Ekrem Buğra Ekinci, 1987’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Avukatlık stajı yaptı.

Ankara’da başladığı kariyerini İstanbul’da sürdürdü.
Doktorasını 1996’da İstanbul Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.

Türkiye ve Daily Sabah gazetelerinde yazmaktadır.
Devam
 
SUALLER - CEVABLAR

"Akaid" kelimesi için sonuçlar gösterilmektedir
Sual:
Güney Koreliler Amerikalılardan daha iyi insanlardır veya Ruslar Avrupa halklarına göre daha kibardır demek küfr müdür?

Cevap;
Kitaplarda Hıristiyan Yahudiden hayırlıdır veya Yahudi Hıristiyandan iyidir demek imanı giderir, diye yazıyor. Bu niyete bakar. Hayır kelimesiyle bazen zararı daha az olan kasdedilir. Meselâ göz ağrısı körlükten daha hayırlıdır denilir. Ulema bazen bu şundan daha sahihtir derler. Maksatları bunun zaafı daha az demektir. Yoksa hadd-i zâtında bu da sahihtir demek istemezler. (İbn Âbidîn, Kâfirin nikâhı bahsi.) Niyete bakar sözü, fıkıh kitaplarındaki küfre sebep olan sözlerin, bilerek ve isteyerek söylenmesi hâlinde, küfre sebep olacağını ifade eder (Birgivî Vasıyetnamesi)

Sual:
Bazı âlimlere göre insan öldüren ebediyen cehennemde kalır diye bir kavil var mıdır? Var ise, ameller imandan parça olmadığına göre böyle bir şey Ehl-i sünnet itikadına ters değil midir?

Cevap;
Âyet-i kerimede bir müslümanı öldüren ebedî cehennemde kalır buyuruluyor. Ulema başka âyet-i kerimeleri de nazara alarak, bu âyet-i kerimeyi Müslüman olduğu için öldüren veya öldürmeyi haram görmediği için öldüren ebedî cehennemde kalır diye tefsir etmişler.

Sual:
İbni Teymiyye kâfirler ebediyen cehennemde kalmayacak deyince kâfir oluyor da, neden İmam-ı Azam ile "büyük günah işleyenin kâfir olacağını" tartışan "Bağdat'ın büyük âlimleri" kâfir olmuyor? Veya sofiyye-yi aliyye büyükleri Allahü teâlâ'nın sıfatları için Zât-ı ilahînin aynıdır diyerek niçin bid'at ehli olmuyorlar? Birisi hata edince bid'at ehli veya kâfir olduğuna hükmedildiği halde, başka bir âlim aynı şeyi yaptığı zaman "Bu konuda yanılmış ama kendisi ehl-i sünnet âlimidir" denilebiliyor? Bu fark nedir?

Cevap;
İbni Teymiyye’ye kâfir denemez. “Kâfirler ebediyyen cehennemde kalmayacak” sözünü bir te’ville söylemiştir. “Cehennemden herkes çıkarılır. Yerde otlar biter” hadis-i şerifini esas alıyor. Bu hadis-i şerifin cehennemin müminlerin gittiği kısmı için olduğunu âlimler söylemiştir. Bir hususta âlimler icma’ya vardıktan sonra hâlâ böyle söylediği için, ulemâ kendisini bid’ata nisbet etmiştir. Bazı âlimler icma’ya aykırılık küfr olduğu için böyle inanmanın da küfre sebep olacağını bildiriyor. İcma’ya aykırı konuşmak her âlime göre küfr değildir. İlmî münâzarada “küfre düşer” demekle hakikatte küfre düşmenin aynı şey olmadığını İbni Âbidin bildiriyor. Âlimler münâzara esnasında hasmını ilzam etmek için böyle söyler. Bu hakikatte küfr manasına gelmez. Münâzaranın usulü böyledir. İmam-ı Azam zamanında henüz bu gibi âyet-i kerimelerin mânâ ve muhtevası hususunda icma’ya varılmış değildi. İcma’dan evvel herkesin ictihadını beyan etmekte serbest olduğu malumdur.

Sual:
Hadîs-i şerifte "Îmânında veyâ ibâdetinde bid'at, bozukluk bulunan bir kimseye, Allah için sert bakanın kalbini, Allahü teâlâ îmânla doldurur ve korkudan korur" ve yine "Bir kimse, bir bid'at meydâna çıkarsa veyâ bir bid'ati işlese, Allahü teâlânın ve meleklerin ve bütün insanların la'neti, onun üzerine olsun. Onun ne farzları, ne de, nâfile ibâdetleri kabûl olmaz" diyor. Burada yazanlardan sadece itikadında değil, ibadetinde de bid'at olana sert bakmak ve onları da bid'at ehli kabul etmek gerektiği, onların da ibadetlerinin kabul olunmayacağı anlaşılmıyor mu?

Cevap;

İbni Âbidîn hazretleri bid'at ehlinin imamlığının mekruh olduğunu anlatırken der ki: Bid'at, Peygamber aleyhisselâmdan ma’lum ve meşhur olan şeyin aksini itikad etmektir. Fakat bu inad sebebiyle değil bir nevi şübhe iledir. Bizim kıblemize dönenlerden hiç biri bid'at sebebiyle tekfir edilemez. Bid'at ehlinden murad, haram olan bid'atı irtikâb edendir. Bazı bid'atler vaciptir. Delâlet fırkalarına red cevabı vermek için delil getirmek, kitap ve sünneti anlatan nahiv ilmini öğrenmek bu kabildendir. Kışla ve medrese yapmak, Cuma hutbesinde zamanın sultanına hayır dua etmek ve İslâmiyetin ilk zamanlarında olmayan her hayrı meydana getirmek gibi şeyler mendup bid'at; mescidleri süslemek gibi şeyler mekruh bid'at; lezzetli yemeklerle meşrubat ve elbiselerde bolca davranmak gibi şeyler mubah bid'attır. Yani bid'at beş kısımdır.
İtikadda olsun, amelde olsun bid’at, yani dinde Hazret-i Peygamber ve eshabı zamanında olmayan bir yenilik çıkarana veya bunu yayana bid’at ehli denir. Bu bid’at bazen küfrdür. Ehl-i bid’at aslâ şüphe götürmeyecek delillere karşı inat ederek bid’ata inanır. Meselâ haşrı veya bu kâinâtın sonradan var edildiğini kabul etmezse kat’iyetle kâfir olur. Tenasüha inanmak da böyledir. Bir nevi şübhe varsa, bid'atcının tekfirine mânidir. Meselâ Allahü teâlâyı görmenin mümkün olmadığını söyleyenlerin, «O azamet ve celâlinden dolayı görülmez» demeleri bu kabildendir. Yani böyle söyleyen ehl-i bid’ata kâfir denilmez. Bu bid’at haramdır. Bid’at bazen tahrimen mekruhtur. Amelde çıkarılan bid’atlerin çoğu böyledir. Nâfile namazı cemaatle kılmak gibi.
Amelde bid’at çıkarmak da itikadda bid’at gibidir. Dinde olmayan bir amelin, dinde olduğuna itikat etmekte ve bunu yaymaktadır. Çünkü bir ameli âdet edinen kimse onun dinden olduğuna mutlaka itikad edecektir. Meselâ Şia tâifesinin çıplak ayaklara mesh etmesi, mest üzerine meshi inkârda bulunması gibi şeyler bu kabildendir. Binaenaleyh itikadda da, amelde de bid’at çıkarıp yayana, bir de bid’at olduğu icma’ ile hususlara itikad ve amel edene (Şiîler gibi) bid’at sahibi denir.
Bid’atı çıkarmayıp yaymayana, ama inanana bid’at ehli denmesi için bu bid’atın icma’yla sabit bir hususa aykırı olması gerekir. Bir hususun bid’at olduğunda ihtilaf varsa, bunu yapana bid’at ehli denmez. Meselâ abdestte başını üç ayrı su ile üç defa meshetmek böyledir. Bunun bazıları mekruh, bazıları bid'at olduğunu söylemiş, bazıları da bir beis yoktur demiştir. Akşam namazını kıldıktan sonra cemaate uymanın mekruh veya bid’at olduğu söylenmiştir. Namazda selâm verirken ve berekâtuh demek bid’at veya mübâh yahud müstehabdır. Namazda dil ile niyet Hanefî’de bid’at, Şâfiî'de müstehabdır. Namaz kıldıktan sonra “Allah kabul etsin” demek İmam Malik'e göre mekruh, İmam Evzaî'ye göre bid'at ise de Hanefî ulemâsı müstehap demektedir.
Bir husus için sünnet ve bid’at diyenler varsa o işi yapmamak; vâcib veya bid’at diyenler varsa o işi yapmak lâzımdır. Bu kimse vitir namazında kunutu ikinci rek’atte mi yoksa üçüncüde mi okuduğunda şübhe ederse, kunutu tekrarlar. Birinci veya ikinci rek’atlarda kunut okumak bid'attır. Ancak kunut vacibtir. Vacible bid'at arasında tereddütlü bulunan şey ihtiyaten yapılır.
Bir şeyin bid’at olduğunu bilmeyen kimseye de bid’at ehli denmez; ama öğrenmemek kabahattir. Farz ve haramı öğrenmek farz; vâcibi ve tahrimî mekruhu öğrenmek vâcib, sünnet ile tenzihî mekruhu öğrenmek sünnet, müstehabı öğrenmek müstehabdır. Meşhur farz ve haramları dârülislâmda bilmemek özür değildir. Dârülharbde özür ise de imkânı olduğu halde öğrenmemek ayrıca kabahattir.
İbâdeti kabul olmamak demek, sahih olmamak demek değildir, ibadetlerine sevap verilmez demektir.
Bir de bid’at ehline sert davranmak dârülislâma mahsustur. Burada kendisine sert davranıldığını gören bir bid’at sahibi bunun sebebini düşünüp uyanarak ıslaha ve tevbeye yanaşabilir. Ama dârülharbde böyle bir şey beklenemeyeceği için kimseyi kendisine düşman etmeyecek şekilde davranmalıdır.



Sual:
Ruhü’l-kudüs ne demektir?

Cevap;

Ruhülkudüs Cebrail aleyhisselamdır. Allah kullarına ruh üflemez. Allah bir kulunu yaratacağı zaman, ruhlar âleminde o insanın ruhuna emir verilir; gider o yaratılan bedene girer. Yalnız Allah’ın emriyle Hazret-i Meryem’e ruh üfleyerek Hazret-i  İsa dünyaya gelmiştir. Ruhülkudüs sadece Hazret-i İsa’nın doğuşuyla alâkalı olarak kullanılır. Hıristiyanlar ruhülkudüs hakkında çok açık bilgiye sahip değildir.
Rûhülkuds kelimesi, Kur’ân-ı kerîmde birkaç sûrede vardır. Bulundukları yere göre, çeşidli mânâlara geldiği, tefsîr kitâblarında yazılıdır. Kısaca, Cebrâîl ismindeki melek, Allahü teâlânın hayât verici, koruyucu sıfatları, Îsâ aleyhisselâmın rûhu, İncîl kitâbı ma’nâlarına gelmekdedir. Kelimenin mânâsı, temiz rûh demekdir.
Rûhülkuds ise, Allahü teâlânın Îsâ aleyhisselâma verdiği Peygamberlik kudreti idi. Kur’ân-ı kerîmde, bu husûs şöyle zikr edilmekdedir:Tahrîm sûresinin 12. ci âyetinde meâlen, (Îmân edenlere misâl olanlardan biri de, İmrân kızı Meryemdir. O nâmûsunu [harâm ve fuhşdan] muhâfaza etdi. Ona [yaratdığımız] rûhdan üfledik. O, rabbinin sözlerini ve kitâblarını tasdîk etdi. O, rabbine itâ’at edenlerdendi) buyurulmuşdur. Burada bir mânâsı verilmiştir.
Rûhülkuds ayrıca Hıristiyanlıktaki teslis inancının üçüncü esasıdır. Baba tarafından oğluna ikram olunan ve dilediğini yapmasına yardım eden kudsî bir ruh manasına kullanılıyor. Ancak bu inanca ilavesi 381 yılında Bizans İmparatoru Theodosius zamanında İstanbul'da kurulan bir konsül [ruhânî meclis] kararıyla olmuştur.
Netice itibariyle temiz, kudsî ruh mânâsına gelen rûhülkuds, kullanıldığı yere göre, Allahü teâlânın hayat verici, koruyucu sıfatları, Cebail aleyhisselâm, İsa aleyhisselâmın ruhu ve İncil gibi mânâlara gelmektedir. 



Sual:
Peygamber Efendimiz aleyhisselâm mi’raç gecesi, cennet ve cehennemdeki insanları gördü. O zaman aslında kıyamet koptu mu, cennete ve cehenneme insanlar gittiler mi?

Cevap;
Allahü teâlâ için zaman ve mekân mevzubahis değildir. Zaman fiktif ve rölatiftir. Hazret-i Peygamber zamandan ve mekândan münezzeh olarak mi’raca çıkmıştır. Zamanı kurgulayan insanlardır.

Sual:
Hazret-i İsa’nın tekrar dünyaya geleceği, Hanefî mezhebine göre amel edeceğini söyleyenler var. Halbuki Allah Kur'an’ın hiç bir yerinde İsa’yı tekrar diriltip kıyamet alâmeti olarak yollayacağım demiyor. Bu kadar önemli bir konu insanların yorumlarına bırakılamaz. Peygamberime atfedilen hadisler birbirinden uydurma ve komikdir. “Haçı kıracakmış, domuzu öldürecekmiş. Allah zaten domuzu yasaklıyor. Allah ben isteseydim herkesi imanlı yapardım diyor. Bunun için niye İsa veya mehdiler gelsin. Tüm bunlar Kur’an’ın ve Hazret-i Muhammed’in değerini, ebediliğini maksatlı olarak sulandırmaktır. Yahudi ve Hıristiyanların İslâmı yaralama çabalarına alet olmaktır.

Cevap;

Hazreti İsa’nın geleceği Kuranı kerim ayetlerinde üstü örtülü olarak bildiriliyor. Bir ayeti kerimede Hazreti İsa’nın diri olarak göğe kaldırıldığı bildiriliyor. Bir başkasında da (Nisa 159) kıyamete yakın Hazreti İsa vefat etmeden önce bütün ehli kitabın ona hakiki olarak iman edeceği bildiriliyor. Ehli kitab Yahudi ve Hıristiyanlardır. Yahudiler Hazreti İsa’ya peygamber olarak kabul etmediler. Hıristiyanlar da üçün biri olarak gördüler. Kıyamete yakın Hazreti İsa gökten dünyaya inecek. Hazreti Mehdi ile beraber dünyaya hakim olacak. Böylece bir Müslüman hakimiyeti kurulacak. Hıristiyanlar biz Hazreti İsaya inanıyoruz diye kendilerine müddet verilmişti. Yahudiler ise biz Mesih bekliyorduk ama bu İsa değildi demişler, bu sebeple kendilerine mühlet verilmişti. Kıyamete yakın bu mühlet sona erecektir. Hazreti İsa her iki taifeye de hakikati bildirecektir. Böylece Ehli kitab bu hakikati görüp ona hakkıyla iman edeceklerdir. Domuzu öldürmesi, haçı kırması da, Hıristiyanların dinlerinin gereği gibi yaptıkları işlerin aslında makbul olmadığını gösteren sembolik ifadelerdir. Domuzu Kuranı kerim yasaklamış ama Hıristiyanlar bize helaldir diyorlardı. Hazreti İsa öyle olmadığını gösterecek.
Hazreti İsa yeryüzüne inmeyecekse, bu ayeti kerime niye indirilmiş? İslamiyeti öğrenmede Kuranı kerim tek kaynak olmadığı malumdur. Hazreti Peygamber, buradaki bilgileri açıklayan ve ilave bilgiler veren sözler söylemiştir. Hazreti Muhammed,, vefat ettiği yere, yani zevcesi Hazreti Aişe’nin odasına defnolundu. Sonra Hazreti Ebubekr, sonra da Hazreti Ömer buraya defnolundu. Burada tek kişilik bir yer kaldı. Hazreti Aişe vefat ettiğinde Baki kabristanına defnolundu. Niçin? Çünki bütün sahabiler, Hazreti İsa’nın kıyamete yakın dünyaya inip, yaşayıp, vefat edip, buraya gömüleceğini biliyorlardı. Kimden öğrenmişlerdi? Hazreti Peygamberden. Demek ki ilk Müslümanlar bile Hazreti İsa’nın geleceğinde tereddüt etmemişti. Müslümanlar, Hazreti İsanın mezarının yerini bile biliyorlar. Bu kadar hakikati inkar edenin delil getirmesi gerekir. Buna dair hadisler uydurmadır demek ilmî bir yaklaşım değildir, yetmez.
Hıristiyanlar da Hazreti İsa’nın ineceğine inanıyorlar. Dinleri tahrife uğramış olsa bile burası doğru. Yahudiler de böyle bir mesihin geleceğine inanıyorlar. Bu neredeyse tevatür halini almış bir husus. Böyle bir şey Cenabı Hakkın kudreti dışında değil ki..
Hazreti İsa’nın yeryüzüne inmesi, kıyamete dair diğer bilgiler insanlar için çok da lâzım bilgiler değildir ki Kuranı kerimde teferruatıyla düzenlensin. İnsanlara doğru biri iman ve doğru bir amel emredilmiştir. Bunu öğrenip yapmak vazifedir. Bunu yapmayan, Hazreti İsa’nın geleceğini bilse ne yazar, bilmese ne yazar?



Sual:
Bazı tanıdıklarım var. Hazret-i Muhammed’in son peygamber olmadığını söylüyorlar. Hazret-i Muhammed’in son peygamber olduğunu gösteren âyet-i kerimeler hangileridir? Hâtemü’l-Enbiyâ’nın açılımı nedir?

Cevap;
Hazret-i Muhammed son peygamberdir. Ahzab suresinin bu mevzudaki 40. ayet-i kerimesi çok açıktır. Hadis-i şeriflerde de benden sonra peygamber gelmeyecektir buyuruluyor.  Bazıları nebi ve resul kelimeleri arasındaki ayrımı kullanarak, nebi gelmeyecek ama resul gelecektir. Ayet-i kerimede nebilerin sonuncusudur diyor, resullerin demiyor diyorlar.  Halbuki ikisi de bu bakımdan aynı manaya gelir. Nebi ve resul aynı manadadır.  Evet, âlimler ikisi arasında nüans var demişlerse de bu da Bahailerin işine yaramaz.  Çünki âlimler, “Resuller müstakil şeriat sahibidir. Nuh, İbrahim, Musa, İsa, Muhammed alehimisselam gibi. Nebiler ise müstakil şeriat sahibi değildir. İsrailoğlu peygamberleri gibi” diyorlar.  Kıyamete yakın İsa Mesih gökten inecek ve peygamber olarak değil; Hazret-i Muhammedin dinine tabi olarak vazifesini yapacaktır. Bunu müteaddit ayet-i kerime ve hadisi şerifler bildiriyor.  Hazreti Peygamber eksik bir şey bırakmadı. Kuranı kerim eksik bir şey bırakmadı. Kuranı kerim de, Hazreti Peygamberin yaşantı ve sözleri de bugün tamamen elimizdedir. Bunlarda bir eksiklik yok ki peygamber gelsin. Eski zamanlarda peygamberler, önceki peygamberlerin dini unutulduğu, hurafeler ortaya çıktığı, imansızlık yayıldığı zaman gönderilip, o önceki peygamberin bildirdiği dine insanları davet ederdi. Şimdi böyle bir ihtiyaç kalmamıştır.

Sual:
Birgivî Vasiyetnâmesi’nde Küfre sebeb olan şeyleri anlatırken şöyle bir cümle geçiyor: Şimdi geldim Bismillâhi dese, âfâtdır. Birşeyi çok görse (Mâ halakallah) dese, ma’nâsını bilmese kâfir olur. Bunlardan murad nedir?

Cevap;
Birgivî Vasiyetnâmesi’ndeki bu gibi ifadeler o zamanın konuşma lisanına göre tanzim olunmuş cümlelerdir. Bugünki insanlar bu gibi cümleleri bilmemekte ve kullanmamaktadır. Gümüşhanevî hazretleri Ehl-i Sünnet İtikadı adlı kitabının 108. sahifesinde, “Şimdi geldim bismillahi dese, âfatdır” sözünü izah ederken diyor ki: Haram olduğu kat’î olan işleri yaparken bismillah diyen kâfir olur. Bir kimse emretme veya izin verme yerinde bismillah kullanırsa kâfir olur. Birisi oturayım mı, kalkayım mı, çıkayım mı dediğinde, diğeri otur, kalk, çık yerine bismillah derse, kâfir olur. Bir şeyi emrederken bismillahi demek günümüzde çok vuku bulan hâdiselerdendir. Bu gibileri tekfir etmek zordur. Maksatları da Allah’ın ismini hafife almak veya Allah’ın kelâmını kendi kelâmı yerine koymak değildir. Belki de onun maksadı yemeğe başlarken “bismillah” de de, öyle ye demektir. Müftü zâhire bakarak bu hususta fetvâ vermekte acele etmemelidir. Bezzaziye’de Harzem âlimlerinden şöyle nakledilmektedir: Tartanların veya ölçenlerin, sayarken veya ölçerken bismillah, 2, 3, 4 diye saymaları veya ölçmeleri buna benzemez. Eğer bunların maksadı besmele çekmek olsa idi, bismillahdan sonra 1, 2, 3 diye sayarlardı”. O halde yukarıdaki sözde maksat Allahü teâlânın ismini hafife almak veya Allahü teâlânın kelâmını kendi kelâmı yerine koymak değilse, mahzuru yoktur. Görülüyor ki “Şimdi geldim Bismillâhi” sözünde, Allahü teâlânın ismini gerekmediği yerde kullanıp hafife almak olduğu için mahzur vardır.
Ma halekallah, kalabalık gördüğünde “Bu ne kalabalık! Bu ne izdiham!” mânâsına gelen bir hayret sözüdür. Aynı zamanda “Allah yaratmadı” mânâsına da gelir. Bu ise küfrdür. Mâ, bazen ne edatını karşılar; bazen de fiili menfi yapar. Dolayısıyla mâ halakallah, hem (Bu ne kalabalık!); hem (Allah neler yaratmış); hem de (Allah yaratmadı) ma’nâsına gelir.


Sual:
Eshâb-ı kirâm ve ehl-i beytin hepsi cennetlik midir? Bu vaziyet âyet-i kerime ile sâbit midir?


