Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
SUALLER - CEVABLAR

"Bidat" kelimesi için sonuçlar gösterilmektedir
Sual:
Hadîs-i şerifte "Îmânında veyâ ibâdetinde bid'at, bozukluk bulunan bir kimseye, Allah için sert bakanın kalbini, Allahü teâlâ îmânla doldurur ve korkudan korur" ve yine "Bir kimse, bir bid'at meydâna çıkarsa veyâ bir bid'ati işlese, Allahü teâlânın ve meleklerin ve bütün insanların la'neti, onun üzerine olsun. Onun ne farzları, ne de, nâfile ibâdetleri kabûl olmaz" diyor. Burada yazanlardan sadece itikadında değil, ibadetinde de bid'at olana sert bakmak ve onları da bid'at ehli kabul etmek gerektiği, onların da ibadetlerinin kabul olunmayacağı anlaşılmıyor mu?

Cevap;

İbni Âbidîn hazretleri bid'at ehlinin imamlığının mekruh olduğunu anlatırken der ki: Bid'at, Peygamber aleyhisselâmdan ma’lum ve meşhur olan şeyin aksini itikad etmektir. Fakat bu inad sebebiyle değil bir nevi şübhe iledir. Bizim kıblemize dönenlerden hiç biri bid'at sebebiyle tekfir edilemez. Bid'at ehlinden murad, haram olan bid'atı irtikâb edendir. Bazı bid'atler vaciptir. Delâlet fırkalarına red cevabı vermek için delil getirmek, kitap ve sünneti anlatan nahiv ilmini öğrenmek bu kabildendir. Kışla ve medrese yapmak, Cuma hutbesinde zamanın sultanına hayır dua etmek ve İslâmiyetin ilk zamanlarında olmayan her hayrı meydana getirmek gibi şeyler mendup bid'at; mescidleri süslemek gibi şeyler mekruh bid'at; lezzetli yemeklerle meşrubat ve elbiselerde bolca davranmak gibi şeyler mubah bid'attır. Yani bid'at beş kısımdır.
İtikadda olsun, amelde olsun bid’at, yani dinde Hazret-i Peygamber ve eshabı zamanında olmayan bir yenilik çıkarana veya bunu yayana bid’at ehli denir. Bu bid’at bazen küfrdür. Ehl-i bid’at aslâ şüphe götürmeyecek delillere karşı inat ederek bid’ata inanır. Meselâ haşrı veya bu kâinâtın sonradan var edildiğini kabul etmezse kat’iyetle kâfir olur. Tenasüha inanmak da böyledir. Bir nevi şübhe varsa, bid'atcının tekfirine mânidir. Meselâ Allahü teâlâyı görmenin mümkün olmadığını söyleyenlerin, «O azamet ve celâlinden dolayı görülmez» demeleri bu kabildendir. Yani böyle söyleyen ehl-i bid’ata kâfir denilmez. Bu bid’at haramdır. Bid’at bazen tahrimen mekruhtur. Amelde çıkarılan bid’atlerin çoğu böyledir. Nâfile namazı cemaatle kılmak gibi.
Amelde bid’at çıkarmak da itikadda bid’at gibidir. Dinde olmayan bir amelin, dinde olduğuna itikat etmekte ve bunu yaymaktadır. Çünkü bir ameli âdet edinen kimse onun dinden olduğuna mutlaka itikad edecektir. Meselâ Şia tâifesinin çıplak ayaklara mesh etmesi, mest üzerine meshi inkârda bulunması gibi şeyler bu kabildendir. Binaenaleyh itikadda da, amelde de bid’at çıkarıp yayana, bir de bid’at olduğu icma’ ile hususlara itikad ve amel edene (Şiîler gibi) bid’at sahibi denir.
Bid’atı çıkarmayıp yaymayana, ama inanana bid’at ehli denmesi için bu bid’atın icma’yla sabit bir hususa aykırı olması gerekir. Bir hususun bid’at olduğunda ihtilaf varsa, bunu yapana bid’at ehli denmez. Meselâ abdestte başını üç ayrı su ile üç defa meshetmek böyledir. Bunun bazıları mekruh, bazıları bid'at olduğunu söylemiş, bazıları da bir beis yoktur demiştir. Akşam namazını kıldıktan sonra cemaate uymanın mekruh veya bid’at olduğu söylenmiştir. Namazda selâm verirken ve berekâtuh demek bid’at veya mübâh yahud müstehabdır. Namazda dil ile niyet Hanefî’de bid’at, Şâfiî'de müstehabdır. Namaz kıldıktan sonra “Allah kabul etsin” demek İmam Malik'e göre mekruh, İmam Evzaî'ye göre bid'at ise de Hanefî ulemâsı müstehap demektedir.
Bir husus için sünnet ve bid’at diyenler varsa o işi yapmamak; vâcib veya bid’at diyenler varsa o işi yapmak lâzımdır. Bu kimse vitir namazında kunutu ikinci rek’atte mi yoksa üçüncüde mi okuduğunda şübhe ederse, kunutu tekrarlar. Birinci veya ikinci rek’atlarda kunut okumak bid'attır. Ancak kunut vacibtir. Vacible bid'at arasında tereddütlü bulunan şey ihtiyaten yapılır.
Bir şeyin bid’at olduğunu bilmeyen kimseye de bid’at ehli denmez; ama öğrenmemek kabahattir. Farz ve haramı öğrenmek farz; vâcibi ve tahrimî mekruhu öğrenmek vâcib, sünnet ile tenzihî mekruhu öğrenmek sünnet, müstehabı öğrenmek müstehabdır. Meşhur farz ve haramları dârülislâmda bilmemek özür değildir. Dârülharbde özür ise de imkânı olduğu halde öğrenmemek ayrıca kabahattir.
İbâdeti kabul olmamak demek, sahih olmamak demek değildir, ibadetlerine sevap verilmez demektir.
Bir de bid’at ehline sert davranmak dârülislâma mahsustur. Burada kendisine sert davranıldığını gören bir bid’at sahibi bunun sebebini düşünüp uyanarak ıslaha ve tevbeye yanaşabilir. Ama dârülharbde böyle bir şey beklenemeyeceği için kimseyi kendisine düşman etmeyecek şekilde davranmalıdır.



Sual:
Sünnet ile farz namaz arasında dua etmek, tesbih çekmek, üç İhlâs okumak günümüzde yapılan bid’atlardendir. Bursa'daki Ulu Câmi'de sünnet namazından sonra müezzin sesli olarak 3 kere ihlâs-ı şerif ve ardından Sübhane Rabbike âyetini okuyor ve sonunda el-Fâtiha diyor. Sünnet ile farz arasında bir şey okunmayacağını biliyoruz. O halde bizim Fâtiha okumamamız mı gerekir? Bu yüzden Ulu Câmi gibi çok mukaddes bir mabedde cemaatle namaz kılmamamız mı daha uygun olur?

Cevap;
Sünnet ile farz arasında konuşulmaz, dua ve tesbih söylenmez. Sünneti ıskat eder diyenler bile vardır. Ancak Hindüvanî gibi bazı âlimler kısa dua ve tesbihler okunabileceğini, ihtiyaç varsa az konuşulabileceğini söylüyor. Sünnet ile farz arasında üç ihlâs-ı şerif okumak; Fatiha okumak, salâvat söylemek bid’attir. Fıkıh kitaplarında sünnet ile farz arasında 15 âyet-i kerime okuyacak kadar beklenir, sonra farza kalkılır buyuruluyor. Bazıları bunu o kadar âyet-i kerime okunur diye zannetmiş olsa gerektir. Nitekim üç ihlâs-ı şerif, subhane rabbike.. de söylenince 15 âyet oluyor. Müezzin Fâtiha dediği zaman, cemaatin Fâtiha okuması gerekmez. Okusa da bir şey lâzım gelmez. Câhillikle yayılan bid’atleri değiştirmek bazen çok zor olabiliyor. Buna bakmamalı, câmiye gitmelidir. Câmiye gidilmezse, hem cemaatle namaz sünnet-i müekkedesi terk edilmiş olur; hem de çok sevap ve hizmet etme imkânları elden kaçırılır. Müezzinin ameli, cemaate zarar vermez.

Sual:
Kutlu doğum haftası bid’at midir?

Cevap;
Hazret-i Peygamber'in doğum gününü kutlamak, mevlid okumak ve okutmak sünnettir. Bu gün bellidir (12 Rebiülevvel) ve kamerî takvime göre tayin olunur. Milâdî takvime göre kutlamak abestir. Hele buna ibadet havası vermek, böylece sevab kazanmayı ummak ise bid'at olur. İbadet olarak ortaya çıkan ve sünneti değiştiren şeyler bid'at oluyor. Kutlu Doğum Haftası, mevlid kandilini yerine ikame edilmek üzere bir ibâdet olarak yapılmıyor. Ama yine de Mevlid Kandili varken ve dinî hâdiseler kamerî (hicrî) takvime göre kutlamak bir gelenek iken, bunu bir tarafa bırakmak doğru görünmüyor. 

Sual:
İlahiyat Fakültesi’nde talebeyim. Aliyyü’l-Kari’nin Fıkh-ı Ekber şerhini okurken burada Şeyh Abdülkadir Geylanî’nin kurtulamayan fırkalar arasında Hanefîleri de saydığı yazıyor. Bu ibare beni şaşırttı. Ne demek istendiğini anlayamadım.

Cevap;
Bahsettiğiniz ibare kitabın 132. Sahifesinde geçiyor. Şeyh Abdülkadir, burada Kaderiye taifesinden bahsediyor. Kaderiye, Mutezile’nin bir başka adıdır. 72 bid’at fırkasından birisidir. Kaderi inkâr ettikleri için bu isimle anılmışlardır. Mutezile mezhebinin o asırdaki mensupları, fıkıh olarak Hanefî mezhebine bağlıydı. Nitekim Zemahşerî, Zâhidî gibi Mutezile âlimleri, fıkıhta Hanefî mezhebini taklid ederdi. Şeyh’in bahsettiği bütün Hanefîler değil, Mutezile itikadındaki Hanefîlerdir. Hatta kitabı hazırlayan, meselenin aslından haberdar olmadığı için, işgüzarlık edip bir de dipnot koymuş. Şeyh Abdülkadir’in Ganiyye kitabının Günyetü't-Tâlibîn adıyla Türkçeye tercemesinde buranın tercüme edilmeyip atlandığını, bunun ilim ve tercümede sadakat anlayışına uymadığını söylemiş.
05 Nisan 2011 Salı

Sual:
Ehl-i Sünnet itikadı nedir? Ehl-i sünnet olmanın alâmetleri nelerdir?

Cevap;

İslâm dininde inanılması zaruri olan hususlar âmentü ile bildirilmiştir. Bunlara inanana mümin denir. Kur’an-ı kerim veya mütevâtir hadîs ile bildirilmiş iman ve amel esaslarından birini inkâr eden mümin sayılmaz. Böyle olmayıp, müminlerin icma’ı ile bildirilmiş hususlara inanmamak küfrü gerektirmez ise de, bid’at olur.

Hazret-i Peygamber’in “Yahudîler ve Hıristiyanlar gibi, ümmetim de fırkalara ayrılır. Bunlardan yalnız benim ve eshâbımın yolunda olanlar kurtulur” meâlindeki hadîsinin hakikatince, İslâm tarihinde çeşitli bid’at fırkaları zuhur etmiştir. Bunlardan Ehl-i sünnet ve’l-cemaat denilen fırka, Hazret-i Peygamber ve onun cemaati, yani eshâbının bildirdiği inanç esaslarına uymuştur. Hanefî, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezhebinin inanç esasları birbirinin aynı olup, füruatta, yani amelî/fıkhî hükümlerde ayrılmışlardır. Diğer fırkalar ise, mânâsı açık olan nassları te’vîl ederek; mânâsı açık olmayan nassları ise, sünnet ve sahâbenin bildirdiğine uymayan bir şekilde yanlış te’vîl ederek farklı birer yol tutmuşlardır. Bunlar, Ehl-i sünnetten başlıca inanç esasları bakımından ayrılırlar; ancak tekfir edilmezler. Fıkhî görüşlerine, bilhassa siyaset hakkındaki görüşlerine bu inanç farklıları cüz’î de olsa yansımıştır. Bunlara bid’at fırkaları da denir. Bid’at, Hazret-i Peygamber ve eshâbı zamanında olmayıp, sonradan ortaya çıkarılan inanç ve ibâdetlerdir. Hazret-i Peygamber’den bu hususta, “Kim bizim dinimizde olmayan bir şey ihdâs ederse, reddedilir” hadîsi vârid olmuştur.

Burada “Ehl-i sünnet denilen fırkanın doğru olduğu nereden belli? Bu fırkalar da kendilerini doğru yolda biliyorlar. Ya onlar doğru yolda ise?” diye bir sual hatıra gelebilir. Bid’at fırkaları denilen bu mezhebler, Selef-i sâlihîn denilen ilk devir İslâm ulemâsının icma’ ettiği meselelere aykırı inanç ve amel esasları ortaya çıkardıkları için, ehl-i bid’at olarak görülmüştür. Nitekim ulemâ bir hususta icma’a vardıktan sonra, o mesele hakkında bu icma’ya uymayan bir görüş beyan etmek câiz değildir. Kur'an-ı kerîmde, "Hidâyet yolunu öğrendikten sonra, Peygambere uymayıp, mü'minlerin yolundan ayrılanı, saptığı yola sürükleriz ve sonu çok fena olan cehenneme sokarız" meâlindeki âyet (Nisâ: 115) ve aynı meâlde başka hadîs-i şerîfler bu hükmün delilini teşkil eder. Demek ki selef-i sâlihîn bir hususta icma’ya varıp ittifak ettikleri zaman, bu hususta ictihad ile de olsa farklı bir söz söylemek, ayrı bir yol tutmak mümkün ve câiz değildir.

Kollarıyla beraber 72’yi bulan bu bid’at fırkaları, esası itibariyle Hâricîlik, Şiîlik, Mutezile, Mürcie, Müşebbihe, Mücessime ve Cebriyye adıyla yedi grupta toplanabilir. Mûtezile (Kaderiyye), kader inancını reddederek insanın kendi fiillerinin yaratıcısı olduğuna; dolayısıyla büyük günah işleyenin imanının gideceğine ve adaletten ayrılan sultana isyan câiz olduğuna inanır. Kabir azâbını ve mîzânı inkâr eder. Mezhebin kurucusu Vâsıl bin Atâ, daha evvel Hasan Basrî’nin talebesi idi. Kendisinden ayrıldığında, i’tizal eden (ayrılan) mânâsına Mu’tezil olarak adlandırılmıştır. Bir ara Abbâsî halîfelerinden Me’mun, Mu’tasım ve Vâsık bu mezhebe sâlik olmuş; Mutezileden olmayanları tazyik etmişti. Cebriyye (Cehmiyye), Mutezile’nin tersi olup, insanların fiillerinde irade hürriyetine sahip olmadıklarını, kâtibin elindeki kalem gibi hareket ettiklerini, binaenaleyh günah ve inkârlarından mes’ul tutulamayacaklarını söyler. Mürcie de, müslümanların günah işlese bile, cehenneme hiç girmeyeceğine kâildir. Mücessime, Allah’ın cisim olduğuna inanır; Müşebbihe ise insana teşbîh eder (benzetir). Son zamanlarda ortaya çıkan Vehhâbîlik, nassların zâhirine itibar bakımından Zâhiriyye, şefaat ve tasavvufu inkâr bakımından Mutezile, sahabeye husumet bakımından Hâricîlik, Allah’ın sıfatları bakımından da Müşebbihe ve Mücessime’den mühim tesir görmüştür.

