Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
SUALLER - CEVABLAR

"Cezalar" kelimesi için sonuçlar gösterilmektedir
Sual:
Organ nakli câiz midir? Kıyamet günü bedenler tekrar yaratıldığında insanın o organı eksik kalmayacak mıdır? İnsanın başkasına verdiği organı ile günah işlenirse, organı veren mesul olur mu?

Cevap;

Hazret-i Peygamber, “Ey Allahın kulları! Hasta olunca, tedâvî ettiriniz! Çünki Allahü teâlâ, hastalık gönderince, ilâcını da gönderir” buyuruyor. Müslüman, mütehassıs tabip, şifa vereceğini ve başka ilacı olmadığını söyleyince, hastanın idrar, kan, şarap içmesi, leş yemesi câiz olur. Ulemâ, Hazret-i Peygamber’in, “Allah, haram kıldığı şeyde, şifâ yaratmamıştır” hadîsini, şifâlı olduğu kesin bilinmeyen haramlara hamletmişlerdir. Kadının sütünü satmak bâtıldır. Müslüman ve mütehassıs tabib (tabib-i müslim-i hâzık), kadın sütünün muhakkak iyi edeceğini ve başka ilacı olmadığını söylerse; hastanın, kadın sütü içmesi ve satın alması câiz olur. Kan vermek de böyledir.  Bir organı kurtarmak, hayatı kurtarmak gibi zarurîdir. Çocuğun yaşayacağı ümid edildiği zaman, çocuğu annesinin karnından çıkarmak için, ölmüş olan annesinin karnını yarmak câiz olur. İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe, bu sebeple, bir kadının karnının yarılmasını emretmiş, kurtarılan çocuk çok zaman yaşamıştır. (İbn Âbidin; İbn Nüceym, Eşbah).
“Ben öldükten sonra, kanımın ve organlarımın, hastalara, yaralılara verilmesini istiyorum” demek câiz değildir. Çünki organlarını vakfetmek, hibe etmek, âriyet vermek yahud vasıyyet etmek câiz değildir. Bunların üçünün de sahîh olabilmeleri için, mütekavvim mal ile yapılmaları lâzımdır. Hür insan ve hiçbir parçası mal değildir. Harbde esîr alınan kölenin ve câriyenin, yalnız canlı olan bütün bedenine mal denilmiş ise de, organları ve ölüleri mal sayılmamıştır. “Ben öldükten sonra, kanımın, uzuvlarımın bir müslümana verilmesinde zaruret olursa, verilmesi için, izin veriyorum” demek câiz olur.
Organını vermiş olan kimse, ölümden sonraki dirilişte bu organdan mahrum kalmaz. İmam Gazâlî hazretleri, “Bir insanın çeşitli yaşlarındaki bedenleri başka başka oldukları gibi, aynı boy ve şekilde, fakat başka zerrelerden yapılmış bir bedenle kabirden kalkacaktır. Bu yazımız anlaşılınca, insan insanı yerse, yenilen organın, hangi insan ile yaratılacağı, yiyen ile mi, yoksa yenilen ile mi birlikte yaratılacağı gibi sorulara lüzum kalmaz. Çünki, o uzuvların kendi değil, benzerleri yaratılacaktır” buyurmaktadır (Kimya-yı Seadet).
Günahı işleyen organ değil, beyin ve kalbdir. Bu sebeple organı veren mesul olmaz. Kan ve organın verildiği kimsenin Müslüman olup olmaması da bir ehemmiyet taşımamaktadır. İnsanlar Allah’ın ev halkıdır. “Allah’ın mahlûklarına acıyana, Allah da acır” hadîs-i şerifi meşhurdur. Kaldı ki gayrımüslimin sonradan Müslüman olup olmayacağı bilinmez.



Sual:
Araba çarpıp öldürdüğü adama mahkeme tazminat hükmetti. Nasıl paylaşılır?

Cevap;
Dârülharbde yaşayan bir müslüman bir başka müslümanı amden veya hatâen öldürse, kendisine ne kısas, ne diyet gerekir. İmameyn ve üç mezhebe göre diyet verir. Bu kavle göre diyeti almak câiz olur. İmam Şâfiî’ye göre de kısas veya diyet ile mes’uldür. (İbn Âbidîn, Müstemenin hükümleri babının sonu.) Alınan diyet şer’î vârislerine ait olup, ferâiz ahkâmına göre tevzi olunur.

Sual:
Ötenazi hep çok tartışılıyor, dinimiz bu konuda ne diyor?

Cevap;
Ötenazi intihar demektir. Câiz değildir. Hazret-i Peygamber aldığı yaraların ızdırabına dayanamayarak intihar eden birisini kınamıştır.

Sual:
Bir İslam devletinde devlet reisi istediği kişiyi katlettirebilir mi? Bunun için muhakeme şart değil midir? Kendisinin muhakeme hakkı olduğu söylenirse, burada fiili bir muhakeme yaptırıp suçun şer’an sâbit olması lâzım değil midir? Osmanlı tatbikatında zaman zaman bu şartlara riayet edilmediğini biliyoruz. Eğer bunlar meşru ise, kişi emniyeti nasıl sağlanır? Ve klasik tabiriyle “hükümdarın iki dudağı arasında” sözü haklı olmaz mı?

Cevap;
İslâm hukukunda üç çeşit suç ve ceza vardır: 1-Zina, zina iftirası, hırsızlık, yol kesme ve sarhoşluktan ibaret had suçları; 2-Adam öldürme ve müessir fiilden ibaret cinayet suçları; 3-Bunun dışında kalan ta’zir suçları. İlk iki grubun şartları ve suç sabit olunca verilecek cezalar bellidir, değişmez. Ta’zir suçlarının cezaları ise çok çeşitlidir. Ta’zir katl ile de olur. Yaşaması cemiyet için zararlı kişiler, ta’ziren öldürülebilir. Buna karar verecek ulülemrdir. Bu kadı da olabilir, veziriazam da olabilir, halife de olabilir. Suç zaten sâbit olmuştur. Fiilî muhakemeye gerek yoktur. Siyaseten katl zaten çok istisnaidir. Osmanlılarda ekseriya basit bir fiili bile icabında çok büyük zarara sebebiyet verebilen askerîler için tatbik olunmuştur. Suç işlemeyene ceza yoktur.

Sual:
İrtidad edenin cezalandırılması, insanı münafıklığa itmez mi? Kâfir münafıktan iyi değil midir?

Cevap;
Münafık İslâm cemiyetinin düzenini bozmamakta; hatta hürmetkâr davranmakla dünyevî cezadan kurtulmaktadır. Ama mürted içinde bulunduğu cemiyete ve devlete başkaldırı hâlindedir. Üstelik dinin emirlerini yerine getirmeye üşenen kimselere de numune teşkil edebilir. İslâm devletinin gayesi daha çok kimseyi Müslümanlıkla tanıştırmak iken, böyle bir şeye göz yumması, temellerine dinamit konuşuna müsaade etmek mânâsına gelir. Nitekim Hazret-i Peygamber’in tatbikatı da bu istikamettedir. Etrafında yaşayan münafıkların ismini bildiği ve kendisine bunarlı cezalandırması teklifi geldiği halde, yanaşmamıştır. Ama mürtedi cezalandırmaktan kaçınmamıştır.

Sual:
İslâm hukukunda kadının dövülmesi meşru mudur?

Cevap;
İslâm hukukunda erkek olsun, kadın olsun suç işleyen cezalandırılır. Bu cezanın esası da bedenî cezadır. Bazı kimseler, Nisâ sûresi 33. âyetinde, kadınların döğülmesinin emrolunduğunu zannetmektedir. Halbuki bu âyet-i kerîmede meâlen, “Erkekler, kadınlar üzerine hâkimdirler. Çünki, Allahü teâlâ, bazı kullarını bazısından üstün yaratmıştır. Hem de, erkekler kendi mallarını onlar için harcarlar. Kadınların iyileri Allah’a itaat eder ve kocalarınnın haklarını gözetirler. Kocaları bulunmadığı zaman, onların namuslarını ve mallarını Allahın yardımı ile korurlar. Hıyânet etmesinden korktuğunuz kadınlara, koca haklarını öğretin ve tatlı sözlerle nasihat edin! Onları yatağınızdan ayırın! Yine uslanmaz iseler, hafif döğün! Uslanırlarsa, onları üzecek şey yapmayın!” buyuruluyor. Görülüyor ki, mala ve namusa hıyânet etmeyen kadınları döğmek değil, onları hiçbir suretle üzmek câiz değildir. Namusa ve mala hıyânet edenlere, her hükûmet, her kanun, ağır ceza vermektedir. İslâm hukukunda kadınlara kıymet verilip acındığı için, hâin olanlarının kanun pençesine düşürmeden önce, hafif vurmakla ıslahlarının da tecrübe olunması emredilmektedir. Nitekim bir hadîs-i şerîfte “Bir erkek, zevcesini döğerse, kıyâmette ben onun dâvâcısı olurum” buyurulmuştur. Zevcesinin evlilik hukukunu yerine getirmediğinden şikâyet eden kimseye, nihayet boşanması tavsiye olunur. Aksi takdirde en ufak bir kabahat için mahkemeye gidilmesi, evlilik mahremiyetlerinin ortaya dökülmesi icab edecektir. Üstelik mahkemeye intikal ettikten sonra, bu evliliğin sağlıklı bir şekilde yürümesi de zorlaşır. İslâm hukukunda bir münkeri, yani dine ve hukuka aykırı işi gören herkesin diliyle, bu mümkün olmazsa eliyle men etmesi vecibedir. Bu bir tazir cezasıdır. İslâm cemiyetinde herkes bu salahiyete sahiptir. Kadının dövülmesi aile mahremiyetinin mahkemeye intikal etmesini önlemek içindir. Neticede kadın akdin gereklerini yerine getirmediği için dövülmektedir. Gerekirse erkek de dövülür ama buna ancak mahkemenin gücü yeter.

Sual:
Beyin ölümü gerçekleşmiş bir hastanın ölümüne hükmedip bağlandığı makineden çekmek dinen caiz olur mu?

Cevap;
Tıbben şuurun gitmesinden beyin ölümü denen safhaya kadar, koma-derin koma- bitkisel hayat denen safhalar geçiyor. Bunların tamamında geri dönüş, yani hastanın iyileşmesi mümkündür.
Bitkisel hayattaki insanda beynin korteks (kabuk) denen kısmı ölmüş olup, bu kısım hâfıza, zekâ, kişilik vs hususiyetlerin kontrol edildiği kısımdır. Bitkisel hayattaki hastalarda beyin sapı denilen ve hayati organların kendi kendine çalışmalarını, bir takım hayatî refleks fonksiyonları yürüten kısmı ise ölmemiş, çalışmaya devam etmektedir. Bu nedenle bitkisel hayattaki kişiler ölü kabul edilmez ve organları nakil için alınmaz.
Ancak beyin ölümü denen halde beynin korteks tabakasının hâricinde beyin sapı denilen bölümü de tamamen ölmüş olup iyileşme kat’iyyen mümkün değildir.
Yoğun bakım servislerinde koma halindeki hastalar vantilatör denen solunum cihazına bağlanır ve bu cihaz vasıtasıyla, akciğerlerin şişirilmesiyle teneffüs sağlanır. Bu hastalar cihazdan çekildiğinde önce teneffüs ve sonra kalp durur. Vantilatör desteğiyle teneffüsü temin olunan ve kalbi çalışmakta olan bu hastalarda beyin fonksiyonları mevcutsa asla cihazdan çekilmez, beyin ölümü sınıfına girmez ve bunlardan organ nakli yapılmaz. Sadece, bir müddet sonra beyin sapı ölümünün de gerçekleşmesiyle, beynin tüm fonksiyonları kaybolur. Omuriliğe bağlı basit refleksler hâricinde başka hiçbir reaksiyon alınmayan hastalar için beyin ölümü (tıbbî ölüm) teşhisi konur. Bu hâl, bitkisel hayatın ötesinde bir safhadır.
Bugüne dek beyin ölümü teşhisi konmuş hiç kimse geri dönmemiş, yani iyileşmemiştir. Beyin ölümü gerçekleşmiş herkes ya bir müddet sonra makinelere rağmen akciğer ve kalbi kendiliğinden durarak, ya da makinenin fişi çekilmek kaydıyla akciğer solunumu olmadığı için kalbi de durarak morga yollanır. Bazen beyin ölümü gerçekleşmeden de kalp durmakta, bu durumda ise pacemaker denen ve kalbe elektrik yollayarak kasılmasını, yani kan pompalamaya devam etmesini sağlayan aletler vasıtasıyla kalp çalışmaya devam ettirilmektedir. Kısaca, bugünkü tıp, beyin ölümünü gerçek ölüm olarak kabul etmektedir.
Karaciğer gibi bazı uzuvların nakli için beyin ölümü aranmakta; eğer teneffüs durmuşsa nakil gerçekleştirilememektedir. Beyin ölümü tahakkuk etmiş bir hastanın makineye bağlı olarak bırakılması astronomik masrafları gerektirebiliyor. Üstelik makineye bağlılık devası kat’i bir ilaç değildir. Devası kat’i olan ilacı kullanmak farzdır. Beyin ölümünde kalbin çalışması beyin vâsıtasıyla değil, makineden akciğerlere gelen elektrik refleksleriyle tahakkuk etmektedir. Bir hastanın ölüp ölmediği tıbbî bir hâdisedir. Tıp otoritelerinin öldü dediği hasta ölü kabul edilir. Beyin ölümü tahakkuk etmiş bir hastanın da makineye bağlantısının kesilmesinin câiz olacağı anlaşılmaktadır. Allahü a’lem bissavab.