Cevap;

Eshâb-ı kirâmın bütünü itibariyle cennetlik olduğuna dair âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflerde işaretler vardır. Nitekim Eshâb-ı kirâm gibi, bütün müminler de cennetliktir. Ama bunun için belli bir isim söylemek mümkün değildir. “Şu cennetliktir” denemez. Dense bile temenni mânâsında söylenebilir. Kat’i olarak söylenmesi mümkün değildir. Gaybı ancak Allah bilir. Bu mesele hakkında açık ve kat’î bir nass olmadıkça bizim için gayb sayılır. Sadece aşere-i mübeşşere için kat’î olarak cennetlik oldukları denilebilir. Çünki hakkında meşhur hadîs-i şerîf vardır. Bunlar sağlıklarında cennetle müjdelenen on sahâbîdir. Diğerleri hakkındaki rivâyetler böyle açık ve kuvvetli olmadığından dolayı bunlar için cennetliktir demek, cennetlik olması çok umulur demektir. Çünki bir kimsenin eshâb-ı kirâmdan olması bile kat’î değildir.

Siyerü’l-Aktâb kitabında diyor ki: Hâcı Abdülvehhâb Buhârî yazdığı tefsîri İmam Rabbânî hazretlerinin babasının üstadı Şeyh Abdülkuddüs’e göndermişti. Bir yerini açınca, Ehl-i beytin temizliğini bildirirken, “Fâtıma son nefesinden emin idi. Onun sonu, elbette hayırlı idi” yazılmış gördü. Bunun kenarına, “Bu yazı, Ehl-i sünnet mezhebine uygun değildir” yazıp geri gönderdi. Şeyh Abdülkuddüs’ün yazısının doğru olduğu anlaşıldı.

İmam Gazâlî hazretleri Kimyâ-yı Seadet kitabında (s. 570-571) der ki: Resulullah aleyhisselâmın nesebinden şerefli neseb yoktur. Onunla bile ucb etmek haksızlıktır. Bazılarının ucbu o dereceye varır ki, kendilerine günahın zarar vermediğini ve vermeyeceğini sanırlar. Böylece istediklerini yaparlar. Şu kadarını bilmezler ki, dede ve babalarına uymadıkları zaman, kendilerinin nesebi onlardan kesilir. Onlar ise şerefi nesebde değil, takvâ ve tevâzuda bilmişlerdir. Onların nesebinden öyleleri vardır ki, Cehennem köpekleri olmuşlardır. Resulullah aleyhisselâm neseb ile övünmeyi yasak etti ve “Herkes Âdem aleyhisselâmdandır. Âdem aleyhisselâm da topraktandır” buyurdu. “Akrabanı ve yakınlarını ikaz et!” meâlindeki âyet-i kerime (Şuarâ: 214) gelince, Hazret-i Fâtıma’ya “Ey Muhammed’in kızı! Kendi başının çaresine bak, yarın sana fayda edemem” buyurdu. Halası Safiyye’ye de buyurdu ki: “Ey Muhammed’in halası, kendi işinle meşgul ol; sana yardımım olmaz!”. Eğer akrabalık yetişseydi, Hazret-i Fâtıma’yı takvâ sıkıntılarından vaz geçirir, rahat yaşatır ve her iki dünyayı kazanmış olurdu. Fakat elbette şefaat ümidi akrabasına daha fazladır. Ama günah şefaat edilmeyecek cinsten olabilir. Her günah da şefaat kabul etmez. Nitekim Allahü teâlâ “Peygamberler, Allah’ın razı olduklarından başkasına şefaat edemezler” buyuruyor (Enbiyâ: 28). Şefaat ümidiyle rahat gezmek, perhiz etmeyen hastanın, “Babam tecrübeli doktordur, ona güvenirim” demesine benzer. Ona “Bir hasta öyle olur ki, artık ilaç fayda vermez, doktorun mütehassıs olmasının bir rolü olmaz, doktorun ilaç verebileceği mizaçta olmak lâzımdır” derler. Padişahın yanında yeri olanlar, herkesin bütün kusur ve suçlarını affettiremezler. Hatta padişahın düşman olduğu kimseye kimse iltimas edemez. Hiç bir günah yoktur ki, Allahü teâlâ’nın gazabına sebep olmasın. Nitekim Allahü teâlâ “İftirayı siz kolay tutarsınız; Allah’ın indinde ise çok büyüktür” buyuruyor (Nûr: 15). Bütün Müslümanlarda şefaat ümidi vardır. Şefaat ümidi akıllıların kalbinden korkuyu kaldırmaz. Korku ile ucb bir arada duramaz.

Kur’an-ı kerîmde anlatıldığına göre, Hazret-i Nûh’a bir gemi yapması; içine her hayvandan bir çift alıp âilesi ve kendisine inananlarla beraber binmesi emredilmiş; geri kalan her şeyin şiddetli bir tûfâna mâruz kalacağı bildirilmişti. Hazret-i Nûh üç oğlu, geri kalan âile ferdleri ve kendisine inananlarla beraber gemiye binmiş; ancak oğullarından bir tanesi (rivâyete göre Ken’an) binmek istememişti. Dalgalar başladığında babası  “Yavrucuğum! Bizimle beraber gel, kâfirlerle birlik olma” dediyse de dinlemedi ve “Dağa sığınırım, beni sudan kurtarır” dedi. Ancak boğulmaktan kurtulamadı. Tûfân bitip sular çekildikten sonra Hazret-i Nûh’un gemisi Cûdî dağının üzerine yerleşti. Hazret-i Nûh Rabbine seslendi: “Ey Rabbim! Oğlum benim âilemdendi (ehlimdendi). Doğrusu Senin va’din haktır. Sen hükmedenlerin en iyisisin”, (yani hani ehlimden kimseye bir zarar gelmeyecekti?) dedi. Kendisine “Ey Nûh! O senin âilenden sayılmaz; çünkü kötü bir iş işlemiştir” diye ilahî cevap geldi. (Hûd: 42-47). Bu âyet-i kerime ameli sâlih olmayan evlâdın âileden sayılmadığını, dolayısıyla ailesinin mirasına hak kazanamayacağına delil alınmıştır. Resulullah aleyhisselâmın ehl-i beytini öven hadîs-i şerifler vardır. Hiç birinde ehl-i beytin cennetlik olduğu söylenmemiştir. Ancak Ehl-i beyt-i nebevînin kıymetini bilmek, onlara hürmette kusur etmemek, dünyalık hatalarına bakmamak her müslümanın vazifesi olarak bildirilmiştir. Bazı ehl-i tasavvuf, Evlâd-ı resulden olanların tevbe etmeden ölmeyeceklerinin umulduğunu söylemişlerdir. Bu ümid İmam Gazâlî hazretlerinin de buyurduğu gibi her müminde vardır.



Sual:
Her şeyi Allahü teâlâ yaratıyor. “Her şeyi yapan ve yaratan Allahü teâlâdır” demek doğru bir ifade midir? Buradaki yapmak, yaratmak mânâsında mıdır? Çünki umumiyetle yapmak fiili insanlar için kullanılıyor.

Cevap;
Yapmak ve benzeri bütün noksanlık bildirmeyen fiiller Allahü teâlâ için de kullanılır. Yaratmak ve icad etmek gibi fiiller Allah’a mahsustur, insanlar için kullanılmaz. Üzüldü, âciz kaldı, hastalandı, uyudu, farkına vardı /varmadı, özendi/özenmedi, itina etti, dikkat etti/etmedi, görmedi, esirgedi (vermedi manasına) bu gibi noksanlık bildiren sıfatlar Allah için kullanılmaz. Yaratmak kelimesini, bunun Allah’a mahsus olduğunu bilerek ve isteyerek kullanmak küfre sebep olur. Bilmeden veya istemeden dil alışkanlığı ile söylenirse küfre sebep olmaz.

Sual:
Sünnet ile farz namaz arasında dua etmek, tesbih çekmek, üç İhlâs okumak günümüzde yapılan bid’atlardendir. Bursa'daki Ulu Câmi'de sünnet namazından sonra müezzin sesli olarak 3 kere ihlâs-ı şerif ve ardından Sübhane Rabbike âyetini okuyor ve sonunda el-Fâtiha diyor. Sünnet ile farz arasında bir şey okunmayacağını biliyoruz. O halde bizim Fâtiha okumamamız mı gerekir? Bu yüzden Ulu Câmi gibi çok mukaddes bir mabedde cemaatle namaz kılmamamız mı daha uygun olur?

Cevap;
Sünnet ile farz arasında konuşulmaz, dua ve tesbih söylenmez. Sünneti ıskat eder diyenler bile vardır. Ancak Hindüvanî gibi bazı âlimler kısa dua ve tesbihler okunabileceğini, ihtiyaç varsa az konuşulabileceğini söylüyor. Sünnet ile farz arasında üç ihlâs-ı şerif okumak; Fatiha okumak, salâvat söylemek bid’attir. Fıkıh kitaplarında sünnet ile farz arasında 15 âyet-i kerime okuyacak kadar beklenir, sonra farza kalkılır buyuruluyor. Bazıları bunu o kadar âyet-i kerime okunur diye zannetmiş olsa gerektir. Nitekim üç ihlâs-ı şerif, subhane rabbike.. de söylenince 15 âyet oluyor. Müezzin Fâtiha dediği zaman, cemaatin Fâtiha okuması gerekmez. Okusa da bir şey lâzım gelmez. Câhillikle yayılan bid’atleri değiştirmek bazen çok zor olabiliyor. Buna bakmamalı, câmiye gitmelidir. Câmiye gidilmezse, hem cemaatle namaz sünnet-i müekkedesi terk edilmiş olur; hem de çok sevap ve hizmet etme imkânları elden kaçırılır. Müezzinin ameli, cemaate zarar vermez.

Sual:
Bazıları “İçki içmeye devam eden kimse, haram olduğuna ehemmiyet verse, içmez; açık saçık gezen kadın, bunun haram olduğuna ehemmiyet verse, örtünür. O halde bunlar, işlediği günahlarına üzülmedikleri, yani haramı ehemmiyetsiz saydıkları için kâfirdir” diyorlar. Dinimizin bu husustaki ölçüsü nedir?

Cevap;
Bu çok tehlikeli bir sözdür. Amel, imandan bir parça değildir. Bu, Ehl-i sünnetin prensiplerindendir. Günah işleyen herkes, günaha ehemmiyet vermediği, yani azabından korkmadığı için günah işler. Kimse hem ehemmiyet verip, hem de günah işlemez. Küfr, günahı inkâr ederse bahis mevzuu olur. Dolayısıyla bahsi geçen kimselere kâfir denemez. Bu halleri imanlarını zayıflatarak onları küfre sürükleyebilir denebilir. İmam-ı Rabbani hazretleri, böyle günah işlemeye, küfr bulaşığı olan günah diyor ve tövbe edilmezse insanı cehenneme götüreceğini söylüyor.

Sual:
Hıristiyanlar gibi “Seni melekler korusun” diye dua etmek uygun olur mu?

Cevap;
İnsanın iki yanında, ayrıca ön ve arkasında kendisini koruyan hafaza melekleri vardır. Melekler zaten insanları korumaktadır. Böyle dua etmek Müslümanlar arasında âdet değildir. Benzemek kasdı olmaksızın böyle dua edilirse, mahzuru olmaz.

Sual:
Baba Ehl-i sünnet itikadında değilse yahut namaz kılmıyor ve içki içiyorsa da bedduası kabul olur mu?

Cevap;
Gayrımüslimin bile bedduası kabul olunabilir. Nitekim hadîs-i şerifte “Gayrımüslim bile olsa mazlumun bedduasından sakının. Çünki onunla Allah arasında perde yoktur” buyuruluyor.

Sual:
Peygamberlere ve evliyaya tevessülü inkar etmek küfre götürür mü?

Cevap;
Tevessülü kabul etmeyen kimse, küfre düşmez. Ancak selefin ittifak ettiği bir şeyi kabul etmediği için bid’at sahibi olur.

İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki: Tevessül duanın edeplerindendir. Peygamber efendimiz: «Ey Allahım senden isteyip de verdiğin kullarının hakkıyla (hürmetine) senden istiyorum.» derdi. Peygamber ile Peygamberin Rabbine tevessül etmek güzeldir. Seleften ve haleften İbni Teymiyye hâriç hiç kimse bunu mekruh görmemiştir, inkâr etmemiştir. İbni Teymiyye ise, kendisinden önce hiç bir âlimin söylemediğini söylemiştir.

Nablüsî, Hadîka’da der ki (2. cilt, 126. Sahife): Resulullah ile ve Eshab-ı kirâm ile ve Tâbi’în ile, bunlar öldükten sonra da, Allahü teâlâya tevessül etmek, yani bunların hürmeti için dilekte bulunmak câizdir ve meşrudur. Tevessül etmek, şefaatini istemek demektir. Ehl-i sünnet âlimleri, bunun câiz olduğunu bildirdi. Mu’tezile fırkası ise inanmadı. Tevessül edenin duasının kabul olması, tevessül olunanın kerameti olur. Yani öldükten sonra keramet göstermesi olur. Bid’at sahibi olanlar buna inanmadı. İmam Münâvî, Câmi’ü’s-Sagîr şerhinde, bu cahillere cevap vermektedir. İmam Sübkî buyuruyor ki, “Resulullah ile tevessül etmek, yani istigâse etmek, ondan şefaat istemektir. Bu ise güzel bir şeydir. Önceki ve sonraki İslâm âlimlerinden hiçbiri buna karşı bir şey dememiştir. Yalnız İbni Teymiyye bunu inkâr etti. Böylece doğru yoldan ayrıldı. Kendinden önce gelen âlimlerden hiçbirinin söylemediği bir bid’at çıkardı. Bu bid’ati ile müslümanların diline düştü.

İbni Hacer, Cevherü’l-Munzam kitabında buyurur ki: İbni Teymiyye’nin hurâfelerinden biri, Resulullah aleyhisselâm ile istigâse, tevessül olunmasını inkârıdır. Ondan önce hiçbir İslâm âlimi böyle söylemedi. Ehl-i sünnet âlimleri bildiriyorlar ki, Resulullah aleyhisselâm ile her zaman tevessül etmek çok iyidir. Yaratılmadan önce ve yaratıldıktan sonra, dünyada da, âhirette de Onunla tevessül olunur. Yaratılmadan önce Onunla tevessül olunacağını gösteren şeylerden biri, Peygamberlerin ve ümmetlerindeki velîlerin Onunla tevessül etmiş olduklarıdır. İbni Teymiyye’nin iftira olan sözü ise hiçbir asla ve esasa dayanmamaktadır. Hâkim Nişâpûrî’nin bildirdiği hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Âdem aleyhisselâm hata edince, yâ Rabbî! Muhammed aleyhisselâm hakkı için beni afv ve mağfiret et dedi. Allahü teâlâ da, Muhammed aleyhisselâmı daha yaratmış değilim. Sen Onu nasıl tanıdın buyurdu. O da, ya Rabbî! Beni yaratıp ruh verdiğin zaman başımı kaldırdım. Arşın kenarlarında, lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah yazılmış gördüm. Kullarının içinde en çok sevdiğinin ismini, kendi isminin yanına koymuş olduğundan anladım dedi. Allahü teâlâ da, ya Âdem! Doğru söyledin. Kullarım arasında en çok sevdiğim Odur. Onun hakkı için benden afv dileyince, seni hemen afv ettim. Muhammed aleyhisselâm olmasaydı seni yaratmazdım buyurdu). Muhammed aleyhisselâmın hakkı demek, Allahü teâlânın Onu çok sevmesi, Ona çok kıymet vermesi demektir. Yahud, Onun başka kullar üzerinde olan hakkı demektir. Yahud da, Allahü teâlânın Ona ihsan ederek, Onun için kendi üzerinde tanıdığı hak demektir. Bunun gibi, bir hadîs-i şerîfte, (Kulların Allahü teâlâ üzerindeki hakkı nedir?) buyurulmuştur. Burada hak demek, lâzım, vâcib olan şey demek değildir. Çünki, Allahü teâlânın hiçbirşeyi yapması lâzım, vâcib değildir. Dilerse yapar. Dilemezse, yapmaz. Allahü teâlâdan Resûlullah hakkı için bir dilekte bulunmak, Resûlullah için istemek değildir ki, buna şirk denilsin. Allahü teâlâ Resûlünü çok sevdiğini, Ona yüksek mertebe verdiğini bildiriyor. İşte bu sevginin, bu yüksek derecenin hakkı, yani hürmeti, kıymeti için, Allahü teâlâdan istenilmektedir. Allahü teâlânın, Resûlüne olan ikramlarından, ihsanlarından biri de şudur ki, Onun hakkı için, Onun yüksek derecesi için yapılan düâları kabûl buyurur. Buna inanmayanın bu nimetten mahrum kalması, kendisi için en büyük zarardır. Resûlullah aleyhisselâm ile, hayatta olduğu zaman da tevessül edilmiştir. Nesâî ve Tirmüzî bildiriyorlar ki, Resûlullahın yanına bir âmâ geldi. Gözlerinin açılması için dua etmesini diledi. Resûlullah aleyhisselâm (İyi bir abdest al! Sonra bu duayı oku!) buyurdu. Duanın tercemesi şudur: (Yâ Rabbî! İnsanlara rahmet olarak gönderdiğin sevgili Peygamberin ile sana teveccüh ediyorum. Senden istiyorum! Yâ Muhammed aleyhisselâm! Dileğimin hâsıl olması için Rabbime senin ile teveccüh ediyorum. Allahım! Onu bana şefaatçı eyle!) Bunu İmam Beyhekî de haber veriyor. Ayrıca (Kalktı. Görerek gitti) de diyor. Bu duayı okumağı ona Resulullah öğretti. Kendisi dua buyurmadı. Onun teveccüh eylemesini, yalvarmasını, Resulullah aleyhisselâm ile istigâse etmesini, dilediğinin böyle hâsıl olmasını arzu buyurdu. Resulullah hayatta iken de, vefatından sonra da kendisi ile istigâse olunurdu. Selef-i sâlihîn, Resulullahın vefatından sonra bu duayı çok okumuş, bununla muradlarına kavuşmuşlardır. Taberânînin haber verdiği bir hadîs-i şerîfde, Resulullah aleyhisselâm dua ederken, (Peygamberinin ve Ondan önce gelen Peygamberlerin hakkı için) buyururdu. Resulullah ile veya başka peygamberler veya velîler ile teveccüh etmek, tevessül etmek, istigâse etmek ve teşeffu’ etmek, hep aynı şey demektir. Hazreti Ömer radıyallahü anh, Hazreti Abbas’ı vesile ederek yağmur duası yaptı.Eshâb-ı kirâmdan hiçbiri buna karşı birşey demedi. Buhârînin haber verdiği hadîs-i şerîfte, (Kıyâmet günü, önce Âdem ile, sonra Mûsâ ile ve sonra Muhammed aleyhimüsselâm ile istigâse ederler) buyuruldu. Ömer “radıyallahü anh” zamanında kaht [kıtlık] oldu. Eshâb-ı kirâmdan birisi, Resûlullahın kabri yanına gelip, yâ Resûlallah! Ümmetine yağmur yağması için dua eyle! Ümmetin helâk olmak üzeredir, dedi. Resulullah aleyhisselâm buna rüyada görünüp yağmur yağacağını haber verdi. Öyle de oldu. Rüyayı gören, Eshâbdan Bilâl bin Hâris Müzenî idi.

Sual:
Bir gün Mektubat-ı İmam-ı Rabbanî’de Abdullah Ensarî Hazretlerinin "Ya Rabbi hangi kulunu cehenneme atmayı murad edersen bizim üzerimize saldırtırsın" diye yazdığını okudum. Bu cümleyi okuyunca güldüm. Daha sonra şöyle bir beyt geldi: "Korkarım ki her kim bu fakirlere gülerse, tard olunur, imansız gider" şeklindedir. Bu benim imansız öleceğime bir işaret midir, çok üzülüyorum.

Cevap;
Beytin manası, evliyaya düşman olup zarar vermek isteyenler, Allahü tealanın şer murad ettikleridir, demektir. Kimsenin imanla ölüp ölmeyeceği bilinmez. İmansız gitmekten korkmak, imanla gitmenin alâmetidir. Bu gibi hareketlerle imansız gidilmez. Vesvesedir.

Sual:
Kader nedir? Birisi bize kaderin mânâsını sorunca, nasıl anlatmalıyız? Kader hakkında ne kadar bilgi bilmeli ve inanmalıyız?

Cevap;
Âlemlerin yaratanı, yarattığı ve yaratacağı şeylerin hepsini, ezelden ebede, zerreden Arşa kadar hepsini, maddeleri, mânâları, bir anda ve bir arada bilir. Her şeyi yaratmadan önce biliyordu. Her şeyin iki türlü varlığı olur. Biri ilimde varlık, ikincisi hâricde, maddeli varlıktır. İmâm-ı Gazâlî bunu bir misâl ile şöyle anlatmıştır: Bir mühendis mimar, yapacağı bir binânın şeklini, her yerini, önce zihninde tasarlar. Sonra zihnindeki bu resmi, kâğıda çizer. Sonra bu plânı, mimara ve ustalara verir. Bunlar da, bu plâna göre binâyı yapar. Kâğıttaki plân, binânın, ilimdeki varlığı demektir ve zihinde tasavvur edilerek çizilen şeklidir. Buna, ilmî, zihnî, hayâlî vücûd isimleri verilir. Kereste, taş, tuğla ve harçdan yapılan binâ da, hâricdeki varlıktır. Mühendis mimarın zihninde tasavvur ettiği şekil, yani bu şekle olan bilgisi, binâya olan kaderidir.
Kazâ ve kader bilgisi karışık olduğundan, okuyanlarda, bir takım yanlış fikirler, evhâm ve hayaller hâsıl olabilir. Bunun için, din büyükleri, kazâ ve kaderi çeşitli şekilde anlatmışlardır. Böylece okuyan ve dinleyenler, sözlerin gelişine ve şekline göre, tariflerin birinden faydalanabilir ve şüpheye düşmekten kurtulurlar.
Kader, ileride yaratılacak şeyleri, Allahü teâlânın ezelde bilmesidir. Allahü teâlâ, herşeyi, kudreti ve ilmi ile yaratıyor. İşte kader, bu ilimdir.
Kader, hiç birşey yaratılmadan önce, Allahü teâlânın ilim sıfatının mahlûklara olan bağlılığıdır.
Kaderin, iyisi, kötüsü, tatlısı, acısı, hep Allahü teâlâdandır. Çünki, kader, bildiği şeyleri yaratmak demektir. [Kader ve kazâ kelimeleri, birbiri yerine kullanılır. Kader yerine, kazâ denir]

Sual:
Sinemalarda Kutsal Gizemler adında bir dokümanter film neşredilmişti. Bu filmde altın oran sayısından bahsedildi. Bu sayı 1,618 ve ardından Kur'an-ı kerimden âyetler göstererek 109 ve 19 gibi sayılardan bahsetti. Bu bana ondokuzcuları hatırlattı. Fakat ondokuzcuların böyle birşeye inandıklarını okumadım. Acaba bu dokümanter mahzurlu mudur?

