Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
SUALLER - CEVABLAR

"Emeviler" kelimesi için sonuçlar gösterilmektedir
Sual:
Halifenin seçimle gelmesi gerekirken, Emevîlerden itibaren bu usul terk edilmiştir. Bunun meşru bir mesnedi var mıdır?

Cevap;

İslâm hukukunda devlet başkanı (halîfe) “ehlü’l hall ve’l akd” denilen yüksek seçmenler heyetinin seçimi (bi’ati) ile veya halîfenin istihlâfı, yani yerine veliahd göstermesi yoluyla başa gelir. Hukukçular, cebren, zor kullanarak başa geçen bir kimsenin halîfeliğini, eğer halîfelik şartlarını taşıyorsa, zaruret ve maslahat sebebiyle meşru görmüşlerdir. Aksi takdirde devletin dirliği ve milletin birliği bozulacaktır. Hulefâ-yı râşidîn devrinde, Asr-ı saadete yakınlığı itibariyle, insanlar din ve ahlâk prensiplerine hürmetkâr idiler. Adaletten ayrılmaz, hukuka kendiliklerinden itaat ederlerdi. Ancak bu devrin sonunda vuku bulan feci hâdiseler, bilhassa üç râşid halîfenin katledilmesi, artık insanların ancak zor kullanarak yola getirilebileceğini göstermiştir.
Şah Veliyyullah Dehlevî diyor ki: Nitekim Hazret-i Peygamber’in üç türlü vazifesi vardı: Birincisi, Kur’an-ı kerîm ahkâmını bütün insanlara tebliğ etmek, bildirmek idi. İkincisi, Kur’an-ı kerîmin manevî ahkâmını, yani Allah’ın zâtına ve sıfatlarına ait marifetleri, yalnız ümmetinin yüksek olanlarının kalblerine yerleştirmektir. Buna ihsan (irşad, tasavvuf) denir. Üçüncüsü, Kur’an-ı kerîmin  ahkâmını, vaaz ve nasihat ile yapmayan müslümanlara, kuvvet kullanarak, zor ile yaptırmaktır. Buna saltanat denir. Hazret-i Peygamber’den sonra gelen dört halîfeden her biri, bu üç vazifeyi tam olarak başardı. Hazret-i Hasan’ın halifeliği zamanında, fitneler çoğaldı. İslâmiyyet üç kıt’aya yayıldı. Resûlullah’ın nuru, yeryüzünden uzaklaştı. Sahâbe-i kirâmın sayısı azaldı. İnsanlar artık baştakilere gönülden itaat etmemeye başladı. Böylece bu üç vazifeyi, bir kişi yapamaz oldu. Bu üç vazîfe, başka başka üç sınıfa ayrıldı. Usul ve fürû’ ahkâmını tebliğ vazifesi, din imamlarına, yani müctehidlere verildi. Bu müctehidlerden iman bilgilerini bildirenlere mütekellimîn; fıkıh bilgilerini bildirenlere fukahâ denildi. İkinci vazife, Ehl-i beytin oniki imamına ve tasavvuf büyüklerine verildi. Üçüncü vazife, yani dinin ahkâmını kuvvet, satvet ve saltanat ile yaptırmak işi, meliklere ve sultanlara, yani hükûmetlere verildi. Böylelikle hilâfet saltanata dönüşmüş oldu. Bu halifelere melik-i adûd denildi. Bunlara mecâzen halîfe denilmiştir (İzâlet’ül-hafâ). Melik-i adûdun ne demek olduğu Ömer Nasuhi Bilmen’in Ashab-ı Kiram Hakkında Müslümanların Nezih İtikadları adlı kitabında güzel izah edilmiştir.
Hilâfetin saltanata dönüşeceğine, çeşitli hadîslerde de işaret vardır. Nitekim bunlardan “Benden sonra hilâfet otuz senedir, sonra melikler gelir” hadîsi meşhurdur. Bu söz, Hicret’in otuzuncu senesinden sonra fitnenin zuhur edeceğine, insanların adaletten ayrılacağına, onların zorla yola getirilebileceğine delâlet eder. Halîfeliğin saltanata dönüşmesi, sulh ve sükûnun sağlanmasından sonra yeni fetihler ve medeniyetin inkişafını temin ettiği için İslâm tarihinde çok müspet bir rol oynamıştır. Öyle ki, İslâm devleti, maddî bakımdan, Dört Halîfeler devrinden bile çok daha yüksek bir seviyeye gelmiştir. Bunun için hukukçular, zorla başa geçen kimse, halîfelik sıfatlarını taşıyorsa meşru halîfedir; taşımıyorsa da cemiyetin büyük zarara uğramaması için kendisine ısyan  edilmez, hükmünü vermişlerdir. Çünki zulmünden dolayı sultana isyan, her iki taraftan da çok kan dökülmesine ve sultanın zulmünden daha çok zarara sebep olur (Berika). Kaldı ki zorla başa geçen kimse, halîfelik için