Sual:
Gayri müslim memlekette de kanunlara uymak gerektiğinden, hız sınırını geçmek, yaya iken yol boş olsa bile yayalar için kırmızı ışık yanarken geçmek günah olur mu?

Cevap;
Trafik ve sigara içme yasağı gibi kaideler örfe girer. Örf, insanların doğru ve güzel gördüğü kaideler demektir. İslâmiyette dört delilden sonra gelen bir delildir. Kur’an-ı kerimde örfe uymak emrolunuyor. Hadis-i şerifte “Müminlerin beğendiği şeyi, Allah da beğenir” buyuruluyor. Dârülislâmda da, dârülharbde de dine ve kanunlara uymak mecburidir. Uyulmazsa günah olur. Yol boş iken kırmızı ışıkta dikkatle geçmek, belki dinen mahzurlu değil ise de, Amerika ve benzeri ülkelerde cezaya sebebiyet verebilir. Müslümanın zarar vermesi ve zarara uğraması câiz değildir.

Sual:
Bir muhasebeci, vergi kaçıran mükelleflere göz yummaktan ve onlara yardımcı olmaktan dolayı mes'ul olur mu?

Cevap;
Müşterilerinin kabahatlerini araştırmakla mükellef değildir. Gerekirse kendilerine bir defa ikaz eder. Nitekim fıkıh kitaplarının vekâlet bahsinde, dava vekilinin müvekkilinin aleyhine beyanda bulunamayacağı yazar.

Sual:
İslâmiyete göre, vergi vermenin ve fatura kesmenin hükmü nedir? Bir alışveriş yaptığımızda fiş veya fatura alma mecburiyeti var mıdır? Fiş vermeyen günaha girer mi?

Cevap;
Müslüman kanunlara riayet etmeli, suç işlememelidir. Aksi takdirde ceza ve zarara uğrar ki bu dinen câiz değildir.

Sual:
Emitasyon, sahtecilik, bir başka deyişle meşhur markaların ismiyle sahte elbise üretmek marka taklidi yapmak câiz midir?

Cevap;
Burada sahtecilik yok, taklit vardır. Marka sahibi râzı değilse, câiz olmaz. Marka sahibi râzı ise, fark bâriz ve müşteri kandırılmıyorsa câizdir.

Sual:
Kaçakçılık yapmak, kaçak mal alıp satmak caiz midir?

Cevap;
Müslüman kanunlara uymalıdır. Ceza ve zarara uğramak câiz değildir.

Sual:
Bazı Aleviler Müslümanız dediği halde, İslâmiyet ile alâkası olmayan ibâdetler yapıyorlar. İslâmiyet, bunlara ve cemevleri yapılmasına izin verir mi?

Cevap;
İslâmiyete göre idare olunan yerlerde, müslümanız diyenler, câmiden başka mâbed yapamaz. Dinin bildirdiği ibâdetlerden başka şeylere ibâdet adını veremez. Aksi takdirde mürted sayılır. Türkiye laik bir memlekettir. Herkes istediği mâbedde ibâdet edebilir. Müslümanlar câmiye, Aleviler cemevine gider. Kimse karışamaz.

Sual:
Kur’an-ı kerimde “zina etmeyin” denmeyip “zinaya yaklaşmayın” denmesinin hikmeti nedir?

Cevap;
İslâm hukukunda sedd-i zerâyi’ prensibi vardır. Kötülüğe götüren yolların, vesilelerin kapatılması demektir. “Yabancı kadınlarla baş başa kalmayınız (halvet), tokalaşmayınız (musafaha), cilveli konuşmayınız, açık saçıkken bakmayınız, çünkü bunların hepsi asıl günah olan zinaya yaklaştırır” demektir.

Sual:
Hıristiyan kızla evlenmek mahzuru var mıdır?

Cevap;
Müslüman bir erkeğin, Ehl-i Kitap, ayni Yahudi veya Hıristiyan bir kızla evlenmesi tahrimen (harama yakın) mekruhtur. Bu zamanda doğacak çocuğun dinî terbiyesi bakımından da fevkalâde mahzurludur. Müslüman bir kızın Ehl-i Kitap bir erkekle evlenmesi câiz olmadığı gibi, buna karar vermesi bile bir irtidad (dinden çıkma) sebebidir.

Sual:
Gayrımüslim memlekette de kanunlara uymak gerektiğinden, hız sınırını geçmek, yaya iken yol boş olsa bile yayalar için kırmızı ışık yanarken geçmek haram mı olur?

Cevap;
Trafik ve benzeri kaideler örfe girer. Örf, insanların doğru ve güzel gördüğü kaideler demektir. İslâm hukukunda dört delilden sonra gelen bir delildir. Trafik kaideleri âyet ve hadîslere dayanmaz ama İslâm devletinde kanunla tanzim edilir. Bu kaideler, sâlim aklın icabı ve mahsulüdür. Dünyanın her yerinde insanlar bu kaideleri bulup tatbik ederler. Dârülislâmda da, dârülharbde de örfe uymak mecburîdir. Uyulmazsa günah olur. Zaten her yerde kanunlara uymak şarttır. Aksi takdirde insan zarara uğrar. Kendisini tehlikeye atmak ve zarara uğramak dinen câiz değildir. Yol boş iken kırmızı ışıkta geçmek, mahzurlu değil ise de, bu bile Amerika ve benzeri ülkelerde cezaya sebebiyet verebilir.

Sual:
Arabayı hızlı kullanmak veya yan şeritteki başka bir arabayı tahrik edip yarışa girişmek gibi şeyler için haram denebilir mi?

Cevap;
Trafik kaideleri örf hükmündedir. Örf, İslâmiyette delildir. Uyulması vâcibdir. Uyulmazsa günaha girilir. Hele bir zarar doğarsa, günah daha da katlanır. Kanunlara riayet ise her Müslümanın uyması gereken bir vecibedir. Aksi takdirde kendisini tehlikeye atmış ve zarara uğramış olur ki âyet ve hadîslerle yasaklanmıştır.

Sual:
“Hukukun Serüveni” kitabınızı inceliyorum. Yararlanıyorum. Ancak kitabınızda geçen aşağıdaki noktaları biraz açar mısınız? Bunları savunan kaynaklar var mı? Günümüzde bedeni cezalar öngören bir hukuk dizgesi benimsenebilir mi? Nasıl hükümlüyü iyileştirir, insan haysiyetine denk düşer?
1-İslam hukukunun temel özellikleri, dinsel, bağımsız, küresel, sonsuza dek sürekli, saymaca/olaycı (kazuistik) ve daha çok hukukçular hukuku olduğu ileri sürülmüştür. Ancak bunlardan bağımsızlık, küresellik, sonsuza dek süreklilik her hukuk dizgesinin elbette amacıdır. Son, gerçek ve sonsuza dek kuralları geçerli dine dayalı bir hukuksa elbette bu iddialarla ortaya çıkması olağandır. Ancak önemli olan amaç değil, bu amacı gerçekleştirebilecek bir dizge olup olmadığıdır.
2-İslam suç hukukuna egemen ilkelerin şunlar olduğu belirtilmiştir: 1-Ceza, suçu önleyici niteliklte olmalıdır. 2-Ağır suçlar için ağır ceza verilmelidir. 3-Ceza verilen zararı giderici olmalıdır. 4-Ceza suçluyu iyileştirmelidir. 5-Ceza suçun ağırlığıyla orantılı olmalıdır. 6-Cezanın çektirilmesi suçluyu yok etmemelidir ya da ezmemelidir. 7-Ceza aynı suçu işleyen herkes için eşit olmalıdır. 8-Ceza başına buyruk değil, hukukun kaynaklarındaki belirlemelere göre verilmelidir. 9-Ceza insan haysiyetine uygun olarak yerine getirilmelidir.

Cevap;
Hukukun Serüveni’nin yazılmasından maksat umumi hukuk tarihini kısaca ortaya koymaktır. Takdir edersiniz ki İslâm hukuku da burada yerini alacaktır, ama etraflı anlatmaya yer müsait değildir. Üstelik kolay okunması ve hacmini büyütmemek endişesiyle, dipnotlarda kaynak vermekten kaçındım. Burada İslâm hukuku ile alakalı bilgiler benim İslâm Hukuku, İslâm Hukuku Tarihi ve Osmanlı Hukuku adlı kitaplarımdan özetlenerek alınmıştır.
İslâm hukukunun dinsel, küresel, sürekli oluşundan maksat, tamamen somut özelliklerdir. Bağımsızlık, Roma ve Yahudi hukuku gibi hukuk sistemlerinden müstakil olarak doğup geliştiğini; küresellik ve süreklilik, İslâm hukukunun, pozitif olarak geçerli olmadığı yer ve zamanda yaşayan her müslümanı -uhrevî müeyyide tehdidiyle- kendisine uymakla mükellef tuttuğunu ifade eder. Yani bir İslâm devleti vatandaşı, herhangi bir sebeple Fransa’da bulunurken bile, evlenirken, alış-veriş yaparken, mülkiyet hakkı kurarken İslâm hukuku prensiplerine uyması İslâm dininin gereğidir. (Hatta bu Müslüman İslâm ülkesine döndüğü zaman, bazı hukukçulara göre İslâm devletinin yargı yetkisi içine girer ve dünyevî müeyyide ile karşılaşır.) Veya vaktiyle Moğolların istila ettiği yerlerde olduğu gibi bir ülkede İslâm hukuku tatbikattan kaldırılsa bile, buradaki Müslümanların hususi hayatlarında İslâm hukukuna uyma mecburiyeti devam eder. Şu kadar ki bu son iki halde İslâm ceza hukuku, tatbik mercii devlet bulunmadığı için tatbik edilemez. İslâm hukuku, bu bakımdan pozitif hukuk sistemlerinden ayrılıyor. Fakat şimdi bir Türk vatandaşının Fransa’da iken Türkiye kanunlarına uyması veya Türkiye’de iken bile, kaldırılan bir kanunla bağlı olması düşünülemez.
Ceza hukukundaki bu prensipleri, münferid hükümlerden istifade ederek ben topladım. Bunlar Osmanlı Hukuku adlı kitabımda daha etraflı anlatılmaktadır. Bu sahada Mısırlı avukat Abdülkadir Udeh’in Türkçeye de çevrilen İslam Ceza Hukuku ve Beşeri Hukuk ve Prof. Cevat Akşit’in İslam Ceza Hukuku ve İnsani Hükümler adında iki çalışması da vardır.
İslâm hukukunun kabul ettiği aslî cezanın bedenî ceza olduğunu, para ve hapis cezalarının istisnai olduğunu elinizdeki kitabımda da belirttim. Bunun günümüz anlayışına elverişliliği veya insan haysiyetiyle uygun düşüp düşmediği hususunda - felsefî ve sosyolojik yanı ağır bastığı için- pek fikir yürütmedim. Nihayet bu kitap münhasıran bir hukuk tarihi çalışmasıdır. Sadece her hukukun kendi mekân ve zamanında, anakronizme düşmeden değerlendirilmesi kanaatindeyim. Bir başka deyişle bir hukuk sistemi, o sistemi oluşturan cemiyet ve insan yapısından bağımsız ele alınamaz. İslâm hukukunun da, bu hukuku doğuran cemiyet için tutarlı hükümler içerdiği söylenebilir. Bugün, bu cemiyet ve ferd yapısı içinde, mesela zinayı veya hırsızlığı böyle ağır bir cezayla cezalandırmanın, adaletin tecellisine ne derece elverişli olacağı söz götürür. İslâm hukuku, bir takım düzenlemeler getirirken, bu hükmün tatbikini kolaylaştıran tedbirler alıyor; diğer hükümleriyle bunun tatbikinin tutarlı oluşunu sağlamaya çalışıyor. Bunun içinden bir veya birkaç hükmün çekilip alınarak, başka bir topluma adapte edilmesi mümkün değil kanısındayım. Şu kadar ki, günümüzdeki cezalandırma anlayışının adaleti gerçekleştirmeye ne derece elverişli olduğu hususunda da kuşkularım vardır.

Sual:
Osmanlı Devleti'nde işkence yapıldığı, bu işkencelerin türlü türlü olduğuna dair bazı kitaplardan nakiller yapılıyor. Bunların aslı var mıdır?