Cevap;
Bunların İslâmiyetle alâkası yoktur.

Sual:
Allahü teâlâya, Peygamber efendimize ve diğer peygamberlere, meleklere, Kur’an-ı kerime hakaret eden bir kimseye karşı tavrımız nasıl olmalıdır?

Cevap;
Bu kimse ya câhildir, ya ahmaktır, ya hâindir. Câhilse, lisan-ı münasiple emr-i maruf yapılır. Ahmaksa ne yapılsa fayda etmez. Hâin ise hiç görüşülmez.

Sual:
"Şöyle olsaydı Allahü teâlâ için zor olurdu" diye bir ifade kullanmış. Zorluk ve kolaylık kullara mahsus sıfatlar değil midir? Allahü teâlâ için her şey kolaydır veya Allahü teâlâ için hiç bir şey zor değildir demek uygun mudur?

Cevap;
Bu gibi sözler kelâmî bir meseleye misal vermek için söylenebilir. Allahın zoruna gitmek, Allahın gücüne gitmek, Allahın gayretine dokunmak tabirleri kullanılır. Bunlar O’nun gazabını uyandırmak mânâsına gelir. Bu mânâda söylemek mutlaka caizdir. Bu iki ifade uygundur.

Sual:
Rahman ve rahim kelimeleri arasında ne fark vardır?

Cevap;
İmam Kurtubî tefsirinde "er-Rahmân" adının menşei hakkında şunları söylüyor:
"er-Rahmân" adının menşei hakkında farklı görüşler vardır: Kimisi bu ismin müştak (türemiş) bir isim olmadığını söylemektedir. Çünki Allah'a has isimlerdendir. Diğer taraftan eğer bu kelime, rahmet'ten türemiş olsaydı, rahmet olunan ile birlikte de kullanılabilmeli idi. Ve böylelikle "Allah kullarına rahîmdir" denilebildiği gibi "Allah kullarına rahmândır" da denilebilmeli idi. Yine eğer bu isim rahmet'ten türemiş olsaydı Allah'ın adı olarak bunu işittiklerinde Arapların şaşırmamaları gerekirdi. Çünkü o zaman Araplar, Rablerinin rahmet sahibi olduğunu kabul ediyorlardı. Allahü teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Onlara: Rahmana secde edin denildiğinde onlar: Rahman neymiş? dediler." (Furkan suresi, 60). Hudeybiye Sulhu sırasında da Hazret-i Ali, Peygamber aleyhisselâmın emriyle "Bismillahirrahmânirrahîm" yazınca Süheyl bin Amr şöyle itiraz etmişti: Biz "Bismillahirrahmânirrahîm’in ne demek olduğunu bilmiyoruz. Bunun yerine bizim bildiğimiz şey olan "Bismikellahumme" (Senin adın ile Allah'ım) diye yaz!” dedi. İbnü'l-Arabi der ki: Onların bilmedikleri mevsuf (nitelenen) olan Allah değil, onun sıfatı idi. Buna delil olarak onların "Rahmân kimdir?" demeyip "Rahmân nedir?" demelerini göstermektedir. İbnü'l-Hassâr buna itiraz ederek der ki: Başka bir âyet-i kerimede meâlen, "Ve onlar Rahmânı inkâr ederler" buyurulmaktadır sözünü delil gösterir (Ra'd suresi, 30).
Ulemânın ekserisi "er-Rahmân" lafzının mübalağa ifade etmek üzere "rahmet" kökünden türemiş ve mebni bir kelime olduğunu kabul eder. Mânâsı ise, eşsiz olan rahmet sahibi demektir. İşte bundan dolayı "er-Rahîm" lafzının tensiye ve cem’i (ikili ve çokluk hâli) yapıldığı halde, bunun tensiye ve cem’i yapılmaz.
İbnü'l-Hassâr der ki: Bu kelimenin türemiş olduğunun delillerinden birisi de Tirmizî'nin rivayet ettiği şu rivayettir. Abdurrahmân bin Avf, Rasulullah aleyhisselâmı şöyle buyururken dinlemiş: "Allah azze ve celle buyurdu ki: Ben Rahmânım. Rahmi (akrabalığı) yarattım ve ona kendi ismimden türeyen bir isim verdim. Kim sıla-ı rahme (akrabalığı bağlamaya) riâyet ederse ben de onu bağlarım. Kim de onun bağını keserse ben de onu keserim." Bu hadis-i şerif er-Rahmân isminin türemiş olduğunu açıkça ortaya koyan bir ibaredir. Arapların bu ismi hayret ile karşılamalarının sebebi Allah'ı ve ona karşı yerine getirilmesi gereken vazifeleri bilmeyişlerinden dolayıdır.
İbnu'l-Enbârî ez-Zâhir adlı eserinde zikreder ki: el-Müberred "er-Rahmân"ın İbranice bir isim olduğunu, bundan dolayı da bununla birlikte er-Rahîm isminin de zikredildiğini iddia eder. Bunu ifade etmek üzere de bazı beyitleri delil gösterir. Ebu İshak ez-Zeccac "Meani'l-Kur'ân"da şöyle der: Ahmed bin Yahya dedi ki: "er-Rahîm" Arapça ve "er-Rahmân" İbranicedir. İşte bundan dolayı ikisi bir arada zikredilmiştir. Fakat bu kabul edilmeyen bir görüştür.
Rahman ve Rahîmin bir arada zikredilmesi, te'kid için olabilir. Ebu İshak der ki: Bu da güzel bir görüştür. Ve te'kidde büyük bir fayda vardır. Arapların sözünde de bu pek çoktur. Onun için ayrıca delil göstermeye ihtiyaç yoktur. Burada te'kidin faydası ise Muhammed bin Yezid tarafından şöylece izah olunur: Bu, lütuf üstüne lütuf, nimet üzerine nimet ve ümidvarların emelinin boşa çıkmayacağına dair bir vaaddir.
İmam Kurtubî tefsirinde "Rahmân" ve "Rahim" arasındaki farkı şöyle izah eder:
Rahman ve Rahîm isimlerinin aynı mânâyı ifade edip etmediği hususunda ulemâ ihtilaf etmiştir. "Nedmân ve Nedîm (pişmanlık duyan)" kelimelerinde olduğu gibi aynı mânâya gelirler, denilmiştir. Bu Ebu Ubeyde'nin görüşüdür. Bazıları da fa'lân (rahman kelimesinin vezni), faîl (rahîm kelimesinin vezni) binası gibi değildir. Çünkü fa'lân vezni ancak fiilin mübâlağalı hâlini anlatmak için kullanılır. Meselâ kızgınlık ile dolup taşmış bir kimse için "gadbân" tabiri kullanılır. Faîl vezni ise bazen fail ve mef'ul (yani etken ve edilgen) anlamlarını ifade edebilir. Buna göre "er-Rahmân" isim olarak hususi, fiil olarak umumi; "er-Rahîm" ise isim olarak umumi, fiil olarak hususidir. Bu cumhurun görüşüdür.
Ebu Ali el-Fârisî der ki: "er-Rahmân" bütün rahmet çeşitleri hakkında kullanılan umumi bir isim olup, yalnız Allahü teâlâ hakkında kullanılır. "Er-Rahîm" ise, mü'minler hakkında kullanılır. Nitekim Allahü teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: "Ve mü'minlere çok rahîmdir." (Ahzab suresi, 43). el-Arzemî der ki: "er-Rahmân" yağmur gibi umumi olarak bütün nimetlerle bütün mahluklarına merhamet edendir. "er-Rahîm" ise, onları hidâyete iletmek, onlara lütuflarda bulunmak suretiyle mü'minlere merhametli olandır.
İbnü'l-Mübarek der ki: "er-Rahmân" kendisinden istendiği zaman verendir. "er-Rahîm" ise kendisinden dilekte bulunulmadığı zaman kızıp gazaplanandır.
İbni Kesîr de tefsirinde bu hususta der ki:
Rahmân ve Rahîm ismi rahmet kökünden mübâlağa vezninde türemiştir. Rahman ismi Rahîm isminden daha mübâlağalıdır. Taberî bu hususta ittifak edilen görüşü şöylece hülasa eder: Seleften gelen bazı tefsirlerde Îsâ aleyhisselâmdan rivâyet edilen «Rahman; dünya ve âhirette fazla esirgeyici, Rahîm ise yalnızca âhirette esirgeyici mânâsınadır» sözü nakledilir ve bu, yukarıdaki şekle delâlet eder. Bazıları ise bu isimlerin türetilmemiş olduğu kanaatindedir. Zira türemiş olsaydı rahmet edilenin zikriyle birleştirilmezdi.
Taberî der ki, Azremî söyle demiştir: Rahman ve Rahîm derken; Rahman tüm mahlûklara; Rahîm ise mü'minlere merhamet eden mânâsınadır. Denilir ki bunun için Allahü Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: «Gökleri yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra da arşa hükmeden Rahmân'dır. Bunu, haberdâr olana sor!» (Furkan suresi, 59). «O Rahman arşı istilâ etti.» (Tâhâ suresi, 5) meâlindeki âyette geçen istivâ kelimesinin Rahmân ismiyle zikri, rahmetini bütün mahlûklarına teşmil içindir. Yine meâlen: «Ve o mü'minler için Rahîm olandır». (Ahzâb suresi, 43) buyurmuştur ki burada Rahîm ismini mü'minlere tahsis etmiştir. Derler ki, bu da gösteriyor ki Rahmân rahmet bakımından daha çok mübâlağadır. Çünkü her iki dünyada tüm mahlûkâta rahmet eden anlamına gelir. Rahîm ise, mü'minlere hâstır.
Allah Teâlâ'nın Rahmân ismi yalnız O'na mahsûstur ve O'nunla başkası isimlendirilmemiştir. Nitekim Allahü teâlâ meâlen şöyle buyurur: «De ki: «İster Allah deyin, ister Rahman deyin. Hangisini derseniz deyin en güzel isimler O'nun içindir!» (İsrâ suresi, 110). Râhîm sıfatına gelince, Allah bu sıfatı kendinden başkaları için de kullanmıştır: «Andolsun ki, size kendinizden bir peygamber gelmiştir ki, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelir, sizin üzerinize düşkündür, mü'minlere Rauf ve Rahîm'dir.» (Tevbe suresi, 128). Kendinden başkalarım diğer isimlerinden bir kısmıyla tavsif ettiği de vâriddir. Nitekim meâlen şöyle buyurur: «Biz insanı katışık bir damla sudan yaratmışızdır. Onu deneriz. Bu yüzden onu semî’ (işitici) ve basîr (görücü) yaptık.» (İnsan suresi, 2).
Taberî der ki; Hasan Basrî'den rivayet olundu ki: «Rahman ismi başkası için memnû'dur. Rahman insanların edinebilecekleri bir isim değildir. Çünkü o Yüce ve Mübarek zât'ın adıdır.
Hâsılı kelâm, Allah Teâlâ'nın isimlerinden bir kısmı başkalarına verilebilir, bir kısmı verilemez. Bu verilemeyenler arasında Allah, Rahmân, Hâlık, Râzık ve benzeri isimler yer alır. Bunun için her şeye Allah'ın adıyla başlanır ve Rahmân sıfatıyla devam edilir. Zira Rahmân, Rahîm'den daha hususî ve daha çok bilinenidir. Çünkü isim önce en saygıya değer isimlerle başlar ve bu yüzden en özel olan isimler kullanılmıştır.
Yine İmam Kurtubî "er-Rahmân" ve "er-Rahîm" isimlerinin kullanılması hakkında şunları söyler:
Ulemanın ekserisi, "er-Rahmân"ın Allahü teâlânın has ismi olup başkasına verilmesinin caiz olmadığı kanaatindedir. Şu emir (meâlen) bunu göstermektedir: "De ki: İster Allah diye dua edin, ister Rahmân diye dua edin!" (İsrâ sûresi, 110). Burada görüldüğü gibi er-Rahmân adı başkasının ortaklığının bahis mevzuu olmadığı diğer adı olan "Allah" lafzına denk ve müsavi olarak zikredilmiştir. Bir başka yerde de meâlen şöyle buyurmaktadır: "Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor: Rahmân'dan başka ibâdet edilecek tanrılar kılmış mıyız?" (Zuhruf suresi, 45). Burada Allahü teâlâ, ibâdete müstehak olanın "Rahmân" olduğunu haber vermektedir. Müseylime el-Kezzab (Allah'ın lâneti üzerine olsun) kendisine "Rahmânu'l-Yemâme" adını vermek cesaretini göstermiştir. Müseylime kendisine bu adı verir vermez, hemen kulağına "el-Kezzab (çok yalancı)" şeklindeki sıfatı ulaşıverdi. İbnü'l-Arabî, er-Rahmân adının Allahü teâlânın ism-i a'zamı olduğunu rivâyetini de zikreder.
"er-Rahîm" mahlûklar için mutlak bir vasıftır. Mehdevî "er-Rahmân" isminde umumî bir mânâ bulunduğundan dolayı besmelede önce zikredilmiştir, diyor. Şöyle bir rivayet de vardır: er-Rahîm'in mânâsı, sizin Allah'ı ve er-Rahmân'ı bulmanız er-Rahîm iledir. Çünkü er-Rahîm, Muhammed aleyhisselâmın vasfıdır. Allahü teâlâ, onu böyle tavsif eder (meâlen): "O rauf (çok şefkatli) ve rahîmdir (çok merhametlidir)." (Tevbe suresi, 129). Bu izahı yapan, besmeledeki mânânın şöyle olduğunu kastetmiş gibidir: "Bismillahirrahmâni ve birrahîmi". Yani Muhammed aleyhisselâm vâsıtasıyla bana ulaştınız. Yani ona uymak ve onun getirdiklerine tâbi olmak sayesinde sizler benim sevabımı, lütuf ve ihsanımı ve vechime nazarı elde edebildiniz.
Ali bin Ebi Tâlib kerremallahü vechehu’dan rivayet olundu ki: Bismillah, her türlü hastalığa karşı şifadır. "er-Rahmân" ona iman eden herkese yardımdır. Bu, kendisinden başkasına bu ismin verilemeyeceği zâtın adıdır. "er-Rahîm" ise tevbe edene, iman edip sâlih amel işleyene merhametlidir demektir. Osman bin Affan'dan rivayet olundu ki: Rasulullah aleyhisselâma besmelenin mânâsını sordum. Şöyle buyurdu: "Ba, Allahü teâlâ'nın belâsı (sınaması), ruhu, aydınlığı, parlaklığı ve yüceliği; sin, Allahü teâlânın üstünlüğü; mim, Allah'ın mülkü demektir. Allah, kendisinden başka hiçbir ilah olmayandır. Rahmân ise, mahlûklarından iyi olana da, kötü olana da merhametli olan demektir. Rahîm ise, bilhassa mü'minlere karşı şefkatli ve merhametli olan demektir.
İbni Kesîr tefsirinde bu hususta der ki:
Ebu Ali el-Fârisî der ki: Rahman, Allahü teâlâ'ya mahsus olup, tüm rahmet türlerini içine alan umûmî bir addır. Rahîm ise mü'minler için bahis mevzuudur. Nitekim Allahü teâlâ : «Ve o mü'minler için rahîm olandır» buyurur. İbni Abbâs der ki: Rahman ve Rahîm birbirine çok yakın iki isimdir. Biri diğerinden daha çok rahmet sahibi mânâsına gelir. Sonra Hattâbî'den ve diğerlerinden nakledilir ki onlar bu sıfat konusunda müşkilpesend olmuşlardır ve öyle sanıyoruz ki daha çok yumuşaklık anlamına gelir demişlerdir. Nitekim hadîste : «Allah yumuşaktır, bütün işlerde yumuşaklığı sever. Ve o baskı ile vermeyeceğini yumuşaklıkla verir.» buyurulmuştur. İbnü’l-Mübârek ise, “Rahmân isteyince veren, Rahîm ise, istenmeyince kızan mânâsınadır” der.

Sual:
Yurt dışında yaşayan ve gayrı Müslimlerle ister istemez temas hâlinde bulunanlar için başka dinden olanların bayramlarını kutlamak veya bayram dolayısıyla getirdikleri hediyeyi kabul etmenin hükmü nedir?

Cevap;
Fitne çıkarmamak, İslâmiyetin güzel ahlâkını göstermek maksadıyla tebrik edilir, hediyeleri alınır; ama kalben bu güne hürmet etmek caiz değildir. İbni Abidin der ki: Müslümanın gayrımüslime hediye vermesi veya ondan hediye kabul etmesi câizdir. Nevrûz ve Mehrican günlerinin adıyla, yani “bu günün hediyesi olarak” diyerek veya bu niyetle hediye vermek câiz değildir, haramdır. Eğer bunu, müşriklerin tazim ettiği gibi tazim ederek yaparsa kâfir olur. Şayet bu günlerde, tazim kasd etmeden halkın âdetine uyarak bir müslümana hediye verse kâfir olmaz. Ancak, şüpheyi def etmek için bunu anılan günlerden önce veya sonra yapmalıdır. Daha önce almadığı bir şeyi bir günde satın alsa; eğer bu günleri tazim için satın almışsa kâfir olur. Ama eğer yemek içmek ve nimetlenmek için almışsa kâfir olmaz. Bu dinî bir gün değilse, hiçbir şey gerekmez. Rivayete göre Serbel Mecûsîlerinden zengin birisi vardı. Müslümanlara karşı gayet iyi davranırdı. Çocuğunun başının traşı dolayısıyla bir davet tertipledi. Davetinde birçok müslüman da bulundu. Bazıları, Mecûsî’ye hediye verdiler. Bu hâl müftiye ağır geldi. Hocası Ali es-Suğdi'ye: «Memleketinin halkına yetiş; dinden çıktılar, Mecûsîlerin şiârı olan şeyleri yaptılar» diyerek hâdiseyi anlatan bir mektup yazdı. Ali es-Suğdî de şu karşılığı verdi: «Zimmet ehlinin davetine icabet şeriatta serbesttir. İyiliğe iyilikle mukabele âlicenaplıktır. Başı tıraş etmek de dalâlet ehlinin şiarından değildir. Dolayısıyla bu kadarcık bir şey ile müslümanın kâfir olduğuna hükmetmek mümkün değildir. Evlâ olan; bu gibi hallerde sevinç ve neşe göstermek için müslümanların onlara muvafakat etmemeleridir.»

Sual:
İbrahim suresinin 4. ayetinde “Allah, dilediğini saptırır; dilediğini de doğru yola iletir” buyuruluyor. Kitaplarda ise; “Allah kimseyi zorla kâfir veya mü'min yapmaz. Lâyık olmadığı halde bir kimseye iman verebilir. Zâlim, hâin olanları adâletinin gereği olarak dalâlete düşürebilir” yazıyor. Burada benim anlamadığım şudur: 1-Allâhu teâlâ kimseyi zorlamıyorsa, bir kimse lâyık olmadığı halde, iman etmek istemediği halde nasıl hidâyet veriyor? 2-Zâlim, hâin kimse, müslüman olup iman üzere olduğu halde, Allâhü teâlânin adâleti gereği nasıl dalâlete gidiyor?

Cevap;
Cenab-ı Hak irade etmedikçe, insan hidayete eremez veya dalalete düşemez. Yani sebepler, iradeye tesir etmez. Yoksa Allah kimseyi hidâyet veya dalâlete zorlamaz. Ama bazılarını dalalete düşerken çıkarıp hidayete erdirebilir. Bu ihsandır. Âdet-i ilahiye böyle değildir. Herkes kendi fiillerinden mesuldür. Hür iradesiyle tercihini yapar; Cenab-ı Hak da dilerse o istikamette yürür. Kimse kimseyi zorla hidayet veya dalalete erdiremez. Bu, bir nevi, peygambere hitaptır. Allah’ın işlerinden hesap sorulamaz.

Sual:
Kutlu doğum haftası bid’at midir?

Cevap;
Hazret-i Peygamber'in doğum gününü kutlamak, mevlid okumak ve okutmak sünnettir. Bu gün bellidir (12 Rebiülevvel) ve kamerî takvime göre tayin olunur. Milâdî takvime göre kutlamak abestir. Hele buna ibadet havası vermek, böylece sevab kazanmayı ummak ise bid'at olur. İbadet olarak ortaya çıkan ve sünneti değiştiren şeyler bid'at oluyor. Kutlu Doğum Haftası, mevlid kandilini yerine ikame edilmek üzere bir ibâdet olarak yapılmıyor. Ama yine de Mevlid Kandili varken ve dinî hâdiseler kamerî (hicrî) takvime göre kutlamak bir gelenek iken, bunu bir tarafa bırakmak doğru görünmüyor. 

Sual:
İlahiyat Fakültesi’nde talebeyim. Aliyyü’l-Kari’nin Fıkh-ı Ekber şerhini okurken burada Şeyh Abdülkadir Geylanî’nin kurtulamayan fırkalar arasında Hanefîleri de saydığı yazıyor. Bu ibare beni şaşırttı. Ne demek istendiğini anlayamadım.

Cevap;
Bahsettiğiniz ibare kitabın 132. Sahifesinde geçiyor. Şeyh Abdülkadir, burada Kaderiye taifesinden bahsediyor. Kaderiye, Mutezile’nin bir başka adıdır. 72 bid’at fırkasından birisidir. Kaderi inkâr ettikleri için bu isimle anılmışlardır. Mutezile mezhebinin o asırdaki mensupları, fıkıh olarak Hanefî mezhebine bağlıydı. Nitekim Zemahşerî, Zâhidî gibi Mutezile âlimleri, fıkıhta Hanefî mezhebini taklid ederdi. Şeyh’in bahsettiği bütün Hanefîler değil, Mutezile itikadındaki Hanefîlerdir. Hatta kitabı hazırlayan, meselenin aslından haberdar olmadığı için, işgüzarlık edip bir de dipnot koymuş. Şeyh Abdülkadir’in Ganiyye kitabının Günyetü't-Tâlibîn adıyla Türkçeye tercemesinde buranın tercüme edilmeyip atlandığını, bunun ilim ve tercümede sadakat anlayışına uymadığını söylemiş.
05 Nisan 2011 Salı

Sual:
Benim bildiğim kadarıyla insanın kimden doğacağı ve ömrünün süresi sabittir. Önceden belirlenmiş ve değiştirilemez. Ama ölüm vakti değişmezse de ölüm şekli değişebilir. Allah'ın 30 yıl takdir ettiği bir insan 30 yıl yaşar ve bu ne kısalır ne artar. Yani insan kendini hasta etse bile bu aynı kalır. Ancak bir arkadaşım sigara kullanmak ve sadaka örneklerini vererek insanın ömrünü kısaltabileceğini veya arttırabileceğini söylüyor. Bu durumda doğru olan hangisidir? İnsanın ömrü artıp azalabilir mi?