lüzumlu olan ilk ve en önemli şart olan kudreti hâiz olduğundan, eğer halîfelik için gereken, müslüman, erkek ve vücud tamamiyetini hâiz olmak gibi asgarî şartları da taşıyorsa ve bilahare ehl-i hal ve akd tarafından kendisine bi’at da edilmişse, artık ittifakla meşru halîfe hâline gelir. Kur’an-ı kerîmde Tâlût kıssası anlatılırken, hükümdar olmak için asgarî şartlar, “kudret ve siyaset ilmi” olarak tayin edilmiştir (Bakara 247). Müfessirler: “Hükümdarlık, kumandanlık için esas olan şartlar bu ikisidir, yani bilgi ve güçtür; peygamberlik veya irsen intikal şart değildir” diyor (Cessâs). Mecelle’deki şu maddeler bu prensibe delâlet eder: “Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur” (m. 29) [İki kötülükle karşı karşıya kalındığında ehven olanı tercih olunur]; “Def’-i mefâsid, celb-i menâfiden evlâdır” (m. 30) [Kötülüklerin giderilmesi, menfaatlerin celbedilmesinden önce gelir]; “Zarar-ı âmmı def için, zarar-ı has ihtiyar olunur” (m. 26) [Umumî zararı gidermek için, hususî zarar tercih edilir]; “Zarar-ı eşed zarar-ı ehaf ile izâle olunur” (m. 27) [Şiddetli bir zarar, daha hafif bir zararla giderilir]; “İki fesad teâruz ettikde ehaffi irtikâb ile a'zamının çaresine bakılır” (m. 28) [İki kötülük karşı karşıya geldiğinde, hafif olanı işlenerek büyük olanının giderilmesine çalışılır].
İbn Haldun, Mukaddime adlı eserinde, halîfeliğin saltanata dönüşmesinin hangi zaruret ve ihtiyaçlar altında gerçekleştiğini güzel anlatmaktadır. Bununla beraber, modernistlerden ılımlı gibi görünenlerin bile alâmeti neredeyse İslâm dünyasındaki inhitatı, başlıca hilâfetin saltanata dönüşmesi ve mezhebler hukukunun hâkimiyeti ile izah etmek olmuştur. Halbuki İranlı Şiî bir yazar Seyyid Hüseyn Nasr bile, dört halîfeden sonra Emevîlerin umumiyetle dünyevî yöneticilere benzediğini söyledikten sonra, “Bunlarla modern bir tiran arasındaki fark, günümüzde pekçok ülkede bizzat İslâm ahkâmını yıkma girişiminde bulunulurken, Emevîler devrinde yine de İslâm hukukunun tatbik edilmiş olmasıdır” diyor.
Emevî halîfeleri, yaygın propagandanın hilâfına, bir-ikisi hâriç, kötü kimseler değillerdi. İçlerinde II. Muaviye, Abdülmelik, Ömer bin Abdülaziz gibi âlim ve müttekileri ekseriyetteydi. Hânedânın kurucusu ise, Hazret-i Peygamber’in kayınbiraderi ve vahy kâtipliği yapmış olan bir sahâbîdir. Bunların idaresiyle İslâm ülkeleri her cihetten maddî ve manevî terakkîler göstermişti. Vatandaşlar sulh ve refah içerisinde idiler. İstanbul ilk defa bunların zamanında kuşatılmış ve Hazret-i Peygamber’in “Kayser’in şehrine ilk sefer eden ordu mağfiret olunmuştur” hadîsinin müjdesine kavuşulmuştur (Buhârî). Bilhassa İspanya, daha önceleri Gotlar elinde vahşi bir belde iken, Endülüs Emevî sultanlarının emri altında, en güzel şekilde imar edilmiş, medeniyetin en yüksek zirvesine ulaşmıştı. İlim, sanat, ticaret, ziraat ve güzel ahlâka çok ehemmiyyet verilmişti.  Avrupa’ya ilim ve estetik kıvılcımı, ilk defa buradan sıçramıştır. Evet, Emevîler arasında sefih bir hayat sürenler vardı. Ama bunların da millete bir zararları olmamış; ancak kendi nefislerine zulmetmişlerdir. İslâm hukukçuları bunların zamanında serbestçe ilmî faaliyette bulunarak fıkhı meydana getirdiler. Abbasî tarihçileri, zamanlarının hükümetine yaranmak için, Emevîlerin hatalarını şişirmiş, hatta bunları kötülemek için hadîs bile uydurmuşlardır. Bazı Osmanlı tarihleri de, zaman yakınlığı ve sınır komşuluğu bakımından Abbasî tarihlerinden tercüme edilmiş ve onların tesiri altında kalmış olduğundan, aynı yanlışlıkları tekrarlamıştır. Şurası muhakkaktır ki, Abbasîler, Ehl-i beyte karşı düşmanlıkta, Emevîleri kat kat geçmiştir.