Cevap;
İslâm hukuku işkencenin her türlüsünü yasaklar. Hayvanlara bile eziyet câiz değildir. Güya Osmanlılardaki işkence resimlerini ecnebi seyyahlar muhayyilelerinden çizmiştir. Harem gibi. Aslı yoktur. Gerçi bir cemiyette salahiyet ve güçlerini suiistimal edenler, sadistler her zaman bulunur. Suçlunun cezası bellidir. Suçu itiraf ettirmek için işkence yapılmaz. Çünki işkence korkusundan yalan söyleyebilir. Bu itiraf da makbul olmaz. Ancak bazı hallerde suç sâbit olduktan sonra, meselâ silahı veya cesedi yahud suç ortağını göstermesi için suçluya dayak atılabilir. Dayak zaten aslî bir cezadır. İşkencenin ustası İtalyan ve İspanyollardır. Engizisyonun işkenceleri pek meşhurdur.

Sual:
Zeyd evli olan Hind’e zinâ iftirasında bulundu. Daha sonra Hind recmedilerek öldürüldü. Bundan sonra Zeyd vicdanım rahat değil diyerek Hind’in yakınlarına ve de hâkime zina iftirasında bulunduğunu, aslında Hind’in suçsuz olduğunu itiraf etti. Böyle bir halde Zeyd’e zina iftirası cezası dışında bir ceza verilir mi?

Cevap;
Recm cezası verildikten sonra şahidlerden biri şahidlikten dönerse, kazf (zina iftirası) haddi vurulur ve diyetin dörtte birini öder. Ayrıca ta’zir cezası da verilebilir. Diyet mikdarı vaziyete göre hataen veya kasıt benzeri adam öldürmenin diyetidir. (İbni Abidin)

Sual:
Say bil fesad nedir? Buna dayanarak ölüm cezası verme salahiyeti kimdedir? Bunun için bir mahkeme kararı şart mıdır?

Cevap;
Say bil fesad, fesad hazırlığı yapmak demektir. Bunlar fesad çıkarmadan önce cezalandırılabilir. Çünki fesad doğduktan sonra cezalandırmak fayda etmez. Her ceza için mahkeme kararı gerekir. Padişah, başhâkim olduğu için, bu cezayı mahkemeye götürmeden verebilir. Verdiği hüküm, mahkeme hükmü sayılır.

Sual:
Kanuni Sultan Süleyman Kanunnâmesi’nde 41, 46 ve 47. maddelerde işkenceden bahsediliyor. Buradaki işkence ifadesi bugün anladığımız mânâda işkence midir, yoksa farklı bir mânâda mı kullanılmıştır?

Cevap;
Suç işlediği hukuken sâbit olan kimseyi, meselâ hırsızı çaldığı malı veya suç ortağını göstermesi için kan çıkmadan dövmek câizdir. İkrar, itiraf elde etmek için dövmek câiz olmadığı gibi, hukuken muteber bir delil de değildir.

Sual:
Ta’zir cezasında bir sınır var mıdır?

Cevap;
Had suçunun şartları tahakkuk etmemişse, faile ta’zir cezası verilebilir. Mesela hırsızlık yapmıştır, ama çaldığı mal nisabın altında kalmıştır. Zina etmiştir, ama sadece üç kişi görmüştür. Bunun sınırı da had cezasından fazla olamaz. Bunun dışındaki ta’zir suçlarında katl cezası bile verilebilir.

Sual:
Şeriatın doğru tatbik edildiği bir İslâm ülkesinde hanımların başlarını örtmesi mecburi midir? Eğer mecburi ise uymak istemeyenler insan haklarına aykırı diyebilirler veya dinde zorlama yoktur deyip karşı çıkabilirler.

Cevap;
Şeriatın tatbik edilmediği bir yerde bazı muafiyetler vardır. Mesela had cezaları infaz edilmez. Ama ibadetler, namaz, oruç, zekât, hac, tesettür, içki ve domuz eti yasağı gibi şahsî mükellefiyetler devam eder. Nitekim Mekke önceleri şeriatın tatbik edilmediği bir yer olduğu halde, bu gibi hususlar orada tatbik olunmuştur. Dinin insan hakları anlayışı farklıdır. Önce Allah hakları gelir. Allah’ın emirleri için hiç bir müslüman insan haklarına aykırı diyemez. Gayrımüslimler için zaten böyle bir mükellefiyet yoktur.

Sual:
Kanuni Sultan Süleyman Kanunnamesi’nde birkaç kez hırsızlığı zâhir olmuş kimse için, esir çalan ve dükkân açan (dükkâna delik açıp soyan) için katl cezası öngörülmüş. Mumcu ve Üçok da bu hükümlerin İslâm ceza hukukuna aykırı olduğunu iddia etmişler. Esir çalmak hadd grubuna giren hırsızlık suçunu teşkil eder mi?

Cevap;
Küçük hür çocuğun, yahut mecnûn hâlinde veya âmâ olsa bile kendisinin kim olduğunu anlatabilecek derecede büyük kölenin çalınması ile sirkat haddi (hırsızlık suçu) teşekkül etmez. Büyük köle zorla götürülürse gasb, hileyle götürülürse aldatma olup, çalma olmaz. Böyle kimseyi ta'ziren idam etmek câizdir.
Bir kimse bir ev veya dükkânı delip oradan içeri girerek nisab mikdarı malı yola attıktan sonra çıkıp onu alsa eli kesilir. Çünkü bu gibi şeyler hırsızların âdet edindiği hilelerdendir. Delme, içeri girme, içerdeki malı dışarı atma sonra çıkıp onu almanın hepsi bir iş sayılır. Eğer attığı malı almasa yahut başkası alsa bu kimse malı zâyi edici ve telef edici sayılır, hırsız sayılmaz. Kendisine bu malı ödemek vâcib olur, eli kesilmez.
Hükümdarın bir kaç defa hırsızlık yapan kimseyi, çocukları kaçırmayı adet haline getirenleri siyaseten öldürmesi caiz olur. Bunların hiç birisi İslâm ceza hukukuna aykırı değildir. Zira mevcut bir şer’î hükmü kaldırmış veya değiştirmiş değildir. Hükümdar, kendisine tanınan salahiyeti kullanmaktadır. (İbni Abidin)

Sual:
el-Ehadisu'l-Arbain fi Vucubi Ta'ati Emiri'l-Mü'minin. (Beirut: 1312/1893) isimli eseri Sultan Hamid toplatmış mıdır?

Cevap;
Sultan Hamid zamanında her türlü kitap Maarif Nezâreti'ndeki bir âlimler encümeninin tasdikinden geçmedikçe basılamazdı. Beyrut’taki Hıristiyan matbaalar veya İstanbul'daki Acem denilen İranlı matbaacıların ruhsatsız olarak bastığı dinî ve her çeşit kitap toplanır, hamam külhanında yakılırdı. Muhalifleri padişahın dinî eserleri yaktırdığını söyleyerek menfi propaganda yapmışlardır.

Sual:
Had ve ta’zir suçlarında Allah hakkını ihlâl eden suçlar aleniyete intikal etmedikçe suç teşkil etmezler. Bunlardan gayrimeşru delil de elde edilemez. Ancak gayrımeşru delil elde etmek için dahi olsa hakkullahı ihlal eden bir suç (meselâ zina suçu) aleniyete intikal ettirilse, bu suçtan ötürü ceza verilmeyecek midir? İslâm hukuku bu şekilde ortaya çıkan bir hakikate gözlerini yumacak mıdır? Burada bahis mevzuu suçun aleniyet kesbetmesi dolayısıyla amme nizamının bozulduğu göz ardı mı edilecektir?

Cevap;
Hukukullahı (Allah haklarını) ihlal eden suçlar, aynı zamanda cemiyeti ihlâl eden suçlardır. Bu sebeple eğer açığa çıkmamışsa, suç teşekkül etmemiş demektir. Böyle bir delil elde edilmişse, bunun delil olarak kullanılması şüphelidir. Şüphe had cezasını düşürür.

Sual:
Kuran-ı kerimde zina yapan kadınları recm edin diye bir âyet var mıdır? Peygamberimiz recm hâdisesini tasvip etmiş midir? Ben Kuran-ı kerimde recm âyeti diye bir âyet okumadım. Ama hadîslerde var olduğunu, mezhep imamlarının da bunu tasvip ettiğine dair bilgiler buldum. Ama bu kaynaklar ne kadar güvenilir, bilemedim. İslâmiyette evli bir kadının zina yapma cezası ölüm müdür? Doğu ve Güneydoğuda, hatta Türkiye’deki namus cinayetleri adı altında öldürülen ve adına da İslâm hukuku ve Kuran-ı kerim ile de destekledikleri söylenen bu mevzu hakkında sizden bilgi almak isterim. Haksız yere adam öldürmenin cezasının cehennem olduğuna dair âyet var. Ama benim anlamadığım bir cana kıymanın haklı kabul edildiği hâdiseler nelerdir. Bunların için de zina var mıdır?

Cevap;
Recm, Hazret-i Peygamberin tatbikatıyla sabittir. Kur’an-ı kerimde de buna işaret vardır. Başından zifafla neticelenmiş evlilik geçen Müslüman, hür, kör ve sağır-dilsiz olmayan bir erkek veya kadın, zina ederken 4 erkek, hür, Müslüman ve adil kimse görse ve mahkemede şahitlik etse, bu kadın ve erkek recmedilir. Musa aleyhisselamın şeriatında da bulunan bu cezayı Hazret-i Peygamber tatbik etmiştir. Bu husus bütün hadis kitaplarında geçer. İnkârı mümkün değildir. Ancak sabit olması ve tatbiki fevkalâde zordur. Bu sebeple tarihte çok az rastlanır. Namus cinayeti ile recmin alakası yoktur. Çünki recm, darülislamda, yani İslâm kanunlarına göre idare edilen memleketlerde tatbik edilebilir. Ayrıca buna ancak mahkeme karar verir ve yalnızca devlet tatbik eder.

İslâmiyette dört yerde idam cezası tatbik edilir. Kasden adam öldüren, ölenin yakınları isterse idam edilir. Yol kesip mal alıp adam öldüren asılır. Mürted olup tövbe etmeyen erkek öldürülür. Hür, Müslüman, başından evlilik geçmiş birinin zina ettiği ikrarı ile yahud dört hür, Müslüman, âdil erkeğin şahidliği ile sâbit olan kimseye idam cezası verilir. Bunun dışında cemiyet için zararlı olan, mesela hırsızlığı, adam kaçırmayı âdet edinen kimseler gibi kimseler siyaseten öldürülebilir.

Sual:
Devletin verdiği vazife, bir kişinin canını yakıyorsa, bu vazifeyi yerine getirmek câiz midir? Devlete ve devlet malına zarar veren kişilere acımamak haram mıdır/caiz değil midir?

Cevap;
Allah'a isyan olan yerde mahlûka itaat yoktur. Ancak itaat etmediği takdirde canına, uzvuna, malına, dinine bir zarar gelecekse, ikrah olur, özür olur. Bir başkasının canını yakmak şer'î veya kanunî bir sebeple ise, elbette üzerine düşen vazifeyi yerine getirmek gerekir. Dine veya kanuna aykırı davranan, neticesine katlanır. Yine de bir fitneye sebebiyet vermeyecekse, insanlara acımalı, tolerans göstermelidir.

Sual:
Kadınları tâciz eden kişiyi korkutmak için dövmek câiz midir?

Cevap;
Polise bildirmelidir.

Sual:
Trafik kaidelerine uymamak günah mıdır? Trafik kazâsındaki ölüm yahut yaralanmadan dolayı tazminat almak câiz midir? Diyet veya tazminatın miktarı ne kadardır?

Cevap;
Trafik kaideleri örfe girer. Uymak vâcibdir. Dârülharbde, hata benzeri adam öldürmenin cezası Hanefî mezhebinde yalnızca keffarettir. Diyet gerekmez. Diğer üç mezhebde ise diyet ödenir. Tazminatı bu üç mezhebe göre almak ve vermek câiz olur.

Sual:
Emre Kongar, Tarihimizle Yüzleşmek adlı kitabının (42. Baskı) 58. sahifesinde, "Saraya sızdığı öğrenilen Hurufilere karşı Veziriazam Mahmud Paşa ve Edirne'de Üç Şerefeli Câmi'de müderrislik yapan müftü Fahreddin-i Acemî derhal harekete geçmişler; müftü hem Hurufîlerin yakılması için fetvâ vermiş; hem de bizzat diri diri ateşte yakılmalarını gerçekleştirmiştir" diye yazıyor. Osmanlı Hukuku'nda teorik veya pratik olarak yakarak cezalandırma mevcut mudur?

Cevap;
Zındıkların yakılacağına dair ictihadlar var ise de, makbul değildir. Nitekim Hazret-i Ali zındıkları yakmış; "Ateşle azap ancak Allaha mahsustur" hadis-i şerifini söyleyince, bunu işitseydim, yakmazdım buyurmuştur. Hurufîler yakılmamış, öldürülmüştür. Osmanlı klasik metinlerinde yakmak, zındığı öldürmek demektir. Çünki ölünce cehenneme gidecektir. Osmanlı hukuk tarihinde idam cezaları eşkiyalıkta asarak, bunun dışında en seri öldürme şekli olan başını keserek infaz olunuyor.

Sual:
Zâbıta ve belediyecilik gibi amme memuriyetlerini yerine getirirken nasıl davranmak gerekir? Seyyar satıcıların mallarını bazen ellerinden alıyoruz ve seyyar arabasını kırıyoruz. Vatandaşa verdiğimiz zararlardan mesul olur muyuz?