Cevap;
İnsanın doğup ölene kadar başına neler geleceği önceden Allahü tealanın ilminde malumdur. Ecel de böyledir. Sadaka vermek, dua almak, sıla-ı rahm yapmak ömrü uzatacağı, hadis-i şerif ile sâbittir. Allah dilerse takdirini değiştirir. Takdirine ve ilmine mahkûm değildir. 30 sene takdir etmiştir, değiştirip 50 sene yapar. Değiştireceği de zaten önceden malumdur. İnsan kendisine bakmaz da hasta olursa, bundan dolayı mesul olur. Bir kimse birisini öldürürse ölenin eceli gelmiştir, ama öldüren katl fiilinden dolayı mesul olur. Sigara içen de takdir edilen zamanda ölür, ama sıhhatini korumadığı için mesul olur. Allah 80 sene ömür takdir etmiştir. Adam sıhhatini korumaz, Allah 50 seneye indirir.
13 Nisan 2011 Çarşamba

Sual:
İslâmiyetten haberi olmayan Yahudi, Hıristiyan ve putperestlerin âhirette gideceği yer hususunda Müslüman kaynakları ne söylemektedir?

Cevap;

“Peygamber göndermedikçe azap etmeyiz” mealindeki âyet-i kerimeleri (İsrâ: 15, Kasas: 59) nazara alan İmam Eş’arî, kendilerine peygamber gönderilmeyen gayrımüslimlerin ehl-i necat olduğunu, yani cehenneme gitmeyeceklerini söylemiştir. Çünki İmam Eş’arî, Şâfiî usulüne tâbi olduğu için, ibarelere çok ehemmiyet vermektedir. Ama aklî delillere ve şeriat sahibinin maksatlarını ön planda tutan İmam Mâtüridî, bunu gayrımüslimlerin peygamber gönderilmedikçe ibâdetten mesul tutulamayacağı mânâsına hamletmiş; Hazret-i İbrahim’in Kur'an-ı kerimde anlatılan yıldızlara, sonra aya, sonra güneşe bakarak, hepsinin battığını, o halde bunları böyle hareket ettiren ve asla batmayan (yok olmayan) bir yaratıcının bulunduğunu anlamak gerektiğini bildiren kıssasına (En’am: 76-78) bakıp, insanların aklıyla bir yaratıcının varlığını bulmaya muktedir olduğunu, o halde aklıyla bir yaratıcının varlığını bulamayanların ehl-i necat olmadığını söylemiştir.

Ehl-i necat demek, cehenneme gitmez demektir. Peki nereye gider? Onu ikisi de söylemiyor. Bu hususta sonra gelenler tarafından çok farklı söylenmiştir. Bazıları cennete girer demiştir. Bazıları A’raf’ta, yani cennet ile cehennem arasında bir yerde kalır demiştir. Muhyiddin Arabî gibi bazıları, kıyamet günü Hazret-i Peygamber onları dine davet eder; kabul eden cennete, etmeyen cehenneme gider demiştir.

Müşriklerin küçükken ölen çocukları için de bazıları “Her doğan, müslüman fıtratı üzere doğar” hadîs-i şerîfi gereği cennete gider dedi. Bazıları “Rabbimden müşrik çocuklarının cennette müminlere hizmetkâr olmasını diledim. Rabbim kabul etti. Çünki onlar babaları gibi müşrik değildir. Önceki misaktadır (yani ezelde verdikleri iman sözü üzeredir)” hadîs-i şerîfi gereğince cennette müslümanlara hizmetçi olur dedi. Bazıları Cennet ve Cehennem arasında kalan A’raf adlı yerdedir dedi. Bazıları, ilm-i ilahîde âkıl ve bâliğ oldukları zaman mümin olacağı belli ise cennete, değilse cehenneme gider dedi.  Bazıları anne ve babalarına tâbi olarak cehenneme gider dedi. Nitekim Hazret-i Hadice, Hazret-i Peygamber’e Câhiliye devrinde ölenlerin çocuklarının hâlini sorduğu zaman “Onlar ateşdedir” cevabını almıştı. Bazıları Allah’ın dilediği yerdedir dedi. Bazıları âhirette imtihan olunur ve mihnet çekerler dedi. Bazıları hayvanlar gibi toprak olurlar dedi. Bazıları ise sükûtu tercih etti. Bütün bunlar İmam Süyûtî’nin Tevşîh adlı eserinde zikredilmektedir. Hâdimî Berîka’da (C. I, s. 287-288) ve Kâdızâde Âmentü Şerhi’nde (s. 277) naklediyor. Görülüyor ki bu hususta hadîs-i şerifler ve kaviller muhteliftir. Süyûtî sahih kavli, İmam Muhammed’den ve Devânî’nin Nevevî’den naklettiği üzere Allahü teâlâ günahsız hiç kimseye azap etmeyeceği vechile bunların cehennemlik olmadığı istikametinde bildiriyor.

Bu mesele, İmam Rabbani hazretlerinin Mektûbât’ında da ele alınmaktadır (I. Cild 259. mektub) Kelâmda müctehid olan  İmam Rabbânî, şöyle diyor: “Ebû Mensur Mâtüridî ve yetiştirdiği büyükler, acaba neden Allahü teâlânın varlığını ve birliğini aklın yalnız başına bulabileceğini söylediler? Dağda, çölde yetişip de putlara tapanların, peygamberlerden haberi olmasa bile Cehenneme gideceklerini söylediler. Akılları ile bulmaları lâzım idi, dediler. Biz böyle anlamıyoruz. Bunların kendilerine, hakikat duyurulmadıkça, kâfir olmayacaklarını söylüyoruz. Bu haber de, peygamberler ile gönderilmektedir. Evet, Allahü teâlâ, aklı, doğru yolu bulmak için yaratmış ise de, yalnız başına bulamaz. Akla, o yol haber verilmedikçe, şiddetli azap yapılmaz.”

Şöyle bir sual sorulsa: “Dağda yetişip, hiç bir din duymayıp puta tapan müşrikler, Cehennemde sonsuz kalmazsa, Cennete girmesi lâzım gelir. Bu da olamaz. Çünki müşriklere, Cennet haramdır, yani yasaktır. Bunların yeri Cehennemdir. Nitekim, Allahü teâlâ, Mâide sûresi yetmişbeşinci âyetinde, Îsâ aleyhisselâmın meâlen, (Allahü teâlâdan başkasına tapınanlar, başkalarının sözlerini Onun emirlerinden üstün tutanlar, Cennete giremez. Onların konacağı yer Cehennemdir) dediğini beyan buyurdu. Âhırette Cennet ile Cehennemden başka yer de yoktur. A’raf’ta kalanlar, bir müddet sonra Cennete gideceklerdir. Sonsuz kalınacak yer, ya Cennettir, ya Cehennem! Bunlar hangisinde kalacaktır?”

“Bu suali halletmek için, Fütûhât-i Mekkiyye sahibinin [Muhyiddin el-Arabî]: (Peygamberimiz, kıyâmet günü, bunları dine davet eder. Kabul eden Cennete, etmeyen Cehenneme sokulur) sözü, bu fakire iyi gelmiyor. Çünki âhıret, mükâfat yeridir, hesap yeridir. Emir yeri, iş yeri değildir ki, oraya peygamber gönderilsin! Çok zaman sonra, Allahü teâlâ, merhamet ederek, bu meselenin hallini ihsan eyledi. Şöyle bildirdi ki, bu müşrikler, ne Cennette, ne Cehennemde kalmayacak, âhırette diriltildikten sonra, hesaba çekilip, kabahatleri kadar mahşer yerinde azap çekecektir. Herkesin hakkı verildikten sonra, bütün hayvanlar gibi, bunlar da, yok edileceklerdir. Bir yerde sonsuz kalmayacaklardır. Herkesin aklı birçok dünya işlerinde bile şaşırıp yanılırken, iyiliklerine, merhametine son bulunmayan sahibimizin, peygamberleri ile haber vermeden, yalnız akılları ile bulamadıkları için, kullarını sonsuz olarak ateşte yakacağını söylemek, bu fakire ağır geliyor. Böyle kimselerin sonsuz olarak Cennette kalacaklarını söylemek, nasıl çok yersiz ise; sonsuz azap çekeceklerini söylemek de öyle yersiz oluyor. Nitekim, itikadda ikinci imamımız Ebul-Hasen Eş’arî, bunların Cehenneme girmeyeceklerini söylüyorsa da, bu sözünden, Cennette kalacakları anlaşılıyor. Çünki ikisinden başka yer yoktur. O halde cevabın doğrusu, bize bildirilendir. Yani bunlar mahşer günü, hesapları görüldükten sonra, yok edileceklerdir. Bu fakire göre, kâfirlerin çocukları da böyle olacaktır. Çünki Cennete girmek, iman iledir. Ya kendisi iman etmiş olacak, veya imanlının çocuğu olduğu için, yahud ana-babası birlikte mürted olunca [dinden çıkınca], kendisi dârülislâmda kaldığı için imanlı sayılmış olacaktır. Dârülislâmda bulunan müşriklerin çocukları ve zimmîlerin [gayrımüslim vatandaşların] çocukları da dârülharbdeki kâfirlerin çocukları gibidir. Çünki bu çocuklarda iman yoktur. Bunlar Cennete giremez. Cehennemde sonsuz kalmak da, tekliften sonra inanmamanın cezâsıdır. Çocuk ise, mükellef değildir. Bunlar hayvanlar gibi diriltilip, hesapları görüldükten sonra yok edileceklerdir. Eskiden bir peygamberin vefatından sonra çok vakit geçip, zâlimler tarafından din bozularak unutulduğu zamanlarda yaşayıp, peygamberlerden haberi olmayan insanlar da kıyâmette böyle sonradan tekrar yok edileceklerdir.”

İmam Rabbânî hazretleri bu sözüyle Mâtüridiye ile Eş’ariye mezhebinin sözlerinin arasını bir bakıma bulmuş oluyor. İnsan, aklıyla düşünerek yaratıcının varlığını bilebilir. Ancak emir ve yasaklarla muhatap olmak, bir peygamberin bildirmesiyle olur. Bir yaratıcının varlığının bilgisi kendisine ulaşan bir kimse, düşünmezse ve düşünmediği için anlamaz ve iman etmezse veya düşünüp bulduktan sonra, bu akla ve fenne uygun değildir diyerek iman etmezse, mesul olur. Kendisine bir peygamber tebliği ulaşmadığı için, aklıyla düşünmeyip, bir yaratıcının varlığını anlamayan kimse, iman etmiş sayılmaz; ancak mesul de olmaz. Cennete de, Cehenneme de girmez. Kâfirlere yapılan azap, buna yapılmaz. Hesabı görüldükten sonra, hayvanlar gibi, toprak olur, yok olur. İmam Rabbânî hazretlerinin, kıyamette hayvanların toprak olmasına kıyas ederek bu ictihada vardığı anlaşılmaktadır. Nitekim İmam Rabbânî hazretleri Mebde ve Me’âd kitabının otuzuncu fıkrasında der ki, “Kelâm ilmine ait meselelerde bu fakirin kendine mahsus görüşü ve hususî ilmi vardır. Mâtüridiye ve Eş’ariye arasındaki ihtilaflı meselelerin çoğunda, o meselenin anlaşılması başladığı zaman hakikatin Eş’ariye tarafından olduğu malum oluyor. Fakat keskin görüş ve firâset nuru ile bakılınca, açıkça anlaşılıyor ki, hak, Mâtüridiye tarafındadır. Kelâm ilmindeki ihtilâflı meselelerde, bu fakirin reyi Mâtüridî âlimlerinin görüşüne uygundur.”

Allahü teâlânın var olduğunu, bir olduğunu anlamak için, tabiattaki nizamı incelemek; peygamberlerin haber vermelerinden ve bu haberleri işiterek, okuyarak öğrendikten sonra farz olmaktadır. Hanefî âlimi İbni Âbidîn hazretleri Reddü’l-Muhtar’ın mürted bâbında buyuruyor ki: “Buhârâ âlimleri dediler ki, peygamber gönderilmeden, tebliğ yapılmadan önce teklif yapılmaz. Eş’arî mezhebi böyledir. Muhtar olan kavl de budur. Bu âlimler, (Yerleri ve gökleri ve kendini gören, aklı başında bir kimsenin Allah’ın varlığını anlamaması özür olmaz) sözünden murat ve maksat, peygamberlerden işittikten sonra, anlamaması özür olmaz demektir, dediler. Bu takdirde İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’nin: (İnsanların akıllarıyla Allah’ı bilmeleri vâcib olurdu) kavlindeki (vâcib olurdu) kelimesinin manasını (lâyık olurdu) manasına hamletmek gerekir.” Demek ki Hanefî âlimlerinden bir kısmı da İmam Eş’arî’nin görüşündedir.

Netice itibariyle İmam Rabbânî hazretlerine göre: Şâhikü’l-cibâl yani dağlarda yaşayıp kendisine peygamber tebliğatı ulaşmayan veya ehl-i fetret, yani bir peygamberden çok zaman geçip, iman bilgilerinin unutulduğu veya zâlimlerce değiştirildiği bir zamanda (fetret devrinde) yaşayan müşrikler cehenneme gitmeyecek, hayvanlar gibi yok edileceklerdir. Kâfirlerin küçükken ölen çocuklarını da böyledir.

Şu kadar ki, dağlarda veya fetret devrinde yaşayıp, peygamber tebligatı kendisine ulaşmayan, fakat tevhid inancında olanlar ve bunların küçükken ölen çocukları böyle değildir. Bunların Mâtüridî ve Eş’arî mezhebine göre ehl-i necat olup, cennete gidecekleri anlaşılmaktadır. Nitekim Kâdızâde Ahmed Efendi, Ferâidü’l-Fevâid adındaki Âmentü Şerhi’nde diyor ki: “Aklı olana özür ve bahane yoktur. Eğer câhil, İslâm dinini işitmeyip, nazar ile sahih marifet elde ederse, hakikaten mümin olup, Cennetlik olur. Eğer imandan ve küfrden birini elde edemezse, mazur olup, hükmen mümin kılınıp, Cennet ehli olur. Küfr itikad ederse, mazur olmaz, kâfir olur, Cehennem ehli olur. Zira ehliyeti olduğu açıktır. Âlimlerin çoğu Ebû Hanife mezhebini böyle beyan ettiler. Bazıları İmam-ı A’zam’a göre İslâm dinini duymayıp, küfr ve iman etmeyen mazur olduğu gibi; dini duyup, mukaddem tertiplerde [yani İbrahim aleyhisselâm kıssasında anlatıldığı üzere kâinattaki düzene bakarak Allahü teâlânın varlığını ve birliğini anlamakta] hata edip kâfir olan dahi mazur olur dediler. Eş’arî’den, “İslâm dinini duymayan, kâfir de olsa mazurdur. Ehl-i cennettir” diyenler buna delil İsrâ sûresi onbeşinci âyet-i kerimesinin sonu olan (Biz bir ümmete resul gönderip hak yoluna davet etmeyince, azab etmeyiz) kelâmını göstermektedirler. Hanefîler tarafından bu âyet-i kerime şer’î hükümler hakkında olup, ma’rifet hakkında değildir. Bu bildirilen ayrılıklar, ayırıcı akıl hakkındadır.” (İstanbul 1978, s. 22-23)

İmam Gazâlî hazretleri Türkçeye de çevrilip basılmış olan Faysalü’t-Tefrika  kitabında, “Hazret-i Muhammed’in ismini hiç işitmeyenlerle, ismini işitse bile vasıf ve hususiyetlerini işitmeyenler veya bu vasıfları zıdlarıyla beraber işitenler rahmet-i ilahiyyenin şümulünde olup ehl-i necattır. Bugün İslâm daveti kendilerine ulaşmayan Rumlar ve Türkler böyledir. Çünki bunlar Hazret-i Peygamber’i belki işitmiştir ama, hayalî veya yalancı bir şahıs olarak işitmiştir” diyor. (Kâhire 1325/1907, s. 22 vd.) Bu da İmam Rabbânî hazretlerinin yukarıda zikredilen kavliyle benzemektedir. Nitekim bugün bütün dünyada Hazret-i Peygamber ve tebligatı doğru olarak herkes tarafından bilindiği kat’î olarak söylenemez. Hele İslâmiyet aleyhinde yoğun bir propagandanın yürütüldüğü bir zamanda, basit insanların İslâmiyet ve Hazret-i Peygamber hakkında doğru bir bilgi öğrenmesi fevkalâde zordur.

Said Nursî Efendi bugün dünyada yaşayıp İslâmiyeti hakkıyla işitmemiş olan gayrımüslimlerin ehl-i fetret olup cennete gideceğini söylediği için tenkid edilmektedir (Kastamonu Lâhikası, s. 69-70, 111; Mektubat, 28. mektup, 8. mesele, s. 385). Eş’arîler fetret ehline ehl-i necat dediği için, kendisi de Şâfiî-Eş’arî olan Said Nursî Efendi böyle söylemiştir. Sözü yanlış değildir. Ancak bunlardan onbeşinden küçük olanların ne dinde olursa olsun şehid olacağı; onbeşinden büyük olanların ise cihan harbine sebebiyet vermeyip, masum ve mazlum iseler şehid olacağı sözü problemlidir. Bir çocuk onbeşinden önce de bülûğa erebilir ve şer’en mükellef hâle gelir. Ayrıca eğer bu gayrımüslimler hakikaten ehl-i fetret iseler, ehl-i necattır. Ehl-i necat, ehl-i cennet kabul edilse bile; şehidlik ancak Allah yolunda ölen müslümanlar için sözkonusudur. Hükmî şehidlik gibi istisnaî bir hâli burada mevzubahis etmek, doğrusu söz götürür. Üstelik cihan harbine sebebiyet verip vermemenin ahkâm-ı islâmiyye bakımından bir ehemmiyeti yoktur. Bu, siyasî bir keyfiyettir. İmana tealluk etmez. Nitekim önceki cihan harbine sebebiyet verenlerin bir kısmı da Müslüman Türkler arasından çıkmış olup, Said Nursî Efendi’nin eserlerinde bunlardan övgüyle bahsedilmektedir. Bir başka enteresan husus da, müsamahaya mazhar görülen sınıfın Hıristiyanlar oluşudur. Bu mantıkla Yahudîlerin de ehl-i necata dâhil edilmesi beklenirdi. Yahudîlerin, tevhide Hıristiyanlardan daha yakın olduğu herkesçe malumdur. Avrupa’da tarih boyunca hunharca katledilen, mallarına el konulan ve yurtlarından atılan Yahudîlerin sayısı, mazlumen ölen Hıristiyanlardan az değildir.



Sual:
Araf mefhumu İslâmiyette var mıdır? Varsa ne mânâya gelmektedir?

Cevap;

A’râf, Cennet ile cehennemi birbirinden ayıran yerdeki sûrun yüksek kısmının adıdır. Kur’an-ı kerimde bu isimli bir sûre vardır.

Ashâbü’l-a’râf (a’rafta kalacak olanlar) tefsirlerde şöyle tarif ediliyor: Hasenatı ile seyyiatı birbirine eşit olan müminler, hemen cennete veya cehenneme konulmayıp ikisi arasında bir müddet bekleyecek, sonra Allah'ın lutfuyla cennete girecektir. Tefsirlerde başka tarifler de vardır. Âhirette müminlerle kâfirleri yüzlerinden tanıyacak olan melekler; Cennet ve cehennem ehlini birbirinden ayırarak haklarında şahadette bulunacak olan peygamberler, şehidler ve âlimler gibi zâtlar; Cennete veya cehenneme girmeyi gerektirecek halde olmayan belli kişiler (Herhangi bir peygamberin tebliğini duymadan ölenler, müşriklerin bulûğ çağından önce ölen çocukları veya gayri meşru evlilikten doğan çocuklar). 

Ancak sahih olan birinci tariftir. Nitekim âyet-i kerimelerde amelleri ağır gelenlerle hafif gelenlerin vaziyeti açıkça belli olduğu halde, günahları sevaplarına eşit olanların akıbeti hakkında bir beyan yoktur. Muhtemelen bunlar a’râftakilerdir. A'râf sûresinin 46 ve 47. Âyet-i kerimelerinde a'râfta bulunanlar, Cennete girmeyi şiddetle arzu ettikleri halde, oraya henüz girmeden Cennetlikleri selâmlar, gözleri Cehennem ehline çevrilince, “Rabbimiz, bizi bu zâlimler zümresiyle beraber bulundurma” diye dua ederler.  Hasenatı ile seyyiatı müsavi olanların a’râfta kalacağına dair bir de hadîs-i şerif vardır. 

Hıristiyanlar da a’râfı kabul eder ve vaftiz olmadan evvel ölen Hıristiyan çocuklarının kalacakları yer olarak tasvir eder. Mutezile mezhebinde de büyük günah işleyen Müslümanlar cennet ile cehennem arasında bir yerde kalır.

Bir de berzah vardır. Boğaz manasına gelen bir coğrafi tabirdir. İki şey arasındaki engeli de ifade eder. Dinde ölümden yeniden dirilmeye kadar olan ara devreye berzah denir. Kur’an-ı kerimde de geçer. Bu zamanda insanlar hayırlı ameller yapmak için dünyaya tekrar geri dönmek isteyecek, fakat kabul edilmeyecektir. Tasavvufta âlem-i şahadet (âlem-i halk) ile âlem-i emr (âlem-i gayb) arasındaki köprüyü ifade eder.



Sual:
Hazret-i Peygamber’in anne, baba, dede ve amcasının Hanîf dininde olduğu ve Hazret-i İbrahim’in şeriatına uyduğu bilinmektedir. Her peygamberin şeriatı kendisinden önceki peygamberlerin şeriatını nesh ettiğine göre, bunların Hazret-i Peygamber’den önceki son peygamber Hazret-i İsa’nın dininde olmaları gerekmez meydi?

Cevap;

Yaygın kanaat, Hazret-i Muhammed’in kendisine peygamberlik bildirilmeden önce eski şeriatların hükümleriyle amel etmediği istikametindedir. Hanefî ve Şâfi’îlerin bir kısmı bu görüştedir. Buna göre, Hazret-i Peygamber, eski şeriatlarda da bulunduğu bilinen Kâbe’yi tavaf, leş yememek gibi bir takım işleri, maslahat sebebiyle ya da teberrüken (bereketlenmek için) veya kendi aklıyla güzel bulduğu için yapmıştı. Hazret-i Peygamber’den önceki devir fetret devri idi ve önceki şeriatların hükümlerinin kendisine ulaştığına dâir bir bilgi de yoktur. Eski peygamberlerin şeriatlarının unutulduğu ve uzun süre peygamber gönderilmeyen zaman aralığına fetret devri denir. Bu devirde yaşayan insanlar prensip itibariyle dinî emirlerle mükellef tutulamazlar. Hazret-i İsa ile Hazret-i Muhammed’in arası bir fetret devridir. Bir başka deyişle Hazret-i İsa’nın getirdiği şeriat unutulmuş, hatta mukaddes kitabı İncil bile tahrife uğramıştır. Tevrat için de aynı şey söylenebilir.