Sual:
Yezid'in Mir'ât-ı kâinât'da yazdığı üzere Hazreti Hasan'ın karısına para ve mal vadedip onu zehirletmeye çalışması Yezid'i zalim ve fasık yapmaz mı? Bu yapılan savaşta herşey mubahtır kaidesine mi giriyor?

Cevap;
Başka tarih kitaplarında “Hazret-i Hasen çok evlenip boşanıyordu. Karısı kıskançlık sebebiyle öldürdü” diyor. Bence makuldür. Diğeri Şiî rivayeti olabilir. Hazret-i Hasen’in öldürülmesinden memnun olacak veya istifade edecek birisi odur demişlerdir. Halbuki o zaman daha Yezid’in veliahtliği mevzubahis değildi. Yaptıysa, Hazret-i Hasen’in politik faaliyeti olduğunu düşünüp yapmış olabilir. Sebepsiz yapmış olabilir. O zaman fâsık olur. İstese kendisi için Hazret-i Hasen’den de tehlikeli olabilecek Hazret-i Hüseyn’in oğlu Zeynelâbidîni de öldürürdü. Çünki Kerbelâ dönüşü Yezid’in eline düşmüştü.

Sual:
Sahih-i Buhârî’de Peygamber efendimizden şöyle bir hadîs-i şerif geçiyor: “Aranızda iki ağır emanet bırakıyorum. Biri Kur’an-ı kerim; biri de sünnetimdir”. Sahih-i Müslim’de aynı hadîs-i şerif şöyle geciyor: “Aranızda iki ağır emanet bırakıyorum. Biri Kur’an-ı kerim; biri de Ehlibeytimdir”. Bunu daha derin araştırdıktan sonra ortaya şu çıktı ki, Sahih-i Buhârî’de bu hadîsi rivâyet eden kişi Emevîler tarafından maddî yönden memnun edilmiş bir insandı. Onun için böyle rivâyet etti. Ama Abbasî devrinde Sahih-i Müslim örtbas edilmiş şeyleri ortaya koyuyor. Hangisi doğrudur?