Bid’at fırkalarından bilhassa Mutezile mezhebindekiler, bulundukları beldede yaygın olan Ehl-i sünnet mezheblerinden birine göre amel ve ibâdet ederdi. Nitekim itikaden Mutezilî olan Zemahşerî ve Zâhidî, Hanefî mezhebine göre amel etmişlerdir. Hatta bu sebeple çoğu yerde Mutezile fırkasından bahsedilirken Hanefîler diye bahsedilmiş; Bağdad ve çeşitli beldelerde Mutezile ile Eş’arîler arasında müsademeye kadar varan ihtilaflar, işin aslından habersiz müellifler tarafından Hanefî ve Şâfiîler arasındaki husumet olarak vasıflandırılmıştır.

1. Kur’ân-ı kerîm, mahlûk değildir. Allahü tealanın kelâmıdır. Ancak Mushaf, kâğıt ve mürekkep itibariyle, okunduğu zaman da ağızdan çıkan harfler mahlûktur. Mutezile, Kur’an mahlûktur, dedi.
2. İmanda şüphe caiz değildir. Bu sebeple inşallah mü’minim dememeli, elhamdülillah mü’minim demelidir. İnanılması şart olan şeylerin birinde şüphe küfrdür.
3. İman artmaz ve eksilmez. Fakat kuvvetlenir veya zayıflar. Mutezile ile Haricilere göre iman ile isyan bir arada bulunmaz.
4. Eshab-ı kiramın hepsi âdildir. İlk dört halifenin halifeliği sahihtir. Hariciler ve Rafızîler, hilafet meselelerinden dolayı sahabeyi tekfir etti. Bazı Rafızîler gibi Hazret-i Ebu Bekr’in sahabiliğini veya Hazret-i Aişe’nin masumiyetini inkâr küfrdür.
5. İcma’nın, Kur’an ve sünnetten sonra fıkhî delil oluşu haktır. Mutezile’den Nazzâm ile Hâricî ve Râfızîlerin bir kısım bunu inkâr etti. Ayrıca icma’ ile kabul olunan bir hususu reddeden bid’at ehli olur. Bu husus Kur'an-ı kerimde emredilen salâtın beş vakit namaz olduğu gibi mütevâtir bir husus ise, küfre düşer.
6. Kıyas haktır. Mutezile’den Nazzâm bunu inkâr etmiştir.
7. Amel imandan parça değildir. Günah olduğuna inandığı halde büyük günah işleyen, kâfir olmaz. Haricilere göre büyük günah işleyen kâfir olur. Mutezile’ye göre imanını kaybeder, ama kâfir olmaz. Cennet ile Cehennem arasında bir yerde kalır. Mürcie’ye göre büyük günah işleyen asla cehenneme girmez.
8. Ehl-i kıble, yani kıbleye dönerek namaz kılan kimse tekfir edilmez. İman edilecek şeylere inanıp da, icma ile bildirilenlere inanmayanlar ehl-i bid’at olur. Bunlara kâfir denmez. Namaz kıldığı halde, açıkça küfre sebep olan bir şey söyleyen ve yapan kimse, imandan çıkar. Râfızîler, Hazret-i Ali’nin üstünlüğüne inanmayan müslümanları -sahabi bile olsalar- tekfir eder.
9. Âdil olsun, fâsık olsun, her imamın arkasında Cuma ve bayram namaz kılınır. Vakit namazları sahih ise de mekruhtur.  Fâsık imam ile cihada gidilir. Hariciler bunu inkâr etti.
10. Zâlim ve fâsık idareciye isyan edilmez. Azli mümkün ise azledilir. Değilse sabredilir. Haricîlere göre böyle idareciye ayaklanmak vacibdir. Râfızîlere göre imam zaten masumdur, azli mümkün değildir.
11. İmamın her hangi bir aileden veya ırktan olması şart değildir. Râfızîlere göre Hazret-i Ali soyundan olması şarttır.
12. Mest üzerine mesh etmek haktır. Râfızîler ve Haricîler bunu inkâr etti.
13. Mirac haktır. Hazret-i Peygamber’in göklere yükselişini ve Allahü teâlâ ile görüştüğünü inkâr eden ehl-i bid’attir. İsra’yı, yani Hazret-i Peygamber’in Mekke’den Kudüs’e götürüldüğüne inanmamak ise küfrdür.
14. Cennet’te mü’minler Allahü teâlâyı bilmediğimiz bir şekilde göreceklerdir. Mutezile buna inanmadı.
15. Allah cisim değildir. Mekândan münezzehtir. Yarattıklarına benzemez. Kerramiye, Müşebbihe ve Mücessime, Allah cisimdir, cihet ve mekân sahibidir, insana benzerliği vardır, Allahü teâlâyı cisimsiz düşünmek caiz değildir, dedi. İnsan gibi olduğuna inanmak küfrdür.
16. Kıyâmet gününde, Peygamberler ve sâlih zâtların büyük günah işleyen mü’minlere şefâati haktır. Mutezile, ancak müminlerin derecelerinin yükseltilmesi için şefaat edilebileceğine inanır. Vehhabîler, tasavvuf, istigâse, tevessül ve şefaati toptan inkâr etti.
17. Kabir azabı haktır. Bu azab, rûh ve bedene olacaktır. Hariciler bunu inkâr etti.
18. Evliyânın kerâmeti haktır. Mutezile bunu inkâr etti. Şia ise kerameti on iki imama tahsis ve öldükten sonra kerâmeti inkâr etti.
19. Ruh, ölmez. Bu sebeple ölünün ardından hayır yapmak haktır. Mutezile bunu inkâr etti.
20. Kıyamet alâmetleri, Deccâl’ın çıkışı, Mehdî’nin gelişi ve Mesih’in inişi haktır. Bunlar manen mütevatir hadislerle bildirilmiştir. Bu bakımdan inkârının küfr olacağı söylenmiştir. Kıyamet alâmetlerini mecaza hamletmek, mesela “Deccal felancadır; Dabbetü’l-Arz AIDS hastalığıdır; Yecüc Mecüc Çinlilerdir; Mehdi, felanca kitaplardır; Mesih, şahs-ı manevîdir vs” demek  doğru değildir.
21. Mukallidin imanı sahihtir. Yani, düşünmeden, anlamadan, yalnız başkasından işiterek, öğrenerek iman eden kimse, mü’mindir. Ancak istidlâli terk ettiği için günahkârdır. Mutezile mü'min olamaz, cennete de giremez dedi. Her şeyin güzel veya kötü olduğu dinin emriyle bilinir. Akıl, bunu bilmekte rol oynamaz. Mutezile’ye göre bir şeyin iyi mi, kötü mü olduğu, akıl ile bilinir. Bunun için Kitap ve sünnete lüzum yoktur. Aklın güzel gördüğü şeyler farz; çirkin gördüğü şeyler ise haramdır. Allah'ın, iyiliği yaratması, aklen şarttır.
22. İman, kalb ile tasdik, dil ile ikrardır. Kerrâmiye’ye göre sadece dil ile ikrardan ibarettir. Hariciler ve Mutezile’ye göre iman, kalb ile tasdik, dil ile ikrar ve âzâlar ile ameldir.
23. Şeytan insana vesvese verir. Mutezile bunu inkâr etti.
24. Sihir ve nazar haktır. Mutezile buna inanmadı.
25. Öldürülen eceli ile ölmüştür. Mutezile, öldürülenin eceli Allah tarafından kısaltılmıştır, der.
26. Kul fiillerinde muhtardır, ihtiyar sahibidir. Allah dilerse yaratır, dilerse yaratmaz. Dolayısıyla Allah’ın ve kulun kudreti bir arada bulunur. Kul da bunlardan mesul olur. Cebriyeye göre kul fiillerinde muhtar ve muktedir değildir. Mutezile ve Râfızîlere göre kulun kudretini Allah yaratır, kul ise fiilinin yaratıcısıdır.
27.İbadetlerin sevaplarını ölülere hediye etmek câizdir. Ölü, bundan istifade eder. Mutezile bunu inkâr etti.



Sual:
Amerika’da okuduğum şehirde Cuma namazları kılınan bir mescid var. Cuma namazlarını 1:30'a sabitlemişler; yaz kış bu vakitte kılıyorlar. Fakat bazen yazları 1:30’da vakit girmemiş oluyor. Kışın tabi böyle bir sorun olmuyor. Bu saatte direkt hutbeye çıkıp, yarım saat kadar hutbeden sonra namaza geçiliyor. Hutbe tabii ingilizce. Namazı kıldıran kişilerin itikatlarından tam emin değilim. Ama bu mescide ait internet sitesinde buranın sorumlusu gibi görünen insan sünnete esniyeye uymayan top sakallı bir kişi. Şu ana kadar Cumaları o vakitlerde üniversitede vazife olduğundan gidemiyordum. Fakat bundan sonra program değiştiğinden vakit uygun olabilecek. Cumalara gidelim mi?

Cevap;
Cuma namazı kılan ve bunun için mescid yapanlar, elbette vaktin namazın şartı olduğunu da bilirler. Cuma namazı öğle vakti girdikten sonra kılınır. 1:30’ta öğle vakti giriyor olsa gerek. Bazı takvimlerde 60 arzının üzerindeki yerlerde temkin mikdarı çok yüksek olabiliyor. Bu sebeple vakit girmediğini zannetmiş olabilirsiniz. Öğle vakti mevsimlere göre fazla değişmez. Zaten Cuma namazı hutbeden sonra kılınıyor. Hiç değilse hutbenin bir kısım ile farz olan namaz vaktinde kılınmış olur. Hutbe bütün dünyada Arapçanın yanında mahallî lisanlarda okunuyor. Bunun namaza bir zararı yok. Ancak tahrimen mekruhtur. Bunun vebali de böyle okuyana aittir, cemaate değil. Cemiyet sorumlusu ile Cuma namazının alakası olmayabilir. İslâm cemiyeti reisleri umumiyetle popüler şahıslardan seçilir. Top sakalı sünnet olarak bıraktığını bilemeyiz. Eğer sünnete uymak niyetiyle bir kabzadan kısa sakal bırakmışsa, bu bidattir. Köse ise, sakalı uzamıyorsa, moda diye veya sakal uzatamayıp tamamen kesmesi de mümkündeğilse, bidat denemez. Şafiî mezhebinde az bir sakal bile sünnet için kâfidir. Bid’at sayılmaz. Her gün traş olunsa bile, akşama bir mikdar sakal uzamış olur. Buna bid’at denemez. Cuma namazı farzdır. Dârülharbde Hanefi mezhebine göre farz olmamakla beraber, Müslümanlar toplanıp kılıyorsa, kılınır. Cemaatten ayrılmamalıdır. Fitneye sebep olur. Hem orada Müslüman gençlerle tanışırsınız. Size dünyevi faydaları dokunabileceği gibi, sizin de onlara emr-i maruf yapma imkânınız doğar. İnsanlara bu kadar soğuk ve peşin hükümlü bakmamak, hepsine acımak ve faydalı olmaya çalışmak lazımdır.

Sual:
Hurufilik Bâtınilikten mi doğdu? Elmalı'da kabri bulunan Abdal Musa Hurufi miydi?

Cevap;
Evet. Abdal Musanın Hurufi babası olduğu Kâşifül-Esrar kitabında yazılıdır.

Sual:
Siftah açmak hakkında bilgi verir misiniz? Halk arasında, sabah siftah yaptığımızda parayı yere atmak, sakala sürmek hurâfe mi, yoksa dinimizde böyle bir şey var mı?

Cevap;
Yere atmak paraya kıymet vermemeyi, sakala sürmek ise bereket ve kanaati ifade eder. Dinimizde yok ise de gelenek olmuştur. Mahzuru yoktur.

Sual:
Bazı Aleviler Müslümanız dediği halde, İslâmiyet ile alâkası olmayan ibâdetler yapıyorlar. İslâmiyet, bunlara ve cemevleri yapılmasına izin verir mi?

Cevap;
İslâmiyete göre idare olunan yerlerde, müslümanız diyenler, câmiden başka mâbed yapamaz. Dinin bildirdiği ibâdetlerden başka şeylere ibâdet adını veremez. Aksi takdirde mürted sayılır. Türkiye laik bir memlekettir. Herkes istediği mâbedde ibâdet edebilir. Müslümanlar câmiye, Aleviler cemevine gider. Kimse karışamaz.

Sual:
Dinimiz anne babaya hürmette kusur etmemeyi emrettiği halde, Yavuz Sultan Selim hangi sebeple babasına savaş açıp padişah olmak istemiştir?

Cevap;
Dini korumak ana-baba hakkından önce gelir. Yavuz Sultan Selim, Şiî tehlikesinin Anadolu halkını tehdit ettiğini ve babasının yumuşak siyasetinin menfi neticeler doğurduğunu yakından gördü. Bu bakımdan İslâm tarihindeki hizmeti çok büyüktür.

Sual:
Kesikbaş hikâyesinin aslı var mıdır?

Cevap;
Masaldır.

Sual:
Zikre yeni başlayan sesli mi yapmalıdır?

Cevap;
Zikr sesli veya sessiz yapılabilir. Zikredenin tercihine kalmıştır. Ancak Nakşî büyükleri, cehrî (sesli) zikri bid’at olarak görmüş, tasvib etmemiştir. Nitekim Kur’an-ı kerimde “Allahı yalvararak ve gizli olarak zikredin” buyurulmaktadır (A’râf: 54). Ancak âdet hâline getirmeksizin, irade ve ihtiyar ile olmadan, dert ve hüzün ile içten gelen yüksek sesle zikr etmenin yasak olmadığı bildirilmiştir.

Sual:
Aşure günü neler yapılır? Sadece aşure pişirip dağıtmak bidat mıdır?

Cevap;
Aşure günü, her zaman almadığı yiyecek maddelerini alıp evine götürmek çok sevaptır. “Bu gün çoluk çocuğunun geçimini bol yapan kimsenin geçimi sene boyu bol olur” hadis-i şerifi ile tavsiye edilmiştir. Bu gün, Yahudilere benzememek için, bir önceki veya sonraki gün ile beraber iki gün olmak üzere oruç tutmak Hazret-i Peygamber tarafından tavsiye edilmiştir. Bugün aşure pişirmeyi ibadet sanmak yanlıştır, İslâmiyette ibadet olarak bildirilmediği için bid’attir. Aşure veya başka bir atlı pişirmek, eşe-dosta ikram etmek sevabdır.