Cevap;
Bir memur, kanunların icabını yerine getirirken işlenenlerden mesul olmaz. Ancak vazife yaparken verilen emir suç ve günah teşkil ediyorsa yapılmaz. Seyyar satıcının arabasını kırmak, israfa girer ve câiz değildir. İnsanlara acımalıdır. İnsiyatif kullanmalıdır.

Sual:
Yüze tokat vurmanın hükmü nedir? Bazıları yüze tokat vurmanın mekruh olduğunu söylüyor, bu hüküm doğru mudur?

Cevap;
Vâsıtasız yaratıldığı için hiç bir canlının yüzüne vurmak câiz değildir.

Sual:
İslâm devletinde hükümdarın nassların boşluk bıraktığı sahalarda hüküm koymasının mahiyeti nedir? Bir hocamız, taaddüd-i zevcat (çok kadınla evlenme) mevzuunu anlatırken, hükümdarın birden fazla evliliği yasaklaması sedd-i zerâi mahiyetindedir. Kişi tek eşliyken zinaya düşme tehlikesi doğarsa, harama düşmemek için sedd-i zerâiyi dikkate almaz; dörde kadar evlenebilir demişti. Bu beyan sahih midir? Sahihse, dinin serbestlik tanıdığı sahalardaki tüm hükümdar emirleri aynı mahiyette midir? Bu emirlere uymayanlar günaha girmez denilebilir mi?

Cevap;
Hükümdar, dinin mübahlarını emredebilir veya yasaklayabilir. Bunu yaparken keyfî davranamaz; maslahatı, umumun menfaatini gözetir. Hükümdarın bu emrine uymak vâcibdir. Keyfî ise, uymayan, uymadığı için değil, kendisini tehlikeye attığı için günaha girebilir. Hâlihazırda taaddüd-i zevcatın yasaklanması, keyfî bir tatbikattır. Aksine emredilmesi umumun faydasınadır.

Sual:
İslâmiyette recm cezası var mıdır?