Cevap;
Emevîlerin Ehl-i beyte düşman olduğunu nereden biliyorlar? Abbasîlerin ehl-i beyt düşmanlığı Emevîlerden kat kat fazladır. Ama Abbasî tarihçileri, Abbasîlere yaranmak için Emevîleri kötülemiş; onları Ehl-i beyt düşmanlığı ile suçlamıştır. Doğrusu her zaman Ehl-i beyte düşmanlık edenler çıkmıştır. Bunun hadîs rivâyetleriyle alâkası yoktur. Böyle söyleyen ne hadîs tarihini, ne hadîs âlimlerini incelememiş demektir. İmam Buhari’nin hadîs-i şerifleri sahih kabul edip kitabına yazmak için rivayetçilerde aradığı kriterler o kadar yüksektir ki, başka hiçbir hadîs âlimi bu kadar hassas olamaz. Sahih-i Buhârî’yi yazan İsmail Buhârî, Ehl-i beyt sevgisi ile tanınmış, hatta bu sebeple Şiiîikte bile itham edilmiş idi. Doğrusu her ikisi de hadîs-i şeriftir. Hazret-i Peygamber bir defa öyle, bir defa da böyle buyurmuştur. Her ikisi de mânâ itibariyle doğrudur. Hazret-i Peygamber’in sünneti emanet bırakması “Sünnetime uyun!”; Ehl-i beyti emanet bırakması da, “Ehl-i beytime hürmet edin!” demektir. Zaten Ehl-i beyt, yani Hazret-i Peygamberin hanımları, kızları, damatları, torunları, Hazret-i Peygamber’in sünnetini aktarmakta en önde gitmişlerdir. Hazret-i Peygamber’in emanet olarak sünnetini bırakması elbette ki daha mantıklıdır. Ehl-i beyt olmasa, İslâm dinine bir eksiklik gelmezdi. Ama sünnet olmasa din çok eksik kalırdı.

Sual:
Güneydoğudaki Emevîlerin Kürt devleti olduğu doğru mu?

Cevap;
Tarihte Kürdistan denilen bölgede küçük Kürt beylikleri vardı. Hamdânîler en büyük Kürt beyliklerindendir. Güneydoğudaki Emevîlerden kasıt bunlar olsa gerek. Yoksa Emevîler Arap idi. Bu beylikler kendi arzularıyla İslâm, sonra da Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. Abbasî, Selçuklu ve Osmanlılar bunlara muhtariyet (otonomi) vermişti. Tanzimat’tan sonra bu otonomi kaldırılıp, mıntıka sıradan bir vilâyet hâline getirildi. Kürt meselesinin sebeplerinden birisi budur.

Sual:
Emevîlerin ırkçı olduğu ve katliam yaptığı iddiası ne kadar doğrudur? Emevî tarihini en doğru hangi kaynaklardan öğrenebiliriz?

Cevap;
Bunlar Şiî propagandasıdır. Emevî devri, İslâm tarihinin en parlak devresidir. Mir’at-ı Kâinât, Hak Sözün Vesikaları ve Kadir Mısıroğlu’nun İslâm Tarihi’ni okuyabilirsiniz.

Sual:
Bazı tarih kitaplarında Hazret-i Muaviye'nin câmilerde Hazret-i Ali ve Ehl-i beyte küfür ve lânet ettirdiği yazıyor. Bir sahabenin böyle bir teşebbüste bulunması bana ne İslâmî, ne tarihî, ne de mantıkî geliyor. Ben bu kaynakların sıhhatinden şüphe etmekle beraber, sizin bu mevzudaki kanaatlerinizi öğrenmek istiyorum.

Cevap;
Hazret-i Ali ile Muaviye radıyallahü anhümânın mücadelesi sırasında, Şam hükûmetine bağlı imamlar hutbede halife olarak Hazret-i Ali’nin ismini zikretmemeye başladı. Bunun üzerine Hazret-i Ali’ye bağlı Iraklı imamlar hutbede karşı tarafı ağır suçlayan sözler söylemeye başladı. Zamanla bu, sövmeye kadar gitti. Buna karşı taraf da cevap verdi. Harbde maalesef böyle şeyler olur. Bunun Hazret-i Ali ve Muaviye ile alâkası yoktur. Küfür ve lânet işi de abartılmaktadır. Ömer bin Abdülaziz, bunu yasaklamıştır.

Sual:
Hazret-i Muaviye’nin, Peygamber efendimizin vahiy kâtibi olmadığına dair ciddi kaynaklarda bir şeyler geçtiğini söyleyen arkadaşlarım var. Benim okuduklarımın hepsine o vahiy kâtibiydi deniyor. Bir açıklık getirir misiniz?