Peygamberler, umumiyetle şeriatların unutulduğu zamanlarda gönderilirler. Dolayısıyla Hazret-i Peygamber’in eski şeriatlarla amel etmesi mümkün değildir. Çünki peygamber gönderilmeden dinin füruu, yani şeriatla mükellefiyetten bahsedilemez. Ancak dinin aslı, yani iman bahse konu olabilir. Hazret-i Muhammed’in bi’setten (peygamberliği kendisine bildirilmeden) önceki hâli bilinmektedir. Kendisinden böyle başka bir şeriatla amel ettiği hususunda bir nakil, bir söz bize gelmemiştir. Kaldı ki böyle bir şey olsaydı, bu şeriatların bağlıları, mesela Yahudi veya Hıristiyanlar, bi’setten sonra O’nun kendilerine ve kendi şeriatlarına nisbetini iftiharla bildirirlerdi ki, böyle bir şey de bahis mevzuu değildir. (Serahsî, Usul, II/100-101; Âmidî, Usul, IV/121-123; Gazâlî, Mustasfa, I/132;  Hâdimî, Mecami, 211; Keşfü’l-Esrârı Pezdevî, III/932 vd; İbnü’l-Hümâm, Tahrir, 359.)

Hazret-i Muhammed’in annesi, babası, dedesi ve amcası Hazret-i İbrahim’in inancında birer mümin idi. Bu dinden kendilerine intikal eden bazı amel esaslarına göre de ibâdet ederlerdi. Hazret-i Musa ve Hazret-i İsa daha sonra geldiği halde, bunlar Yahudi veya Hıristiyan dinine girmiş değillerdi. Çünki bu dinler Arabistan’da doğru bir şekilde tebliğ edilmiş değildi. Bir dinin hükümleri doğru bir şekilde tebliğ edilmemişse, bu hükümlerin insanları bağlamayacağı açıktır. Böyle bir zamanda insanlar sadece iman ile mükelleftir. Fetret devri prensibi bunu gerektirir.

Hazret-i İsa’nın gelişinin üzerinden uzun asırlar geçmiş, bu dinin esasları unutulmuştu. Arabistan’da tek tük Hıristiyanlar vardı. Hazret-i Muhammed’in peygamberliğine ilk inananlardan ve Hazret-i Hadice’nin amcası oğlu Varaka bin Nevfel bu dindendi. Bu da bir arayışın neticesidir. Medine’de üç Yahudi kabilesi yaşamaktaydı. Bunların inanç esaslarının da orijinal olduğu söylenemez. Bunun dışındakiler ya müşrik veya Hazret-i İbrahim’in dinine inananlardı. Hazret-i Muhammed, peygamberliğini açıklamadan evvel Arabistan’da az da olsa tevhid inancını benimseyen ve eski peygamberlerin, bilhassa Hazret-i İbrahim’in şeriatından geldiği zannedilen bazı esaslarla amel eden kimseler vardı. Ümeyye bin Ebî Salt ile meşhur hatib ve şâir Kus bin Sa’îde ile Cennetle müjdelenen on sahabiden biri olan Hazret-i Said’in babası Zeyd bin Amr bunlardandır. Hazret-i Muhammed bunlar için “Kıyâmet günü tek başına bir ümmet olarak haşrolunacaktır” buyuruyor.

Hazret-i Muhammed’in dedeleri, bu arada Abdülmuttalib, babası Abdullah, annesi Âmine ve amcası Ebû Tâlib de Hazret-i İbrâhîm’in inancındaydı. Nitekim Kur’an’da “Sen, yani senin nûrun, hep secde edenlerden dolaştırılıp, sana ulaşmıştır” buyurulmaktadır (Şuarâ: 219). Bu inanca Hanîf inancı, bunlara da Hanîfler (Hunefâ) denir. Hanîf, hanef masdarından sıfat-ı müşebbehedir. Yanlış ve sapık olan şeye hiç dalmadan doğruya meyleden mânâsınadır. İslâmiyetten önce putlara tapınmayan, hacc yapan, sünnet olan, kısacası Hazret-i İbrahim’in dininden o zamana intikal etmiş esaslara tâbi bulunanlar için (Sâbiî’nin zıddı olarak) bu isim kullanılmıştır. Hanîf kelimesi Kur’an’da da müteaddit defalar geçer. Müslim kelimesiyle kullanıldığında hacceden; tek başına kullanıldığında ise Müslüman olan, tevhid inancında olan mânâsı kasdedilmiştir. Kur’an-ı kerimde Hazret-i İbrahim için bu sıfat kullanılmaktadır. Pek çok âyet-i kerimede Hazret-i İbrahim’in hanîf olarak vasıflandırılması da boşuna değildir. Çünki zamanında kendisinden başka tevhid inancını taşıyan kimse kalmamıştı. Etrafında hemen herkes putlara tapınırken, o tek tanrıya ibadet etmekteydi. Keldanîler gibi bâtıl yolda değil; Hakka yönelmişti (Bakara: 112, 135, Ahkâf: 13). Hazret-i İbrahim, Kur’an ve hadîslerde başka birçok hasletleriyle de övülmüş büyük bir peygamberdir. Allahın kendisini bütün insanlara ve inananlara imam, önder yaptığı bildirilmektedir (Bakara: 124, Nahl: 120). Tevhid inancı sonraki nesillere bu peygamberden intikal etmiş; şeriatı yayılmıştı. İslâm coğrafyasında bilinen peygamberlerden kendisinden sonrakilerin hepsi O’nun soyundandır. Semâvî dinlere mensup insanların hepsi kendisini büyük bilir ve inanırlar. Bütün dinlerdeki itikadî ve ahlâkî prensipler hep O’ndan intikal etmiştir. Bundan dolayıdır ki İslâm akâidinde, Müslümanlar -Kur’an’ın tâbiriyle- Hazret-i Muhammed’in ümmeti ve Hazret-i İbrâhîm’in milleti olarak tavsif edilmektedir. Millet aynı inancı benimseyen insanların hepsine denir. Osmanlı Devleti’nde gayrımüslim teb’a dinlerine göre gruplandırılmış ve hepsine dinî/hukukî imtiyazlar tanınmıştı. Buna “millet sistemi” denir: İslâm milleti (millet-i İslâm), Rum (Ortodoks) milleti, Ermeni (Gregoryen) milleti, Yahudi milleti gibi. Eski ilmihal kitaplarında, mesela Sultan Fâtih devri ulemâsından Mehmed bin Kutbüddin İznikî’nin Mızraklı İlmihal diye bilinen Miftahü’l-Cenne’de “Din ve millet, ikisi birdir”, diye yazar (s. 64).

Görülüyor ki hanîflik Hazret-i İbrahim’in dininin esas vasfıdır; ama sadece bu dine mahsus değildir. Bu bakımdan hanîf, tevhid inancına çağıran peygamberlere uyan kimseye denir (Beyyine: 5, Hacc: 30, 31). İşte hanîflik olarak bilinen Hazret-i İbrahim’in şeriatine âit hükümlerin bazıları Arabistan’da da câriydi. Hanîf dininin esasları olan bu hükümleri, Hazret-i Muhammed de kabul ve tatbik etmiştir.



Sual:
Ehl-i Sünnet itikadı nedir? Ehl-i sünnet olmanın alâmetleri nelerdir?

Cevap;

İslâm dininde inanılması zaruri olan hususlar âmentü ile bildirilmiştir. Bunlara inanana mümin denir. Kur’an-ı kerim veya mütevâtir hadîs ile bildirilmiş iman ve amel esaslarından birini inkâr eden mümin sayılmaz. Böyle olmayıp, müminlerin icma’ı ile bildirilmiş hususlara inanmamak küfrü gerektirmez ise de, bid’at olur.

Hazret-i Peygamber’in “Yahudîler ve Hıristiyanlar gibi, ümmetim de fırkalara ayrılır. Bunlardan yalnız benim ve eshâbımın yolunda olanlar kurtulur” meâlindeki hadîsinin hakikatince, İslâm tarihinde çeşitli bid’at fırkaları zuhur etmiştir. Bunlardan Ehl-i sünnet ve’l-cemaat denilen fırka, Hazret-i Peygamber ve onun cemaati, yani eshâbının bildirdiği inanç esaslarına uymuştur. Hanefî, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezhebinin inanç esasları birbirinin aynı olup, füruatta, yani amelî/fıkhî hükümlerde ayrılmışlardır. Diğer fırkalar ise, mânâsı açık olan nassları te’vîl ederek; mânâsı açık olmayan nassları ise, sünnet ve sahâbenin bildirdiğine uymayan bir şekilde yanlış te’vîl ederek farklı birer yol tutmuşlardır. Bunlar, Ehl-i sünnetten başlıca inanç esasları bakımından ayrılırlar; ancak tekfir edilmezler. Fıkhî görüşlerine, bilhassa siyaset hakkındaki görüşlerine bu inanç farklıları cüz’î de olsa yansımıştır. Bunlara bid’at fırkaları da denir. Bid’at, Hazret-i Peygamber ve eshâbı zamanında olmayıp, sonradan ortaya çıkarılan inanç ve ibâdetlerdir. Hazret-i Peygamber’den bu hususta, “Kim bizim dinimizde olmayan bir şey ihdâs ederse, reddedilir” hadîsi vârid olmuştur.

Burada “Ehl-i sünnet denilen fırkanın doğru olduğu nereden belli? Bu fırkalar da kendilerini doğru yolda biliyorlar. Ya onlar doğru yolda ise?” diye bir sual hatıra gelebilir. Bid’at fırkaları denilen bu mezhebler, Selef-i sâlihîn denilen ilk devir İslâm ulemâsının icma’ ettiği meselelere aykırı inanç ve amel esasları ortaya çıkardıkları için, ehl-i bid’at olarak görülmüştür. Nitekim ulemâ bir hususta icma’a vardıktan sonra, o mesele hakkında bu icma’ya uymayan bir görüş beyan etmek câiz değildir. Kur'an-ı kerîmde, "Hidâyet yolunu öğrendikten sonra, Peygambere uymayıp, mü'minlerin yolundan ayrılanı, saptığı yola sürükleriz ve sonu çok fena olan cehenneme sokarız" meâlindeki âyet (Nisâ: 115) ve aynı meâlde başka hadîs-i şerîfler bu hükmün delilini teşkil eder. Demek ki selef-i sâlihîn bir hususta icma’ya varıp ittifak ettikleri zaman, bu hususta ictihad ile de olsa farklı bir söz söylemek, ayrı bir yol tutmak mümkün ve câiz değildir.

Kollarıyla beraber 72’yi bulan bu bid’at fırkaları, esası itibariyle Hâricîlik, Şiîlik, Mutezile, Mürcie, Müşebbihe, Mücessime ve Cebriyye adıyla yedi grupta toplanabilir. Mûtezile (Kaderiyye), kader inancını reddederek insanın kendi fiillerinin yaratıcısı olduğuna; dolayısıyla büyük günah işleyenin imanının gideceğine ve adaletten ayrılan sultana isyan câiz olduğuna inanır. Kabir azâbını ve mîzânı inkâr eder. Mezhebin kurucusu Vâsıl bin Atâ, daha evvel Hasan Basrî’nin talebesi idi. Kendisinden ayrıldığında, i’tizal eden (ayrılan) mânâsına Mu’tezil olarak adlandırılmıştır. Bir ara Abbâsî halîfelerinden Me’mun, Mu’tasım ve Vâsık bu mezhebe sâlik olmuş; Mutezileden olmayanları tazyik etmişti. Cebriyye (Cehmiyye), Mutezile’nin tersi olup, insanların fiillerinde irade hürriyetine sahip olmadıklarını, kâtibin elindeki kalem gibi hareket ettiklerini, binaenaleyh günah ve inkârlarından mes’ul tutulamayacaklarını söyler. Mürcie de, müslümanların günah işlese bile, cehenneme hiç girmeyeceğine kâildir. Mücessime, Allah’ın cisim olduğuna inanır; Müşebbihe ise insana teşbîh eder (benzetir). Son zamanlarda ortaya çıkan Vehhâbîlik, nassların zâhirine itibar bakımından Zâhiriyye, şefaat ve tasavvufu inkâr bakımından Mutezile, sahabeye husumet bakımından Hâricîlik, Allah’ın sıfatları bakımından da Müşebbihe ve Mücessime’den mühim tesir görmüştür.

Bid’at fırkalarından bilhassa Mutezile mezhebindekiler, bulundukları beldede yaygın olan Ehl-i sünnet mezheblerinden birine göre amel ve ibâdet ederdi. Nitekim itikaden Mutezilî olan Zemahşerî ve Zâhidî, Hanefî mezhebine göre amel etmişlerdir. Hatta bu sebeple çoğu yerde Mutezile fırkasından bahsedilirken Hanefîler diye bahsedilmiş; Bağdad ve çeşitli beldelerde Mutezile ile Eş’arîler arasında müsademeye kadar varan ihtilaflar, işin aslından habersiz müellifler tarafından Hanefî ve Şâfiîler arasındaki husumet olarak vasıflandırılmıştır.

1. Kur’ân-ı kerîm, mahlûk değildir. Allahü tealanın kelâmıdır. Ancak Mushaf, kâğıt ve mürekkep itibariyle, okunduğu zaman da ağızdan çıkan harfler mahlûktur. Mutezile, Kur’an mahlûktur, dedi.
2. İmanda şüphe caiz değildir. Bu sebeple inşallah mü’minim dememeli, elhamdülillah mü’minim demelidir. İnanılması şart olan şeylerin birinde şüphe küfrdür.
3. İman artmaz ve eksilmez. Fakat kuvvetlenir veya zayıflar. Mutezile ile Haricilere göre iman ile isyan bir arada bulunmaz.
4. Eshab-ı kiramın hepsi âdildir. İlk dört halifenin halifeliği sahihtir. Hariciler ve Rafızîler, hilafet meselelerinden dolayı sahabeyi tekfir etti. Bazı Rafızîler gibi Hazret-i Ebu Bekr’in sahabiliğini veya Hazret-i Aişe’nin masumiyetini inkâr küfrdür.
5. İcma’nın, Kur’an ve sünnetten sonra fıkhî delil oluşu haktır. Mutezile’den Nazzâm ile Hâricî ve Râfızîlerin bir kısım bunu inkâr etti. Ayrıca icma’ ile kabul olunan bir hususu reddeden bid’at ehli olur. Bu husus Kur'an-ı kerimde emredilen salâtın beş vakit namaz olduğu gibi mütevâtir bir husus ise, küfre düşer.
6. Kıyas haktır. Mutezile’den Nazzâm bunu inkâr etmiştir.
7. Amel imandan parça değildir. Günah olduğuna inandığı halde büyük günah işleyen, kâfir olmaz. Haricilere göre büyük günah işleyen kâfir olur. Mutezile’ye göre imanını kaybeder, ama kâfir olmaz. Cennet ile Cehennem arasında bir yerde kalır. Mürcie’ye göre büyük günah işleyen asla cehenneme girmez.
8. Ehl-i kıble, yani kıbleye dönerek namaz kılan kimse tekfir edilmez. İman edilecek şeylere inanıp da, icma ile bildirilenlere inanmayanlar ehl-i bid’at olur. Bunlara kâfir denmez. Namaz kıldığı halde, açıkça küfre sebep olan bir şey söyleyen ve yapan kimse, imandan çıkar. Râfızîler, Hazret-i Ali’nin üstünlüğüne inanmayan müslümanları -sahabi bile olsalar- tekfir eder.
9. Âdil olsun, fâsık olsun, her imamın arkasında Cuma ve bayram namaz kılınır. Vakit namazları sahih ise de mekruhtur.  Fâsık imam ile cihada gidilir. Hariciler bunu inkâr etti.
10. Zâlim ve fâsık idareciye isyan edilmez. Azli mümkün ise azledilir. Değilse sabredilir. Haricîlere göre böyle idareciye ayaklanmak vacibdir. Râfızîlere göre imam zaten masumdur, azli mümkün değildir.
11. İmamın her hangi bir aileden veya ırktan olması şart değildir. Râfızîlere göre Hazret-i Ali soyundan olması şarttır.
12. Mest üzerine mesh etmek haktır. Râfızîler ve Haricîler bunu inkâr etti.
13. Mirac haktır. Hazret-i Peygamber’in göklere yükselişini ve Allahü teâlâ ile görüştüğünü inkâr eden ehl-i bid’attir. İsra’yı, yani Hazret-i Peygamber’in Mekke’den Kudüs’e götürüldüğüne inanmamak ise küfrdür.
14. Cennet’te mü’minler Allahü teâlâyı bilmediğimiz bir şekilde göreceklerdir. Mutezile buna inanmadı.
15. Allah cisim değildir. Mekândan münezzehtir. Yarattıklarına benzemez. Kerramiye, Müşebbihe ve Mücessime, Allah cisimdir, cihet ve mekân sahibidir, insana benzerliği vardır, Allahü teâlâyı cisimsiz düşünmek caiz değildir, dedi. İnsan gibi olduğuna inanmak küfrdür.
16. Kıyâmet gününde, Peygamberler ve sâlih zâtların büyük günah işleyen mü’minlere şefâati haktır. Mutezile, ancak müminlerin derecelerinin yükseltilmesi için şefaat edilebileceğine inanır. Vehhabîler, tasavvuf, istigâse, tevessül ve şefaati toptan inkâr etti.
17. Kabir azabı haktır. Bu azab, rûh ve bedene olacaktır. Hariciler bunu inkâr etti.
18. Evliyânın kerâmeti haktır. Mutezile bunu inkâr etti. Şia ise kerameti on iki imama tahsis ve öldükten sonra kerâmeti inkâr etti.
19. Ruh, ölmez. Bu sebeple ölünün ardından hayır yapmak haktır. Mutezile bunu inkâr etti.
20. Kıyamet alâmetleri, Deccâl’ın çıkışı, Mehdî’nin gelişi ve Mesih’in inişi haktır. Bunlar manen mütevatir hadislerle bildirilmiştir. Bu bakımdan inkârının küfr olacağı söylenmiştir. Kıyamet alâmetlerini mecaza hamletmek, mesela “Deccal felancadır; Dabbetü’l-Arz AIDS hastalığıdır; Yecüc Mecüc Çinlilerdir; Mehdi, felanca kitaplardır; Mesih, şahs-ı manevîdir vs” demek  doğru değildir.
21. Mukallidin imanı sahihtir. Yani, düşünmeden, anlamadan, yalnız başkasından işiterek, öğrenerek iman eden kimse, mü’mindir. Ancak istidlâli terk ettiği için günahkârdır. Mutezile mü'min olamaz, cennete de giremez dedi. Her şeyin güzel veya kötü olduğu dinin emriyle bilinir. Akıl, bunu bilmekte rol oynamaz. Mutezile’ye göre bir şeyin iyi mi, kötü mü olduğu, akıl ile bilinir. Bunun için Kitap ve sünnete lüzum yoktur. Aklın güzel gördüğü şeyler farz; çirkin gördüğü şeyler ise haramdır. Allah'ın, iyiliği yaratması, aklen şarttır.
22. İman, kalb ile tasdik, dil ile ikrardır. Kerrâmiye’ye göre sadece dil ile ikrardan ibarettir. Hariciler ve Mutezile’ye göre iman, kalb ile tasdik, dil ile ikrar ve âzâlar ile ameldir.
23. Şeytan insana vesvese verir. Mutezile bunu inkâr etti.
24. Sihir ve nazar haktır. Mutezile buna inanmadı.
25. Öldürülen eceli ile ölmüştür. Mutezile, öldürülenin eceli Allah tarafından kısaltılmıştır, der.
26. Kul fiillerinde muhtardır, ihtiyar sahibidir. Allah dilerse yaratır, dilerse yaratmaz. Dolayısıyla Allah’ın ve kulun kudreti bir arada bulunur. Kul da bunlardan mesul olur. Cebriyeye göre kul fiillerinde muhtar ve muktedir değildir. Mutezile ve Râfızîlere göre kulun kudretini Allah yaratır, kul ise fiilinin yaratıcısıdır.
27.İbadetlerin sevaplarını ölülere hediye etmek câizdir. Ölü, bundan istifade eder. Mutezile bunu inkâr etti.



Sual:
Amerika’da doktora yapıyorum. Burada gayrimüslimlerle yan yanayız. Dinimizin en mühim şiarı hubbi fillah ve buğdi fillah. Bu konuda kendimizi nasıl kontrol edebiliriz? Bir örnek verecek olursak, mesela birisi bize hal hatır sordu, konuşuyoruz. Yaşadığımız herhangi bir sıkıntıyı anlatmak dostluk kurmak mı olur? Yoksa evimde musluk bozuldu, arabam bozuldu o yüzden biraz moralim bozuk gibi şeyler mi söylesek?

Cevap;
Gayrımüslimlerin dinini, itikadını ve bundan gelen kötü şeylerini sevmek, beğenmek caiz değildir. Buğd-i fillah, yani Allah için sevmemek bu demektir.Yoksa gayrımüslimleri iyi taraflarından dolayı sevmek yasak edilmemiştir. Bir insanın anne ve babası, zevcesi gayrımüslim olabilir. Bunları sevmeyecek midir? Gayrımüslimlerle daimi dostluk kurulması uygun görülmemiştir. Komşuluk, akrabalık, meslekdaşlık gibi sebeplerle görüşmek, arkadaşlık etmek, güler yüz göstermek, iyilik yapmak, davetlerine gitmek yasak edilmemiştir. Hatta bu zamanda belki faydalı bile olabilir. Bir müslümanı görür, onun güzel ahlakına bakarak Müslüman olabilir, hiç değilse Müslümanlığa düşmanlık etmezler. Büyüklerin hareketleri bizim için ölçüdür.

Sual:
Amerika’da okuduğum şehirde Cuma namazları kılınan bir mescid var. Cuma namazlarını 1:30'a sabitlemişler; yaz kış bu vakitte kılıyorlar. Fakat bazen yazları 1:30’da vakit girmemiş oluyor. Kışın tabi böyle bir sorun olmuyor. Bu saatte direkt hutbeye çıkıp, yarım saat kadar hutbeden sonra namaza geçiliyor. Hutbe tabii ingilizce. Namazı kıldıran kişilerin itikatlarından tam emin değilim. Ama bu mescide ait internet sitesinde buranın sorumlusu gibi görünen insan sünnete seniyeye uymayan top sakallı bir kişi. Şu ana kadar Cumaları o vakitlerde üniversitede vazife olduğundan gidemiyordum. Fakat bundan sonra program değiştiğinden vakit uygun olabilecek. Cumalara gidelim mi?