Cevap;
Hadd suçu olan zinâ, birbirleriyle evlilik ve mülkiyet gibi bir bağ bulunmayan iki tam ehliyetli, görebilen ve konuşabilen Müslüman veya zimmînin, isteyerek sarhoş olsa bile, kendi rızâları ile cinsî temasta bulunmasına ve bunu yaparken dört erkek, hür, âdil Müslüman tarafından yakalanması demektir. Zinâ suçu, dört erkek, hür, âdil, Müslüman şâhidin beraberce ve hâkimin huzûrunda “bu ikisini zinâ hâlinde gördük” demeleri ile veya fâillerin hâkim huzûrunda ayrı ayrı dört kere ikrar etmesiyle sâbit olur. İkrarda ikisinden biri inkâr ederse veya ikrardan sonra vazgeçerlerse, hadd sâkıt olur. Evli olmayan bir kadının gebe kalması durumunda da kadına hadd tatbik edilir.
Zinâ haddi sâbit olduğu zaman, İslâm memleketinde tatbik edilecek cezâ müşahhas vak’aya göre değişir: Muhsan olan, yani evli veya başından zifafla neticelenmiş bir evlilik geçen Müslüman erkek ve kadının cezâsı bir meydanda ölünceye kadar recmolunmak, yani taşlanmaktır. Cezâya önce hâkim ve şâhidlerin başlaması lâzımdır. Şâhidlerden birisi ölerek, gâib olarak veya hâzır olup da, herhangi bir sebeple cezâya katılmazsa, hadd sâkıt olur. İnfazdan evvel, hükmü veren hâkimin ölümü veya azli haddi düşürür; yeniden muhakeme yapılıp delillerin değerlendirilmesi lâzımdır. Suçlular, ölünce yıkanır, kefenlenir ve cenâze namazları kılınır. Recm, Tevrat’ta ölüm cezâsının infaz şekli ve zinâ suçunun yegâne cezâsı olarak öngörülmüştü. İslâm hukukunda, başından nikâh geçmemiş kimsenin zinâsı durumunda, bu cezâ hafifletilmiş; recm ise, nikâh müessesesinin kudsiyet ve ciddiyetini, bu arada diğer eşin hakkını muhafaza maksadına mâtuf olarak kabul edilmiştir.
Muhsan olmayan kimsenin hadd cezâsı, yüz sopa (celde) vurmaktır. Sopa, küçük parmak kalınlığında ve budaksız ağaçtan olur. Dayaktan sonra, hâkim dilerse, suçluyu bir sene şehirden çıkarır. Köleye zinâ haddi cezâsının yarısı (elli celde) verilir. İmam Ebû Hanîfe, ücret karşılığı zinâ yapanları (fâhişeleri), cemiyet düzenini diğerleri gibi rencide etmediği gerekçesiyle hadd cezâsına müstehak görmez; fakat ikisinin de şiddetli ta’zîr ve pişman olana kadar hapsedileceğini söyler. İmameyne göre ikisine de hadd cezâsı yapılır.
Zinâ haddinin tatbik edilebilmesi için gereken şartlar tahakkuk etmediği zaman cezâ verilemez. Meselâ dört yerine üç şâhidin görmesi ile zinâ haddi oluşmaz. Bu durumda başka bir suç teşekkül eder ve fâile ta’zîr cezâsı verilir. Osmanlı kanunnâmelerinde, zinâ için verilmesi öngörülen dayak ve para cezâları, hadd cezâsı verilemeyen zinâ suçlarında, suçun cezâsız kalmaması için getirilmiş tedbirlerdir.
Zinâ haddi, Kur’an-ı kerîm ve sünnet-i nebevî ile sâbittir. Nitekim Hazret-i Peygamber zamanında bu cezâ birkaç defa tatbik olunmuştu. Zinânın cezâlandırılması, insanın yaratılışından bu yana hemen her cemiyette rastlanan bir tatbikattır. Bunun sebebi de, cemiyette fuhşun yayılmasına mâni olmak ve dinin gayelerinden biri olan neslin muhafazası maksadına mâtuftur. Nitekim İslâm cemiyetinde, zinâya giden yollar kapatılmış; buna rağmen sözkonusu fiili işleyenlere ağır cezâ getirilmiştir. Hadd cezâlarının konuluş gayesi, öncelikle cemiyet nizâmını muhafazadır. Zinâ haddi de, fuhşa engel olmak için getirilmiştir. İslâm cemiyetinde evlilik kolaylaştırılmış, buna kudreti olamayanların evlendirilmesi teşvik edilmiştir. Evlilik mesuliyetlerini yerine getiremeyip, beraberliğini yürütemeyenlerin kolayca ayrılması da meşru görülmüştür. Günlük hayatta yabancı kadınlarla erkeklerin birbirinden ayrı bir hayat sürdürmeleri esası getirilmiştir. Kur’an-ı kerîmde zinâya yaklaşılmaması gerektiği, bunun kötü bir yol olduğu ifade edilmiştir. Zinânın, âileler arasında kötülük ve geçimsizliğin doğmasına, soyların karışmasına, cemiyete düşman, talihine küskün çocukların çoğalmasına, cemiyet hayatında namus ve iffetin kaybolmasına, düşmanlıkların yayılmasına sebebiyet verdiği nazara alınmıştır. Bu çok ağır neticelerin yanında, verilen cezâların ağırlığının ikinci planda geldiği düşünülmüştür. Nitekim cezâ, öncelikle suçu önlemeye müteveccihtir. Zinâ yapanları, o esnâda dört erkek, hür, âdil Müslüman şâhidin birlikte görmeleri, olacak şey değildir. Ancak, umumî yerlerde açıkça yapılınca görebilirler. Buradan anlaşılıyor ki, bu ağır cezâ, zinâ yapıldığı için değil, bu çirkin işin yayılması sebebiyledir. Bu cezânın tatbiki için aranan şartlar gayet ağırdır. Ayrıca cezâ, en ufak bir şüphe ile düşmektedir. Bu sebeple İslâm tarihi boyunca tatbiki son derece nâdir olmuş; Osmanlı Devleti’nde de recm cezâsı, bir defa, XVII. asırda infaz edilmiştir. Bunu tarihçi Nâimâ Efendi bildirmektedir. Hâdise o kadar alışılmadık gelmiştir ki, padişah Sultan IV. Mehmed bile infazı seyretmek üzere meydanda hazır bulunmuştur.
Recm cezâsı Tevrat’ta da vardı (Tesniye 22/22). Bir gün Medine’deki Yahûdîler, zinâ ettikleri ithamıyla evli iki Yahûdî’yi (değnek cezâsı verirse kabul etmek, recm cezâsı verirse kaçınmak niyetiyle) Hazret-i Peygamber’in huzuruna getirmişlerdi. Medine vesikası denilen anlaşma gereğince, Hazret-i Peygamber Medine’ye geldikten sonra artık devlet başkanı sıfatıyla burada yaşayan herkesin dâvâlarına bakmaya başlamıştı. Bunların suçları sâbit olduktan sonra Hazret-i Peygamber Yahûdîlere zinânın Tevrat’taki cezâsının ne olduğunu sordu; onlar da  tahmîm diye cevap verdiler. Tahmîm, zifte bulanmış değnekle kırk defa vurduktan sonra suçlunun yüzü siyaha boyanarak bir merkebe bindirilip sokaklarda gezdirilmesidir. Nitekim Hazret-i Peygamber Medine’ye gelene kadar Yahûdîler, aralarından bu suçları işleyenler hatırlı kimselerse, recm yerine, tahmîm ile yetinmekteydiler. Daha önceden de birgün böyle tahmîme şâhid olan Hazret-i Peygamber, Yahûdî bilginlerinden birisine yemin verdirerek işin aslını öğrenmişti. Bu hâdisede de Hazret-i Peygamber, Yahûdîlerin en bilginimiz diye ortaya sürdükleri İbn Sûrya ile tenhâda konuşarak ona “Bu suçun Tevrat’taki cezâsının recm olduğunu bilmiyor musun?” diye sorunca, o da “Allah için evet ya Ebe’l-Kâsım! Bunlar senin Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu kesin olarak bilir ve fakat hased ederler” diye cevap verdi; ancak sonra ırkdaşlarının baskısıyla bu sözünü inkâr etti. (Bir başka rivâyette Müslümanlığı kabul etmeden önce bir Yahûdî bilgini olan Sahâbî Abdullah ibn Selâm, zinânın Tevrat’taki cezâsının recm olduğunu söyleyerek Yahûdîleri yalanladı). Hazret-i Peygamber de bunun üzerine recm kararı vermiş ve “Tevrat’a göre hükmediyorum” demiştir. İşte bu hâdise üzerine Mâide sûresinin 41 ve devamındaki âyetler nâzil olmuştur ki bunlar konu açısından çok mühimdir:  41. Ey Peygamberim! Kalbleri îman etmediği halde ağızlarıyle "inandık" diyen kimselerden ve Yahûdîlerden küfür içinde yarışanlarının hali seni üzmesin. Onlar durmadan yalana kulak verirler ve senin huzuruna gelmeyen bazı kimselere kulak verirler; sözleri Allah tarafından konuldukları yerlerinden kaydırıp değiştirirler. "Eğer size şu hüküm verilirse hemen alın, o verilmezse sakının!" derler. Allah birini şaşırtmak isterse, sen Allah'a karşı, onun lehine hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah'ın kalblerini temizlemek istemediği kimselerdir. Dünyada rezillik onlaradır ve âhirette onlara büyük bir azap vardır. 42. Onlar, hep yalana kulak verir, durmadan haram yerler. Sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Ve eğer hüküm verirsen, aralarında adâletle hükmet. Allah âdil olanları sever. 43. İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında olduğu halde nasıl seni hakem kılıyorlar da sonra, bunun arkasından yüz çevirip gidiyorlar? Onlar inanmış kimseler değildir. 44.  İçinde hidâyet ve nur bulunan Tevrat'ı elbette biz indirdik. Kendilerini Allah’a vermiş peygamberler, onunla Yahûdîler hakkında hükmederlerdi. Allah'ın kitabını korumaları kendilerinden istendiği için Rablerine teslim olmuş zâhidler ve bilginler de onunla hükmederlerdi. Hepsi onun hak olduğuna şâhittiler. Şu halde Ey Yahûdîler ve hâkimler! İnsanlardan korkmayın, benden korkun. Âyetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir. 45. Biz Tevrat’ta cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşılıklı kısas yazdık. Bununla beraber kim hakkından vazgeçerse, bu onun günahlarına keffâret olur. Ve kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.  46. O peygamberlerin ardından, Tevrat’ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu Îsâ’yı gönderdik. Ve ona, içinde hidâyet ve nur olan kendinden önceki Tevrat’ı tasdik eden İncil’i sakınanlara nasihat ve yol gösterici olarak verdik. 47. İncil ehli de Allah’ın ona indirdikleri ile hükmetsinler. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar fâsıkların ta kendileridir.  48. (Ey Peygamberim!) Sana da, geçmiş kitapları tasdik eden ve onları kollayıp koruyan Kuran’ı hak ile indirdik. Onların aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzu ve heveslerine uyarak, sana gelen haktan sapma! Biz, herbiriniz için bir şeriat ve yol belirledik. Eğer Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı, fakat size verdiklerinde sizi denemek istedi. Öyleyse iyiliklere koşun. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, ihtilafa düştüğünüz şeyleri size haber verir. 49. Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet ve onların keyiflerine uyma. Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmalarından sakın. Eğer Allahın hükmünden yüz çevirirlerse, bil ki Allah, bir kısım günahları sebebiyle onları cezâlandırmak istiyor. Zaten insanların birçoğu da yoldan çıkmışlardır. 50. Yoksa Câhiliye devri hükmünü mü arıyorlar? Yakinen bilen bir millet için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır? [Bu âyetlerin söz konusu hâdiseyle ilgili değil de yine Yahûdîler arasında cereyan eden bir cinâyet (adam öldürme) dâvâsı sebebiyle indiğini savunanlar da vardır. Nitekim recm, Yahûdîlikte her çeşit ölüm cezâsının infaz şeklidir. Binâenaleyh evlilerin zinâsına münhasır değildir.]
Bu hâdise ile ilgili sünnet kaynaklarında şu bilgiler vardır: Ebû Hüreyre anlatıyor: Yahûdîlerden bir kadınla bir erkek zinâ yaptılar. Birbirlerine: "Bizi şu peygambere götürün. Çünkü bir kısım hafifletmeler getiren bir peygamberdir. Bize recm dışında fetvâlar verirse kabul eder, Allah indinde O'nun hükmünü kendimize delil kılarız ve: (Peygamberlerinden bir peygamberin bize verdiği fetvâlarla amel ettik, hevâmıza uymadık) deriz" dediler.  Mescidde Eshâbıyla birlikte oturmakta olan Hazret-i Peygamber'e gelerek:  "Ey Ebe'1-Kâsım, zinâ yapan kadın ve erkek hakkında kanaatin nedir?" dediler. O, onlara tek kelime söylemeden Beyt-i Midrâslarına geldi (Beyt-i Midrâs, dinî tahsil yapılan yer, havra mânâsındadır). Kapıda durarak: “Hazret-i Mûsâ'ya kitabı indiren Allah aşkına söyleyin, muhsan olan birisi zinâ yapacak olursa bunun Tevrat'taki hükmü nedir?” diye sordu.  "Yüzü siyaha boyanır, eşek üzerine ters bindirilir ve dayak atılır."  Yahûdîlerden bir genç (bu cevaba katılmayıp) susmuştu. Hazret-i Peygamber, onun suskunluğunu görünce sualinde ısrar etti. Bunun üzerine genç: "Mâdem ki sen bize Allah'ın adına yemin veriyorsun (gerçeği söyleyeceğim): Biz Tevrat'ta recm emrini görüyoruz" dedi. Hazret-i Peygamber: “Allah'ın emrini hafifletmenizin başlangıcı nasıl oldu?” diye sordu. (Genç) şu cevabı verdi: “Krallarımızdan birinin bir yakın akrabası zinâ yaptı. Kralımız, recmi ona tatbik etmedi. Sonra halka mensup bir âileden bir erkek zinâ yaptı. Bunu recmetmek istedi. Ancak adamın kavmi buna mâni’ olup: (Sen yakınını getirip recmetmedikçe biz de adamımızın recmedilmesine müsâade etmeyeceğiz!) dediler. Bunun üzerine, aralarında şimdiki cezâyı vermek üzere anlaşıp sulh yaptılar”. Bu açıklama üzerine Hazret-i Peygamber: “Ben Tevrat'taki âyetle hükmediyorum!” dedi ve onların recmedilmelerini emretti ve recmedildiler. Büyük hadîs âlimi Zührî, Mâide sûresinin “İçinde hidâyet ve nur bulunan Tevrat'ı elbette biz indirdik. Kendilerini Allaha vermiş peygamberler, onunla Yahûdîler hakkında hükmederlerdi. Allah'ın kitabını korumaları kendilerinden istendiği için Rablerine teslim olmuş zâhidler ve bilginler de onunla hükmederlerdi....” meâlindeki 44. âyetinin bu hâdise üzerine indiğini ve Hazret-i Peygamber’in de bu peygamberlerden biri olduğunu söyler [Ebû Dâvud: Hudûd 26, (4450, 4451)].
Abdullah ibni Ömer’e göre ise bu hâdise şöyle cereyan etmiştir: Yahûdîler, Hazret-i Peygamber’e gelip, kendilerinden bir erkekle kadının zinâ yaptığını söylediler. Hazret-i Peygamber onlara: “Recm hakkında Tevrat'ta ne hüküm vardır?” diye sordu. Onlar: "Teşhir edip rezil ederiz ve dayak atarız" dediler. Abdullah ibni Selâm: "Yalan söylüyorsunuz! Zinânın Tevrat'taki cezâsı recmdir" dedi. Hemen Tevrat'ı getirip açtılar. İçlerinden Abdullah ibn Sûrya adında biri elini recm âyetinin üzerine koydu. Sonra, âyetten önceki kısımlardan okumaya başlayıp (kapadığı kısmı atlayarak arka kısmını okumaya devam etti. Abdullah ibn Selâm müdahale edip: "Kaldır elini!" dedi. Adam elini çekti, tam orada recm âyeti mevcuttu. Bunun üzerine: "Ey Muhammed, Abdullah doğru söyledi. Tevrat'ta recm âyeti mevcuttur!" dediler. Hazret-i Peygamber derhal o iki zâninin recmedilmesini emretti ve recmedildiler [Buhârî: Hudûd 37, 24, Cenâiz 61, Menâkıb 26, Tefsir, Âl-i İmran 6, İ'tisâm 16, Tevhid 51; Müslim: Hudûd 26, (1699); Mâlik: Hudûd 1, (2, 819); Tirmizî: Hudûd 10; Ebû Dâvud: Hudûd 26, (4446, 4449)].
İşte Hazret-i Peygamber’in bu tatbikatı, hukukçular arasında hayli ihtilâf doğurmuştur. Bunlardan bir kısmına göre Hazret-i Peygamber eski şeriatlerin hükmünü tatbik etmiştir. Diğer bir kısmı ise Hazret-i Peygamber’in artık bunu kendi şeriatinin hükmü olarak tatbik ettiğini ileri sürmüşlerdir. Bir kısım hukukçu da, Hazret-i Peygamber’in verdiği recm cezâsı, yabancılara kendi hukuklarını tatbikten ibarettir, görüşündedir. Ancak Hazret-i Peygamber daha sonra Yahûdî olmayanlardan da aynı suçu işleyenlere recm cezâsı verdiği nazara alınırsa bu görüşün isâbetli bulunmadığı anlaşılır. Nitekim genel prensibe göre, İslâm ülkesinde bulunan gayrımüslim vatandaşlar (zimmîler) ve ecnebîler cezâ dâvâları bakımından İslâm hukukuna tâbi’dirler.
Hanefîler, Hazret-i Peygamber’in Tevrat’ın hükmünü icrâ ettiğini, nitekim eski şeriatlerin neshedilmemiş hükümlerinin İslâm hukukunda da câri olduğunu, ancak Hazret-i Peygamber’in bunu artık kendi şeriatinin bir hükmü olarak tatbik ettiğini ve böylece bu hükmün artık İslâm hukukuna ait bir hüküm haline geldiğini, nitekim “(Yahûdîlerin) öldürdükleri (terkettikleri) bir sünneti diriltmeye ben daha lâyıkım” sözünden de bunun anlaşıldığını söylerler [Cessâs, IV/92]. Mâlikî âlimi Kurtubî, Hazret-i Peygamber’in burada Tevrat’a göre hüküm verdiğini, nitekim “Tevrat’a göre hükmediyorum” sözünden bunun açıkça anlaşıldığını, kaldı ki eski şeriatlerin hükmünün neshedilmedikçe muteber olduğunu söyler [Tefsir-i Kurtubî, VI/116, 178-179.] Hanbelîlere göre ise, Hazret-i Peygamber bu hâdisede Tevrat’a göre değil, kendisine vahyedilene göre hükmetmiştir. Bunun delili de Mâide sûresinin “Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet ve onların keyiflerine uyma. Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmalarından sakın” meâlindeki 49. âyetidir. Tevrat’a mürâcaat etmekle, onlara kendi vereceği hükmün buna uygun olduğunu ve kendilerinin bizzat kendi mukaddes kitablarına muhalefet ettiklerini göstermek istemiştir [İbn Kudâme, el-Muğnî, VIII/164]. Şâfiîler de bu görüştedir [İbn Hacer el-Heytemî: Tuhfetü’l-Muhtâc Şerhu Minhâc, VII/336.]
İslâm hukukçularının bir kısmı, recm cezâsının bir âyetle İslâm hukukunda da emredildiğini; bu âyetin tilâvetinin neshedildiğini, ancak hükmünün bâki kaldığını bildirmektedir. Bu âyet şöyledir: “Evli kadın ve erkek zinâ ederse, ikisini de Allahdan bir azâb olarak recmedin!”. Nitekim Abdullah ibn Abbas, Hazret-i Ömer’in bir hutbesinde şöyle dediğini rivâyet ediyor: “Allah’ın peygamberi Muhammed’e indirdiği kitapta recm âyeti de vardı. Biz bu âyeti okuduk ve ezberledik. Ayrıca, Hazret-i Peygamber, zinâ yapana recm cezâsını tatbik etti, ondan sonra da biz tatbik ettik. Ben şu endişeyi taşıyorum: Aradan uzun zaman geçince, bazıları çıkıp: "Biz Allah’ın kitabında recm cezâsını görmüyoruz (deyip inkâra sapabilecek ve) Allah'ın kitabında indirdiği bir farzı terkederek dalâlete düşebilecektir. Bilesiniz, recm, kadın ve erkekten muhsan olanların zinâları, -delil veya hâmilelik veya itiraf yoluyla- sübut bulduğu takdirde, onlara tatbik edilmesi gereken, Allah’ın kitabında mevcut bir haktır. Allah'a kasemle söylüyorum, eğer insanlar: "Ömer, Allahü teâlânın kitabına ilâvede bulundu" demeyecek olsalar, recm âyetini Kitâbullah'a yazardım" [Buhârî: Hudûd 31, 30, Mezâlim 19, Menâkibu'l-Ensar 46, Megâzi 21, İ'tisâm 16; Müslim: Hudûd 15, (1691); Mâlik: Hudûd 8, 10, (823, 824); Tirmizî: Hudûd 7, (1431); Ebû Dâvud: Hudûd 23, (4418).
Abdullah ibn Abbas ayrıca konuyla ilgili şu bilgileri de veriyor: “Allah Kur'ân’da: “Kadınlarınızdan fuhşu irtikab edenlere karşı içinizden dört şâhid getirin. Eğer şehâdet ederlerse onları ölüm alıp götürünceye, yahud Allah onlara bir yol açıncaya kadar kendilerini evlerde alıkoyun, insanlarla ihtilâttan menedin” buyurdu (Nisâ: 15).  Cenab-ı Hakk, bu âyette (zinâ meselesinde) önce kadını zikrettikten sonra, erkeği kadınla birlikte ele alarak şöyle demiştir: “Sizlerden fuhşu irtikab edenlerin her ikisini de (kınayarak) eziyete koşun. Eğer tevbe edip (nefislerini) ıslâh ederlerse, artık onlara (eziyetten) vazgeçin. Çünki Allah tevbeleri çok kabul eden, en çok esirgeyendir” (Nisâ: 16). Cenab-ı Hakk bu âyeti, celde âyetiyle neshederek şöyle buyurdu: “Zinâ eden kadınla, zinâ eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız bunlara, Allah'ın dinini tatbik hususunda, acıyacağınız tutmasın. Mü'minlerden bir zümre de bunların azâbına (bu cezâlarına) şâhid olsun” (Nur: 2). Sonra Nur sûresinde recm âyeti nâzil oldu. Önceki (celdeyi emreden) vahiy, bekâr (zâni) içindi. Sonra recm âyeti tilâvetten kaldırıldı, ancak hükmü bâki kaldı” [Ebû Dâvud: Hudûd 23, (4413).]
Hazret-i Peygamber’in, başından zifaf gerçekleşen evlilik geçtiği halde zinâ yapanlara bizzat recm cezâsı tatbik ettiği yine sünnet kaynaklarında zikredilmektedir : Bunlardan, Kütüb-i sittede yer alanlar şunlardır: 1.Tirmizî: Hudûd 22, (1452); Ebû Dâvud: Hudûd 7, (4379); 2.Tirmizî: Hudûd 21, (1451); Ebû Dâvud: Hudûd 28, (4458, 4459); Nesâî: Nikâh 70, (6,124); İbn Mâce: Hudûd 8, (2551); 3.Tirmizî: Ahkâm 25, (1362); Ebû Dâvud: Hudûd:27, (4456, 4457); Nesâî: Nikâh 58, (6,109-110); İbn Mâce: Hudûd 35, (2607); 4. Müslim: Tevbe 59, (2771); 5. Müslim: Hudûd 22, (1695); Ebû Dâvud: Hudûd 24, 25, (4434, 4441); 6. Ebû Dâvud: Hudûd 24, (4438, 4439); 7. Müslim: Hudûd 24, (1696); Tirmizî: Hudûd 9, (1435); Ebû Dâvud: Hudûd 25, (4440, 4441); Nesâî: Cenâiz 64, (4, 63); 8. Buhârî: Muhâribin 30, 32, 34, 38, 46, Vekâlet 13, Şehâdât 8, Sulh 5, Şurüt 9, Eymân 3, Ahkâm 39, Haberu'I-Vâhid I, İ'tisâm 2; Müslim, Hudûd, 25, (1697,1698); Muvatta: Hudûd 6, (2, 822); Tirmizî: Hudûd 8, (1433); Ebû Dâvud: Hudûd 25, (445); Nesâî: Kudât 21, (8, 240, 241); İbn Mâce: Hudûd 7, (2549); 9. Buhârî: Hudûd, 21, 37; Müslim: Hudûd 29, (1702).
Râşid halifelerden Hazret-i Ömer’in [Ebû Dâvud: Hudûd 16. (4399, 4400, 4401, 4402)], Hazret-i Osman’ın [Mâlik: Hudûd 11 (2, 825)] ve Hazret-i Ali’nin [Buhârî: Hudûd 21] de recm cezâsı tatbik ettiği bilinmektedir. Recm cezâsı hakkındaki âyeti, rivâyeti haber-i vâhid ile geldiği için Kur’an’dan kabul etmeyen hukukçular, bu arada Hanefîler, recm cezâsının delili olarak sünneti esas alırlar.
“Mümin cariyeler evlendikten sonra zina ederlerse, onlara, hür kadınlara verilen cezanın yarısı verilir… Allah size bilmediklerinizi açıklamak ve sizden öncekilerin yolunu göstermek istiyor” meâlindeki âyet-i kerimelerden (Nisâ: 25-25) recm cezasına şer’î mesned olduğunu söyleyenler de vardır. Burada öncekilerin yolundan maksat Tevrat’tır. Köleye hüre verilen cezanın yarısı tatbik olunacağından, recm de bölünemeyeceğinden önce evli kölenin zinasındaki cezayı; sonra da evli hürlerin zinasının cezasının bildirildiğini söyler. Kur’an-ı kerimin alâkalı hükümleri Tevrat’takilere benzediği halde; bekârın zinâsındaki 100 değnek cezası Tevrat’ta olmadığı için âyet-i kerimede açıkça zikredildiği; recm hususunda ise Tevrat’a dolaylı yoldan atıf yapıldığı; sünnetin de bu atfı açıkladığı anlaşılmaktadır.