Cevap;
Aşağıdaki zâtlar, Hazret-i Muaviye’nin vahy kâtibi olduğunu açıkça zikreder. Bu husus artık tevâtürle sâbittir. Bunu ancak ehl-i bid’at inkâr eder. Ama onlardan Kur’an-ı kerimin bazı âyetlerini bile uydurma diyenleri vardır. Hafız İbn Asâkir (Târîhu Dımaşk); Âmiri (Behcetü'l-Mehâfil); İbn Abdilber (el-İstîâb); Kurtubi (Tefsîr); Şebrâmellisi (Hâşiye ale’l-Minhâc); Irâkî; Burhanuddin el-Halebî (Hâşiyetü’ş-Şifâ); Hafız İbn Abdilber (Behcetü'l-mecâlis); İbni Kuteybe (el-Meârif). Hatta Hurinî el-Metâliu'n-Nasriyye kitabında der ki: Hicretten sonra vahy kâtibliğinde en devamlıolanı Zeyd bin Sâbit, Mekke’nin fethinden sonra ise Muaviye idi.

Sual:
Eyüp Sultan hazretleri Muaviye’ye karşı olanlardan mıydı?

Cevap;
Eyüp Sultan, yani Hâlid bin Zeyd Hazret-i Ali’nin vâlilerindendi. Sıffîn’de onun tarafında idi. Ama sonra Muaviye’ye bîat etti. Hatta Yezid'in kumandasındaki ordu ile İstanbul'a geldi. Burada vefat etti. Onların aralarındaki ihtilâflar, taraftar olmalar, hakkı müdafaa içindir; nefsânî değildir. Sahabe-i kiram çok yüksek meziyetli, adalet ve hakkın tecellisini her şeyin üzerinde tutan insanlardı.

Sual:
Muaviye’yi sevmiyorum diyenin hükmü nedir?

Cevap;
İslâmiyet, eshab-ı kiramın hepsini, ayırmaksızın sevmeyi emretmektedir. Kur’an-ı kerimde meâlen, “Allah onlardan râzıdır; onlar da Allah’tan râzıdır” buyurularak buna işaret edilmektedir. Muaviye bin Ebi Süfyan, eshab-ı kiramın önde gelenlerindendir. Vahy kâtibidir ve Resulullah’ın kayınbiraderidir. İslâmiyete çok hizmeti olmuş büyük bir sahabidir. Zamanı, İslâm tarihinin altın çağlarındandır. Bunu sevmemek, kötü bilmek, günahtır. Fakat umumiyetle bu kişilerin bid’at sahibi olduğu görülmektedir. Muaviye bin Ebi Süfyan’ı iyi bilmek, bu zamanda Ehl-i sünnetin neredeyse alâmetlerinden olmuştur.

Sual:
Emeviler devrinde, câmilerde Ehl-i Beyte la’net okutulduğu doğru mudur?

Cevap;
Sıffîn Muharebesi esnasında, Hazret-i Muaviye tarafı Cuma hutbesinde Hazret-i Ali’nin ismini zikretmeyince, Hazret-i Ali tarafındaki ordudan bazı aşırı kimseler, Hazret-i Muaviye ve yanındaki sahabiler aleyhine hutbe okumuşlar; buna cevap olarak da karşı taraftaki bazı kendisini bilmez kimseler onlara lanet okumuşlardır. Bu, Emevilerin emri ve tasvibi ile olmuş değildir. Ömer bin Abdülaziz, bunu tamamen yasaklamıştır. Emeviler zamanında hutbede Ehl-i Beyte lanet okutulduğu, bazı müfrid Şii kaynaklarının uydurmasıdır. Ehl-i Sünnet arasında da mıntıka ve zaman yakınlığı sebebiyle bu kaynaklar yayılmış ve tesir etmiştir.

Sual:
Emeviler'in Arap olmayanlara karşı yarı köle muamelesi yaptığı, Arap milliyetçiliği güttüğü doğru mudur?

Cevap;
Bunlar Şiî tarihçilerin propagandalarıdır. Aslı yoktur. Emeviler devri, İslâm tarihinin en parlak devirlerinden biridir. Dünyanın en büyük imparatorluklarından ve en yüksek medeniyetlerinden birine misal verilir. Halefleri olan Abbasîlere yaranmak için tarihçiler Emevîlerin hatalarını şişirmiş; hatta olmadık iftiralar yapmıştır. Bazı Osmanlı tarihçileri de yer ve zaman yakınlığı sebebiyle ister istemez bunlardan tesir görmüştür.

Sual:
Emir Timur’un Hazret-i Muaviye için zâlim dediği, sahabe saymadığı, Teftazânî'nin de böyle olduğu; hatta Yezid ve Velid'e laneti caiz gördüğü doğru mudur?