Cevap;
Cuma namazı kılan ve bunun için mescid yapanlar, elbette vaktin namazın şartı olduğunu da bilirler. Cuma namazı öğle vakti girdikten sonra kılınır. 1:30’ta öğle vakti giriyor olsa gerek. Bazı takvimlerde 60 arzının üzerindeki yerlerde temkin mikdarı çok yüksek olabiliyor. Bu sebeple vakit girmediğini zannetmiş olabilirsiniz. Öğle vakti mevsimlere göre fazla değişmez. Zaten Cuma namazı hutbeden sonra kılınıyor. Hiç değilse hutbenin bir kısım ile farz olan namaz vaktinde kılınmış olur. Hutbe bütün dünyada Arapçanın yanında mahallî lisanlarda okunuyor. Bunun namaza bir zararı yok. Ancak tahrimen mekruhtur. Bunun vebali de böyle okuyana aittir, cemaate değil. Cemiyet sorumlusu ile Cuma namazının alakası olmayabilir. İslâm cemiyeti reisleri umumiyetle popüler şahıslardan seçilir. Top sakalı sünnet olarak bıraktığını bilemeyiz. Eğer sünnete uymak niyetiyle bir kabzadan kısa sakal bırakmışsa, bu bidattir. Köse ise, sakalı uzamıyorsa, moda diye veya sakal uzatamayıp tamamen kesmesi de mümkündeğilse, bidat denemez. Şafiî mezhebinde az bir sakal bile sünnet için kâfidir. Bid’at sayılmaz. Her gün traş olunsa bile, akşama bir mikdar sakal uzamış olur. Buna bid’at denemez. Cuma namazı farzdır. Dârülharbde Hanefi mezhebine göre farz olmamakla beraber, Müslümanlar toplanıp kılıyorsa, kılınır. Cemaatten ayrılmamalıdır. Fitneye sebep olur. Hem orada Müslüman gençlerle tanışırsınız. Size dünyevi faydaları dokunabileceği gibi, sizin de onlara emr-i maruf yapma imkânınız doğar. İnsanlara bu kadar soğuk ve peşin hükümlü bakmamak, hepsine acımak ve faydalı olmaya çalışmak lazımdır.

Sual:
Hurufilik Bâtınilikten mi doğdu? Elmalı'da kabri bulunan Abdal Musa Hurufi miydi?

Cevap;
Evet. Abdal Musanın Hurufi babası olduğu Kâşifül-Esrar kitabında yazılıdır.

Sual:
Bir hâdise için mucize demek, bir insana eser yarattı demek küfr olur mu?

Cevap;
Mucizenin ancak peygamberlerden sâdır bulunduğunu, yaratmanın ancak Allah’a mahsus olduğunu bilen ve bu niyetle söyleyen kimse için küfre sebep olur. Bilmeyerek veya dil alışkanlığı ile söylemek küfr olmaz.

Sual:
Levitasyon hakkında bilgi verir misiniz? (Levitasyon: Hindistan ve Tibet'teki insanların havada durabilmeleri)

Cevap;
Bir insan aç kalarak nefsini terbiye ederse, kendini tam kontrol ederek, konsantrasyon sayesinde bu gibi işleri yapabilir.

Sual:
Ruh çağırmanın İslâm inancındaki yeri nedir?

Cevap;
Ruh çağırmak aklen mümkündür. Ama İslâm inancına göre, sâlih insanların ruhu, kendilerini çağıran fâsıklara gelmez. Müslüman olmayanların ruhu ise azapta olduğu için gelemez. Cin gelip ruh gibi numara yapar. Çağıranlarla dalga geçer. Onlar da ruh geldi zanneder. Hakiki ruh çağırma şöyle olur: Müslüman hürmet ettiği bir mübarek zatın isimini anar, onun hayatını okur, kitabını okur, o zâtın ruhu orada hazır olur. Olunca oraya rahmet yağar, oradakiler istidatları kadar feyz alır. Sâlihlerin anıldığı yere rahmet yağar, hadis-i şeriftir. Diriler, ölülerini hayırla andıkları zaman, onun ruhu için hayır ve hasenat yaptıkları zaman, ruhu azapta değil, serbest ise gelebilir veya rüyada görünür.

Sual:
Misak, yani kalu beladaki anlaşma ne demektir? Ruhlar âlemindeyken Allah’a verdiğimiz sözü, niçin hatırlamıyoruz. Bu sözü hatırlamayışımız, bizi sorumluluktan kurtarır mı?

Cevap;
Allahü teala ruhları yarattığı zaman hepsinden kendisini rab tanıdıklarına dair misak aldı. Dünyaya gelip bedene girince bazısı hatırladı, müslüman oldu; bazısı unuttu, inanmadı. Hatırlamıyor ise de, dünyaya geldikten sonra ilahî hitaba muhatab olmuşsa, aklı başında olan herkes mesuldür.

Sual:
Kabala ile Ebced arasında bir fark var mıdır?

Cevap;
Her ikisi de harflerin rakam kıymetine dayanır. Ebced sadece kıymetini verir ve bunu tarih olarak tanzim eder. Kabalacılar ise İslâm dünyasındaki Bâtınî/Hurufiler gibi bu rakamların kıymetinden mana çıkarır ve bunu sadece kendilerinin anladığını iddia eder.

Sual:
Hindistan’daki büyücüler, arkalarında ormanlık alan veya meyveli ağaç gösteriyor. Bu nasıl oluyor?

Cevap;
Göz boyamadır. Kendisini iyi konsantre edebilen insanlar böyle şeyler yapabilir.

Sual:
Koro halinde söylenen ilâhî ve mevlid gibi manzumelerin Hıristiyanlıktan kaynaklandığı öne sürülüyor. Bunun doğruluk derecesi nedir?

Cevap;
Koro halinde ilahi ve mevlid söylemenin dinle bir alakası yoktur. Adettir. Mahzuru olmaz.

Sual:
Dinî bir bayram olmayan Halloween/Cadılar Bayramı’nı, eğlence niyetiyle kutlamak günah mıdır?

Cevap;
Âdettir, günah değildir. Gayrımüslimlerin küfr alâmeti olmayan âdetlerini, iki Müslüman yapsa, üçüncüsüne günah olmaz.

Sual:
Bazı Aleviler Müslümanız dediği halde, İslâmiyet ile alâkası olmayan ibâdetler yapıyorlar. İslâmiyet, bunlara ve cemevleri yapılmasına izin verir mi?

Cevap;
İslâmiyete göre idare olunan yerlerde, müslümanız diyenler, câmiden başka mâbed yapamaz. Dinin bildirdiği ibâdetlerden başka şeylere ibâdet adını veremez. Aksi takdirde mürted sayılır. Türkiye laik bir memlekettir. Herkes istediği mâbedde ibâdet edebilir. Müslümanlar câmiye, Aleviler cemevine gider. Kimse karışamaz.

Sual:
Tüp bebekle çocuk sahibi olmak caiz midir, şartları nelerdir? Cinsiyet tesbit usulleri caiz midir? Kur’an-ı kerimde bebeğin cinsiyetini Allahtan başka kimsenin bilemeyeceği yazıyormuş.

Cevap;
Aralarında nikâh bağı bulunan kadın ve erkek arasında yapılması şartıyla câizdir. Ancak kadının avret yerini zaruret olmadan başkası göremeyeceği için, kadın rutin jenital muayene için doktora gittiğinde tüp bebek muamelelerinin yapılması mümkündür. Çocuğun cinsiyetini tesbit etmek câizdir. Bu, gayb sayılmaz. Âletle anlamak gözle görmek gibidir. O halde gayb değildir. Kur’an-ı kerimde mealen “Rahimlerde ne olduğunu Allah’dan başka kimse bilemez” buyuruluyor. Bunu cinsiyete hasretmek doğru değildir.

Sual:
Dinimiz anne babaya hürmette kusur etmemeyi emrettiği halde, Yavuz Sultan Selim hangi sebeple babasına savaş açıp padişah olmak istemiştir?

Cevap;
Dini korumak ana-baba hakkından önce gelir. Yavuz Sultan Selim, Şiî tehlikesinin Anadolu halkını tehdit ettiğini ve babasının yumuşak siyasetinin menfi neticeler doğurduğunu yakından gördü. Bu bakımdan İslâm tarihindeki hizmeti çok büyüktür.

Sual:
Akkermânî’nin İrade-i Cüz’iyye Risâlesinde “İlerdeki şeyler Allahü teâlânın ilmine tâbi olsaydı, cebr lâzım gelirdi. Allahü teâlânın ilmi, eşyanın yaratılmasını ve sıfatlarını, hallerini icab ettirseydi cebr olurdu” yazıyor. Bu sözün izahı nedir?

Cevap;
Allahü teâlâ olup bitecekleri önceden bilir. Zamanı gelince dilerse böyle yaratır, dilerse yaratmaz, dilerse değiştirir. Hâdiselerin meydana gelmesi Allahın ilmine tabi değildir. Aksi takdirde Allah kendi ilminin mahkûmu olurdu. Nitekim takvimlere o gün güneşin doğduğu saat yazılır. Güneş öyle yazdığı için doğmaz.

Sual:
Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî’de diyor ki: “Tasavvuf yolunda ilerleyenlerin çoğu "rahmetullahi teala aleyhim ecmain" Tevhid-i Fiili ile karşılaşmaktadır. Her şeyi yapan Allahü tealadır derler. bu büyükler bu işleri yaratanın bir olduğunu bilir. Bu işleri yapan birdir demek istemezler. Böyle söylemek zındıklık olur.” diyor. Bunun alt paragrafında da İşleri yapan bir yapıcıdır demek sekr halinde söylenen sözlerdendir. Sözün doğrusu şöyledir ki: işleri yapan çoktur, işleri yaratan birdir. Tevhid-i vücud bilgileri de böyledir.” Bu satırlarda işleri yapan çok, ama yaratan birdir diyor. Bunu izah eder misiniz?

Cevap;
Dünyadaki bütün işleri farklı güçler yapıyor. Bulut, yağmur yağdırıyor. Çiftçi, tarla ekiyor. Hepsini yaratan birdir, Allah’dır.

Sual:
Keyif için kahve falına bakmak caiz midir?

Cevap;
Eğlence olsun diye bakıp, gaybı bilmek iddiasında değilse küfr olmaz ise de, boş iştir. Zamanla insan inanmaya başlar. Bu takdirde -Allah saklasın- imanını kaybedebilir.

Sual:
Televizyonda burçlar hakkındaki tabirleri dinlemek caiz midir?

Cevap;
Burçların insanın kaderi, geleceği ve karakteri ile alâkası yoktur. Bunlarla meşgul olmak en azından boş iştir. İnsanı bu yolla gaybdan haber vermeye kadar götürebilir. O zaman çok daha mahzurlu olur. Burçlar ile astronomi ilmine faydalı olacak kadar uğraşılır. Dinde bir yeri yoktur.

Sual:
Bazı medyumlar, “Kaybolan şeyleri ve başınıza gelecekleri biliyoruz” diyorlar. Bunlara inanmak ve para vermek küfr olur mu?

Cevap;
İslâmiyete göre gaybı Allah’tan başka kimse bilemez. Bir de bildirdiği peygamber ve evliya zatlar bilebilir. Gaybı Allahtan başkasının bilemeyeceğini bilip de bunların geleceğe bildiğine inanmak küfr olur. İslâmiyet, kaybolan kişiyi ve şeyleri bildiğini söyleyen ve bulanların, bunları cinlerden öğrendiği şeklinde izah eder. Bu zaten gayb değildir. Gayb, gelecekte olacak şeylerdir. Şu anda kaybedilen bir mal, sahibi için gayb ise de, aslında gayb değildir. Çoğu bilgi de böyledir. Bu gibi kişilere gidip, gelecekten haber sormak caiz değildir.

Sual:
Yıldıznâme nedir? Yıldıznâmeye bakmak caiz midir?

Cevap;
Yıldıznâme, herkesin doğduğu tarihe bakarak, daha evvel bu tarihte doğanların hayatı boyunca başına gelenlerin bir nevi istatistikî verilerine göre başına gelecek işler ve zamanları hakkında tabirde bulunmak demektir. Herkesin bir yıldızı olduğu, o kişinin başına gelecek işlerin bu yıldızın gökte bulunduğu mevkiye göre tayin edildiği kabulüne dayanır. Boş bir iştir. İnsanı küfre sürükleyebilir.

Sual:
Yatırlara para bırakmak, mum, süpürge getirmek, yatırların yanındaki havuza para atmak caiz midir?

Cevap;
Yatırlar yanındaki havuza para atmak, buranın hizmetine bakan türbedara yardım etmek, sadaka vermek demektir. Caizdir, makbuldür. Buraya getirilen mum ve süpürge de yatırın temizliği için kullanılır. Para ise, türbedar için sadaka sayılır. Yatırdaki velinin ruhu için adak yapılır. Böylece dileğinin gerçekleşmesinin kolaylaşacağına inanılır. Dileği gerçekleşince de bu adağını yerine getirir. Bu da caizdir. Mezardakilerin muma, paraya ihtiyacı yoktur. Bunlar fakirlere sadaka edilip sevabı bu mezardakine hediye edilince sevinir ve istifade eder. Mübarek bir zat ise, ruhu yardım eder.

Sual:
Ehl-i kitaptan gayrımüslim iş arkadaşıyla mesajlaşmak  ve facebook’ta arkadaşlara eklemek caiz midir?

Cevap;
Caizdir. İslâmiyete düşmanlık etmeyen gayrımüslimlerle arkadaşlık, komşuluk etmek, akrabalık hakkını yerine getirmek mahzurlu değildir. Mahzurlu olan, gayrımüslimleri, Müslümanların yerine koyarak sıkı dost edinmek, onların inanç ve dinlerinden gelip İslâmiyetin kötülediği âdetlerini beğenmektir.

Sual:
Telefonda veya alış-veriş yaparken gayrımüslime “efendim” demek câiz midir?

Cevap;
Fıkıh kitaplarında gayrımüslimi tebcil ederek (yüceltmek) maksadıyla seyyidî (efendim) demenin mahzurlu olduğu yazar. Ancak lisanımızda efendim demek nezaket ifadesidir. Hatta bazen gayrı ihtiyarî söylenir. Gayrımüslim ve fâsıkları yüceltme maksadı olmadıktan sonra mahzurlu değildir. Âdete tâbidir.

Sual:
Hıristiyan kızla evlenmek mahzuru var mıdır?

Cevap;
Müslüman bir erkeğin, Ehl-i Kitap, ayni Yahudi veya Hıristiyan bir kızla evlenmesi tahrimen (harama yakın) mekruhtur. Bu zamanda doğacak çocuğun dinî terbiyesi bakımından da fevkalâde mahzurludur. Müslüman bir kızın Ehl-i Kitap bir erkekle evlenmesi câiz olmadığı gibi, buna karar vermesi bile bir irtidad (dinden çıkma) sebebidir.

Sual:
Kimse bilerek isteyerek küfre düşürecek söz söylemez. Ama bilmeden söylerse, imanı ve nikâhı gider mi? İnsanların kullandığı birçok söz için küfre düşürür deniyor. Meselâ kahpe felek demek, şarkıya türküye güzel demek, içinde küfür lafzı olan şarkı türkü dinlemek küfür olur mu? Bir komşumuz var, yörelerinde öyle deniyormuş, sürekli gavur diyerek konuşuyor; ya da bile bile gâvurluk deniyor. Bunlarla küfr olur mu?

Cevap;
Bütün âlimlerin ittifakla küfre düşüreceğini söyledikleri söz veya işi bunun küfre düşüreceğini bilerek ve isteyerek (yanılarak veya zorlanarak değil) işleyen küfre düşer. Kahpe felek demek küfre düşürmez ise de doğru değildir. Dünyada rast gitmeyen işler kasdedilmektedir. Gâvur demek de böyledir. Gâvur gibi kötü, yaramaz kastediliyor. Şarkıya, türküye güzel demek, eğer içinde haram söz ve iş varsa buna bilerek güzel demek başkadır. Ama nağmesi musiki kaidelerine uygun, nefse hoş geliyor vs manasına ise küfr olmaz.

Sual:
Küfr alâmeti olan bir şeyi, dünyevî bir fayda, menfaat sebebiyle kullanan kimse de küfre düşer mi? Meselâ papazlara mahsus külâhı, güneşten korunmak için takan küfre düşer im?

Cevap;
Gayrımüslimlerin dinleriyle alâkalı olan haç, zünnar, papaz külâhı gibi âdetlerine küfr alâmeti denir. Küfr alâmetlerini, küfre düşürdüğünü bilerek ve isteyerek, yani hataya düşmeden ve zorlanmadan, gayrımüslimlerin dinini sevdiği veya onlara meylettiği yahud İslâmiyeti tahkir, aşağılamak maksadıyla kullanmak küfrdür (İbni Hacer). Bazı âlimlere göre böyle olmasa da küfrdür (Ebusuud, Ataullah). Bu alâmetleri, dünya menfaati için kullanmanın küfr olmadığını söyleyenler de (Hindiyye) günahtır diyorlar.

Sual:
İman etmeyen birinin ruhuna dua edilir mi?

Cevap;
İmanı olmadığı iyi bilinen bir kimsenin ruhu için dua edilmez. Ecdadımız, gayrımüslimler için “Toprağı bol olsun!” tabirini kullanırdı.

Sual:
“Akşam mümin olarak yatıp, sabah kâfir olarak kalkacak ya da bunun tersi olacaktır” ne demek? Uykuda nasıl kâfir olunur?

Cevap;
Bu ifade bir hadîs-i şerifte geçmektedir. Kıyamete yakın, fitneler o kadar çok olacak ki, insan evinde bile bundan korunamayacak ve küfre düşme tehlikesi içinde kalacaktır. Şimdi meselâ gece âlemleri veya televizyon gibi eğlence vâsıtaları sayesinde bu -Allah saklasın- çok kolaydır.

Sual:
Aşure günü neler yapılır? Sadece aşure pişirip dağıtmak bidat mıdır?

Cevap;
Aşure günü, her zaman almadığı yiyecek maddelerini alıp evine götürmek çok sevaptır. “Bu gün çoluk çocuğunun geçimini bol yapan kimsenin geçimi sene boyu bol olur” hadis-i şerifi ile tavsiye edilmiştir. Bu gün, Yahudilere benzememek için, bir önceki veya sonraki gün ile beraber iki gün olmak üzere oruç tutmak Hazret-i Peygamber tarafından tavsiye edilmiştir. Bugün aşure pişirmeyi ibadet sanmak yanlıştır, İslâmiyette ibadet olarak bildirilmediği için bid’attir. Aşure veya başka bir atlı pişirmek, eşe-dosta ikram etmek sevabdır.

Sual:
Fıkıh kitaplarında geçen "İmanının devam edeceğinden şüphe eden kâfir olur. Böyle şüphe etmeyi beğenmez, ibâdetlerim beni kurtarmaz diye korkarsa, imanının kuvvetli olduğu anlaşılır" sözünü izah eder misiniz?

Cevap;
İmanının devam edeceğinden şüphe etmek, imanından şüphe etmekten farksızdır. “Ben şimdi mü’minim diyorum, ama şüphelerim var. Bir müddet sonra bu imanı bırakabilirim” demektir. Ama imansız gitmekten korktuğu için böyle söyler ve düşünürse câizdir.

Sual:
Cinnin varlığında şüphe imana zarar verir mi?

Cevap;
İnanılacak şeylerde şüphe varsa, zaten iman yoktur. Cinnin varlığında şüphe varsa, zaten iman etmiş değildir. İmanda şüphe, imanlı olduğunda şüphe demektir. Acaba ben mümin miyim? diye düşünüp buna karar verememektir. Cinin varlığı âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflerle sabittir. Cin ismiyle bir sûre bile vardır. Bunların varlığında en ufak bir şüphe imanı götürür.

Sual:
"Acaba benden bilerek veya bilmeyerek küfür meydana geldi mi" diye korkmanin hükmü nedir? Kitaplarda tecdid-i iman ve nikâh yapılması tavsiye ediliyor. Demek ki bu korku şüphe olmuyor. Ama şüphe olmamasını da tam kavrayamıyorum. Çünki neticede " Acaba imanımı götürecek bir iş yaptım mi?" diye şüphe ediyor. Sanki "Acaba imanım var mı" dermiş gibi olmuyor mu?

Cevap;
Bilmeyerek küfr demek, bir şeyin küfr olduğunu bilmeden söylemek veya yapmaktır. Yahud bilip de farkında olmadan söyleyip yapmaktır. Bu imanda şüphe değildir. Ortada bir şüphe yoktur. Ama insanın bilmeden küfre düşmesi veya küfre düşüp bunun fakında olmaması mümkündür. Burada imanından şüphe etmemektedir. İkisi farklı şeylerdir. Namaz kılan bir müslümanın küfr-i inadî ile kâfir olması düşünülemez. Dolayısıyla imanında şüphesi de olamaz. Ancak küfr-i hükmîye düşebilir. İslâmiyetin imansızlık alâmeti dediği sözleri söyleyen ve işleri yapan, kalbinde tasdik olsa ve inandığını söylese de, imanını kaybeder, kâfir olur. İslâmiyetin tazimini emrettiği şeyi tahkir etmek, kötülemek de böyledir. Böyle birisi bu söz veya işinden tövbe edip tecdîd-i iman yaparsa, imanı geri gelir.

Küfre sebeb olan bir işi veya sözü, bilmeyerek, hata ile veya teville söyleyince veya yapınca da küfr olur diyen âlimler vardır. Bu sebeple her Müslümana, bilerek veya bilmeyerek söylediği küfr lafızları ve işleri için zaman zaman tecdid-i iman ve nikâh yapması ve sabah-akşam (Allahümme innî e’ûzü bike min en üşrike bike şey’en ve ene a’lemü ve estağfirüke li-mâ lâ a’lemü inneke ente allâmülguyûb) duasını okuması hadîs-i şerifte tavsiye edilmiştir.

Bahsettiğiniz hususta ise şüphe yok, küfre düştüğünü bilip bilmemek vardır. Bir Müslüman hiç tecdid-i iman okumasa, bir şey gerekmez. İman ya vardır ya yoktur. İmanda şüphe, olacak bir mesele değildir. Bunu mesele yapıp düşünmeye gerek yoktur. Çünki bunu düşünmek, ayrı bir vesvesedir. İlacı da imanımda şüphe varsa var, bir şey olmaz deyip mümin olmanın icaplarını yerine getirmeye devam etmektir.