Sual:
Mehdi konusunda çok fazla kafa karıştırıcı sözler işitiyoruz. Bu mevzu hakkında bilgi verir misiniz? Ayrıca müceddid mevzusunun bununla alâkası nedir?

Cevap;
Hazret-i Mehdî, âhir zamanda dünyaya gelecektir. Adı, Muhammed, babasının adı Abdullahtır. Resulullah aleyhisselâmın soyundan olacaktır. Îsâ aleyhisselâmla buluşacak, Deccal ile mücadele edecek, İsa aleyhisselâm ile beraber Deccal’i öldürecek, Yahudiler kendisine başkaldıracak, bunlarla muharebe edecek, mezhebler unutulmuş olacak, kendisi ictihad edecek, her yeri alacak, her yerde adâlet olacak, Eshâb-ı Kehf, uyanıp mağaradan çıkarak, Mehdînin askeri olacaktır. Medine’deki sapık din adamları bu adam dinimizi bozuyor diye karşı gelecek, Mehdî hepsini öldürecektir.

Bazı saf kimseler, büyük zan ettikleri kimselere Mehdî demektedir. Mehdî’nin alâmetlerini Resûlullah aleyhisselâm bildirmiştir. İbni Hacer Mekkî’nin Alâmetü’l-Mehdî kitabında ve Süyûtî’nin el-Burhan kitabında bunlardan ikiyüze yakın alâmet yazılıdır. el-Fütûhâtü’l-İslâmiyye’de der ki (II/297), “Beklenilen Mehdî, Hazret-i Fâtıma’nın soyundan olacaktır. Mekke’de zuhur edecektir. O zaman, Müslümanlar halîfesiz olacaktır. İstemediği halde, zor ile halîfe yapılacaktır. Zuhûr edeceği zaman ve yaşı ve ömrü kesin belli değildir”. Mehdî çıkacağı zaman yeryüzünde halîfe bulunmayacağı ve Mehdîliklerini ilân edenlerin Mehdî olmadıkları buradan anlaşılmaktadır.

Hazret-i Mehdî’nin ortaya çıkışı kıyamet alâmetlerindendir. Mehdî çıkmadan evvel ortaya çıkacak bazı başka alâmetler var ki henüz çıkmamıştır. Bu da Mehdî’nin henüz gelmediğini gösteriyor. Mehdî’nin alâmetlerine dair Hazreti Peygamber buyurdu ki:

“Mehdînin başı hizâsında bir bulut olacakdır. Bulutdan bir melek: Bu Mehdîdir, sözünü dinleyiniz! diyecektir.”

“Yeryüzüne, benim evlâdımdan biri, yani Mehdî de, mâlik olacaktır.”

“Kıyâmet kopmadan önce, Allahü teâlâ, benim evlâdımdan birini yaratır ki, ismi benim ismim gibi, babasının ismi, benim babamın ismi gibi olur ve dünyâyı adâletle doldurur. Ondan önce dünyâ zulümle dolu iken, onun zamanında adalet ile dolar.”

“Eshâb-ı Kehf, Hazret-i Mehdî’nin yardımcıları olacaktır ve Îsâ aleyhisselâm bunun zamanında gökten inecektir. Îsâ aleyhisselâm, Deccâl ile harb ederken, Hazret-i Mehdî, onunla beraber olacaktır. Bunun hükümdarlığı zamanında, her zamankinin aksine olarak ve hesapların tersine olarak, Ramazan-ı şerîfin 14. günü güneş tutulacaktır ve birinci gecesinde ay tutulacaktır.”

“Yeryüzünü küfr kaplamadıkça ve her yerde küfr ve kâfirlik yapılmadıkça, Hazret-i Mehdî gelmez”. (Bundan anlaşılıyor ki, Hazret-i Mehdî çıkmadan evvel, küfr her tarafa yayılacak, İslâm ve Müslümanlar garip olacaktır.)

“İsa aleyhisselâm Kıyâmet yaklaşınca Şam’da, Ümeyye Câmii minaresine inecek, evlenecek, çocukları olacak, Hazret-i Mehdî ile buluşacak, kırk sene yaşayıp, Medîne’de vefat edip, benim yanıma Hücre-i Seadet’e defn edilecektir.”

Zamanımızda bazı câhiller tasavvuf kitaplarındaki bilgileri yanlış anlayarak kendi hocalarını, şeyhlerini mehdî zannetmektedir. Mehdî geldiği zaman gizli kapaklı iş yapmayacaktır. İsa aleyhisselam ile beraber cenk edecektir. Yeryüzüne Müslümanlar hâkim olacaktır. Şu anda buna dair bir işaret olmadığı ortadadır. Mehdî’nin zuhuru hakkında tasavvuf büyüklerinin bazı keşifleri vardır. İmam Rabbanî hazretleri kıyametin kopmasının hicrî 1500 ile 2000 yılları arasında olacağını keşif buyurmuştur. Kendisi ikinci bin yılın müceddidi olup, mehdî de üçüncü bin yılın müceddidi olacağına göre, daha Mehdî’nin ortaya çıkmasına zaman vardır. Bunları kimse bilemez. Dinin kaynaklarında, âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflerde Mehdî’nin ne zaman zuhur edeceği açıkça bildirilmemiştir.

Şiîlerde de mehdî inancı vardır. Ama Ehl-i sünnetten farklıdır. Şiîler, Hazret-i Fâtıma’nın soyundan gelen 12 imamın sonuncusu Muhammed Mehdi’nin bir mağaraya saklandığına, kıyamet günü buradan çıkacağına, o zamana kadar Şiîleri buna vekâleten din adamlarının idare edeceğine inanmaktadır.

Mehdî’nin geleceğine inanmak, Ehl-i sünnet olmanın alâmetlerindendir. İnanmayan Ehl-i sünnetten çıkar. “Ümmetimden her yüz senede bir müceddid gelir, dini yeniler” hadîs-i şerifi vardır. Müceddid, dine sokulmuş bidat ve hurâfeleri temizler, dini aslî hüviyetine kavuşturur.

Sual:
Şia tek kişi mi; yoksa birden fazla kimseye mi şia deniyor?

Cevap;
Şia taraftar demektir. Kur’an-ı kerimde de bu manada kullanılmıştır. İslâm tarihinde Hazret-i Ali’nin halifeliğini müdafaa edenlere bu isim verilmiştir. Bunların itikadı ile karşı taraftakilerin itikadı aynı idi. Hepsi Ehl-i sünnet sayılmaktadır. Zamanla bunlar arasında siyasî kanaatlerini dinî referanslara dayandırmak için hadîs uyduran ve icmayı reddeden bir taife türedi. İtikadı Ehl-i sünnete uymayan bu kitleye de Şia dendi. Şia topluluk ismidir. Şia'ya mensup olana Şiî denir.

Sual:
Şair Fuzuli hakkında malumat verebilir misiniz? Şiî veya âsi olduğuna dair bilgi var mıdır?

Cevap;
Şair Fuzuli, Caferî Şiasındandır. Ehl-i sünnet değildir. Fakat mutedildir. Hakkındaki bütün ciddi kaynaklarda bu açıkça geçer. Âsi olduğuna dair bir şey duymadım. Gerçi Ehl-i bidat olmak Allaha isyan olarak değerlendirilebilir. Bununla beraber Ehl-i sünnet arasında da içli şiirleri çok tutulmuş, divanı okunagelmiştir. Hakkında “İsmi gibi Fuzuli’dir” tabirini kullanan nice tasavvuf ehli, şiirlerinden zevk almıştır. Su kasidesi emsalsizdir.

Sual:
Peygamberlere ve evliyaya tevessülü inkar etmek küfre götürür mü?

Cevap;
Tevessülü kabul etmeyen kimse, küfre düşmez. Ancak selefin ittifak ettiği bir şeyi kabul etmediği için bid’at sahibi olur.

İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki: Tevessül duanın edeplerindendir. Peygamber efendimiz: «Ey Allahım senden isteyip de verdiğin kullarının hakkıyla (hürmetine) senden istiyorum.» derdi. Peygamber ile Peygamberin Rabbine tevessül etmek güzeldir. Seleften ve haleften İbni Teymiyye hâriç hiç kimse bunu mekruh görmemiştir, inkâr etmemiştir. İbni Teymiyye ise, kendisinden önce hiç bir âlimin söylemediğini söylemiştir.

Nablüsî, Hadîka’da der ki (2. cilt, 126. Sahife): Resulullah ile ve Eshab-ı kirâm ile ve Tâbi’în ile, bunlar öldükten sonra da, Allahü teâlâya tevessül etmek, yani bunların hürmeti için dilekte bulunmak câizdir ve meşrudur. Tevessül etmek, şefaatini istemek demektir. Ehl-i sünnet âlimleri, bunun câiz olduğunu bildirdi. Mu’tezile fırkası ise inanmadı. Tevessül edenin duasının kabul olması, tevessül olunanın kerameti olur. Yani öldükten sonra keramet göstermesi olur. Bid’at sahibi olanlar buna inanmadı. İmam Münâvî, Câmi’ü’s-Sagîr şerhinde, bu cahillere cevap vermektedir. İmam Sübkî buyuruyor ki, “Resulullah ile tevessül etmek, yani istigâse etmek, ondan şefaat istemektir. Bu ise güzel bir şeydir. Önceki ve sonraki İslâm âlimlerinden hiçbiri buna karşı bir şey dememiştir. Yalnız İbni Teymiyye bunu inkâr etti. Böylece doğru yoldan ayrıldı. Kendinden önce gelen âlimlerden hiçbirinin söylemediği bir bid’at çıkardı. Bu bid’ati ile müslümanların diline düştü.

İbni Hacer, Cevherü’l-Munzam kitabında buyurur ki: İbni Teymiyye’nin hurâfelerinden biri, Resulullah aleyhisselâm ile istigâse, tevessül olunmasını inkârıdır. Ondan önce hiçbir İslâm âlimi böyle söylemedi. Ehl-i sünnet âlimleri bildiriyorlar ki, Resulullah aleyhisselâm ile her zaman tevessül etmek çok iyidir. Yaratılmadan önce ve yaratıldıktan sonra, dünyada da, âhirette de Onunla tevessül olunur. Yaratılmadan önce Onunla tevessül olunacağını gösteren şeylerden biri, Peygamberlerin ve ümmetlerindeki velîlerin Onunla tevessül etmiş olduklarıdır. İbni Teymiyye’nin iftira olan sözü ise hiçbir asla ve esasa dayanmamaktadır. Hâkim Nişâpûrî’nin bildirdiği hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Âdem aleyhisselâm hata edince, yâ Rabbî! Muhammed aleyhisselâm hakkı için beni afv ve mağfiret et dedi. Allahü teâlâ da, Muhammed aleyhisselâmı daha yaratmış değilim. Sen Onu nasıl tanıdın buyurdu. O da, ya Rabbî! Beni yaratıp ruh verdiğin zaman başımı kaldırdım. Arşın kenarlarında, lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah yazılmış gördüm. Kullarının içinde en çok sevdiğinin ismini, kendi isminin yanına koymuş olduğundan anladım dedi. Allahü teâlâ da, ya Âdem! Doğru söyledin. Kullarım arasında en çok sevdiğim Odur. Onun hakkı için benden afv dileyince, seni hemen afv ettim. Muhammed aleyhisselâm olmasaydı seni yaratmazdım buyurdu). Muhammed aleyhisselâmın hakkı demek, Allahü teâlânın Onu çok sevmesi, Ona çok kıymet vermesi demektir. Yahud, Onun başka kullar üzerinde olan hakkı demektir. Yahud da, Allahü teâlânın Ona ihsan ederek, Onun için kendi üzerinde tanıdığı hak demektir. Bunun gibi, bir hadîs-i şerîfte, (Kulların Allahü teâlâ üzerindeki hakkı nedir?) buyurulmuştur. Burada hak demek, lâzım, vâcib olan şey demek değildir. Çünki, Allahü teâlânın hiçbirşeyi yapması lâzım, vâcib değildir. Dilerse yapar. Dilemezse, yapmaz. Allahü teâlâdan Resûlullah hakkı için bir dilekte bulunmak, Resûlullah için istemek değildir ki, buna şirk denilsin. Allahü teâlâ Resûlünü çok sevdiğini, Ona yüksek mertebe verdiğini bildiriyor. İşte bu sevginin, bu yüksek derecenin hakkı, yani hürmeti, kıymeti için, Allahü teâlâdan istenilmektedir. Allahü teâlânın, Resûlüne olan ikramlarından, ihsanlarından biri de şudur ki, Onun hakkı için, Onun yüksek derecesi için yapılan düâları kabûl buyurur. Buna inanmayanın bu nimetten mahrum kalması, kendisi için en büyük zarardır. Resûlullah aleyhisselâm ile, hayatta olduğu zaman da tevessül edilmiştir. Nesâî ve Tirmüzî bildiriyorlar ki, Resûlullahın yanına bir âmâ geldi. Gözlerinin açılması için dua etmesini diledi. Resûlullah aleyhisselâm (İyi bir abdest al! Sonra bu duayı oku!) buyurdu. Duanın tercemesi şudur: (Yâ Rabbî! İnsanlara rahmet olarak gönderdiğin sevgili Peygamberin ile sana teveccüh ediyorum. Senden istiyorum! Yâ Muhammed aleyhisselâm! Dileğimin hâsıl olması için Rabbime senin ile teveccüh ediyorum. Allahım! Onu bana şefaatçı eyle!) Bunu İmam Beyhekî de haber veriyor. Ayrıca (Kalktı. Görerek gitti) de diyor. Bu duayı okumağı ona Resulullah öğretti. Kendisi dua buyurmadı. Onun teveccüh eylemesini, yalvarmasını, Resulullah aleyhisselâm ile istigâse etmesini, dilediğinin böyle hâsıl olmasını arzu buyurdu. Resulullah hayatta iken de, vefatından sonra da kendisi ile istigâse olunurdu. Selef-i sâlihîn, Resulullahın vefatından sonra bu duayı çok okumuş, bununla muradlarına kavuşmuşlardır. Taberânînin haber verdiği bir hadîs-i şerîfde, Resulullah aleyhisselâm dua ederken, (Peygamberinin ve Ondan önce gelen Peygamberlerin hakkı için) buyururdu. Resulullah ile veya başka peygamberler veya velîler ile teveccüh etmek, tevessül etmek, istigâse etmek ve teşeffu’ etmek, hep aynı şey demektir. Hazreti Ömer radıyallahü anh, Hazreti Abbas’ı vesile ederek yağmur duası yaptı.Eshâb-ı kirâmdan hiçbiri buna karşı birşey demedi. Buhârînin haber verdiği hadîs-i şerîfte, (Kıyâmet günü, önce Âdem ile, sonra Mûsâ ile ve sonra Muhammed aleyhimüsselâm ile istigâse ederler) buyuruldu. Ömer “radıyallahü anh” zamanında kaht [kıtlık] oldu. Eshâb-ı kirâmdan birisi, Resûlullahın kabri yanına gelip, yâ Resûlallah! Ümmetine yağmur yağması için dua eyle! Ümmetin helâk olmak üzeredir, dedi. Resulullah aleyhisselâm buna rüyada görünüp yağmur yağacağını haber verdi. Öyle de oldu. Rüyayı gören, Eshâbdan Bilâl bin Hâris Müzenî idi.