Cevap;
Sahabeyi sevmek, Ehl-i sünnetin kaidesidir. Emevî halifelerinin hiçbirinin İslâmiyete zararı olmamıştır. Mü’mine lanet edilmez. Ne büyük bir âlim olan Teftazânî’den, ne de dine hürmeti meşhur olan Timur’dan beklenecek bir harekettir. Teftâzânî Şerhu’l-Makâsıd’da hülâsaten der ki: “Sahabe´ye ta’zim göstermek ve onlara ta’n etmekten kaçınmak lâzımdır. Zâhiriyle onlara ta’n etmeyi icab ettiren hususları da güzelce te’vil etmek icabeder… Hazret-i Ali´ye muhalif olanlar, hak imama bir şüpheye –Hz. Osman´ın katillerine kısas yapılmamasın– istinaden başkaldırdıkları için bâğîdirler; fâsık, kâfir veya zâlim değildirler. Çünkü bir te’vilden hareket etmişlerdir. Eğer onların bu te’villeri bâtıl ise, olsa olsa, ictihadda hata ettikleri söylenebilir. Bu ise –tekfir şöyle dursun– onların fâsık olduklarını söylemeyi dahi icab ettirmek. Bu sebeple Hazret-i Ali, Şam ordusuna la’net okuyan arkadaşlarını men etmiş ve ‘Kardeşlerimiz bize karşı ayaklandı (bu onların lanetlenmesini gerektirmez)’ buyurmuştur.” Şerhu’l-Akâid’de de der ki: “Sahabe arasında cereyan eden anlaşmazlıklar ve harblerin hamledileceği mânâ ve te’viller vardır... Hâsılı müctehid seleften ve ulemâ-ı sâlihînden Muâviye ve yardımcılarına la’net ettikleri nakledilmemiştir. Çünkü onların yaptıkları son tahlilde hak imama itaatten çıkıp isyan etmekten ibarettir. Bu ise laneti gerektirmez”. Görülüyor ki zamanımızda Muâviye düşmanlarının Tetazânî’yi delil göstermelerinin aslı yoktur.

Sual:
Emevi ve Abbasi halifelerinin dindar olmadığı; aralarında homoseksüel, zani, sarhoş olanların çok olduğu doğru mudur?

Cevap;
Bunların hepsi Şii tarihçilerinin uydurmalarıdır. Tarih boyu bu propagandalara, Ehli sünnet Müslümanlar da kanmışlardır. Emevi ve Abbasi halifelerinin içinde günahkâr olanlar olabilir. Nitekim kimse masum değildir. Ancak hepsi İslamiyete hizmet etmiştir. Din zararları olmamış; belki nefislerine zulmetmişlerdir. Mir’at-ı Kâinat isimli Türkçe tarih kitabında Emevî ve Abbasî halifelerinin hakiki hali anlatılmaktadır.

Sual:
Asr-ı Saadet’te Hicaz’da hangi paralar kullanılıyordu?

Cevap;
Hazret-i Peygamber zamanında Bizans, İran ve eski Arap altın ve gümüş paraları tedavül ederdi. Altın paraya dinar; gümüş paraya dirhem adı verilmiştir. Meskukat denen bu basılı paralar yanında, basılmamış altın ve gümüş parçaları da tartarak kullanılırdı. Hazret-i Ömer ortalama ağırlıkta tek bir dirhem kabul etti ve önceleri çekirdek şeklinde çıkan dirhemlerin de, bilinen şekilde ilk yuvarlak baskısını yaptırdı. Hazret-i Osman, hicretin 28. senesinde Taberistan’ın Hertek şehrinde bu hesap üzere ilk altın ve gümüş İslâm parasını bastırdı. Üzerinde bastıranın ismi yazan ilk parayı, Emevi halifesi Abdülmelik kestirtti.

Sual:

Emevîlerin hutbelerde Hazret-i Ali’ye ve Ehl-i Beyt’e lanet ettirdikleri doğru mudur?