Sual:
Anayasası İslam Hukuku üzerine inşa edilen bir demokratik sistem sizce bugün mümkün müdür? Mesela, yemekhanede rakı içen bir Müslümana had cezası verilir mi?

Cevap;
Demokrasi, tam mânâsıyla İslâmî bir sistem değildir. İslâm hukuku bütün aksamıyla tatbik edilecek olsa, demokrasi ile çatışır. İslâm hukukunda, halife seçimle gelir. Adaylar farklı görüşlere (partilere) mensup olabilir. Farklı programları müdafaa edebilir. Ama seçilince ölene kadar kalır. Seçimle gelen meclis kanun hazırlayabilir. Ama bu kanunlar şer’î hukuka aykırı olamaz. Şer’î hukuku, halkın tamamı bir araya gelse, değiştiremez. Devlet dinin yayılması ve tatbikine nezaret eder. Dinin emirlerini gerekirse zorla infaz eder. Bu bakımdan İslâm demokrasisi denildiği zaman, modern demokrasilerden farklı bir yerde durur. Had cezalarının tatbiki çok sıkı esaslara tâbidir. İslâm devletinde müslümana içki satışı ve servisi mümkün değildir. Nitekim bugün bazı Arap ülkelerinde içki satışı hususî dükkânlarda ve yalnızca gayrımüslimlere yapılır. Lokantalarda da içki servisi için gayrımüslim olmak şarttır. Ama evinde içki içen birisini de devlet takip etmez.

Sual:
Bir müslüman kız, Almanya’da bir Hıristiyan ile veya başka dinden yahud ateist biriyle evlenip ayrılsa, bu kadının dinen hükmü nedir?

Cevap;
Müslüman erkeğin, Ehl-i Kitab (Yahudi ve Hıristiyan) bir kadınla evlenmesi mekruh olmakla beraber sahihtir. Müslüman bir kızın veya kadının, Ehl-i Kitab bile olsa, Müslüman olmayan bir erkekle evlenmesi câiz değildir. Hatta bu husus âyet-i kerime ile sâbit olduğundan, bu kız/kadın evlenmeye niyet edip karar verdiği anda mürted olur, İslâmiyetten çıkar. Sonra pişman olup tövbe ederse, imanını tazeleyebilir, ama o erkekle evli kalamaz. Bu erkek nikâhtan evvel Müslüman olursa, mesele yoktur. Evlendikten sonra Müslüman olursa, kadının yine tövbe edip imanını tazelemesi gerekir. Bu kadın dârülharbde yaşıyor ve bu hükmü bilmiyorsa, imanı gitmez. Ama nikâhı aslâ sahih olmaz. Zinâ günahına girmese bile, Müslüman olduğu halde bu hükümleri öğrenmediği için bunu öğrenmediği için günahkâr sayılır. Çünki dârülharbde farz ve haramları bilmemek özürdür.

Sual:
Osmanlı Hukuku adlı kitabınızda, hukukun eşitliği değil, adaleti temin için olduğunu söylemişsiniz. Sultan Fatih'in elini kestirttiği mimardan dolayı kadı tarafından elinin kestirilmesine hükmedilmesinde, adalet yerine eşitlik ağır basmıyor mu?

Cevap;
Yalnızca Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde geçen ve Sultan Fatih’i bir psikopat olarak tasvir eden bu menkıbe uydurmadır. İran mitolojisinden alınmadır. Din büyükleri ve Osmanlı padişahları hakkında, gûyâ onları yüceltmek için böyle saçma sapan yüzlerce menkıbe anlatılmakta; ne yazık ki insanlar da bunları ciddiye almaktadır. Kadı, her meselede padişahı muhakeme edemez. Çünki kadı, padişahın vekilidir. Kadı ancak hususî hukuka dair davalarda hükümdarı muhakeme edebilir. Had suçlarında muhakeme edip, mahkûmiyet veremez. Bu gibi dâvâlara, Divan-ı Mezâlim’de, Osmanlılarda Divan-ı Hümâyun’da hususî usul kaidelerine göre bakılır. Kısas, kasden öldürme ve yaralamada verilen cezadır. Burada bir siyaset cezası mevzubahistir.

Sual:
Bir kimse mürted olsa, yani dinden çıkmaya sebep olan bir iş yapsa veya söz söylese, sonra pişman olsa, ne lâzım gelir?

Cevap;
Bir kimse kasden dinden çıkmaya sebep olan bir iş yapsa veya söz söylese, ister hemen sonra, isterse aradan uzun zaman geçtikten sonra pişman olsa, (estagfirullah) dese, bu kimse yeniden müslüman olmuş sayılmaz. Pişman olur olmaz Kelime-i Şehâdet getirmesi de lâzımdır. Çünki estağfirullah sözü İslâma girme sözü değildir. Şu kadar ki muhakkik âlimlere göre iman sadece inanmaktir. Dil ile söylemek imanın kendisi değildir. Hâşiye-i Şeyhzâde’de Bakara suresinin tefsirinde hülâsaten diyor ki: Bir kimse zaruret olmadan dahi dil ile imanını söylemese, Allah katında mü'mindir, ama kendisine müslüman muamelesi yapılması için dil ile söylemesi şarttır. Ayrıca mürted olup pişman olan kimse, başka dinde veya dinsiz olup yeni Müslüman olan kimse gibi değildir. Bu kimse kelime-i şahadet söyleyip mânâsına icmâlen inansa, mümin sayılır. Bir dine mensup ise kendi dininden beri olduğuna, döndüğüne inanması da şarttır. Mürted ise, dinden hangi kapıdan çıktı ise, o kapıdan geri dönebilir. Ayni irtidadına sebep olan söz veya işten tevbe etmesi lâzım gelir. Çünki bu iş veya söz imanı kaybetmeye sebep oluyorsa, buna pişman olmadan tekrar iman edilmiş olunmaz.
Mecma’u’l-enhur kitabında der ki: (Eğer) kendisine yeniden İslâm'a dönmesi için teklif edilen bu kimse, Kelime-i Şahadet getirdikten sonra (tövbe etse) ne güzeldir ve ne iyi bir iş yapmıştır! (Eğer öyle olmazsa) yani eğer tövbe etmezse, vâcib olarak (öldürülür.) Zira Sevgili Peygamberimiz “Kim dinini değiştirirse onu öldürünüz” buyurmuştur. (Onun tövbesi,) iki Kelime-i Şehadeti getirdikten sonra İslâmiyetten başka bütün dinlerden (uzak olmasıyladır. Veya) maksadın elde edilmesi için gerekli sözler olan “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu” demek suretiyle (girdiği din Hırıstiyan dini ise, “ben Hıristiyan dininden uzaklaştım”. Eğer girmiş olduğu din Yahudi dini ise, “ben Yahudi dininden uzaklaştım” şeklinden demesiyledir.) Ancak birinci şekil, yani “ben İslâmiyetten başka bütün dinlerden uzaklaştım” şeklindeki yol daha iyidir. Çünki mürted için din yoktur. Musannifin bu şekilde açıklamasında, eğer dinsiz bir kimse: “Allah’dan başka ilah yoktur. Muhammed aleyhisselam Allah’ın resulüdür” mânâsına gelen “lâ ilahe illallah Muhammedün resulallah” şeklindeki sözü derse, o kimse Müslüman olmuş olur. Ve bu iki kelimenin mânâlarını bilmesi şart değildir. Bunların İslâm’a giriş sözleri olduğunu bildiği zaman böyledir. Ve aleyhi’s-selatü ve’s-selamın ismini bilmesi şarttır. Fakat babasının ve dedesinin isimlerini bilmesi şart değildir.

Sual:
Dürr-i Yektâ adlı fıkıh kitabında diyor ki, “Tarikat şeyhi olduğunu söyleyen bazı mülhid ve zındıklar, câhil müslümanlara, (Sana namazı bağışladım. Artık kılma) yahud (Allahın ve Peygamberin emr ettiği namaz, herkesin yaptığı, yatıp kalkmak ve belli şeyleri okumak değildir. Allahın ismini zikr etmek ve Onun büyüklüğünü düşünmek demektir) derse, namazı inkâr ve müslümanları ifsâd etmiş olur. Mahkeme kararı ile katli lâzım olur. Tutuldukdan sonra yaptığı tevbesi kabul olmaz.” Her günahın tevbesi kabul olunduğuna, mürted de tevbe ettiği zaman tekrar Müslüman sayıldığına göre, bu ifadeyi nasıl anlamak gerekir?

Cevap;
İşlenen her günah, usulüne ve şartlarına uygun yapılan tevbe ile affolunur. Bu aynı zamanda bir suç ise, tevbe, cezayı düşürmez. Ancak irtidad suçunda, mürtede tevbe teklif edilir. Kabul ederse, ceza düşer. Bu üç defaya kadar böyle devam eder. Sonra artık tevbesi kabul edilmez. Dürr-i Yektâ’daki ifadeye göre, “Müteşeyyih, telbîs edip, namaz ile vücud bulacak şeyleri namazı inkâra vesile kılarak müslümanların akaidini ifsâda say eylediği şer’an sâbit olsa, veliyyülemrin (hükümdarın) emri ile katli lâzımdır. Ve bu hal üzere olduğu bilinip, tutulduktan sonra tevbesine itimad olunmadığından tevbesi dahi kabul olunmaz. Ama bu kötü halinden tevbe ve rücuundan sonra tutulsa, katl olunmaz.” diyor (s. 38). Tutulmak, mahkeme huzuruna çıkarmak demektir. Tevbesi, Allah katında makbul olsa bile, işlediği suçun cezasını görür. Buradaki ceza, günahın değil, suçun karşılığıdır.

Sual:
Hırsızlıkta sizin de Osmanlı Hukuku kitabınızda belirttiğiniz gibi Allahın, cemiyetin ve mal sahibinin olmak üzere üç hak ihlâl edilmiş oluyor. Peki günümüzde hapis cezası verilerek cemiyetin hakkı giderilmiş oluyor mu? Olmuyorsa, bu hapis cezası hırsıza zulüm olur mu?

Cevap;
Had suç ve cezaları dârülislâmda mevzubahis olur. Cemiyetin hakkı da İslâm devleti için câridir. Bugünki hırsızlık suçları, had suçuna girmez. Ta’zir suçları gibidir. Müslüman olmayan hükümet hırsıza hapis veya başka bir ceza verse, bu bir ceza ve tedbir yerine geçer. Zulüm olmaz.

Sual:
Sultan IV. Murad’ın şair Nef’î’yi idam ettirmesi, şer’en câiz midir?