Sual:
Ehl-i sünnet olmayan fırkaların, meselâ Şiîlerin öbür dünyadaki hâle nasıl olacaktır? Onlar da mümin midir?

Cevap;
İmanla ölmüş iseler, itikadlarındaki bozukluk kadar cehennemde kalıp veya affedilip sonra cennete gideceklerini akaid kitapları bildiriyor. Çünki 73 fırka hadîsi ümmetim diye başlıyor.

Sual:
Bid’at işleyen her kişi bid’at ehli midir?

Cevap;
Âlimlerin icma’ından bilerek ayrılan kişi bid’at ehli olur. Âlimlerin icma’ına uymayan bir inanış veya ameli ortaya çıkaran ve yayan kişi bid’at ehli olur. Âlimlerin ihtilaf ettiği bir meselede bid’at denilen bir şeyi işleyen kişi bid’at ehli olmaz. Bir âlimin bid’at dediğine, bir başkası mübah, sünnet, hatta vâcib diyebilir. Bilmeden veya yanlış bilerek bid’at işleyen kişi de bid’at ehli sayılmaz. Bugün için bid’at ehli Şiî ve Vehhabîler ile, Mehdi’ye, Mesîh’e, kabir azabına, miraca inanmayanlar gibi kimselerdir.

Sual:
Şiîlerden ya da diğer bid’at sahiplerinden seyyid olan var mıdır?

Cevap;
Seyyid (evlâd-ı resulden) olmak, günah işlemeye, bid’at ehli olmaya engel değildir. Bid’at da neticede bir günahtır. Mesela İran’da siyah sarıklı olanlar seyyid olarak bilinir. Seyyid Sıbgatullah Hizanî’ye, “Bid’at ehli seyyidlere nasıl davranalım?” diye sormuşlar. Zâtına hürmet, sıfatlarını sevmemek lâzımdır, buyurmuş (Minah). Nasıl fâsık kötü amelinden dolayı sevilmez, ama imanından ve başka iyiliklerinden dolayı sevilirse, aynen böyledir.

Sual:
Rastladığım bir videoda Allahü teâlâ kastedilerek söylenen ''Ete kemiğe büründüm, Mahmud diye göründüm'' cümlesinin Ehl-i Sünnet'e uygun bir te'vili var mıdır?

Cevap;
Aslı, “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” şeklindedir. Vahdet-i vücudçu bir telakkiyi gösterir. Ben yokum, Allah var demektir.

Sual:
Reşehat’ta (Abdülgafur Lârî'nin hayatında) büyüklerden bazısının da aynı İbni Teymiyye gibi kâfirlere cehennem azabının daimi olmadığına inandıkları geçiyor. İbni Teymiyye’nin bu itikadı bilinen bir şey olduğu halde, İslâm âlimleri ona kâfir demediklerine göre, bu mesele velev ki azıcık da olsa te’vile açık bir mevzu mudur? Muhyidin-i Arabî hazretleri de Füsûs’da böyle diyor.
Herkese Lazım Olan İman kitabında da şöyle diyor: (Allahü teâlânın indirdiği kitâbların hepsi hakdır, doğrudur. Yalan, yanlış olamaz. Cezâ, azâb yapacağım deyip de afv etmesi câiz denildi ise de, bizim bilemediğimiz şartlara veyâ Onun irâdesine, isteğine bağlıdır. Yâhud, kulun hak etdiği azâbı afv eder demekdir. Cezâyı, azâbı bildiren kelâm, birşeyi haber vermek değildir ki, afv edince, yalancılık olsun. Allahü teâlânın va’d etdiği ni’metleri vermemesi câiz değil ise de, azâbları afv etmesi câizdir. Akl da, âyet-i kerîmeler de, böyle olduğunu göstermekdedir.)
Buradaki ifade de ilk bakışta hem günahlara ve hem de küfre şâmil gibi anlaşılıyor. Her ne kadar kâfirlerin sonsuz azab göreceği bildiriliyor ise de... Bu mevzuyu izah eder misiniz?

Cevap;
Allahü teâlâ va’dinden (af ve ihsan vaadinden) dönmez; ama vaîdinden (azap tehdidinden) dönebilir. Cehennemin ebedîliği ve devamlılığı hususunda sekiz görüş vardır:
  1. Oraya giren oradan bir daha ebediyyen çıkmayacaktır. Bu Hâricîlerle Mutezile’nin görüşüdür.
  2. Oraya girenler, orada azab görecekler, sonra tabiatları değişecek ve kendilerinin nârî (ateş gibi) bir tabiatları kalacaktır. Tabiatları ile cehennemin tabiatı arasındaki muvafakat (uygunluk) dolayısıyla cehennemden lezzet dahi alacaklardır. Bu ise İbnü’l-Arabî et-Taî’nin görüşüdür.
  3. Cehennem ehli orada belli bir süre azab görecekler, sonra oradan çıkacaklar. Onların arkasından başka bir kavim oraya girecektir. Bu ise Yahudîlerin Hazret-i Peygamber aleyhisselâmdan naklettikleri bir görüştür. O da bu kanaati yalanlamıştır: "Onlar bir de: ‘Sayılı günler dışında bize ateş asla dokunmaz’ dediler. De ki: ‘Buna dair Allah’tan bir ahid mi aldınız? Allah asla ahdinden dönmez, yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz? Hayır, kim kötülük işler ve günahı kendisini çepeçevre kuşatırsa onlar cehennemliklerdir, orada ebedi kalıcıdırlar." (Bakara, 80-81)
  4. Cehennemlikler oradan çıkacaklar ve o da içinde hiçbir şey olmaksızın, olduğu halde kalacaktır.
  5. Hâdis (sonradan yaratılmış) olduğundan, kendi kendisine yok olacaktır. Sonradan hâdis olduğu sâbit olan bir şeyin bâki kalması imkânsızdır. Bu ise Cehmiyye’nin görüşüdür. Bu hususta cennet ile cehennem arasında da ona göre bir fark yoktur.
  6. Cehennem ehlinin hareketleri son bulacak ve onlar hiçbir acı duymayan, cansız varlıklara dönüşeceklerdir. Bu da Ebu’l-Huzeyl el-Allâf’ın görüşüdür.
  7. Allahü teâlâ, sünnette vârid olduğu üzere, oradan dilediği kimseleri çıkartır, sonra da dilediği kadar bir müddet varlığını devam ettirir. Sonra da yok eder, çünkü O, cehennem için son bulacağı bir müddet takdir etmiştir.
  8. Allahü teâlâ oradan sünnette vârid olduğu üzere dilediği kimseleri çıkartır. Orada kâfirler ise, Tahâvî’nin dediği şekilde, sonu gelmeyecek ve ebedi olmak üzere kalacaklardır.
Bu son iki görüş dışındaki görüşler bâtıldır.
Ehl-i sünnet’in benimsediği bu iki görüşün delilleri şöyledir: Birinci görüşü benimseyenlerin delillerinin bazıları şunlardır: Allahü teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Allah’ın dilediği müstesnâ olmak üzere içinde ebedi kalıcılar olarak ateş sizin barınağınızdır. Şüphesiz Rabbin hikmeti sonsuz olandır, herşeyi bilendir."(En’âm, 128); "Bedbaht olanlar ateştedirler. Onlar orada yüksek hırıltılarla ve inleyerek solurlar. Onlar gökler ve yer ayakta durdukça, orada ebediyyen kalıcıdırlar, Rabbinin dilediği kadarı müstesnâ. Şüphesiz Rabbin dilediğini yapandır." (Hud, 106-107) Bu emirlerde sözü edilen iki istisnâdan sonra cennetlikler için sözü edilen istisna yapılmamıştır. O da Allahü teâlânın: "Bu arkası kesilmeyen bir bağıştır." (Hud, 108) emridir. Allahü teâlânın "Sonsuz devirler boyunca, içinde kalacaklar." (Nebe, 23) emri de bu görüşlerine delil gösterilmiştir. İşte bu görüş, yani cehennemin sonunun geleceği, cennetin ebedi olacağı görüşü Hazret-i Ömer, İbni Mes’ud, Ebu Hureyre, Ebu Said ve başkalarından da nakledilmiştir.
Abd bin Humeyd meşhur tefsirinde senedini kaydederek Ömer radıyallahu anhın şöyle dediğini zikretmektedir: "Eğer cehennemliklerin, cehennemde kalacakları müddet alic denilen yerin kum taneleri kadar dahi olsa mutlaka o vakit gelip, bitecek ve onlar oradan çıkacaklardır." Abd bin Humeyd bunu Yüce Allah’ın: "Sonsuz devirler boyunca içinde kalacaklar" (Nebe, 23) âyet-i kerimesini tefsir ederken zikretmektedir. Yine bu görüşün sahipleri derler ki: Cehennem ateşi O’nun gazabının bir gereğidir, cennet de rahmetinin bir gereğidir. Peygamber aleyhisselâm da şöyle buyurmuştur: "Allahü teâlâ mahlûkatı yaratmayı takdir buyurunca Arş’ın üzerinde nezdinde bulunan bir kitaba şunu yazdı: Benim rahmetim gazabımı geçmiştir." Bu hadisi Buharî, Sahih’inde Ebu Hureyre’den gelen bir senetle rivayet etmiştir.
Yine derler ki: Allahü teâlâ azab hakkında onun: "Büyük bir günün azabı" (En’âm, 15),"Can yakıcı" (Hud, 26) ve "Akîm (merhamet olunmayacak)" (Hacc, 55)diye vasıflandırmaktadır. Tek bir yerde ise ihsan edeceği nimetlerin bir günün nimetleri olduğunu bildirmemiştir. Yine Allahü teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Ben kimi dilersem, onu azabıma uğratırım. Rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır." (A’raf, 156) Yine Allahü teâlâ bizlere meleklerin şu sözlerini nakletmektedir: "Rabbimiz, rahmetin ve ilmin herşeyi kuşatmıştır." (Mü’min, 7)
O halde (derler) O’nun rahmetinin bu azab görenleri de kuşatması kaçınılmaz bir şeydir. Eğer sonu gelmeyecek bir vakte kadar azabda kalacak olurlarsa, rahmeti onları kuşatmış olmaz. Sahih hadiste de kıyamet günü ellibin yıl ile takdir edilmiştir (Müslim, Ebû Dâvûd, Nesaî). Orada azab göreceklerin azabda kalacakları süre ise günahlarına göre olacaktır. Ahkemu’l-hâkimîn ve erhamu’r-rahimîn olan Allahü teâlâ’nın ebedî, sonu gelmeyecek, bitip tükenmeyecek bir şekilde azablandıracağı bir takım mahlûkları yaratmak, hikmet ve rahmetine sığmaz. Kendilerine ebedî olarak nimetler ihsan edeceği ve sonu gelmez lütuflarda bulunacağı mahlûklar yaratması ise hikmetin bir icabıdır. İhsan bizâtihi istenen bir şeydir. İntikam ise ârizî bir sebeb dolayısıyla istenir.
Yine bu görüş sahipleri derler ki: Cehennemde ebedî olarak kalıp oradan çıkılmayacağına, cehennem azabının kalıcı olduğuna ve bütünüyle büyük bir ziyan olduğuna dair vârid olmuş bütün haberler haktır ve hak oldukları kabul edilir. Bu hususta hiçbir münakaşa olmaz. Bu da cehennem bâki kaldığı müddetçe o azab yurdunda ebedî kalmayı gerektirir. Ancak oradan cehennemin kalıcılığı mevzubahis iken tevhid ehli çıkartılacaktır. Dolayısıyla hapsin, hapis olarak kalmaya devam ettiği sürece hapisten çıkan kimse ile hapis yıkılıp harab olduğu için hapsi sona eren kimse arasında elbetteki bir fark olacaktır.
Cehennemin ebedî kalıcılığını ve yok olmayacağını kabul edenlerin delillerinin bazıları şunlardır: Allahü teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Onlar için sürekli bir azab vardır." (Mâide, 37); "Onlara (azabları) hafifletilmez. Onlar o azab içinde ümitsiz kalacaklardır." (Zuhruf, 75); "İşte tadın; artık azabdan başka bir şeyinizi arttırmayacağız." (Nebe, 30); "Onlar orada ebediyyen kalacaklardır." (Cin, 23); "Onlar oradan çıkarılacak da değillerdir." (Hicr, 48); "Ve onlar ateşten çıkacak da değillerdir." (Bakara, 167); "Onlar deve iğne deliğinden geçmedikçe cennete giremezler." (Araf, 40); "Onlar hakkında hüküm verilmez ki ölsünler, onların üzerinden (cehennem) azabından bir şey hafifletilmez." (Fatır, 36); "Çünki gerçekten O’nun azabı kalıcı ve yakayı bırakmayandır." (Furkan, 65), Yani azabı dâimî ve terketmeyendir.
Sünnet’ten pek yaygın şekilde gelmiş rivayetler de cehennemden la ilahe illallah diyenlerin çıkartılacaklarını göstermektedir. Şefaat hadîsleri de günahkâr muvahhidlerin cehennem ateşinden çıkartılacakları hususunda açık ifadeler taşımaktadır. Bu ise onlara has bir hükümdür; şâyet kâfirler de oradan çıkacak olurlarsa, onlar da onların vaziyetinde olacaklar; cehennem ateşinden çıkış iman ehline mahsus olmayacaktır. Cennet ve cehennemin kalıcılığı ise bizâtihi o ikisinin sahip olduğu bir kalıcılık hususiyeti ile değil, Allahü teâlâ’nın onları kalıcılar kılmasıyla olur. (Akîdetü’t-Tahâvî)

Sual:
Geçenlerde katıldığım bir seminerde, seminer veren kişi, İslâmiyette telkin diye bir şey olmadığını, bunun diğer İslâm cemiyetlerinde de görülmediğini, bize mahsus bulunduğunu, bunun bir yozlaşma sayılacağını, âdetâ hocaların ölüye kopya verdiğini alaycı bir üslûp ile anlattı. Benim işittiğim ve okuduğum kadarıyla telkin meşru bir şeydir. Bunun hakikatini ve telkinin tarihçesini varsa kaynaklarıyla bildirir misiniz?