Cevap;
Emevîler hakkında tarihlerde yazıların ekserisi, Abbasîler devrinde yazılan tarihlerden alınmadır. Bunlar da siyasî sebeplerle tarafsız yazılmamıştır. Zaman ve mekân yakınlığı sebebiyle Osmanlı tarihçileri de bunların tesirinde kalmıştır. Üstelik Şiîler, siyasî rakipleri Emevîler hakkında mübalağalı, hatta akıl almaz iftiralarla dolu beyanlarda bulunmuştur. Buna benzer bir sual, Muhammed Ma’sum Fârûkî hazretlerine sorulmuş, o da Mektûbât adlı eserinin 2.cildinin 36.mektubunda buna cevap vermiştir. Şöyle ki:
“Sual: Şerhi Divan-ı Kütüb-i Tevârih’de ‘Hazret-i Emir kerremallahü teala vecheh, bir kısım insanların kendisine düşmanlığını anlayınca, Muaviye ve onun gibilerden beş kişiye, beş vakit namazdan sonra, lanet etmeğe başladı. Onlar da, bunu duyunca, Hazret-i Emir, Hazret-i Hasen, Hazret-i Hüseyin, Abdullah bin Abbas ve Mâlik-i Ejder’den müteşekkil olan beş kişiye beş vakit namazdan sonra lanete başladılar. Hatta Beni Ümeyye halifeleri, bu alçak işi büsbütün ortaya yaydı. Hutbelerde Ehl-i beyte lanet ettiler. Bu hareket, Ömer bin Abdilaziz’in bunu kaldırmasına kadar devam etti. O bu laneti kaldırıp, yerine, Nahl suresi, 90. âyet-i kerimesini okuttu. Bu hâdise olmuş mudur?
Cevab: Tepeden tırnağa kadar rahmet olan Hazret-i Emir kerremallahü teala vecheh hâşâ ve kellâ herhangi bir Müslümana bile lanet etmemiştir. Nerde kaldı ki, Peygamber efendimizin eshâbına ve hele çok kere hayır dua ettiği Muaviye’ye  lanet etmiş olsun. Hazret-i Emir, Muaviye ile birlikte olanlar için, ‘Kardeşlerimiz, bize uymadı. Kâfir ve fâsık değildirler. İctihadları ile hareket ediyorlar’ buyurdu. Bu sözü, bunlardan küfrü ve fıskı uzaklaştırmaktadır. O halde, niçin lanet etsin? İslâm dininde hiç kimseye, hatta Frenk kâfirine bile, lanet etmek ibâdet değildir. Beş vakit namazdan sonra dua etmek lâzım iken, kendi düşmanlığı için, dua yerine, laneti dile alır mı? Fena derecelerinin en yükseğine ve itminanın sonuna ulaşmış ve şahsi arzularından geçmiş olan Hazret-i Emir’in nefsini kendi nefs-i emmâreleri gibi, kin, inad ve düşmanlıkla dolu mu sanıyorlar? O çok yüksek zâta, böyle bir buhtan, böyle alçak bir iftirada bulunuyorlar. Hazret-i Emir, fenâ fillah ve muhabbet-i Resulillah makamlarının en son derecesine ulaşmış, canını, malını, O’nun  yolunda feda etmiştir. Niçin bu dua zamanında, her iki cihanın sultanı, Peygamber efendimize  envâ-i ezâ ve cefâ yapan, Allahü teâlânın ve Resulünün  düşmanlarını söyleyip, onlara lanet etmedi de kendi düşmanlarına lanet etti? Halbuki ‘İctihadları ile hareket ediyorlar’ sözü, onlara düşman olmadığını gösteriyor.
İşin esası şöyledir ki, bu muharebeler ve nizalar, düşmanlık ve kin gütmek ile olmamıştır. Hep ictihad ve [hilâfet hakkındaki nassları] te’vil ile olmuştur. Bunun için, ayıplamanın yeri yoktur. Nerde kaldı ki, lanet edilsin. Bir kimseyi kötülemek ve ona lanet etmek, bir iyilik ve ibadet olsaydı, İblis-i laîne, Ebu Cehle, Ebu Lehebe ve Peygamber efendimizi inciten, Ona cefa ve eza eden ve bu hak dine, kötülükler, ihanetler yapan Kureyşin azılı kâfirlerine lanet etmek, İslâmın icablarından olurdu. Düşmanlara lanet etmek emir edilmeyince, dostlara lanet sevap olur mu? Resulullah buyurdu ki: ‘Bir kimse, şeytana lanet ederse; ben zaten mel'un oldum. Bu lanetin bana zararı olmaz der. Ya Rabbi! Beni şeytandan koru derse, eyvah belkemiğimi kırdın der’. Bir başka hadisi şerifte, ‘Şeytana söğmeyiniz. Şerrinden Allahü tealaya sığınınız!’ buyuruldu.