Cevap;
Nef'i, herkesi hicveden şiirleriyle meşhurdur. Hicv, dinen men edilmiştir. Kendisi hicv yazmaması hususunda defalarca ikaz edildiği halde, dinlememiş; bu sebeple ta’ziren idam edilmiştir. Din, hükümdara cemiyet için zararlı ve ıslahı mümkün olmayan kimseleri idam etme salahiyetini vermiştir. Buna siyaseten katl denir.

Sual:
Bazı ilaçlar insanların karakterlerini çok değiştiriyor. Akılları gitmiyor ama karakterleri değişiyor. Mesela bir anda ters bir fikre yönelebiliyor. Bu kişilerin dinen mesuliyetleri nedir?

Cevap;
İstemeyerek sarhoş olan kimse günahkâr olmadığı gibi, ehliyeti de yoktur. İşlediği suçtan ceza almaz. Nikâhı, talâkı, yemini ve hiçbir akdi muteber olmaz. Ancak verdiği bedenî veya maddî zararı öder.

Sual:
Dârülharbde bir hırsızlık yapılsa, o yer sonradan dârülislâm olsa, hırsızlık yapan kişiye ceza verilir mi?

Cevap;
Hayır. Had suçları, dârülislâmda işlenirse cezalandırılır. Diğer Hanefî dışındaki üç mezhebde, dârülislâm vatandaşı bir müslümanın, dârülharbde işlediği hırsızlık, zina, şarap içme gibi had suçuna, dârülislâmda ceza verilir.

Sual:
Zindanda eli ayağı bağlı kimseye namaz kılmak farz olur mu?

Cevap;
Abdest almadan ima ile kılmaya çalışır. Rükü için başını biraz eğer; secde için daha fazla eğer. Bu semavî değil, ârizî bir musibettir. Yani insanlar tarafından gelen bir engeldir. Bu sebeple sonradan namazını kaza eder.

Sual:
Bildiğim kadarıyla Osmanlı Devleti Hanefî mezhebinde idi. Peki ceza hukukunda veya başka işlerde, diğer üç mezhebe mensup olan ahalisine nasıl muamele ediyordu?

Cevap;
Mahkemede kadı efendinin mezhebi tatbik edilir. O da Osmanlı Devleti’nde Hanefî mezhebidir. Taraflar hangi mezhebde olursa olsun, kadı Hanefî mezhebinin esahh kavillerine göre hüküm verir. Taraflar isterse, mahkemeye gitmeyip, kendi mezheblerinden hakeme müracaat edebilir. Bu hakem, tarafların mezhebini tatbik edebilir.

Sual:
Cihâd haricinde, bir kimse, namusu, malı ve canı için adam öldürebilir mi?

Cevap;
Meşru müdafaa özürdür. Bir kimse, canına, malına ve namusuna tecavüz eden kimseyi, başka çıkar yol yoksa öldürebilir.

Sual:
Bir kimse bir başkasını had cezasını gerektirecek bir suç işlerken görse ve şikâyetçi olmazsa vebal altına girer mi?

Cevap;
Hayır. Bu suçların şüyuu (yayılması), vukuundan (olmasından) beterdir. Hatta “Kim din kardeşinin bu dünyada bir ayıbını örterse, Allah da kıyamet günü onun ayıbını örter.” hadis-i şerifi mucibince bu hususta şâhitlik bile yapmamak efdaldir. Dârülharbde ise zaten had cezaları tatbik edilmez.

Sual:
Anne ve babasından birini öldürenin cenaze namazı kılınır mı?

Cevap;
Kısas ile öldürülürse cenaze namazı kılınmaz.

Sual:
Bir kimse mürted olsa, sonra tövbe etse, önceki ibadetlerinin vaziyeti nedir?

Cevap;
Önceki ibadetleri sahihtir. Ancak yeniden hac yapması gerekir. Önceki ibadetlerinin sevabı gider. Mürted iken kılmadığı namazları, tutmadığı oruçları kaza etmez; mürted olmadan evvel kazaya kalmış ibadetleri yerine getirmesi gerekir. İmam Şâfiî’ye göre, ibâdetlerinin sevabı da geri gelir.

Sual:
Hazret-i Ömer’in oğluna ceza verip, öldükten sonra da kalan cezayı tatbike devam ettiği doğru mudur?

Cevap;
Fetâvâ-i Zâhiriyye’de diyor ki: Hazret-i Ömer’in oğlu Ebû Şâme Abdurrahman, bir suç işlediği için had cezasına çarptırıldı. Ceza infaz edilirken, dayağın şiddetinden öldüğü, babasının kalanı ölü bedenine vurduğu veya vurdurduğu iddiası, Muhammed bin Temîm er-Râzî’nin uydurduğu yalanlardan biridir. Kendisi yalancılığı ve hadîs uydurmacılığı ile tanınırdı. Ebû Şâme, bu cezadan sonra yıllarca yaşadı. (Berika, Âfâtü’l-Lisân)

Sual:
Câmide ceza vermek mekruh ise, Kur’an-ı kerim öğreten muallimin talebesine ceza vermesi de böyle midir?

Cevap;
Mekruh olan had cezasının tatbikidir.

Sual:
Bir kimse, eşiyle ya da kızı veya annesiyle  yatakta yakaladığı başka bir adamı katledebilir mi?

Cevap;
İslâm hukukuna göre bu kimseye kısas tatbik edilmez. Ancak bunu iki şâhid ile isbat etmesi lâzımdır. Bu ise çok zordur. Aksi takdirde ceza alır. Suçluya ceza vermek, ferdlerin değil, hükümetin işidir. Şu halde, fıkıh kitapları, câiz olsa bile, kaçınmayı tavsiye eder. Modern hukukta da haksız tahrik, cezanın tenzil edilmesine sebeptir.

Sual:
Fıkıh kitaplarında geçen "Acemin, yani arabî olmayanların âkılesi olmaz" sözündeki Acem, ne ma’nâya gelmektedir?

Cevap;
Arab olmayan müslümanlar demektir. Âkılesi olmayanların diyetini, kâtil bizzat öder. Bugün için âkile sisteminin câri olduğu çok mahdut cemiyetler vardır.

Sual:
Kitap çalmak sirkat suçu teşkil etmezse, kitapçıdan kitap saçmak hırsızlık değil midir?

Cevap;
Kitap çalmak, had suç olan hırsızlığa girmez. Tazir suçu olan hırsızlığa girer ve ayrıca günahtır.

Sual:
Kur’an-ı kerimde niçin bir erkeğin şahidliği, iki kadının şahidliğine denk tutulmuştur?

Cevap;
Şâhidlik nisâbı, çeşitli ihtimallere göre bizzat Kur’an-ı kerîmde tanzim olunmuştur. Zinâ haddinde dört, diğer haddler ve kısas için iki erkek şâhid gerekir. Mâlî haklarla nikâhta iki erkek veya bir erkek ile iki kadın aranır. Taraflardan birisi zimmî ise, şâhidler de zimmî olabilir. Bu nisâbın aranması, erkekle kadın arasında eşitsizlik olduğu için değildir. Nitekim kadınlar arasında işlenen cinâyetlerde; doğumun zamanı ve bekâretle alâkalı sadece kadınların bilebileceği hususlarda; ayrıca şâhidlerin tezkiyesinde, suların temizliği, kıblenin istikameti, kesilmiş hayvanın leş olup olmadığı gibi (nassların çok daha ehemmiyet atfettiği) dinî mevzularda tek kadının bile şâhidliği kabul edilmektedir. İnsanların birbirine üstünlüğünün ancak takvâ, ilim ve cihad ile olduğunu Kur’an-ı kerîm bildirmektedir. Bir kadının şâhidliği, ancak kendisini teyid eden bir başka kadının beyânıyla uyuşması hâlinde makbul olur, demektir. Böylece kadınlar, külfetli bir iş olan şâhidlikten korunmuştur. Zira istendiği zaman şâhidlik yapmak dinî ve hukukî bir vecibedir. Bunun bir sebebini de o zamanlar İslâm cemiyetinde kadınlarla erkeklerin birbirinden ayrı mekânlarda yaşamakta oluşunda aramalıdır. Bir kadının, erkekler arasında cereyan eden hukukî muameleler ve hâdiselerden haberdar olması kolay değildir.

Sual:
Kürtaj yaptırmanın maddî cezası nedir?

Cevap;
Dârülislâmda gurre denilen bir tazminat çocuğun vârislerine ödenir.

Sual:
Eve giren hırsız yakalanırsa İslâm hukukundaki cezası nedir?

Cevap;
Malın sahibi mahkemeye dava açar.

Sual:
Recm cezası, Kur’an-ı kerimde geçmediğine göre, inkârı küfr müdür?

Cevap;
Recm cezası sünnetle sabittir. Bunu çok sayıda sahabi naklettiği için üzerinde icma olmuştur. Kur’an-ı kerimde açıkça geçmez; ama kendisine işaret vardır. Bu sebeple bâtıl da olsa bir delile istinaden inkârı küfr değil, bid’attır. Delilsiz inkârı küfrü mucibdir.

Sual:
İslâm hukukunda adam öldürme suçundan dolayı kısas değil de diyete mahkûm olana veya mağdurun vârisleri tarafından affedilen kimseye, ayrıca mahkemenin ceza vermesi meşru mudur?

Cevap;
Katl suçundan diyete mahkûm olan veya affedilen kimseye, mahkeme ta’zir cezası verebilir. Buna salahiyeti vardır. Osmanlılarda ta’zir cezaları öteden beri padişah kanunnameleri ile tanzim edilir. Hemen hepsinde de bu gibi kimselere ayrıca verilecek ta’zir cezalarından bahsolunur. Şu halde, Osmanlılarda kadılar, bu ta’zir cezasını vermeye mecburdur. Kanunnamede olmasaydı, kadı faile ta’zir cezası verip vermemekte muhayyerdir. Bu ceza kanunnamelerinden bilinen en eskisi Sultan Fatih’e aittir. Şu halde Osmanlılarda Fatih’den beri kadılar, diyet cezasına mahkûm olan veya affedilen faile ayrıca bir ta’zir cezası vermektedir. Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar bu usul devam etmiş; yeni kurulan nizamiye mahkemeleri, adam öldürme gibi ceza davalarında şer’iyye mahkemelerinin hükmü verilene kadar beklemiştir.

Sual:
Bir şahıs, Hazret-i Peygamber’in hükmünü duyduktan sonra bir de Hazret-i Ömer’e müracaat edip, Hazret-i Ömer’in de öldürmesinin sebebi nedir?

Cevap;
Bir müslüman için Peygamberin hükmüne râzı olmamak küfrdür. Hazret-i Ömer bunu, mürted olduğu için öldürmüştür. Ancak bu gibi menkıbelerin sıhhat derecesi mühimdir.

Sual:
İslâm hukukunda tecavüzün cezası nedir? Bu davada kadınlar şahitlik edebilir mi?

Cevap;
Erkek muhsan, yani başından zifafla neticelenmiş sahih bir nikâh geçmiş ise, zina haddi vurulur. Kadın şahidlik edemez. Zina haddi tahakkuk etmezse, tazir cezası verilir ki ölüm cezasına kadar yolu vardır.

Sual:
Namuslu bir kimseye livâta iftirasında bulunsa, hadd-i kazf gerekir mi?

Cevap;
Livâta zinâ değildir. Binaenaleyh bir kimseye livata iftirasında bulunana hadd-i kazf lâzım gelmez; ta’zir edilir. (İbni Âbidin, Kazf bahsi)

Sual:
Bir şahsı taammüden katl eden, katl kasdıyla yapmadım dese, kavedden kurtulur mu?

Cevap;
Burada söze bakılmaz. Âlet-i câriha (bıçak, tabanca gibi öldürücü bir silahla) vücudun öldürücü nahiyesinden vurmuş ise taammüden sayılır. Ama taammüdün hilafına delil varsa, mesela av zannedip vurmuşsa, mahkeme burada takdir eder.

Sual:
Hazret-i Ömer’in recm âyeti olarak okuduğu eş-şeyhu veş-şeyhatu ile başlayan ibarenin az veya çok farklı lafızlarla hadis kaynaklarında geçtiği söyleniyor. Bu ibare âyet ise, farklı hadis kaynaklarında lafızları nasıl değişebiliyor?

Cevap;
Sahih görüşe göre bu bir âyet değildir. Recm, hadis-i şerif ve sahabenin icma’ı ile sabittir. Bu ibarenin, tilâveti mensuh, hükmü bâki âyetlerden olduğunu söyleyen âlimler de vardır. Hadis-i şerifleri farklı lafızlarla rivayet etmek caizdir.

Sual:
Evlilerin zinasında recm cezasını emreden âyetin olduğu, fakat bunun yazılı olduğu kağıdı bunu keçi yemesi hâdisesi doğru mudur?

Cevap;
Recm, Hazret-i Peygamber’in sözü ve tatbikatı ile sabittir. İslâm hukukunda bir farzın illa âyet-i kerime ile emredilmesi gerekmez. Bazı âyet-i kerimedeki hükümler vâcib, hatta müsethab olarak tefsir edilmiştir. sünnet ile de farzlar konabilir. Recm meselesinin yazılı olduğu kâğıt veya yazı malzemesinin, bir keçi tarafından yendiği, bundan dolayı kaybolduğu rivayeti vardır. Bunu keçinin yemiş olması, ne recmi iptal eder; ne de recm taraftarlarının sözünü çürütür. Bazı âlimler, Kur’an-ı kerimde böyle bir âyetin olduğunu, kıraatinin nesh, ancak hükmünün baki kılındığını söyler.