Cevap;

İmam Gazâlî, kıyâmet ve âhiret hallerini anlattığı Dürretü’l-Fâhire fî Keşfi Ulûmi’l-Âhıre adlı kitabında ve başka ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında hülâsaten şöyle anlatılır: Ölü kabirde uykudan uyanır gibi olur. Kabir yarılıp, Münker ve Nekîr adında iki sual meleği zuhûr eder. Ölüye yakın gelip: “Men rabbüke ve mâ dînüke ve men nebiyyüke”, yani Rabbin kimdir ve dinin hangi dindir ve Peygamberin kimdir? Diye sorarlar. Bunlara doğru cevap verirse, o melekler, onu Hak teâlânın rahmetiyle müjdeleyip giderler. Bundan sonra kıyametin kopacağı ana kadar cennet nimetlerine benzer bir şekilde kabir hayatını sürdürür. Doğru cevap veremezse, kabir azabına duçar olarak kıyamete kadar sıkıntı içinde bekler. Meyyit defnedildikten sonra, Salih bir kimse mezarın başında ölünün yüzüne karşı ayakta durup ölünün ve annesinin ismi ile telkine başlar. Meselâ Ey Ahmed bin Ayşe der. Sonra Allahü teâlânın büyüklüğünü ve ölümün hakikatini anlatan sözler söyler. Ardından kendisine sorulacak sualleri ve cevabını verir.
Sahabe-i kiramdan Said Ezdî hazretleri anlatıyor: Ebu Ümâme’nin yanına gittim. Ruhunu teslim etmek üzere idi. Bana şöyle dedi: Ey Said! Resulullah aleyhisselâm buyurdu ki, “Sizden biriniz vefat edip defnolunduğu zaman, biriniz başı ucunda dursun ve Ey filan bin filan! desin. Zira ölü duyar. Tekrar böyle desin. O zaman oturur. Ve tekrar böyle söylesin. Ölü, beni irşad eyle; Allahü teâlâ sana rahmet eylesin! der”. Siz de bana böyle yapınız. Bu hadis-i şerifin senedlerini İmam Sekâfî Erbaîn kitabında yazıyor.
Ölüye telkin vermek, kopya vermek demek değildir. Hadis-i şerifte, "Ölülerinize lâ ilahe illallah demeyi telkin ediniz!" buyuruluyor. Kopya vermek olsaydı, bunun da kıymeti olmamak gerekirdi. Burada telkin bir zikr olarak dirilere emredilmiştir. Telkinde bulunmak sünnet olduğuna göre, işitenlere de fayda verir. Ölü de bunu işitir. Bir kuvvet hâsıl eder. Mecmâ’ul-Enhür, Cevhere gibi fıkıh kitaplarında telkinin meşru olduğu bildirilmektedir. Birgivî Vasıyetnamesi’nde nasıl verileceği yazılmıştır. Ulemâ, çeşitli kitaplar yazarak telkîn vermenin sünnet olduğunu isbat etmiştir. Bunlardan biri Siyam âlimlerinden Mustafa bin İbrahim’in Nûrü’l-yakîn fî-Mebhasi’t-telkîn adlı eseridir. Hicrî 1345’te yazılmıştır. 1976’da İstanbul’da tab olunmuştur. Burada telkin vermeyi emreden ve Taberânî ile İbni Mende’nin rivayet ettiği hadîs-i şerîf vardır. Birgivî’nin Cilâü’l-Kulûb ve Âlûsî’nin Gâliyye adlı eserlerinde de “Resûlullah aleyhisselâm definden sonra telkin vermeği emreyledi. Kendisi de telkin verdi” diyor. Bunlar telkinin kopya olduğunu düşünmemiş de bu seminerci mi düşünmüş? Allah ölenin imanlı olup olmadığını bilmiyor da mı sorgu meleği gönderiyor? O halde bunu da inkâr etmek gerekmez mi? Hâdiseyi bu kadar basite irca eden bir kimse, ancak pozitivistlere aldanmış bir zavallı olabilir. Türklerden başka cemiyetlerde telkinin olmadığını söylemek de yanlıştır. Sadece Vehhabî inanışındakiler telkini inkâr eder. Çünki ruhun diriliğine inanmayıp, öldüğünü söylerler. Hadis-i şerif ile sâbit olmuş bir hâdiseyi göz göre göre inkâr etmek her baba yiğidin harcı değildir.



Sual:
Sitenizde icma’ ile kabul olunan bir hususu reddeden bid’at ehli olur diye yazıyor. Bir din kitabında ise “İcm⒠ile bildirilmiş olan bir şey, dinde zarurî olan şeylerden ise, yani câhillerin bile işittiği, her yere yayılmış bilgilerden ise, bu şeye inanmak da, uymak da farzdır. Böyle icmâ’a inanmayan kâfir olur" diye yazıyor. İzah eder misiniz?

Cevap;
Reddedenin bid’at ehli sayıldığı icma’, zaruri bildirilen şeyler üzerindeki icma’ değildir. Zaruri şeyler üzerindeki icma’, zaten âyet ve hadislerle kat’i bildirilmiş hususları teyid eden icma’dır. İnkârı küfrdür. Beş vakit namazın, zekâtın, orucun, haccın farziyeti gibi icma’lardır.

Sual:
Evde veya bir insana ait olan arazide cenaze namazı kılanları işittim. Bu bid’at değil midir? Cenaze namazı kılmak için belli bir mekân var mıdır?

Cevap;
Cadde, meydan gibi umumi yerlerde ve mülk arazide cenaze namazı kılmak mekruhtur. Zira birincide ammenin, ikincisinde hususi şahısların hakkı vardır. Cenaze namazını özürsüz camide kılmak tenzihen mekruhtur. Mescid-i Haram müstesnadır. Cenazeler için hazırlanmış olan ve içinde cenaze namazı kılınması mu’tâd bulunan hususî mescit ve namazgâhlar da müstesnadır. Nitekim şiddetli yağmur gibi bir özre mebni cenaze cemaat mescidi içine dahi alınabilir. Cenaze namazını mezarlıkta kılmak dahi lâyık olmaz. (Nimet-i İslam)

Sual:
Cuma hutbesinin bir kısmını Türkçe okuyan imamın kıldırdığı cuma namazına gidilir mi? Bid’at mı oluyor?

Cevap;
Cuma hutbesinin Arapça okunması vâcib; bir kısmının başka dilde okunması bid’attir. Tamamının başka dilde okunması hâlinde hutbe sahih olmaz. Bid’at, bir namazın sıhhatine engel değildir. Mecburen böyle okunmaktadır. Hâli mechul olan, yani küfre düştüğü yahud bid’at ehli (Şiî veya Vehhabi) olduğu bilinmeyen imama hüsnü zan edilir ve arkasında namaz kılınır. Vesvese ve suizan caiz değildir. Türkçe hutbe okunmayan câmi Türkiye’de yoktur.

Sual:
Sitenizde kâfirlerin cehennemde kalacağı zamanı anlatan suali okuyunca çok şaşırdım ve kafamda soru işaretleri teşekkül etti. Acaba doğru anladım mı diye de şüphelenmekteyim. Yani birinci görüşe göre bütün kâfirler de mi cehennemden çıkacak? Öyleyse sonra cennete mi gidecekler, yok mu edilecekler? Yani bu husus nass ile açıkça bildirilmiş bir husus değil midir? Yani şüphe eden küfre düşmez mi? Ve açık değilse açık olan ve açık olmayan kısımlar tam olarak hangisidir? Bir keresinde fazla dinî bilgisi olmayan bir tanıdığım, ölen bir din düşmanı kâfir için "Allahü teâlânın onu affedip affetmeyeceğini bilemeyiz" demişti. Biz sözünün yanlış olduğunu söylediysek de adam ısrar etti. Ben de bu adamın küfre düşüp mürted olduğuna kanaat getirdim. Ama şimdi bu cevabı okuduktan sonra küfre düşmemiş olabilir diye düşündüm. Bu adam o zaman küfre düştü müdür?

Cevap;
Kâfirlerin de cehennemden çıkacağına itikad edenler vardır, ama bunlar Ehl-i sünnetin dışındadır. Evet, kâfirler cehennemde ebedî kalır diyorlar. Ama buradaki ebedîliği onlar çok uzun zaman olarak anlıyor ve “Bir gün gelir herkes cehennemden çıkarılır, yerde otlar biter” hadis-i şerifine dayandıkları için kâfir olmuyor, ama icma’dan ayrıldıklar için bid’at ehli oluyorlar. Ehl-i sünnetten bir fırka da, bütün kâfirlerin değil, Cenab-ı Hakk’ın irade ettiklerinin çıkacağını söylüyor. Ama müftabih (kabul edilmiş) görüş bu değildir. Kâfirler cehennemde ebedî kalırlar. Ehl-i sünnet, “Yukarıdaki hadis-i şerif Müslümanların âsileri içindir” der. Burada netice vermeye lüzum yoktur. Ehl-i sünnet ulemasının sözüne bakılır. Diğerleri de tekfir edilmez. İyi bilinmeyen hususlarda ileri geri konuşmak, başkalarına hüküm biçmek, müslümanın işi olmamalıdır. Bahsettiğiniz adam, dinin emirlerini hafife alarak söylemişse küfrdür, değilse, değildir. Buradaki malumat Ehl-i sünnetin aslî kaynağı olan Akide-i Tahavî’den alınmıştır.

Sual:
Fetâvâ-yı Hindiyye’de, “cemaatle birlikte sesli, Kâfirûn sûresini sonuna kadar okumak mekruhtur, çünkü bu bid'attir” denilmektedir. Müslümanların bazı sûre ve âyetleri beraber okumaları mekruh mudur?

Cevap;
Hayır. Mekruh (bid’at) olması muayyen hâle mahsustur. O da bunun bu şekilde okunmakla sevab elde edileceğine inanmaktır. Bu maksatla olmadıkça, beraber okumanın mahzuru yoktur.

Sual:
Bazıları kabristana gider, orada geceleyip, kabirdekiler için koyun keser ve çocuk ister. Bunun dinen hükmü nedir?

Cevap;
Koyun kesip sevabını kabirdeki mübarek zatın ruhuna hediye eder ve bu mübarek zatı vesile kılarak Allahtan çocuk ister. Böyle istigase ve tevessüle, yani dualarının kabulü için aracı yapmaya Ehl-i sünnet izin verir.

Sual:
Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî’de II. Cilt 19. Mektupta "sünnet" kelimesi tek başına kullanıldığı için şeriat mânâsında mıdır? Öyle olunca burada kullanılan bid’at da itikaddaki bid’at midir?

Cevap;
Bid’at her zaman sünnettin zıddı değildir. Bid'at hem itikadda, hem amelde, hem âdette olabilir. Birincisi küfr veya haram, ikincisi tahrimen mekruh, üçüncüsü müah veya lâzımdır. Bid’at bir bütündür. Amelde bid’at de itikad ile irtibatlıdır.  Çünki sünnette yeri omayan bir şeyin dinden olduğuna itikad etmektedir.

Sual:
Fudayl bin İyad hazretlerinin “Bid’at sahibini gördüğünde yolunu değiştir” gibi sözlerini ana yola te’vil etmek gerekli midir?

Cevap;
Dârülislâmda böyle yapılırsa, bid’at sahibi uyanır, niye bana böyle yapıyorlar der, umulur ki kendindi ıslah eder. Dârülharbde veya fitne zamanında bu mümkün değildir. Yine de bid’at sahibinden kaçmalıdır ki kendisine zararı olmasın.

Sual:
Hıdırellez gününün aslı nedir?

Cevap;
Halk, Hızır ile İlyas aleyhisselâmın yerde ve denizde insanlara yardım etmek üzere dolaştığına, bu gün buluştuklarına, hatta mantar közleyip yediklerine inanır. Halk inanışıdır; dinî bir ciheti yoktur. Dinî cihet atfetmek doğru değildir, bid’at olur.

Sual:
Zamanımızda kâfir, bid’at ehli ve fâsıklara karşı tavrımız nasıl olmalıdır?

Cevap;
Herkese güler yüz ve tatlı dille davranmalıdır. Kimseyi kendisine düşman etmemelidir.

Sual:
Minarelerde vakti haber vermek için veya mübarek günlerde ışık yakmak câiz midir?

Cevap;
Vakti haber vermek maksadıyla ışık yakmak mekruhtur. Zira bunun için ezan meşru olmuştur. Mübarek günlerde ışık yakmak, mescidi kandillerle süslemek, mahya yakmak câizdir. Hazret-i Peygamber devrinde, Ramazan ayında Mescid-i Nebevî’de daha fazla kandil yakılırdı. İbni Âbidin der ki: Malının üçte birini Mescidü'l-Aksâ'ya vasiyet etse, bu câizdir ve mescidin tamirinde, aydınlatmasında ve benzeri şeylerde kullanılabilir. Bu, mescide vakfedilenden, mescidin kandil ve lambalarına sarfedilmesinin cevazını ifade ettiği gibi, vakfın geliri ile mescidde yakmak için yağ ve gaz almanın ve Ramazan ayında yakılan kandillere sarfedilmesinin de cevazını ifade etmektedir. (Vasiyet bâbı) Kandil, bayram gecelerinde minârelerde ve başka yerlerde fazla ışık yakmayı câiz görmeyen ulemâ da, bunu gösteriş kasdıyla yapılırsa veya vakfın parasını israf olduğu için men etmektedir. Şu halde, vakfın gelirinden olmamak şartıyla fazla kandil yakmak bunlara göre de câizdir.

Sual:
Namazında el açıp Hazret-i Ömer’e lanet okuyan Şiî’nin namazı bozulmaz mı? Böyle ifrata gidenlerin imanına şüphe ile bakmak doğru mudur?

Cevap;
Delilleri varsa küfre nisbet edilmezler.

Sual:
Mehdi hakkında aktardığınız bir hadisi okudum. Mehdinin başı üstündeki bir buluttan seslenecek bir melekten bahsediyor. Allah aşkına, Allah'ın hiç peygamberine vermediği bu lûtfu başka bir insana verebileceğini iddia eden bu sözü peygambere atfedenlere uyarak nasıl bize yansıtırsınız?