Sual:
Emniyet kemerini takmamak tevekkül müdür?

Cevap;
Sebeplere yapışmadan tevekkül edilmez. Ettiğini zanneden, Allah'ı imtihan etmiş gibi olur.

Sual:
Mehdi konusunda çok fazla kafa karıştırıcı sözler işitiyoruz. Bu mevzu hakkında bilgi verir misiniz? Ayrıca müceddid mevzusunun bununla alâkası nedir?

Cevap;
Hazret-i Mehdî, âhir zamanda dünyaya gelecektir. Adı, Muhammed, babasının adı Abdullahtır. Resulullah aleyhisselâmın soyundan olacaktır. Îsâ aleyhisselâmla buluşacak, Deccal ile mücadele edecek, İsa aleyhisselâm ile beraber Deccal’i öldürecek, Yahudiler kendisine başkaldıracak, bunlarla muharebe edecek, mezhebler unutulmuş olacak, kendisi ictihad edecek, her yeri alacak, her yerde adâlet olacak, Eshâb-ı Kehf, uyanıp mağaradan çıkarak, Mehdînin askeri olacaktır. Medine’deki sapık din adamları bu adam dinimizi bozuyor diye karşı gelecek, Mehdî hepsini öldürecektir.

Bazı saf kimseler, büyük zan ettikleri kimselere Mehdî demektedir. Mehdî’nin alâmetlerini Resûlullah aleyhisselâm bildirmiştir. İbni Hacer Mekkî’nin Alâmetü’l-Mehdî kitabında ve Süyûtî’nin el-Burhan kitabında bunlardan ikiyüze yakın alâmet yazılıdır. el-Fütûhâtü’l-İslâmiyye’de der ki (II/297), “Beklenilen Mehdî, Hazret-i Fâtıma’nın soyundan olacaktır. Mekke’de zuhur edecektir. O zaman, Müslümanlar halîfesiz olacaktır. İstemediği halde, zor ile halîfe yapılacaktır. Zuhûr edeceği zaman ve yaşı ve ömrü kesin belli değildir”. Mehdî çıkacağı zaman yeryüzünde halîfe bulunmayacağı ve Mehdîliklerini ilân edenlerin Mehdî olmadıkları buradan anlaşılmaktadır.

Hazret-i Mehdî’nin ortaya çıkışı kıyamet alâmetlerindendir. Mehdî çıkmadan evvel ortaya çıkacak bazı başka alâmetler var ki henüz çıkmamıştır. Bu da Mehdî’nin henüz gelmediğini gösteriyor. Mehdî’nin alâmetlerine dair Hazreti Peygamber buyurdu ki:

“Mehdînin başı hizâsında bir bulut olacakdır. Bulutdan bir melek: Bu Mehdîdir, sözünü dinleyiniz! diyecektir.”

“Yeryüzüne, benim evlâdımdan biri, yani Mehdî de, mâlik olacaktır.”

“Kıyâmet kopmadan önce, Allahü teâlâ, benim evlâdımdan birini yaratır ki, ismi benim ismim gibi, babasının ismi, benim babamın ismi gibi olur ve dünyâyı adâletle doldurur. Ondan önce dünyâ zulümle dolu iken, onun zamanında adalet ile dolar.”

“Eshâb-ı Kehf, Hazret-i Mehdî’nin yardımcıları olacaktır ve Îsâ aleyhisselâm bunun zamanında gökten inecektir. Îsâ aleyhisselâm, Deccâl ile harb ederken, Hazret-i Mehdî, onunla beraber olacaktır. Bunun hükümdarlığı zamanında, her zamankinin aksine olarak ve hesapların tersine olarak, Ramazan-ı şerîfin 14. günü güneş tutulacaktır ve birinci gecesinde ay tutulacaktır.”

“Yeryüzünü küfr kaplamadıkça ve her yerde küfr ve kâfirlik yapılmadıkça, Hazret-i Mehdî gelmez”. (Bundan anlaşılıyor ki, Hazret-i Mehdî çıkmadan evvel, küfr her tarafa yayılacak, İslâm ve Müslümanlar garip olacaktır.)

“İsa aleyhisselâm Kıyâmet yaklaşınca Şam’da, Ümeyye Câmii minaresine inecek, evlenecek, çocukları olacak, Hazret-i Mehdî ile buluşacak, kırk sene yaşayıp, Medîne’de vefat edip, benim yanıma Hücre-i Seadet’e defn edilecektir.”

Zamanımızda bazı câhiller tasavvuf kitaplarındaki bilgileri yanlış anlayarak kendi hocalarını, şeyhlerini mehdî zannetmektedir. Mehdî geldiği zaman gizli kapaklı iş yapmayacaktır. İsa aleyhisselam ile beraber cenk edecektir. Yeryüzüne Müslümanlar hâkim olacaktır. Şu anda buna dair bir işaret olmadığı ortadadır. Mehdî’nin zuhuru hakkında tasavvuf büyüklerinin bazı keşifleri vardır. İmam Rabbanî hazretleri kıyametin kopmasının hicrî 1500 ile 2000 yılları arasında olacağını keşif buyurmuştur. Kendisi ikinci bin yılın müceddidi olup, mehdî de üçüncü bin yılın müceddidi olacağına göre, daha Mehdî’nin ortaya çıkmasına zaman vardır. Bunları kimse bilemez. Dinin kaynaklarında, âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflerde Mehdî’nin ne zaman zuhur edeceği açıkça bildirilmemiştir.

Şiîlerde de mehdî inancı vardır. Ama Ehl-i sünnetten farklıdır. Şiîler, Hazret-i Fâtıma’nın soyundan gelen 12 imamın sonuncusu Muhammed Mehdi’nin bir mağaraya saklandığına, kıyamet günü buradan çıkacağına, o zamana kadar Şiîleri buna vekâleten din adamlarının idare edeceğine inanmaktadır.

Mehdî’nin geleceğine inanmak, Ehl-i sünnet olmanın alâmetlerindendir. İnanmayan Ehl-i sünnetten çıkar. “Ümmetimden her yüz senede bir müceddid gelir, dini yeniler” hadîs-i şerifi vardır. Müceddid, dine sokulmuş bidat ve hurâfeleri temizler, dini aslî hüviyetine kavuşturur.

Sual:
Kur’an-ı kerîme aklına göre mânâ vermenin küfr olduğu hadîs-i şerifte bildiriliyor. Bu halde Kur’an-ı kerîm okurken mümkün mertebe hiç bir şey düşünmemek mi gerekir?

Cevap;
Kur’an-ı kerime mânâ vermek değil, aklına göre hüküm çıkarmak haram veya küfrdür. Yoksa Arapça bilen birinin Kur’an-ı kerim okunurken mânâsını düşünmesi çok sevaptır. Fıkıh kitaplarında Kur’an-ı kerim okumanın en sevaplısı mânâsını anlayarak okumaktır, diyor. Mânâ vermek başkadır, hüküm çıkarmak başkadır. Hüküm çıkartmak müctehid âlimin işidir. Eskiler "Hiç değilse namazda okuduğunuz surelerin manasını anlayacak kadar Arapça öğrenin" tavsiyesinde bulunurdu.

Sual:
Sıfat-ı sübutiyye ile sıfat-ı maneviyye arasındaki fark nedir?

Cevap;
Sıfat-ı sübutiyye insanlarda da olur. Ama Allahü teâlâda olursa insanlardakine benzemez. Meselâ sem’ (işitmek) sıfatı, insanlarda da vardır. Ama Allahü teâlâdaki başta ezelî ve ebedî olmak itibariyle insanlardakinden farklıdır. Allahü teâlâda bu sıfatlar sâbittir, geçici değildir. Bunun için sübûtî denir. Manevî sıfatlar ile sübûtî sıfatlar aynı şeydir. Zâtî sıfatlar ise yalnız Allahü teâlâda bulunur. İnsanlarda bulunamaz.

Sual:
Bir insan “Ben her dine eşit mesafedeyim” derse ve bunu düşünse, tatbik etse kâfir olur mu?

Cevap;
Ben her dine eşit mesafedeyim sözünün mânâsı, niyete göre değişir. Her din mensubuna tolerans gösteririm mânâsı da çıkar; her din insanı ebedî saadete götürebilir mânâsı da çıkar. Osmanlılar birinci manada bu tabiri kullanmıştır. Sultan II. Mahmud’un bu mealde sözü meşhurdur.

Sual:
Meydana gelen her kötü ya da iyi hâdiseye vardır bir hayır denir mi?

Cevap;
Hadis-i şerifte geçiyor ki, "Her vâki olanda bir hayır vardır. Allahın ihtiyar ettiği her şeyde bir hayır vardır". Bu mealde âyet-i kerimeler de vardır. Günah ve küfr dışında, insanın sebeplere yapıştıktan sonra elde ettiği her şey onun için hayırlıdır.

Sual:
Bir kimse, devletin şeriatle idare edilmesi gerektiğine inanmasa küfre düşer mi?

Cevap;
Şeriatin ne olduğunu doğru olarak biliyor ve buna rağmen inanmıyorsa küfre düşer. Şeriat olarak, İran ve Suudi Arabistan’daki yanlış tatbikatı anlıyorsa mazurdur.

Sual:
Fıkıh kitaplarında “Allahü teâlâya (Tanrı) demeğe izin yoktur. Yani tanrı demek günah olur. Allah ismini kullanmak istemeyip, bunun yerine, tanrı demek veyâ doksandokuz isimden birini bile kullanmak istemek, çok büyük ve çirkin suç olur.” ifadelerinde tam olarak ne kastediliyor?

Cevap;
Âyet-i kerimede, ezanda, sünnetle bildirilen dualarda, Allah isminin yerine, 99 isimden birini bile kullanmak kabahat iken, tanrı nasıl kullanılabilir, demektir. Yani ezan okurken, Allahü ekber yerine tanrı uludur denemeyeceği gibi, Rahîmü ekber de denemez. Bunları, bildirildiği yerlerde veya söylenen yer dışında her yerde kullanmak câizdir. Tanrı ismini de ilah mânâsına kullanmak câizdir. İbâdet kasdetmeksizin, Tanrı böyle istedi, Tanrı misafiri, Tanrım beni affet gibi ifadeler kullanılabilir. Nitekim Mızraklı İlmihalde “Tanrı teâl┠diye çok geçer. “Tanrım” sözü, “İlahî” kelimesinin Türkçesidir. Yine de, memleketimizde bu hususta bir suikast (kötü niyet) olduğu için, Müslümanların buna bile içi sinmemektedir.

Sual:
Osmanlı sultanları harblerden evvel yıldıznâmeye baktırırlar, şans kendilerinden yana ise harbe giderlerdi. Bu, fala baktırmak gibi bir şey değil midir? Böyle bir şey yaşanmış mıdır?

Cevap;
Tarihte geçmiş bilinen bütün hâdiselerin hangi tarihlerde cereyan ettiği yıldıznâmelerde yazılıdır. (Bir nevi istatistik gibi) Zaferler ve iyi hâdiselerin, müştereken umumiyetle hangi burçta olduğu tesbit edilir. Buna eşrat-ı saat (eşref saat) denir. İşe o zaman girişilir. Bunun gayb ile alâkası yoktur. Tecrübeleri nazara almak gibi düşünülebilir. Falda ise böyle bir esas yoktur. Tamamen tahmine ve gaybı bilmeye dayalıdır. Bu bakımdan fal dinen mahzurludur, ama Osmanlı müneccimlerinin hazırladığı zâyiçe veya yıldıznâmeler böyle değildir. Bütün hâdiselerde de yıldıznâmeye itibar edildiği söylenemez. Neticede bu da zan bildirir.

Sual:
Şia tek kişi mi; yoksa birden fazla kimseye mi şia deniyor?

Cevap;
Şia taraftar demektir. Kur’an-ı kerimde de bu manada kullanılmıştır. İslâm tarihinde Hazret-i Ali’nin halifeliğini müdafaa edenlere bu isim verilmiştir. Bunların itikadı ile karşı taraftakilerin itikadı aynı idi. Hepsi Ehl-i sünnet sayılmaktadır. Zamanla bunlar arasında siyasî kanaatlerini dinî referanslara dayandırmak için hadîs uyduran ve icmayı reddeden bir taife türedi. İtikadı Ehl-i sünnete uymayan bu kitleye de Şia dendi. Şia topluluk ismidir. Şia'ya mensup olana Şiî denir.

Sual:
Emniyet kemerini takmamak tevekkül müdür?

Cevap;
Sebeplere yapışmadan tevekkül edilmez. Ettiğini zanneden, Allah'ı imtihan etmiş gibi olur.

Sual:
Yahudi düşmanlığı Avrupa yapımı bir düşünce midir?  Bir Müslüman, Yahudileri her fırsatta tenkit edebilir mi? Resullullah efendimizin Yahudilerin lânetlenmiş ırk olduğuna dair sözü var mıdır?

Cevap;
Antisemitizm, yani Yahudi düşmanlığı Hristiyan Avrupa menşelidir. Hazreti İsa zamanından kalma bir ihtilaftır. Asla düzelmesi mümkün değildir. Hristiyanlar, Yahudileri tanrılarını çarmıha geren ırk olarak görür. Antisemitizmin İslâm dünyasına gelişi İsrail’in kurulmasının ardındandır. Nâsır, Arafat ve Suudi Kralı Faysal tarafından dizayn ve propaganda edilmiştir. Soğuk savaş devrinin mahsulüdür. İslâmiyette sadece bir ırka mensup olmak, nefret sebebi olamaz. Bunu Kur’an-ı kerim yasaklamaktadır. Hazret-i Peygamber, Yahudilerle anlaşma yapmış; onlar itaat sözü vermiş İslâm devletinin teb’ası olmuştur. Sonra âhir zaman peygamberinin Araplar arasından gelmesini kıskanarak verdikleri sözden dönmüşler; bunun da cezasını çekmişlerdir.  Kur’an-ı kerimde Yahudiler itaatsizlikleri, peygamberleri öldürmeleri gibi sebeplerle lânetlenmiştir. Bu, bütün Yahudiler içindir, denemez. Şu kadar ki, Yahudiler, Hazret-i İsa’ya ve Hazret-i Muhammed’e karşı tavırlarından ötürü İslâm inancına göre mümin sayılmaz. İslâmiyet, gayrımüslimleri, inançları ve dinlerinden gelen işleri beğenmemeyi, sevmemeyi emreder. Ama umumî düşmanlık emredilmemiştir.  Samimi dost olmak, onları âmir yapmak yasaklanmıştır. İslâm âleminde Yahudi düşmanlığı, Müslümanların değil, Hristiyanların işine yaramaktadır. 

Sual:
Şair Fuzuli hakkında malumat verebilir misiniz? Şiî veya âsi olduğuna dair bilgi var mıdır?

Cevap;
Şair Fuzuli, Caferî Şiasındandır. Ehl-i sünnet değildir. Fakat mutedildir. Hakkındaki bütün ciddi kaynaklarda bu açıkça geçer. Âsi olduğuna dair bir şey duymadım. Gerçi Ehl-i bidat olmak Allaha isyan olarak değerlendirilebilir. Bununla beraber Ehl-i sünnet arasında da içli şiirleri çok tutulmuş, divanı okunagelmiştir. Hakkında “İsmi gibi Fuzuli’dir” tabirini kullanan nice tasavvuf ehli, şiirlerinden zevk almıştır. Su kasidesi emsalsizdir.

Sual:
Ehl-i sünnet olmayan fırkaların, meselâ Şiîlerin öbür dünyadaki hâle nasıl olacaktır? Onlar da mümin midir?

Cevap;
İmanla ölmüş iseler, itikadlarındaki bozukluk kadar cehennemde kalıp veya affedilip sonra cennete gideceklerini akaid kitapları bildiriyor. Çünki 73 fırka hadîsi ümmetim diye başlıyor.

Sual:
Dört semâvî kitap ve suhuflar için gökten indirilmiştir ifadesi kullanılır. Gökten indirilmiştir ifadesi ne mânâya gelir?

Cevap;
Gökler, varlık âleminin bitip, bizim için yokluk âleminin başladığı yerdir. Yıldız, ay ve güneşin bulunduğu gök (semâ) demek değildir. Melekût âlemidir.

Sual:
Bid’at işleyen her kişi bid’at ehli midir?

Cevap;
Âlimlerin icma’ından bilerek ayrılan kişi bid’at ehli olur. Âlimlerin icma’ına uymayan bir inanış veya ameli ortaya çıkaran ve yayan kişi bid’at ehli olur. Âlimlerin ihtilaf ettiği bir meselede bid’at denilen bir şeyi işleyen kişi bid’at ehli olmaz. Bir âlimin bid’at dediğine, bir başkası mübah, sünnet, hatta vâcib diyebilir. Bilmeden veya yanlış bilerek bid’at işleyen kişi de bid’at ehli sayılmaz. Bugün için bid’at ehli Şiî ve Vehhabîler ile, Mehdi’ye, Mesîh’e, kabir azabına, miraca inanmayanlar gibi kimselerdir.

Sual:
Hıristiyanlık ve Yahudilik belli bir kavme mi gelmiştir? Eğer öyleyse günümüz Hıristiyanları ehl-i kitap sayılır mı?

Cevap;
Musa aleyhisselâmın sadece İsrailoğullarına gönderilmediği, firavuna tebliğde bulunulmasını emreden âyet-i kerimeden anlaşılmaktadır. Her din, o peygamberin tebliğini işitecek kimselere, yani kavmine gönderilmiştir. Hıristiyanlık da böyledir. Muhammed aleyhisselâmın her kavme gönderilmiş olması, İslâmiyet geldikten sonra artık önceki dinler muteber olmaz demektir. Kavim, burada ırk değil, topluluk, halk mânâsınadır.

Sual:
"Amin" yerine "Amen" demenin hükmü nedir? Şaka ile söylenirse küfre sebep olur mu?

Cevap;
İkisi de aynı manaya gelir. Aslı Aramicedir. Amen kelimesi de Arapçada ve Kur’an-ı kerimde geçer. Küfre sebep olmadığı gibi, namazı da bozmaz. Amin yerine ısrarla veya şaka ile amen demek, yine de gayrımüslimlere benzemek bakımından doğru değildir.

Sual:
Şiîlerden ya da diğer bid’at sahiplerinden seyyid olan var mıdır?

Cevap;
Seyyid (evlâd-ı resulden) olmak, günah işlemeye, bid’at ehli olmaya engel değildir. Bid’at da neticede bir günahtır. Mesela İran’da siyah sarıklı olanlar seyyid olarak bilinir. Seyyid Sıbgatullah Hizanî’ye, “Bid’at ehli seyyidlere nasıl davranalım?” diye sormuşlar. Zâtına hürmet, sıfatlarını sevmemek lâzımdır, buyurmuş (Minah). Nasıl fâsık kötü amelinden dolayı sevilmez, ama imanından ve başka iyiliklerinden dolayı sevilirse, aynen böyledir.

Sual:
Rastladığım bir videoda Allahü teâlâ kastedilerek söylenen ''Ete kemiğe büründüm, Mahmud diye göründüm'' cümlesinin Ehl-i Sünnet'e uygun bir te'vili var mıdır?

Cevap;
Aslı, “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” şeklindedir. Vahdet-i vücudçu bir telakkiyi gösterir. Ben yokum, Allah var demektir.

Sual:
Reşehat’ta (Abdülgafur Lârî'nin hayatında) büyüklerden bazısının da aynı İbni Teymiyye gibi kâfirlere cehennem azabının daimi olmadığına inandıkları geçiyor. İbni Teymiyye’nin bu itikadı bilinen bir şey olduğu halde, İslâm âlimleri ona kâfir demediklerine göre, bu mesele velev ki azıcık da olsa te’vile açık bir mevzu mudur? Muhyidin-i Arabî hazretleri de Füsûs’da böyle diyor. Herkese Lazım Olan İman kitabında da şöyle diyor: (Allahü teâlânın indirdiği kitâbların hepsi hakdır, doğrudur. Yalan, yanlış olamaz. Cezâ, azâb yapacağım deyip de afv etmesi câiz denildi ise de, bizim bilemediğimiz şartlara veyâ Onun irâdesine, isteğine bağlıdır. Yâhud, kulun hak etdiği azâbı afv eder demekdir. Cezâyı, azâbı bildiren kelâm, birşeyi haber vermek değildir ki, afv edince, yalancılık olsun. Allahü teâlânın va’d etdiği ni’metleri vermemesi câiz değil ise de, azâbları afv etmesi câizdir. Akl da, âyet-i kerîmeler de, böyle olduğunu göstermekdedir.)
Buradaki ifade de ilk bakışta hem günahlara ve hem de küfre şâmil gibi anlaşılıyor. Her ne kadar kâfirlerin sonsuz azab göreceği bildiriliyor ise de... Bu mevzuyu izah eder misiniz?

Cevap;
Allahü teâlâ va’dinden (af ve ihsan vaadinden) dönmez; ama vaîdinden (azap tehdidinden) dönebilir. Cehennemin ebedîliği ve devamlılığı hususunda sekiz görüş vardır:
  1. Oraya giren oradan bir daha ebediyyen çıkmayacaktır. Bu Hâricîlerle Mutezile’nin görüşüdür.
  2. Oraya girenler, orada azab görecekler, sonra tabiatları değişecek ve kendilerinin nârî (ateş gibi) bir tabiatları kalacaktır. Tabiatları ile cehennemin tabiatı arasındaki muvafakat (uygunluk) dolayısıyla cehennemden lezzet dahi alacaklardır. Bu ise İbnü’l-Arabî et-Taî’nin görüşüdür.
  3. Cehennem ehli orada belli bir süre azab görecekler, sonra oradan çıkacaklar. Onların arkasından başka bir kavim oraya girecektir. Bu ise Yahudîlerin Hazret-i Peygamber aleyhisselâmdan naklettikleri bir görüştür. O da bu kanaati yalanlamıştır: "Onlar bir de: ‘Sayılı günler dışında bize ateş asla dokunmaz’ dediler. De ki: ‘Buna dair Allah’tan bir ahid mi aldınız? Allah asla ahdinden dönmez, yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz? Hayır, kim kötülük işler ve günahı kendisini çepeçevre kuşatırsa onlar cehennemliklerdir, orada ebedi kalıcıdırlar." (Bakara, 80-81)
  4. Cehennemlikler oradan çıkacaklar ve o da içinde hiçbir şey olmaksızın, olduğu halde kalacaktır.
  5. Hâdis (sonradan yaratılmış) olduğundan, kendi kendisine yok olacaktır. Sonradan hâdis olduğu sâbit olan bir şeyin bâki kalması imkânsızdır. Bu ise Cehmiyye’nin görüşüdür. Bu hususta cennet ile cehennem arasında da ona göre bir fark yoktur.
  6. Cehennem ehlinin hareketleri son bulacak ve onlar hiçbir acı duymayan, cansız varlıklara dönüşeceklerdir. Bu da Ebu’l-Huzeyl el-Allâf’ın görüşüdür.
  7. Allahü teâlâ, sünnette vârid olduğu üzere, oradan dilediği kimseleri çıkartır, sonra da dilediği kadar bir müddet varlığını devam ettirir. Sonra da yok eder, çünkü O, cehennem için son bulacağı bir müddet takdir etmiştir.
  8. Allahü teâlâ oradan sünnette vârid olduğu üzere dilediği kimseleri çıkartır. Orada kâfirler ise, Tahâvî’nin dediği şekilde, sonu gelmeyecek ve ebedi olmak üzere kalacaklardır.