Sual:
Nur Suresinin 2.âyeti ile recm mefhumu arasında var olduğunu söylediğiniz irtibatı izah eder misiniz? Nur: 2’nin neshi mi mevzubahistir?

Cevap;
Bazı müellifler, “Mümin cariyeler evlendikten sonra zina ederlerse, onlara, hür kadınlara verilen cezanın yarısı verilir… Allah size bilmediklerinizi açıklamak ve sizden öncekilerin yolunu göstermek istiyor” meâlindeki âyet-i kerimelerden (Nisâ: 25-26) recm cezasına şer’î mesned bulmaktadır. Burada öncekilerin yolundan maksat Tevrat’tır. Köleye hüre verilen cezanın yarısı tatbik olunacağından, recm de bölünemeyeceğinden önce evli kölenin zinasındaki cezayı; sonra da evli hürlerin zinasının cezasının bildirildiğini söyler. Kur’an-ı kerimin alâkalı hükümleri Tevrat’takilere benzediği halde; bekârın zinâsındaki 100 değnek cezası Tevrat’ta olmadığı için âyet-i kerimede açıkça zikredildiği; recm hususunda ise Tevrat’a dolaylı yoldan atıf yapıldığı; sünnetin de bu atfı beyan ettiği anlaşılmaktadır.

Sual:
Bir şer’î devlette, suçluların cezalandırılmasında teknoloji kullanılabilir mi? Mesela şâhidin olmadığı yerde, kamera olsa, buna isitnaden had ve kısas cezası tatbik edilebilir mi?

Cevap;
İslâm ceza hukukunda bir kanunî, bir de takdirî deliller vardır. Zina, zina iftirası, hırsızlık, şarap içme ve yol kesme gibi had suçlarında kanunî delil aranır. Bu da usulüne uygun şahid ve ikrardır. Bunlar bulunmazsa, had suçu sabit olmaz. Başka bir suça dönüşür. Bunlarda ve had dışındaki bütün suçlarda takdirî delil nazara alınır. Yani hâkimin kanaatini teşkil edecek delillere bakılır. Teknoloji de takdirî deliller şümulüne girer ve itibar edilir.

Sual:
Evlilerin zinasında recm cezasının tatbik edileceğini söylüyorsunuz. "(Cariyeler) evlendikten sonra fuhuş yapacak olurlarsa, onlara hür kadınlara verilen cezanın yarısını uygulayın." (Nisa Sûresi , 26. Âyet). Bu âyete göre sözünüzü izah eder misiniz? Hadi, taşlayarak öldürmenin yarı cezasını bulun da, uygulayın!.. Var mı öyle birşey?

Cevap;
Sualinizden mevzuyu bilmediğiniz anlaşılıyor. Recm, muhsan kişinin işlediği zinânın cezasıdır. Muhsan, hür, müslüman ve başından zifafla neticelenmiş bir evlilik geçen kişiye denir. Bu, Peygamber tatbikatıyla sâbittir. Köle, zimmî (gayrımüslim vatandaş) ve bekâr müslüman muhsan değildir.

Sual:
Haram para olduğu bilinen bir şey, zorla o kişinin elinden alınırsa caiz olur mu?

Cevap;
Mesela hırsızın çaldığını başka birisi zorla alamaz. Hırsızın hakkı geçmez. Ama bu malı aslî sahibine iade etmek için almışsa caiz olur.

Sual:
Nisa suresi 34.âyetin bir kısmında kadınlarınızı hafifçe dövebilirsiniz diyor. Bunu nasıl anlamak gerekir?

Cevap;
Nüşûz eden ahlaksız kadına nasihat edilir. Dinlemezse darılınır. Anlamazsa iş mahkemeye düşmesin ve aile sırları fâş olmasın diye edeplendirmek için hafifçe dövmek caizdir. İslâmiyette suç işleyen herkes gerekirse dövülür. Erkek de dövülür, ama bunu mahkeme yapar.

Sual:
İslâm ceza hukukunda, suç ile ceza arasında nisbet bulunması gerektiği halde, hırsızlığın cezası ile suç arasında bu nisbet nasıl temin edilmiştir?

Cevap;
Nisbet, hususi hakları ihlâl eden suçlar içindir. Meselâ kasten adam öldüren öldürülür. Cana, can kısastır. Had suçlarında, bu nisbeti Şâri-i teâlâ tesbit eder. Bu suçu işlemek bir hastalık ise, bunun ilacı da bu ceza olarak görülmüştür. Bunun dışındaki suçların cezalarını, hükümet zamana ve zemine göre tesbit eder.

Sual:
İslâm hukukunda tecâvüzün cezası nedir?

Cevap;
Şartları tahakkuk etmişse, yani 4 hür, erkek, müslüman ve âdil şahid görmüş ve mahkemede şâhidlik yapmışsa had cezası verilir. Bu ise bekârsa 100 sopa, evliyse recmdir. Şartlar tahakkuk etmemişse, ta’zir cezası verilir. Bu ise hâdisenin vahametine ve suçlu ile mağdurun şahsiyetine göre mahkeme tarafından tesbit edilir. Eğer hükümdar bu hususta bir kanunname neşretmişse, kanunname hükmü tatbik edilir.

Sual:
İslâm hukukuna göre, çocuğuna eziyet eden, döven anne veya babanın cezası nedir?

Cevap;
Burada kadı, varsa kanunnâme mucibince, yoksa kendi takdirine göre ceza verir. 

Sual:
Tarihçiler, Osmanlı padişahlarının ani kararlarla kişilerin infazına hükmettiklerini anlatıyor. Padişahların hakikaten böyle salahiyetleri var mı?

Cevap;
İslâm hukukunda, hükümdarların siyaseten katl salahiyeti vardır. Din, millet ve vatan için zararlı olan kimseleri cezalandırabilir; hatta öldürebilir. Buna ta’zir bi’l-katl de denir. Osmanlı padişahları da bu salahiyeti kullanmıştır. Bunu kullanırken zaman zaman ölçü kaçmış, meşru dairenin sınırından çıkılmış, yani hak ettiğinden fazla ceza verilmiş olabilir. Ama zamanımızda bu gibi hadiseler sebeplerinden ayrılarak ve mübalağa edilerek anlatılmaktadır.

Sual:
İslâm hukukunda mâlike karşı hüsnüniyetli zilyedin korunmamasının bir istisnası var mı?

Cevap;
Zararını suiniyetliden tazmin ettiriyor. Meselâ bilmeden gasp veya hırsızlık malı alan kimse, bunu mâlike geri verir. Ödediği parayı, satandan alır.

Sual:
İslâm hukukuna göre kimlerin cenaze namazı kılınmaz?

Cevap;
Na’şının çoğu mevcut olan Müslümanın cenaze namazı kılınır. Ana babasını öldüren kimse, kısasen öldürülürse, cenaze namazı kılınmaz. Eşkıya, çatışmada öldürülürse yine cenaze namazı kılınmaz. İntihar edenin cenaze namazı esah kavle göre kılınır.

Sual:
İkrah (zorlama ve tehdid) halinde katl ve zina fiileri işlenebilir mi?

Cevap;
Katl işlenemez. Ama işlenirse, katile değil, tehdid edene kısas cezası verilir. İkrah halinde zina kadına caizdir.

Sual:
Dinden dönen kişi iyi biri bile olsa öldürülür mü? Dinden dönmek suç bile olsa sonuçta dinde zorlama yoktur neden ölümle cezalandırılması gerekir?

Cevap;
İslâmiyet, dinden dönen kişiyi iyi birisi olarak görmez. Dinden dönen kişi (mürted) İslâmî esaslara göre idare edilen bir devlete ve cemiyete karşı suç işlemiş demektir. Ya inancını saklayacak ya da o cemiyeti terk edecektir. ‘Dinde zorlama yoktur’ demek, Müslüman olmayan birisi zorla Müslüman yapılmaz ve dinine müdahale edilmez, demektir. Hazret-i Peygamber, dininden döneni öldürün, buyurmuştur. Ancak mürtedin şüphelerini giderecek din âlimleriyle görüşmesi temin edilir ve kendisine tevbe teklif edilir; tevbe ederse, ceza verilmez. Kadın ise mürted olursa ölümle cezalandırılmaz. Mürtedin öldürülmeyeceğini, tövbe edene kadar hapse gireceğini söyleyen fakihler de vardır.

Sual:
İslâm hukukunda hükümdara verilen, suçluyu muhakeme edip ceza infaz etme, yani siyaseten katl salahiyeti;  o devirde Avrupa monarşilerinde de mevcut muydu?

Cevap;
Evet. Üstelik pozitif hukukun bir hükmü olarak değil; ‘an’anevî hükümdarlık hakları’ çerçevesinde sıkça tatbik edilmiştir.

Sual:
İslam hukukunda gayrimüslimler neye göre muhakeme edilir ve cezalar neye göre verilir?

Cevap;
Ceza hukukunda, İslâm fıkhına tâbidirler. İslâm mahkemesine giderler. Ancak içki içmekten dolayı ceza verilmez. Ceza dışındaki davalarını kendi mahkemelerine, yani ruhani reislerine götürebilirler. Burada kendi dinlerinin hukuku tatbik edilir.

Sual:
Osmanlı Devleti’nde gayrimuslimlerin içkisine karışılmıyor da, neden zinadan dolayı cezalandırılıyor?

Cevap;
İçki, onların dininde haram değildir. Zina ise her dinde suçtur.

Sual:
Sultan Abdülhamid devrinde yaşayan bir Rumelilinin hatıralarında, babasının öldürüldüğünü, katillere ise 15 yıl hapis cezası verildiğini anlatıyor. Niçin kısas cezası verilmemiştir?

Cevap;
Kısas veya diyet cezası verilebilmesi için, maktulün vârislerinin şer’î mahkemede, yani kadı huzurunda dava açmaları icab eder. Dava açmışlar ve katilin diyet ödemesine razı olmuşlarsa veya kâtili affetmişlerse, kadı suçluya ceza vermez. Ancak Tanzimattan sonar şer’î mahkeme yanında kurulan nizamiye mahkemesi suçluya herhangi bir ta’zir cezası verebilir. Eğer şer’iyye mahkemesinde kısasen idam edilmiş ise, artık iş nizamiye mahkemesine gitmez. Vârisler, kadı huzurunda dava açmamış iseler, nizamiye mahkemesi davaya bakar ve kâtile Ceza Kanunnamesi’ne göre bir ta’zir cezası verir.

Sual:
Çocuk düşürmenin cezası ne kadardır?

Cevap;
Darülislamda uzuvları belli çocuğu düşürmenin cezası, gurre, yani 500 dirhem gümüştür. 1 yıl içinde kendisi ceninin velisine öder.

Sual:
Anne karnında üçüz varsa, gurre cezası 3 ile mi çarpılır?

Cevap;
Evet.

Sual:
Gurrede kız ya da erkek cenin için ceza aynı mıdır?

Cevap;
Evet.

Sual:
Gâsıbın veya hırsızın, gasp veya sirkat ettiği malı değiştirmesi ile ona mâlik olması, gasp ve hırsızlığa davetiye çıkarmak değil midir?

Cevap;
Gâsıp veya hırsız o malı değiştirirse, mesela kumaşı elbise diktirirse, mâlik olur; ama sahibine tazmin borcunu yüklenir. Ayrıca ceza da alır. Malı değiştirdiği için aynen iade etse, eski mâliki bunu ne yapsın?

Sual:
Bir yakını kasten öldürülen kimse, kâtile kısas yapabilir mi?

Cevap;
Kısas cezasını dârülislâmdaki kadı verir ve infaz eder. Dârulharbde kısas yoktur. Buna kalkışmak tehlikelidir ve caiz değildir.

Sual:
Müslümanlar ve gayrı müslimler, İslâmiyetin giyim kuşam için getirdiği tahditlere uymasa ne lâzım gelir?

Cevap;
Müslümanların nasıl giyinmesi gerektiği fıkıh kitaplarında uzun yazılıdır. Uymadıkları takdirde bunu aleni yaparlarsa, amme nizamını bozacak şekilde hareket ederlerse, zabıta marifetiyle engellenir; icab ederse cezalandırılır. Gayrımüslimlerin bu kaidelere uyma mecburiyeti olmamakla beraber, amme nizamını bozacak şekilde giyinirlerse, şer’î bir devlette zabıta bunlara da tedbir tatbik edebilir. Avret yeri açık gezmek, gayrımüslimlerin dinine mahsus şeyleri giymek gibi hususlardır.

Sual:
Müslüman kendisine sözlü ya da fizikî tecavüz olduğunda kavga etmesi caiz mi?

Cevap;
Şartları varsa, meşru müdafaa caizdir. Gücü yetmeli; başka türlü def edememeli, tecavüz ile nisbetli olmalıdır.