Cevap;
Bahsettiğim husus bir hadis-i şerif ile sâbittir. Muteber din kitaplarında yazan hadis-i şeriflere itibar ederiz. Muhaddis değiliz. Bu hadis-i şerif, bizden çok yüksek hadis ve fıkıh âlimleri tarafından görülüp değerlendirilmiş ve kitaplara yazılmıştır. Müslümanın bundan şüphe etmekten Allah'a sığınması lâzımdır. Bu bir ahkâm hadisi değil ki haramı ve helali bildirsin. İbadetlerin faziletinde, ahbâr ve kısâsta, yani haber ve kıssaların izahında zayıf hadislere itibar edilmesi ilmî bir kaidedir.
Kaldı ki bu hadis-i şerifte bir üstünlük bildirilmiyor. Muhammed aleyhisselâm mucize gösterir. Mehdi gösteremez. Herkes Mehdi’nin gerçek olup olmadığını nasıl anlayacaktır? Bu bir kerâmettir. Ehl-i sünnete göre kerâmet haktır. Evliyânın kerâmeti, aynı zamanda Muhammed aleyhisselâmın mucizelerinden sayılır. Allah, Muhammed aleyhisselama vermediği bazı üstünlükleri İsa aleyhisselâma verdiğini Kur'an-ı kerimde bildiriyor. İsa aleyhisselam babasız doğmuştur. Diri bir şekilde göğe yükselmiştir. Annesi de bütün kadınların efendisi ilan edilmiştir. Bu, İsa aleyhisselamın, Muhammed aleyhisselamdan üstün olduğu şeklinde hiç anlaşılmamıştır.
Dinî hususlarda akıl yürütmek, kıyas yapmak doğru değildir. Nasıl bildirilmişse öyle inanmak bir vicdan meselesidir.

Sual:
İmam Birgivî’nin Ziyâretü’l-Kubûr adlı kitabında kabir ziyareti hususunda Ehl-i sünnete aykırı görüşler ileri sürdüğü doğru mudur?

Cevap;
Birgivi'ye izafe edilen Ziyâretü'l-Kubûr risâlesi, Hanbelî âlimlerinden İbnü Kayyımi’l-Cevziyye’nin İğâsetü’l-Lehfân kitabının hülâsası mahiyetindedir. Birgivî’nin İbnü Kayyım’a, belki de Hanbelî mezhebinden bir âlime atıfta bulunduğu tek kitaptır. Dr. Huriye Martı adında bir arraştırmacı, Birgivî Mehmed Efendi – Hayatı, Eserleri ve Fikir Dünyası adlı eserinde (2. Baskı, Ankara, 2011, s. 65, 97) risâlenin Birgivî’ye aidiyetinin şüpheli olduğunu söylüyor. Bir asır sonra ortaya çıkan ve gûyâ bid’atlerle mücadelesiyle tanınan Kadızâdeliler tarafından Birgivî’ye nisbet edilmiş olması muhtemeldir. Son zamanlarda yapılan araştırmalar bunu göstermiştir. Nitekim risâlede, Birgivî’nin te’lif tarzına muhalif olarak iktibaslar sayfalarca sürmekte ve bazen aynı cümle defalarca tekrar edilmektedir. Diğer kitaplarında ismi geçen ve elinin altında bulunan klasik Hanefî kitaplarına bu risâlede atıf yapılmamıştır. Bu, Hanefî mezhebine sıkı bağlılığı ile bilinen Birgivî’nin tarzına uymaz. Ayrıca, risâlenin te’lif tarihi belli olmadığı gibi, müellif ve eserlerinin tanıtıldığı el-Ikdü’l-Manzûm, el-Aylemü’z-Zâhir, Keşfü’z-Zunûn ve Hadâiku’l-Hakâik gibi eserlerde Birgivî’nin eserleri arasında zikredilmemiştir. Kitabın orijinal nüshası da elde bulunmamaktadır. Ömrünün sonunda kaleme aldığı et-Tarikâtü’l-Muhammediyye’de bahsi geçen mevzuların teferruatı için diğer risâlerini kaynak gösterirken, kabir ziyareti hususunda ne Ziyâretü'l-Kubûr risâlesine, ne de İbni Kayyım’ın eserine atıfta bulunulmaktadır. Birgivî'ye atfedilen “Ölüleri anmak için yapılan âyinlere, şefaat istemek için mezar ve türbeleri ziyaret etmeye” dair fikirler, et-Tarikâtü’l-Muhammediyye, Ahvâlü Etfâli’l-Müslimîn ve Vasiyetnâme gibi kitapları tedkik edildiğinde, İbn Teymiyye ve talebesi İbn Kayyım gibi aşırılıklarıyla tanınmış âlimlerden ayrıldığı görülmektedir. Birgivî, bid’atlardan kaçınma hususunda şiddetli tavır gösteren bir âlimdir. Ama onun çok tutulan eserlerinde kabir ziyaretini, istigâse ve tevessülü yasaklayan bir kelime yoktur. Ancak kabir ziyaretinde cahil halk tarafından yapılan aşırılıklara ve işlenen bid’atlere dikkat çekilmektedir.

Sual:
Cuma, sahur ve cenâze için salâ vermek caiz midir?

Cevap;
Cuma salâsı âdeti Mısır’da başlamıştır. Hicrî 700 senesinde Mısır Sultanı Melik Nâsır bin Mensûr, Cuma ezânından önce minârelerde salât ve selâm okutmuştur. Sabah salâsı çok eski bir âdettir. İsrâîl Peygamberleri, sabah ezânından önce tesbih okurlardı. Eshâb-ı kirâmdan Mesleme bin Muhalled, Mısır’da vâlî iken, Hicrî 58 senesinde, Halife Muaviye’nin emri ile ilk minâreyi yaptırıp, müezzin Şerhabîl bin Âmir’e sabah ezânından önce salât verdirdi. (Mir’at-ı Haremeyn). Ezândan sonra salât ve selâm getirmek, ilk olarak Hicrî 781 veya 791 senesinde Mısır’da Sultân Nâsır Salâhüddîn’in emri ile başladı. Sonra Cuma günü de okundu. On sene sonra akşam namazının ardından getirildi. Sonra Cuma ve pazartesi geceleri akşam namazı akabinde okundu. Şam'ta buna tezkir derler ki, cuma günü öğle ezanından önce okunan salâ gibidir. Bu bid’at-ı hasenedir. (İbni Âbidin). Hanefîlerin yaşadığı memleketlerde Cuma gecesi yatsıdan evvel; Şâfiî memleketlerinde ise ezanın hemen ardından getirilir.
Cenâze salâsı hakkında ise ihtilâf olundu: Bazı âlimler “Cenâze olduğunu bildirmek için minârelerde salât okunması muteber kitaplarda yazılı değildir. Şu halde bid’atdir. Okutmamalıdır” demiştir. Buna mukabil İmam Şa’ranî Uhûdü’l-Kübrâ kitabında Abdullah bin Mes’ud’dan naklen ölü için salâ vermenin mahzurlu olmadığını söylüyor. Mısır Başmüftüsü Bahîtül-Mutiî, Ahsenü’l-Kelâm kitabında, salânın cevazına delil gösteriyor. Ölünün ardından salâ verilmesi, cenâze için cemaatin toplanmasını temin maksadına matuftur. Nitekim Hindiyye’de der ki: Ölen kimsenin, akrabalarına ve komşularına ölümünü haber vermek müstehabdır. Böylece, onlar o kimsenin, cenaze namazını kılarak ve ona dua ederek, hakkını eda etmiş olurlar. Cevheretü'n -Neyyire'de de böyledir. Bazı âlimler, bir şahsın ölümünü ilan için, sokakta bağırmayı kerîh görmüşler; bazıları ise, bunda bir beis görmemişlerdir. Serahsî'nin Muhît'inde de böyledir. İbni Abidin Cenaze bahsinde "Öldüğü, komşularına ve yakınlarına bildirilir. Ölen kimse âlim veya zâhid yahut kendisiyle teberrük olunan bir zat ise bazı müteahhirîn âlimleri, cenazesi için sokaklarda ilân yapılmasını iyi görmüşlerdir. Lâkin bu iş onu büyüterek yapılmamalıdır" der. Seyyid Abdülhakîm Efendi, Sefer-i Âhiret Risâlesi’nde, “Vefâtın i’lâm ve işâasına be’s yokdur (Ölümün bildirilmesi ve yayılmasında mahzur yoktur] demektedir.

Sual:
Cuma namazında hatib minbere çıkmadan evvel müezzinin yüksek sesle “İnnallahe ve melâiketehu..” âyet-i kerimesini okuması bid’at mıdır?

Cevap;
İhtilaflıdır. Dürrü’l-Muhtâr’da diyor ki: İmam Ebu Hanîfe, imam hutbe okumak üzere minbere çıktıktan sonra konuşmayı mekruh görür. İmameyn’e göre, hutbeden evvel veya sonra konuşmakta beis yoktur. Bu izaha göre mutad terkıyye İmam-ı A'zam'a göre mekruh, İmameyn’e göre mekruh değildir. İbni Âbidin burayı şerhederken diyor ki: Mutad terkıyyeden murad; “İnnallâhe ve melâiketehü yusallûne ale’n-nebiyy, yâ eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi ve’s-sellimû teslîm┠[Şüphesiz Allah ve melekler Nebi’ye salât ederler. Öyleyse ey iman edenler, siz de ona salât ve selâm ediniz!] âyet-i kerîmesi ile müttefekun aleyh olan “Cuma günü imam hutbe okurken arkadaşına sus dersen muhakkak gevezelik etmiş olursun” meâlindeki hadîs-i şerifi okumaktır. Allâme İbni Hacer Tuhfe namındaki eserinde bunun bid'at olduğunu söylemiştir. Çünkü ilk devirden sonra ortaya çıkmıştır. Bazıları “Lâkin bu bid'at-i hasenedir. Zira âyet-i kerime herkese mendub olan salât ve selâmı çok yapmaya teşvik etmektedir. Bâhusus bugün bu çok lâzımdır.” demişlerdir.

Sual:
Mezhepleri kabul etmeyen, kabr azabına inanmayan, tevessülün şirk olduğunu söyleyen dinden çıkar mı?

Cevap;
Bunlar, bâtıl da olsa bir delile istinaden söylenirse, küfr değil, bid’at olur. Bunu söyleyen ehl-i bid’at sayılır.

Sual:
Mektubat-ı Ma'sûmiyye’de (1/11) “Âdet olarak, riyâ, gösteriş olarak değil de, Allah rızâsı için fakirlere yemek, sadaka verip, sevablarını meyyitin ruhuna göndermek, iyi olur ve büyük ibâdet olur. Fakat bunun belli gün veya gecede yapılması için güvenilir bir haber yoktur” buyuruluyor. Fıkıh kitaplarının cenâze bahsinde ise, "Ölü evinden yemek, helva dağıtılması mekrûh ve çirkin bir bid'atdir. Birinci, üçüncü, yedinci gibi günlerde helva, çörek gibi şeyler yapmak ve kabr başında yemek dağıtmak ve hâfızları, hocaları, mevlidcileri toplayıp, okutup yemek vermek mekruhtur" diyor. Bu iki ifadeye göre, meyyitin ruhu için nasıl yemek verilmelidir? Bid'at olan sadece bunları belli günlerde yapmak mıdır? Yoksa hemen defnden sonra kabri başında veya ölü evinde dağıtmak da mı bid'attir?

Cevap;
İkinci ifadeye göre, ta’ziye zamanlarında, yani hemen sıcağı sıcağına ölü evinden yemek verilmesi uygun değildir. Zira hadis-i şerifte ölü evine başkalarının yemek getirmesi tavsiye edilmiştir. Aksi takdirde, sünnete muhalif oluyor. Birinci ifade ise, her zaman ölünün ruhu için yemek ve sadaka verilebilir; ancak zaman tayin etmemelidir, diyor. Ölü evine uzaktan taziyeye gelen misafirlere, evde yemek ikram edilmesi ise buna girmez; caizdir.

Sual:
Ehl-i sünnet itikadında bulunmayan kimselerin tevbesinin kabul olmayacağına dair bir yazı okudum. Tevbenin kabul olması itikat ile alakalı bir mevzu mudur?

Cevap;
Ehl-i bid’at olan kimse, kendisini doğru yolda bilir. İtikadının bozuk olduğunun farkında olmadığı için buna tevbe etmek de aklına gelmez. Kasdedilen budur. Yoksa mürted bile olsa şartlarına uygun yapılan tövbe kabul olur. (Berika)

Sual:
Abdestte boynu, gırtlağı mesh etmek lâzım mıdır?

Cevap;
Enseyi, boynu meshetmek sünnettir. Boğazı, gırtlağı meshetmek bid’attir. (Nimet-i İslâm)

Sual:
Bugün bazı bid’atleri işleyen ve bid'at ehli olarak vasıflandırılan kimselere ne gözle bakmak gerekir?

Cevap;

Büyük kısmı iyi niyetli, saf ve câhil kimselerdir. Kendileri gibi cahil, ama uyanık kimselere aldanmışlardır. Bid’at ehli (bid’at sahibi) demek, bid’atini yaymak için uğraşan kimse demektir. Bunlara aldanarak bid’at işleyeni sevmemek değil, ona acımak, nasihat vermek lâzım olduğu kaynaklarda bildirilmiştir.



Sual:
Bir kişi ehl-i sünnet itikadına tâbi olup, amelde bid’at işliyorsa, bu kişi için ne söylenebilir?

Cevap;
Amelde bid’at işlemek tahrimen mekruhtur. Bunu bilerek işleyenin hükmü budur. Bid’at olduğunda ittifak varsa, bunu ortaya çıkaran bid’at ehli sayılır. Meselâ mest üzerine meshe inanmayıp, çıplak ayağa meshe inanmak, amelde bid’at olduğu halde, buna itikad eden bid’at ehli olur. Çünki bu amelin dinden olduğuna itikad etmektedir. Bid’at olduğu iyi bilinmeyen işi işleyen kimseye bid’at ehli denemez. Bilmemek bazen özürdür. Bilmeyen, işlediği iş için değil, bunun mahzurlu olduğunu öğrenmediği için mesuldür. Meşhur farz ve haramları bilmemek dârülislâmda özür değildir.

Sual:
Cemaat ile namazdan sonra müezzinin yüksek sesle tesbihat yaptırması uygun mudur?

Cevap;
Cemaatle namaz kılındıktan sonra herkesin âyetülkürsî ve tesbihleri kendisinin yapması sünnete uygundur. Müezzinin yüksek sesle yaptırması ancak cemaat tesbihleri bilmiyorsa câiz, aksi takdirde bid’attir. Alâ resûlinâ salavat, ardından subhanallahi velhamdülillahi velâ ilahe illallahü vallahü ekber demek; tesbihin her 33 devrinin başında zülcelâli, zülkemâli, zülkudreti demek bid’attir. Farzdan hemen sonra salaten tüncinâ okumak da böyledir. Müezzinlik, ezan ve ikamet okumak demektir ki sevabı çoktur.

Sual:
İbni Sina ve Farabi hakkında itikadî bakımdan ne söylenebilir?