Bundan anlaşılıyor ki, bu gibi sözler, Hazret-i Emir’e iftiradır. Onu kötülemektir. Bundan başka, Muaviye, Hazret-i Emire, Hasen ve Hüseyn’e ve diğerlerine lanet etmeğe başladı demek de, Muaviye hazretlerine iftira olur. Tarihçiler söylüyor ise, bunların sözü, nasıl sened olabilir. Dinin esasları tarihçilerin sözleri üzerine kurulamaz. Bu meselede, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin ve O’nun eshâbının sözlerine bakılır.
Evet, Beni Ümeyye halifeleri senelerce minberlerde Ehl-i beyte lanet ettirdi. Ömer bin Abdülaziz, buna son verdi. Allahü teala, Ona bizim tarafımızdan büyük mükafatlar versin! Lakin Muaviye de, Emevi halifelerinden ise de, ona dokunulamaz. Bu din büyüklerine dil uzatmak, onları kötülemek, onlardan bize gelmiş olan din bilgilerini bozmağa, kötülemeğe sebep olur. Hiçbir Müslüman, bunu layık görmez ve kabul edemez.” Mektûbât’tan alınan kısım sona erdi.
Tarihçi Makrizî diyor ki: “Bir defasında Hazret-i Ali, namaz kıldırdıktan sonra cemaate dönüp, kendisine isyan eden topluluğa beddua etmişti. Bunu öğrenen Hazret-i Muaviye, kıssacılara emir vererek, sabah namazından sonra ve akşamla yatsı arasında mescidde oturup, halka, kıssalar yolu ile kendisini ve Şamlıları övmelerini istedi. Bununla, Hazret-i Osman’ın kanını dâvâ hususunda, Şamlıların hislerini tahrik edip, onlar şevke getirmeyi arzu etmişti.” Makrizî Şiî olduğu halde, Halife Muaviye’nin lanet ettiğini söylememiş, hatta onu hiç itham etmemiştir. Hazret-i Ali hakkında söylediği ise kabul edilecek bir husus değildir. Ama Makrizî’nin sözü, bu hâdisenin esasına dair ipucu vermektedir.
İşin aslı şöyledir ki, muhtemelen Hazret-i Ali, harb esnasında harbin mahiyeti hakkında izahatta bulunuyordu. Karşı taraf da bu usulü takip etmiştir. Bugün modern savaşlarda da moral ve propaganda faaliyetlerine çok ehemmiyet verildiği malumdur. Emevî halifelerinin lanut ettirdiği hususu ise söz götürür. Yıllar evvel olup bitmiş bir hâdise yüzünden neden lanet okutsunlar? Hutbeleri okuyan âlimler, din adamları buna âlet olurlar mı? Bunlar anlaşılacak, kabul edilecek şeyler değildir. Hutbelerde halifelere dua edilmiş; muhtemelen umumi olarak ehl-i bağye lanet edilmiştir. Bu da Hazret-i Emir ve Ehl-i Beyt’e lanet şeklinde lanse edilmiştir. Hâdise, Şiî taassubunun nerelere vardığını, kitlelere nasıl tesir ettiğini göstermesi cihetinden mühimdir.

Sual:
Kudüs’teki Kubbetussahrâ’yı Hazret-i Ömer mi yaptırdı?

Cevap;
Emevî halifesi Abdülmelik bin Mervan yaptırdı. Yanlış olarak Ömer Câmii diye bilinir. Esas Ömer Câmii, Kudüs’ün içinde Kıyamet Kilisesi’nin yanındadır. Kudüs’ün fethinde, Halife Ömer’in namaz kıldığı yere sonradan inşa edilmiştir.

Sual:
Emevî ve Abbasîler hakkında kitap tavsiye eder misiniz?

Cevap;
Piyasadaki kitapların çoğu güvenilmezdir. Şiî tesirinde yazılmıştır. Mir’at-ı Kâinât veya Cevdet Paşa’nın Kısas-ı Enbiya kitapları nisbeten tavsiyeye şâyândır.