhalif olanlar, hak imama bir şüpheye –Hz. Osman´ın katillerine kısas yapılmamasın– istinaden başkaldırdıkları için bâğîdirler; fâsık, kâfir veya zâlim değildirler. Çünkü bir te’vilden hareket etmişlerdir. Eğer onların bu te’villeri bâtıl ise, olsa olsa, ictihadda hata ettikleri söylenebilir. Bu ise –tekfir şöyle dursun– onların fâsık olduklarını söylemeyi dahi icab ettirmek. Bu sebeple Hazret-i Ali, Şam ordusuna la’net okuyan arkadaşlarını men etmiş ve ‘Kardeşlerimiz bize karşı ayaklandı (bu onların lanetlenmesini gerektirmez)’ buyurmuştur.” Şerhu’l-Akâid’de de der ki: “Sahabe arasında cereyan eden anlaşmazlıklar ve harblerin hamledileceği mânâ ve te’viller vardır... Hâsılı müctehid seleften ve ulemâ-ı sâlihînden Muâviye ve yardımcılarına la’net ettikleri nakledilmemiştir. Çünkü onların yaptıkları son tahlilde hak imama itaatten çıkıp isyan etmekten ibarettir. Bu ise laneti gerektirmez”. Görülüyor ki zamanımızda Muâviye düşmanlarının Tetazânî’yi delil göstermelerinin aslı yoktur.