Cevap;

Her ikisi de İslâm cemiyetinde yetişmiş büyük ve meşhur âlimlerdir. İslâm kaynaklarında bazı inanç ve sözleri sebebiyle küfre veya bid'ate düştüklerine dair rivayetler vardır. Felsefe ile kâinatın sırları anlaşılır; dinin emirlerinin hikmetleri anlaşılır; ama inanç esasları ve dinin hükümleri anlaşılamaz. Bunlar, rivayet doğru ise, zekâları sebebiyle dinin hükümlerini akıl ile anlamaya çalışmışlar. Bu sebeple âleme kadim demişler ve ulemâ tarafından bazı fikirleri tekfir edilmiştir. Nitekim İmam-ı Rabbânî hazretleri, Mevâhib sonunda, İbni Sina’nın Müstezâd kitabından parçalar alarak, bunların [yani bu sözlerin] küfr ve zındıklık olduğunu bildirmiştir. Bunlardan rivayet edilen sözler İslâmî prensipler bakımından değerlendirilir; yani şu inanç veya söz küfre veyahud bid’ate sebebiyet veriyor denebilir. Ancak şahıslar hakkında kat’i hüküm vermekten kaçınılır. (Birgivî Vasiyetnâmesi Şerhi) Bu, onlara mâl edilen bazı söz ve fikirlerin, dinî prensiplere aykırı olması neticesini değiştirmez. Dinî mevzularda yanılmış olsalar bile, tıb ve siyaset gibi mevzularda yazıp söyledikleri muteber ve faydalıdır.



Sual:
Müceddid olan âlim, mezhepte mi, yoksa meselede müctehid midir?

Cevap;
Müceddid, dine girmiş bid'at ve hurâfeleri temizler. Dini aslî hüviyetine döndürmekle uğraşır. Müceddidin müctehid olması gerekmez.

Sual:
Nehcü’l-Belâga kitabı muteber midir?

Cevap;
Nehcü’l-Belâga, Şiî mezhebinden Şerif Radî’nin yazdığı ve Hazret-i Ali’nin sözlerini toplamak iddiasındaki bir kitaptır. Radî, itidalli Şiilerden olmakla beraber, Ehl-i Sünnet bu kitabı muteber tutmaz.

Sual:
Sahabelerin dereceleri nassla mı sâbittir? Şu halde, bazı sünnî âlimlerin Hazret-i Ali’yi Osman'dan üstün bilmesi; ya da Ammar, Mikdad gibi sahabilerin Hazreti Ali taraftarları olarak görülmesi; Ehlibeyt imamlarindan Zeyd bin Ali'nin ilk üç halifeyi hürmetle anmakla beraber, en üstün sahabi olarak Hazret-i Ali’yi bilmesi nasıl izah edilir?

Cevap;
Hazreti Ebu Bekr ve ardından Ömer'in bütün insanlara olan üstünlüğü sübûtu veya delâleti kat’î olmayan nasslarla bildirilmiş ve sahabe-i kirâmın kat’î icma’ı ile sâbittir. Bunlardan sonra Hazret-i Osman ve Ali'nin geldiği ise bunun kadar kat’i olmayan zannî bir icma’ ile sâbittir. Bunu böyle itikad etmeyen bid’at ehli sayılır. Te'vili olmaksızın Ebu Bekr veya Ömer’e söğen, yani onların imanına dil uzatan din dairesinden çıkmış kabul edilir. Te'vili varsa, mübtedi sayılır. Bu sıraya böylece itikad edip, ancak insanlık veya akrabalık hasebiyle bunlardan birini öncekinden çok sevmek, zarar vermez. Ammar, Mikdad gibi sahabîler, halifelik zamanında Ali’nin yanında yer aldılar. Yoksa bunlar Ali’yi ilk üç halifeden üstün bilmiş değildir. İmam Zeyd’e “Ebu Bekr, Ömer ve Osman hakkında ne dersin?” diye sorulmuş; “Hepsini hayırla anarım” deyince de bir grup kendisinden ayrılmıştır. Zeyd bunlara ayrılmış mânâsına Râfıdî demiştir ki İmamiyye Şia’sının esasıdır. Zeydîler, ilk üç halifeyi meşru kabul etmekle beraber, halifeliğe Ehl-i Beytten birisini daha uygun görür. İmam Zeyd’in böyle itikad ettiği malum değildir. Sonra gelen Zeydîlerin rivayetidir. Ehl-i sünnet, Zeyd’in böyle söylediğini kabul etmez.

Sual:
Doğum günü kutlamak câiz midir? Câiz ise mumlu pasta bulunması câiz midir?

Cevap;
Doğum günü kutlamak Müslüman âdetidir. Bunda mumlu pasta ise gayrımüslimlerden gelmiştir. Ancak âdettir; dinî bir şey değildir. Câizdir.

Sual:
Sunnipath adındaki bir siteye Vehhabîlerin arkasında namaz kılınıp kılınamayacağı sorulmuş; sitede de "Bid’at ehli arkasında namaz kılmak yalnız kılmaktan efdaldir" diye cevap gelmiş; kaynak olarak da Dürrü’l-Muhtar verilmiş. Bu fetvânın aslı var mıdır?

Cevap;
Bid’at ehli olmayan cemaat varsa, bid’at ehlinin arkasında kılınan namazdan cemaat sevabı alınır, ama mekruh da olur. Dürrü’l-Muhtar’da böyle yazıyor. Bid’at ehli olmayan cemaat yoksa, mekruh olmaz. Tergîbü’s-Salât’ta da böyledir.

Sual:
Mevlid okumak bid’at midir? Mevlid okuyup para almak câiz midir?

Cevap;
Mevlid okumak ve okutmak sünnettir. Resulullah aleyhisselâm zamanında sahabe-i kiram onun doğumu hâlinde olup biten hârikulâde hâdiseleri anlatıp dinlerdi. Süleyman Çelebi’nin yazdığı Vesiletü’n-Necât kitabının okunmasının âdet olması, mevlidin sonradan ortaya çıktığını göstermez. Her cemiyette farklı mevlid kasideleri vardır. Mevlidin bid’at olduğunu söyleyenlerin, Vehhabîlerin tesirinde kalmış oldukları anlaşılıyor. Mevlid ibadet olduğu için, önceden pazarlık etmeden para almak câizdir.

Sual:
Sahabe-i kiramdan birine, mesela Hazret-i Muaviye'ye söven ve kâfir diyen mürted olur mu?

Cevap;
Bu sözün batıl da olsa te’vili ve delili varsa, bid’at sahibi olur. Zira sahabe-i kiramın hepsi âdildir. Bunlara sövmek veya tekfir etmek câiz değildir. Ancak te’vili ve delili yoksa, bu sözü küfr olur.

Sual:
Cuma hutbesinde sultana dua etmek bid’at midir?

Cevap;
Ebu Nuaym’dan gelen haberde Abdullah bin Abbas radıyallahü anh, Basra’da minberde hutbe okuduğu zaman, sultan için, “Allahümme aslih abdeke ve halîfeteke bilhakkı emîrelmü’minîn”
(Ey Allahım! Senin kulun ve hak üzere müminlerin emiri olan halîfeni ıslah eyle!) diye dua ederdi. Sultana ve onun vâlilerine, ıslah, hakka yardım, adaleti yerine getirme ve düşmana karış muzaffer olmaları için dua etmek mendubdur. Hasan Basrî der ki: Benim müstecab bir duam olduğunu bilseydim, muhakkak onu sultana tahsis ederdim. Çünki onun hayrı umumidir.” (Berika, Lisan Âfetleri, II/366). Görülüyor ki, hutbede sultana hayır dua etmek bid’at değil; sahâbeden kalma bir âdettir. Şu halde müstehabdır. Osmanlılar zamanında hatib ikinci hutbede salli ve bâriklerden sonra zamanın halîfesi için şöyle dua ederdi: “Allahümme eyyid ve’nsur ve’hfaz abdeke ve halîfeteke essultanel-a’zâm vel-hakânel-muazzam mevlâ mülûki’l-arabi ve’l-acem hâdimel-haremeyniş-şerîfeyn elâ ve huvessultanübnis-sultanübnis-sultan Abdülhamîd Hân ibnüssultan elgâzî Abdilmecîd Hân ibnüssultan elgâzî Mahmûd Hân halledallahü hilâfetehu ve eyyede bil’adli saltanatehu ve efâde alelâlemîne birrehu ve ihsâneh.” (Mecmua-i Hutbe-i Şerîf, 1284 tarihli taşbaskısı, sahife: 7)

Sual:
Bid'at ehline karşı nasıl davranmak gerekir?

Cevap;
Herkese güler yüz ve tatlı dil ile muamele yapmak; kimseyi kendisine düşman edinmemek dinin icaplarındandır. Bid’at ehliyle görüşmemek, selâmını almamak, ona güler yüz göstermemek dârülislâma ait hükümlerdir. Bid’at ehlinin böylece yanlışını anlayıp intibaha gelmesi umulur. Kaldı ki bir kimsenin bid’at ehli olup olmadığını anlamak herkes için kolay değildir. İlim sahibi olmak lâzımdır. Çoğu kendi cemaatine veya şeyhine mensup olmayanları bid’at ehli görmektedir.

Sual:
Piyasada dolaşan ve Sakal-ı şerif denen hatıraların ziyareti ve öpülmesi meşru mudur? Bunların hakikaten Hazret-i Peygamber’e ait olduğu nereden bellidir?

Cevap;
Hazret-i Peygamber traş olduğunda, Sahabiler saç ve sakal kıllarını paylaşır; hatıra olarak saklarlardı. Hasta oldukları zaman bu kılı suya koyup bu suyu içerlerdi. Vefat ettiklerinde gözlerinin üzerine konmasını vasiyet ederlerdi. Sahabe-i kiramın tatbikatı delildir. Bu bakımdan sakal-ı şerif ziyareti meşrudur. Resulullah aleyhisselâmı hatırlamaya ve kalbin rikkatine vesile olur. Bugün elde bulunan sakal-ı şeriflerin bazısının şeceresi vardır. Hepsine hüsn-i zan etmek lâzımdır. Maksat Resulullah’ı hatırlamaktır, sakal değildir. Öpmek lâzım değildir. Hatta sırayla öpülürse, sıhhî bakımdan muvafık olmayabilir. Önüne gelip hürmetle bakar, salavat getirir.

Sual:
Kerâmete inanmamanın hükmü nedir?

Cevap;
Kerâmetin hak olduğu icmâ ile sâbittir. Kur’an-ı kerimde Belkıs ve Meryem kıssalarında kerâmete işaret vardır. Kerâmetin hak olduğunu inkâr bid’attir. Böyle inanan, Ehl-i sünnetten çıkmış olur.

Sual:
Allahü teâlâ zaman ve mekândan münezzeh olduğuna göre, Müşebbihe ve Mücessime fırkaları neden küfre düşmüş olmuyor?

Cevap;
Bâtıl da olsa bir tevile dayandıkları için Müşebbihe ve Mücessime gibi Allahü teâlâya mekân isnad eden fırkalar küfre nisbet edilmez; bid’at fırkası olarak mütâlaa edilir. Nitekim bazı müteşâbih âyet-i kerimeleri kendilerine göre te’vil etmektedirler. Tevilsiz olarak böyle inanmak küfre sebebiyet verir.

Sual:
Kıyamete yakın İsâ aleyhisselâmın ineceğine dair hadîsleri inkâr küfr müdür?

Cevap;
Lafzan değilse de, ma’nen mütevâtirdir. Bu mevzuda metni farklı, fakat mânâsı aynı çok sayıda hadîs-i şerif vardır. Bir delile istinaden inkârı, mesel⠓Bu bir şahs-ı manevîdir,” aslında İsa aleyhisselâm inmeyecektir, Hıristiyanların Müslüman olacağı manasına gelir” demek veya “Nüzûl-i İsa ile alâkalı hadîsleri, sonradan Müslüman görünen Hıristiyanlar uydurmuştur” demek, en azından kişiyi bid’at ehli yapar. Delilsiz inkâr ise, küfre sürükler.

Sual:
El ile, baş eğerek selâm vermek câiz midir?

Cevap;
Şer’î selâm “Selâmün aleyküm” demekten ibarettir. Baş eğerek, eli göğse koyarak, parmağı başına kaldırarak verilen selâm, şer’î selâm değildir. Bunun şer’î selâm olduğuna inanmak bid’attir. Ancak selâmün aleyküm derken eli göğse koymak veya parmağı başa götürmek, eğer bunların selâm vermenin şartı olduğuna inanılmıyorsa, câizdir. Nitekim Berika’da sesle selâm vermeden eğilmek, baş ile işaret etmek mekruhtur, diyor. Uzak olup, selâmı işitmesi mümkün olmayan kimseye, eli başa götürerek selâm vermek câizdir ve bu sırada sessizce selâmün aleyküm denir.

Sual:
Muaviye’yi sevmiyorum diyenin hükmü nedir?

Cevap;
İslâmiyet, eshab-ı kiramın hepsini, ayırmaksızın sevmeyi emretmektedir. Kur’an-ı kerimde meâlen, “Allah onlardan râzıdır; onlar da Allah’tan râzıdır” buyurularak buna işaret edilmektedir. Muaviye bin Ebi Süfyan, eshab-ı kiramın önde gelenlerindendir. Vahy kâtibidir ve Resulullah’ın kayınbiraderidir. İslâmiyete çok hizmeti olmuş büyük bir sahabidir. Zamanı, İslâm tarihinin altın çağlarındandır. Bunu sevmemek, kötü bilmek, günahtır. Fakat umumiyetle bu kişilerin bid’at sahibi olduğu görülmektedir. Muaviye bin Ebi Süfyan’ı iyi bilmek, bu zamanda Ehl-i sünnetin neredeyse alâmetlerinden olmuştur.

Sual:
Kabir azabını inkâr küfür müdür?

Cevap;
Bir delile dayanarak veya delilleri tevil ederek inkâr ederse ehl-i bid’attir. Delilsiz inkâr, küfrdür.

Sual:
Yılbaşında hediyeleşmek caiz midir?

Cevap;
Evet. Zira dinî bir gün değildir.

Sual:
Millî marş okunurken hazır ol vaziyetinde durmak bid'at sayılır mı?

Cevap;
Dinde yenilik çıkarmak veya meşru temeli bulunmayan bir ameli ibadet kasdıyla yapmak bid’attir. Dinle alâkası olmayan şey bid’at olmaz. Millî marş okunurken ayakta durmak kanunî ve örfî bir husustur.

Sual:
Namaz üç vakittir diyen küfre düşer mi?

Cevap;
Delili varsa, icma’ya karşı geldiği için bid’at ehli olur. Delilsiz söylemek küfre düşürür.

Sual:
Şevkânî’nin eserleri okunabilir mi?

Cevap;
Şevkânî, Şia’nın Zeydiyye koluna mensup ise de, Zeydiyye dışında modernistliğe yakın, hatta İbni Teymiyye’yi andıran görüşleri vardır. Bazı eserleri ilim ehline faydalı ise de, işin ehli olmayana okunması tavsiye edilmez.

Sual:
Nasslardan bir delili tevil ederek Ehl-i sünnet dışına çıkanlar tekfir edilmez. Fakat bazen öyle oluyor ki o hükmü tevil etse bile başka bir nassa zıt düşüyor. Bu tevilin bütün içinde tezatsız olması gerekir mi ve bu tevilin de bir sınırı var mıdır? Nitekim Ehl-i Kitabın Cennetlik olduğunu söyleyenler bile Kur’an-ı kerimden bir delil bulabiliyor.

Cevap;
Ma’nâsı açık ve her nesilde ittifakla ve sağlam bir şekilde gelen icmâ’ya aykırı ise, nasslardan delil getirmek yetmez. Namazların beş değil, üç vakit olduğunu söylemek; namazın dua olduğunu söylemek; gayrımüslimlerin bu halleriyle kayıtsız cennete gideceğini söylemek böyledir. Ma’nâsı açık olmayan nassa veya zarurî bilinenler dışındaki meselelere dair icmâ’ya aykırı ise, te’vili varsa, kâfir olmaz, bid’at sahibi olur. İcmâ’ın varlığında ihtilaf varsa, bid’at sahibi olmaz.
Müslüman olduğunu söyleyip, ibâdetlerini yapan, yani Ehl-i kıble denilen bir kimsenin, Ehl-i sünnete uymayan bir inanışı, mânâsı açık olan kat’î bir delili inkâr olursa, te’vil ile olsa da, olmasa da küfr olur. Buna mülhid denir. Bu inanışı, açık olmayıp, şüpheli olan bir delilin muhtelif ma’nâlarından açık ve meşhur olanını inkâr olursa ve te’vili varsa, küfr olmaz; bid’at olur. Te’vilden haberi olmayıp, bid’at sâhibi olan âlimleri taklid ile veya nefsine uyarak, dünya menfaati için ise, yine küfr olur. Dine inanmadığı halde, müslüman görünüp küfre sebep olan şeyleri ispat etmek için delilleri yanlış te’vil edene zındık denir.
İcmâ’ delil değildir diyen veya icmâ’ ile kabul edilmiş bir hususu inkâr eden kâfir olmaz. Bid’at sâhibi olur. Hâricîler, Şî’îler, Vehhâbîler böyledir. Bunların icmâ’a muhalif sözleri küfr olmaz. Fakat, küfre sebep olan diğer inanışlarından dolayı kâfir olabilirler.
İbni Âbidin hazretleri vitr namazını anlatırken diyor ki, “Vitr namazının aslını, yani ibâdet olduğunu inkâr eden kâfir olur. Eğer delilini te’vil ederek veya delilinde şüphe ederek inkâr ederse, kâfir olmaz. [Bid’at ehlinden olur.] Bütün vâcibler ve sünnetler de böyledir. Çünki vitr namazı dinde zarurî olarak bilinen bir ibâdettir ve böyle olduğu icmâ’-i ümmet ile sâbittir. İcmâ’-i ümmet ile bildirilmiş olan zarurî ibâdete te’vilsiz olarak inanmamak, Hanefî âlimlerine göre, küfr olur. Dinden olduğu zarurî olarak bilinmek demek, dinden olduğunu câhillerin de bildiği din bilgileri demektir. Beş vakit namazın farz olduğuna inanmak böyledir. Yalnız âlimlerin bildiği din bilgilerini inkâr eden, kâfir olmaz. Ceddenin [büyük annenin] mirasın altıda birini alacağını inkâr etmek böyledir”.
İbni Melek hazretleri, Menâr şerhinde diyor ki, İcmâ’ birleşmek demektir. Bir asırda bulunan müctehidlerin, bir işin hükmünde birleşmeleridir. Bu iş, söz veya fiil olabilir. İctihad lâzım olmayan şeylerde, bir asırda bulunan müslümanların hepsinin birleşmeleri lâzım olur. Birleşmek, aynı sözü söylemek veya aynı işi yapmaktır. Bir asırda bulunan müctehidlerin bir kısmı söyler veya yapar, diğerleri işitince susarlar, reddetmezlerse, Hanefî mezhebinde, yine icmâ’ olur. Şâfi’îde buna icmâ’ denmez. İctihad işlerinde icmâ’ sahibi olmak için, müctehid olmak lâzımdır. Kur’an-ı kerîmin ve namaz rek’atlarının ve zekât mikdarının ve ekmeği ödünç almanın ve hamama gitmenin bizlere nakledilmesi gibi, ictihada lüzûm olmayan şeylerin icmâ’ında müctehid olmak lâzım değildir. Bu gibi şeylerde, müctehid olmayanların icmâ’ları da muteberdir. Fakat bid’at sahibi ve fâsık olmamaları lâzımdır. İcmâ ehlinin, Eshâb-ı kirâmdan ve Ehl-i beyt evlâdlarından olmaları da şart değildir. Medîne ahâlisinden olmaları da şart değildir. Âlimlerin çoğuna göre, selefin ihtilâf ettiği bir meselede, sonra gelen âlimlerin icmâ’ yapmaları câizdir. Bir müctehid hilâf ederse, icmâ’ hâsıl olmaz. Haber-i vâhid [her nesilde tek kişi vâsıtası] ile bildirilmiş olan hadîs-i şerîfte ve müctehidin kıyas etmesi ile bulunan hükümde icmâ’ olur. Âyet-i kerîmeden ve meşhur olan hadîsten açıkça anlaşılan hükümde icmâ’ olmaz. Bunların kendileri zâten delîldir. Selef-i sâlihînin, yani Eshâb-ı kirâmın bizlere, her asrın icmâ’ı ile gelmiş olan icmâ’ları mütevâtir hadîs gibidir. Yani, Eshâb-ı kirâmın böyle icmâ’larını öğrenmek ve amel etmek lâzımdır. Kur’ân-ı kerîmin Allah kelâmı olduğu, namazın, orucun, zekâtın farz oldukları böyledir. Bir sâlih kimsenin bildirdiği icmâ’ları ise, haber-i vâhid ile bildirilmiş olan hadîs-i şerîfler gibidir. Bunlar ile yalnız amel etmek vâcib olup, ilim [ve iman] vâcib değildir. Öğle namazından evvel dört rek’at sünnet kılmak böyledir.
İcmâ’ın dereceleri vardır. Eshâb-ı kirâmın açıkça ve her asrın icmâ’ı ile haber verilmiş olan icmâ’ları, âyet-i kerîme ve mütevâtir olan hadîs-i şerîf gibi kuvvetlidir. İnkâr eden küfre düşer. Eshâb-ı kirâmdan bazısının icmâ’ edip, diğerlerinin sükût ettikleri icmâ’ da, kat’î delîl ise de, inkâr eden küfre düşmez. İcmâ’ın üçüncü derecesi, Eshâb-ı kirâmın ihtilâf etmedikleri bir hükümde, sonraki asırların icmâ’larıdır. Bunlar, meşhur olan haber gibidir. Bundan sonra, Eshâb-ı kirâmın ihtilâf ettikleri bir hükümde, sonra gelenlerde hâsıl olan icmâ’ olup, haber-i vâhid ile bildirilen hadîs-i şerîf gibidir. Bununla amel vâcib olup, iman vâcib değildir. Bir asırda bulunan müslümanlar, bir meselede ihtilâf edince, sonra gelenlerin, bu ihtilâflı sözlerden birine uymayan hükümleri bâtıl olur. Bu sözlerden başka bir söz söylemeleri câiz olmaz. [Bu sebeple mezhebleri telfik etmek veya dört mezhebin söylemediği beşinci bir ictihad söylemek câiz olmaz.]

Sual:
Mum söndü iddiası nasıl ortaya çıkmıştır? Meşhur bir ansiklopedide Bektaşî âyini olduğu söyleniyor.

Cevap;
Çerağ gülbankı da denilen bu hâdisenin, cinsî serbestliği ile tanınan Kabala Yahudiliğinden (Sabatayistlerden) Bektaşî-Kızılbaş topluluklarına geçtiği veya Antik Çağ cinsî misafirperverliğinden kalma bir âdet olduğu yahud böyle bir âdetin hiç bulunmadığı söylenmiştir.

Sual:
''Mezhepsizlik dinsizliğe köprüdür.'' sözü ne kadar haklıdır?

Cevap;
el-Lâmezhebiyye kantaratü’l-lâdiniyye sözü, son asrın büyük âlimi Zâhid el-Kevseri'ye aittir. Haklı olup olmadığının takdiri size bize kalmamıştır. Mezhepsizliğin, yani bir mezhebe bağlı bulunmayı reddederek, herkesin âyet ve hadîslerden kendi anladığına uymasını müdafaa eden cereyanın, müslümanları nereye getirdiği, yani mezhepsizliğin, dinsizliğe köprü olduğu bu asırda bizzat müşahade edilmiştir.

Sual:
Mekruhu beğenmenin, güzel demenin hükmü nedir?

Cevap;
Şer'en sâbit olan sünnet veya mekruhları, mekruh olduğunu inkâr etmeden beğenmemek küfrdür. Mütevâtir değilse, yani her nesilde yalan üzerinde ittifak etmesi mümkün olmayan bir ekseriyet tarafından rivayet edilmiş değilse, sünneti inkâr küfr değildir. Mütevâtir sünneti eğer lafzan yani sözleri itibariyle) mütevâtir ise inkâr küfr; manen (mana itibariyle) mütevâtir ise inkârı bid’attir.

Sual:
Namaz arasındaki tekbirlerde, kalkarken ya da otururken, imamın ses tonunda değişiklik yapması, yavaşça veya sesli bir şekilde söylemesi caiz midir?

Cevap;
Caizdir, cemaat böylece imamın sonra ne yapacağını biliyor, hata yapmıyor. Müminlerin güzel gördüğü şey, Allah katında da güzeldir. Her bid’at kötü değildir. Bu, bir ibadet değildir.

Sual:
Zekâtın ehl-i kıble olan bidat sahibine verilmesi caiz midir?

Cevap;
İmanı varsa, zekât sahih olur. Ancak bid’at sahibine yardım etmek sebebiyle beklenen sevab alınamaz.

Sual:
‘Allah kâinatı altı günde yarattı, sonra arşa yayıldı’ meâlindeki müteşâbih âyetlere İmam Ebu Hanife mana vermemiş iken, sonraki Hanefî âlimlerinin bunları te’vil etmesinin sebebi nedir?

Cevap;
Kur’an-ı kerimde bazı müteşâbih âyetler vardır. Bunların mânâsını ancak Allah bilir ve râsih ilimli âlimler anlar. Bu gibi müteşâbih âyetlere, selef ulemâsı, ezcümle İmam Ebu Hanife hazretleri mânâ vermemiş; Allah'ın eli vardır, yüzü vardır, istivâ eder; fakat biz bunları bilmeyiz, mânâ vermeyip geçeriz demiştir. Zira o zaman bunları izaha ihtiyaç yoktu. İnsanların imanı saf idi. Sonra gelenlerden bozuk itikatlı olanlar, bunlara yanlış mânâ verdiği için, Ehl-i sünnet âlimleri insanların imanını korumak için bu âyetleri te’vil etmişler, dine uygun mânâ vermişlerdir. İstivâyı, hâkimiyet; eli, kudret; yüzü, rıza olarak te’vil etmişlerdir. İmam Gazâlî’nin el-İlcâm kitabı bu mevzuya dairdir. Kendilerine Selefî diyen Vehhabî mezhebinin sâlikleri, bu te’villeri kabul etmezler. Ancak kendileri bu sefer beşerî te’villere düşmekten de kurtulamazlar. Bu sebeple selefin yolundan ayrılırlar.

Sual:
Arkadaşlarıma mehdi ve mesih inancının İslâmiyet’te yeri olmadığını, tek kurtarıcının Allah olduğunu söylüyorum. Kabul ettiremiyorum. Ne yapmalıyım?

Cevap;
Mehdi ve Mesih hakkında çok hadis-i şerifler vardır. Metinleri muhtelif olsa bile mânâ itibarıyla mütevâtirdir. İnanmayan, eğer ilmî delillere istinad ediyorsa en azından bid’at ehli (sapkın) sayılır. Değilse, küfre düşer.

Sual:
Miraç hâdisesine ruh hâli diyen küfre girer mi?

Cevap;
Böyle diyen sahâbiler ve âlimler de olduğu için küfre düşürmez; ama müslümanların miracın ruh ve beden ile beraber olduğu üzerindeki icmâya karşı geldiği için bid’at olur.

Sual:
Bid’at ehli olmak şehâdete engel midir?

Cevap;
İmanı olan, zulmen öldürülür ise şehid olur. Bid’at, neticede bir günahtır.

Sual:
Her itikad fırkasının dayandığı deliller vardır. Müslüman bu fırkalardan hangisinin doğru olduğunu nereden bilecektir?

Cevap;
Her fırka (mezheb), kendi itikatlarını terviç için Kur’an ve sünnetten delil bulmuştur. Ama bunlara selef-i sâlihin daha evvel icma’ yoluyla bir mânâ vermiştir. Bu icma’ya aykırı itikat bid’attir. Kur’an-ı kerim böyle buyuruyor. Ehl-i sünnet ve cemaat, adı üstünde doğru yoldur. Hazret-i Peygamber ve sahabilerinin üzerinde bulunduğu yoldur. Diğerleri bâtıldır. Ancak şüpheli meselelerde, yanlış mânâ vererek de olsa âyet ve hadîslere dayandıkalrı için tekfir edilmezler. Ama açık meselelerde âyet ve hadîse dayansalar da mümin sayılmazlar. Tenasüh (reenkarnasyon) gibi.

Sual:
Bazı modernistler, Kur’an manen Allah'a, lafzen peygambere aittir, diyor. Bu inanışın hükmü nedir?

Cevap;
Mutezile, Kur’an-ı kerimin kelimelerinin mahlûk olduğunu söyler. Bu, bid’attir. Ama kelimelerinin tamamen beşerî olduğunu söylemek küfrü müstelzimdir.

Sual:
Bid’at fırkalarının muhalefeti icma’yı bozar mı? Mesela Caferilerin caiz kabul ettiği mut’a nikâhına helâl diyen dinden çıkar mı?

Cevap;
İcma’dan icma’ya fark vardır. Mut’a nikâhı haramdır; ama kendince bir delile istinaden helal kabul etmek küfr değildir. Zira delili açık değildir.

Sual:
Saygı duruşunun ve tabuta karanfil atmanın dinen mahzuru var mıdır?

Cevap;
Mecbur kalınınca yapmak caiz olur. Tabutun ve kabrin üzerine çiçek, çelenk vs atmak, koymak bid’attir. Müslüman âdeti değildir, kaçınmalıdır. Kabrin üzerine çiçek ve yeşillik dikmek sünnettir.

Sual:
Dört hak mezhebi inkâr etmek küfr müdür?

Cevap;
Eğer bir delili varsa, küfr olmaz ise de, bid’at olur. Zira icma’ya muhalefet vardır.

Sual:
Vehhabîler Allah’ın gökte olduğuna inanıyorlarsa, neden küfre düştükleri kabul edilmiyor?

Cevap;
Kur’an-ı kerim ve hadis-i şeriflerde buna dair hükümleri te’vil ettikleri için küfre düşmüyorlar; icmâdan ayrıldıkları için ehl-i bid’at oluyorlar.