Bu son iki görüş dışındaki görüşler bâtıldır.
Ehl-i sünnet’in benimsediği bu iki görüşün delilleri şöyledir: Birinci görüşü benimseyenlerin delillerinin bazıları şunlardır: Allahü teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Allah’ın dilediği müstesnâ olmak üzere içinde ebedi kalıcılar olarak ateş sizin barınağınızdır. Şüphesiz Rabbin hikmeti sonsuz olandır, herşeyi bilendir."(En’âm, 128); "Bedbaht olanlar ateştedirler. Onlar orada yüksek hırıltılarla ve inleyerek solurlar. Onlar gökler ve yer ayakta durdukça, orada ebediyyen kalıcıdırlar, Rabbinin dilediği kadarı müstesnâ. Şüphesiz Rabbin dilediğini yapandır." (Hud, 106-107) Bu emirlerde sözü edilen iki istisnâdan sonra cennetlikler için sözü edilen istisna yapılmamıştır. O da Allahü teâlânın: "Bu arkası kesilmeyen bir bağıştır." (Hud, 108) emridir. Allahü teâlânın "Sonsuz devirler boyunca, içinde kalacaklar." (Nebe, 23) emri de bu görüşlerine delil gösterilmiştir. İşte bu görüş, yani cehennemin sonunun geleceği, cennetin ebedi olacağı görüşü Hazret-i Ömer, İbni Mes’ud, Ebu Hureyre, Ebu Said ve başkalarından da nakledilmiştir.
Abd bin Humeyd meşhur tefsirinde senedini kaydederek Ömer radıyallahu anhın şöyle dediğini zikretmektedir: "Eğer cehennemliklerin, cehennemde kalacakları müddet alic denilen yerin kum taneleri kadar dahi olsa mutlaka o vakit gelip, bitecek ve onlar oradan çıkacaklardır." Abd bin Humeyd bunu Yüce Allah’ın: "Sonsuz devirler boyunca içinde kalacaklar" (Nebe, 23) âyet-i kerimesini tefsir ederken zikretmektedir. Yine bu görüşün sahipleri derler ki: Cehennem ateşi O’nun gazabının bir gereğidir, cennet de rahmetinin bir gereğidir. Peygamber aleyhisselâm da şöyle buyurmuştur: "Allahü teâlâ mahlûkatı yaratmayı takdir buyurunca Arş’ın üzerinde nezdinde bulunan bir kitaba şunu yazdı: Benim rahmetim gazabımı geçmiştir." Bu hadisi Buharî, Sahih’inde Ebu Hureyre’den gelen bir senetle rivayet etmiştir.
Yine derler ki: Allahü teâlâ azab hakkında onun: "Büyük bir günün azabı" (En’âm, 15),"Can yakıcı" (Hud, 26) ve "Akîm (merhamet olunmayacak)" (Hacc, 55)diye vasıflandırmaktadır. Tek bir yerde ise ihsan edeceği nimetlerin bir günün nimetleri olduğunu bildirmemiştir. Yine Allahü teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Ben kimi dilersem, onu azabıma uğratırım. Rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır." (A’raf, 156) Yine Allahü teâlâ bizlere meleklerin şu sözlerini nakletmektedir: "Rabbimiz, rahmetin ve ilmin herşeyi kuşatmıştır." (Mü’min, 7)
O halde (derler) O’nun rahmetinin bu azab görenleri de kuşatması kaçınılmaz bir şeydir. Eğer sonu gelmeyecek bir vakte kadar azabda kalacak olurlarsa, rahmeti onları kuşatmış olmaz. Sahih hadiste de kıyamet günü ellibin yıl ile takdir edilmiştir (Müslim, Ebû Dâvûd, Nesaî). Orada azab göreceklerin azabda kalacakları süre ise günahlarına göre olacaktır. Ahkemu’l-hâkimîn ve erhamu’r-rahimîn olan Allahü teâlâ’nın ebedî, sonu gelmeyecek, bitip tükenmeyecek bir şekilde azablandıracağı bir takım mahlûkları yaratmak, hikmet ve rahmetine sığmaz. Kendilerine ebedî olarak nimetler ihsan edeceği ve sonu gelmez lütuflarda bulunacağı mahlûklar yaratması ise hikmetin bir icabıdır. İhsan bizâtihi istenen bir şeydir. İntikam ise ârizî bir sebeb dolayısıyla istenir.
Yine bu görüş sahipleri derler ki: Cehennemde ebedî olarak kalıp oradan çıkılmayacağına, cehennem azabının kalıcı olduğuna ve bütünüyle büyük bir ziyan olduğuna dair vârid olmuş bütün haberler haktır ve hak oldukları kabul edilir. Bu hususta hiçbir münakaşa olmaz. Bu da cehennem bâki kaldığı müddetçe o azab yurdunda ebedî kalmayı gerektirir. Ancak oradan cehennemin kalıcılığı mevzubahis iken tevhid ehli çıkartılacaktır. Dolayısıyla hapsin, hapis olarak kalmaya devam ettiği sürece hapisten çıkan kimse ile hapis yıkılıp harab olduğu için hapsi sona eren kimse arasında elbetteki bir fark olacaktır.
Cehennemin ebedî kalıcılığını ve yok olmayacağını kabul edenlerin delillerinin bazıları şunlardır: Allahü teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Onlar için sürekli bir azab vardır." (Mâide, 37); "Onlara (azabları) hafifletilmez. Onlar o azab içinde ümitsiz kalacaklardır." (Zuhruf, 75); "İşte tadın; artık azabdan başka bir şeyinizi arttırmayacağız." (Nebe, 30); "Onlar orada ebediyyen kalacaklardır." (Cin, 23); "Onlar oradan çıkarılacak da değillerdir." (Hicr, 48); "Ve onlar ateşten çıkacak da değillerdir." (Bakara, 167); "Onlar deve iğne deliğinden geçmedikçe cennete giremezler." (Araf, 40); "Onlar hakkında hüküm verilmez ki ölsünler, onların üzerinden (cehennem) azabından bir şey hafifletilmez." (Fatır, 36); "Çünki gerçekten O’nun azabı kalıcı ve yakayı bırakmayandır." (Furkan, 65), Yani azabı dâimî ve terketmeyendir.
Sünnet’ten pek yaygın şekilde gelmiş rivayetler de cehennemden la ilahe illallah diyenlerin çıkartılacaklarını göstermektedir. Şefaat hadîsleri de günahkâr muvahhidlerin cehennem ateşinden çıkartılacakları hususunda açık ifadeler taşımaktadır. Bu ise onlara has bir hükümdür; şâyet kâfirler de oradan çıkacak olurlarsa, onlar da onların vaziyetinde olacaklar; cehennem ateşinden çıkış iman ehline mahsus olmayacaktır. Cennet ve cehennemin kalıcılığı ise bizâtihi o ikisinin sahip olduğu bir kalıcılık hususiyeti ile değil, Allahü teâlâ’nın onları kalıcılar kılmasıyla olur. (Akîdetü’t-Tahâvî)

Muhyiddin İbnül-Arabî hazretleri de İbni Teymiyye gibi kâfirlerin ebedi cehennemde kalmayaacğını söylediği hale, neden İbni Teymiyye gibi tenkit edilmiyor?
Kâfirler için Cehennemin ebedî olup olmadığı meselesinde İbnü’l-Arabi ile İbi Teymiyye aynı düşünmüyor. İbnü’l-Arabî, “Cehennemlikler ebediyen Cehennemde kalırlar; fakat bir müddet azap gördükten sonra bir nevi muafiyet (bağışıklık) kazanarak taşlaşır veya elem duymayacak hâle gelirler” diyor. İbn Teymiyye ise, “ Mü’minler Cehennemden çıktıktan sonra, kâfirlerin azabı uzun zaman devam etse de ebedî değildir; bir gün sona erecektir” diyor. Zâhidü’l-Kevserî bu meseleyi ele almıştır.

Nitekim Muhyiddin İbnü’l-Arabî şöyle söyler: “Cehennemden asla çıkamayacak olan Cehennemlikler dört kısımdır: Birincisi; Nemrud, Firavun ve benzeri kimselerdir ki, Allah’a karşı rablık dava etmişlerdir. İkincisi; Müşriklerdir. Allah’a şirk koşanlardır. Üçüncüsü; Muattaladır; Allah’ın fiillerini kabul etmeyen; O’nu âtıl bırakan kâfirlerdir. Dördüncüsü ise münâfıklardır. İnsan ve cinlerden oluşan bu dört grup, Cehennemin asıl sâkinleridir; oradan asla çıkmayacaklardır. Cehennemde ebedî kalanlar -Allah’ın haklarında tayin ettiği- cezalarının müddeti bittikten sonra, artık ateşe karşı bir ünsiyet (alışkanlık) kazanacaklardır. Acıyı hissetme hassaları kaybolup; artık elemi, sızıyı, ağrıyı duymaz hâle geleceklerdir. Hatta uykuda olan birinin -rüyada- gördüğü türden hayalî bir lezzeti bile hissedebileceklerdir.” (Muhyiddin İbn Arabî, el-Fütûhât-ı Mekkiyye, y.y., Beyrut trs., I, 199 vd; III, 98, 99; IV, 327-328.)

İbn Teymiyye ise bâtıl görüşünü desteklemek için müstakil bir risale bile kaleme almıştır. Arada dağlar var. İbn Teymiyye, böylece ehl-i sünnetten çıkmıştır. İbnü’l-Arabî ise, Ehl-i sünnet’in bu hususta kabul ettiği iki görüşten, daha az sahih olanını kabul etmiştir.



Sual:
Şapka nasıl çıktı? Hangi kiliseden çıkmıştı?

Cevap;
İnsanlığın başından beri insanlar başlarını serpuş örtmüştür. Bugün şapka olarak bilinen serpuşun Hıristiyanlığın teslis itikadını sembolize edercesine üç köşeli olarak çıktığı, sonra bu hale dönüştüğü söylenir. (Bkz. Mahir İz, Yılların İzi) Nitekim Estergon Katedrali’nin kubbesinde -hâşâ- tanrı bu şekilde başında üç köşeli bir hâle olduğu halde resmedilmiştir.

Sual:
İçinde tapar gibi kelimeler geçen şarkıyı dinleyen küfre mi girer mi?

Cevap;
Niyete bakar. Kendisi böyle bir kararda değil ise, küfre girmez ise de böyle söylememeli ve böyle söylenen bir şarkıyı dinlememelidir. Tapmak, aramak, bulmak demektir. İbadet için tapınmak kelimesi kullanılır. Tapınmak yerine tapmak kullanılmaktadır. Daha ziyade aşırı sevmek mânâsına da kullanılıyor. Bu mânâ ile kullanana küfre düştü denilemez.

Sual:
Bir televizyon programında “Mi’râc gecesi Peygamber Efendimiz Allahü teâlâyı kendi derecesine göre görmüştür; yoksa mahlûk, yani yaratılmış olan, sonsuzu nasıl ihata edebilir?” denildi. Allahü teâlâya sonsuz demekle neyi kastettiler? Sonsuz büyüklüğünde demek de uygun bir ifade olur mu?

Cevap;
İmam Rabbani hazretleri Mektubat'ta diyor ki: “Muhammed aleyhisselâm, Allahü teâlâyı, mi’râcda gördü. Bu görmesi, dünyadaki baş gözü ile görmek gibi değildi. Allahü teâlâyı baş gözü ile bilinmeyen bir şekilde gördü. Fakat bu görmesi, madde âleminin dışında, yani âhiret âleminde oldu”. Allahü teâlâ sonsuz demek, sonu, başı olmayan, son, başlangıç gibi sıfatların mevzubahis olmadığı bir varlıktır, demektir.

Sual:
Alın yazısı, yani kader değişir mi? Ezeldeki takdir neyse o olur deniliyor. Ezeldeki takdir asla değişmez mi?

Cevap;
Kazâ ve kader, dua, sadaka, sıla-ı rahm gibi hayırlı ameller vesilesiyle değişebilir. Cenab-ı Hak, ilmine mahkûm değildir; dilerse kaderi değiştirir.

Sual:
İmam Rabbânî hazretlerinin Mektubat’ında İbrahim aleyhisselâmın dininin ve milletinin bütün diğer dinlerden ve milletlerden üstün olduğu, bunun için bizim peygamberimiz aleyhisselâm onun milletine uymak emir olunmuştur yazıyor. En üstün din İslâmiyyet değil midir? Bunun izahı nasıl olur?

Cevap;
Burada kasdedilen tevhid inancıdır. İbrahim aleyhisselam zamanında tevhid inancınan sahip ondan başka kimse kalmadığı için, sonra gelen bütün muvahhidler onun milletinde (yolunda) sayılır. Kur’an-ı kerim böyle diyor. Bunun etraflı cevabı, benim İslam Hukuku ve Önceki Şeriatler kitabında vardır.

Sual:
Şirk-i celî ne demektir?

Cevap;
Riyâ demektir. Yani amellerini Allah rızası için yapmamak, mesela başkalarına yaranmak için yapmak demektir.

Sual:
Kıyamette sadece yer mi değişecek? Yoksa 9 gezegenin hepsi değişecek mi?

Cevap;
Kâinat yok olacak. Yeniden yaratılacak. Hesap görüldükten sonra yine yok olacak.

Sual:
Akıl ve zekâ kader ile mi alâkalıdır? Bir insana kafası çalışmadığı için aptal deniyor; ama o kişi elbette daha akıllı olmak isterdi. Onun aptal olup olmaması onun elinde değildir. Bir insan âhirette "Eğer daha akıllı olsaydım, İslâma daha iyi uyardım" diyemez mi?

Cevap;
Herkese dünya ve âhirette ihsan edilen nimetler çerçevesinde muamele edilir.

Sual:
Mehdî’nin zuhuru hakkında tasavvuf büyüklerinin bazı keşifleri vardır. İmam-ı Rabbanî hazretleri kıyametin kopmasının hicrî 1500 ile 2000 yılları arasında olacağını keşif buyurmuştur. Kendisi ikinci bin yılın müceddidi olup, mehdî de üçüncü bin yılın müceddidi olacağına göre, daha Mehdî’nin ortaya çıkmasına zaman vardır. Bunları kimse bilemez. Dinin kaynaklarında, âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflerde Mehdî’nin ne zaman zuhur edeceği açıkça bildirilmemiştir. İmamı rabbani hazretleri hicri bin yılında geldiğine göre hazreti mehdi de kendi beyanına göre ondan bin sene sonra yani hicri iki bin senelerinde gelecektir. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin keşfine göre kıyamet hicri 1500-2000 arasında ise kıyametin hazreti mehdinin zuhurundan önce olması gibi bir durum ortaya çıkıyor. Acaba ben mi yanlış anladım?

Cevap;
İmamı Rabbani hazretlerinin keşfine göre Mehdi aleyhirrahmenin 1500-2000 hicri yılları arasında geleceği ve ardından da kıyametin kopacağı söyleniyor. Burada bir tenakuz yoktur. Mehdi ikinci bin yılın müceddididir. Bu mutlaka 2000 yılından sonra gelecek demek değildir.

Sual:
Sünneti beğenmemenin küfre sebep olduğunu ve takke kullanmanın sünnet olduğunu biliyoruz. Çevremizdeki nice kişiler "Takke Türklere yakışmıyor” diyor. Yukarıdaki kaideleri anlatıyoruz. Maalesef bu kanaatlerinde devam ediyorlar. Bunlara karşı muamelemiz nasıl olmalıdır?

Cevap;
Namazda başı örtmek sünnettir. Tembellikle başı açık kılmak mekruhtur. Bütün ilmihallerde yazar. Ecdadımız hep başını örtmüştür. Giyim kuşamda örfe bakılır. Bugün için takke ile örtmek âdettir. Yakışmak değil, dinin emirleri esastır. Sünneti beğenmemek küfrdür, ama böyle söyleyenlere hemen küfr damgası basılamaz. Beğenmedikleri sünnet değil, takkedir.

Sual:
Evde veya bir insana ait olan arazide cenaze namazı kılanları işittim. Bu bid’at değil midir? Cenaze namazı kılmak için belli bir mekân var mıdır?

Cevap;
Cadde, meydan gibi umumi yerlerde ve mülk arazide cenaze namazı kılmak mekruhtur. Zira birincide ammenin, ikincisinde hususi şahısların hakkı vardır. Cenaze namazını özürsüz camide kılmak tenzihen mekruhtur. Mescid-i Haram müstesnadır. Cenazeler için hazırlanmış olan ve içinde cenaze namazı kılınması mu’tâd bulunan hususî mescit ve namazgâhlar da müstesnadır. Nitekim şiddetli yağmur gibi bir özre mebni cenaze cemaat mescidi içine dahi alınabilir. Cenaze namazını mezarlıkta kılmak dahi lâyık olmaz. (Nimet-i İslam)

Sual:
Allahü teâlânın zâtî ve sübûtî sıfatları sonsuz deniyor. Gadab sıfatı gibi diğer bütün sıfatları da sonsuz mudur? Mesela merhameti sonsuz deniyor. Buradaki sonsuz ifadesi varlığı gibi ezelî ve ebedî olması mıdır veya merhameti çok büyüktür manasında mı yoksa er ikisi de mi?

Cevap;
Allahü teâlânın sıfatları, işleri, sonsuzdur demek, sonsuz var olacaklardır, demektir.

Sual:
Kişi öldükten sonra yaşanılacak şeyleri anlatan detaylı bir kitap tavsiye eder misiniz?

Cevap;
İmam Gazalî hazretlerinin Kıyamet ve Ahiret adlı kitabı ile İmam Şa’rânî'nin Muhtasar Tezkire-i Kurtubî kitabı faydalıdır. Her ikisi de Türkçeye tercüme olunup tab edilmiştir.

Sual:
Cuma hutbesinin bir kısmını Türkçe okuyan imamın kıldırdığı cuma namazına gidilir mi? Bid’at mı oluyor?

Cevap;
Cuma hutbesinin Arapça okunması vâcib; bir kısmının başka dilde okunması bid’attir. Tamamının başka dilde okunması hâlinde hutbe sahih olmaz. Bid’at, bir namazın sıhhatine engel değildir. Mecburen böyle okunmaktadır. Hâli mechul olan, yani küfre düştüğü yahud bid’at ehli (Şiî veya Vehhabi) olduğu bilinmeyen imama hüsnü zan edilir ve arkasında namaz kılınır. Vesvese ve suizan caiz değildir. Türkçe hutbe okunmayan câmi Türkiye’de yoktur.

Sual:
Mektûbat-i İmam-ı Rabbanî’de 260. mektubda “Allahü teâlânın fiilleri ve sıfatları zâtından ayrı değildirler. Ayrılıkları varsa zıllerdedir.”buyuruluyor. Başka bir ilmihal kitabında sıfat-ı sübûtiyye bildirilirken “Kendinden ayrı olarak, ayrıca vardır.” yazıyor. Bir diğerinde “Allahü teâlânın sıfat-ı sübûtiyyesi de, sıfât-ı zatiyyesi gibi kâdimdirler. Bu sıfatları da, zâtından ayrılmazlar. Yani sıfatları zâtının, kendinin aynı da değildirler, gayrı da değildirler.”diyor. Bir başkasında ise Ehl-i Sünnet itikadında olmak için lâzım gelen hususlar bildirilirken “Allahü teâlânın sıfatları vardır. Ve zâtından ayrıdır”diye bildiriliyor. Bu ifadelerin ayrı ayrı olması nedendir? Allahü teâlânın sıfatlarının zâtından ayrı olması veya olmaması ne demektir? Bu sıfatların mahluklara münasebeti olduğunu söylemek doğru mudur? Bu ifadeler hep aynı şeyi mi anlatmaktadır? Nasıl olduğuna iman etmek gerekir?

Cevap;
İfadeler arasında tezat yok. Allahü teâlânın sıfatı, zâtından ayrı değildir. Bu sıfatların görünüşleri, varlıklarda tecelli eder. Bu elbette Allahü teâlânın zâtından ayrıdır. Ancak bu ayrılık zıllerdedir (gölgelerdedir). Böyle olunca aynı da değildir, gayrı da değildir. Yani bu sıfatlar Allahü teâlâdan ayrı olarak da tecelli edebilir.

Sual:
Sitenizde kâfirlerin cehennemde kalacağı zamanı anlatan suali okuyunca çok şaşırdım ve kafamda soru işaretleri teşekkül etti. Acaba doğru anladım mı diye de şüphelenmekteyim. Yani birinci görüşe göre bütün kâfirler de mi cehennemden çıkacak? Öyleyse sonra cennete mi gidecekler, yok mu edilecekler? Yani bu husus nass ile açıkça bildirilmiş bir husus değil midir? Yani şüphe eden küfre düşmez mi? Ve açık değilse açık olan ve açık olmayan kısımlar tam olarak hangisidir? Bir keresinde fazla dinî bilgisi olmayan bir tanıdığım, ölen bir din düşmanı kâfir için "Allahü teâlânın onu affedip affetmeyeceğini bilemeyiz" demişti. Biz sözünün yanlış olduğunu söylediysek de adam ısrar etti. Ben de bu adamın küfre düşüp mürted olduğuna kanaat getirdim. Ama şimdi bu cevabı okuduktan sonra küfre düşmemiş olabilir diye düşündüm. Bu adam o zaman küfre düştü müdür?

Cevap;
Kâfirlerin de cehennemden çıkacağına itikad edenler vardır, ama bunlar Ehl-i sünnetin dışındadır. Evet, kâfirler cehennemde ebedî kalır diyorlar. Ama buradaki ebedîliği onlar çok uzun zaman olarak anlıyor ve “Bir gün gelir herkes cehennemden çıkarılır, yerde otlar biter” hadis-i şerifine dayandıkları için kâfir olmuyor, ama icma’dan ayrıldıklar için bid’at ehli oluyorlar. Ehl-i sünnetten bir fırka da, bütün kâfirlerin değil, Cenab-ı Hakk’ın irade ettiklerinin çıkacağını söylüyor. Ama müftabih (kabul edilmiş) görüş bu değildir. Kâfirler cehennemde ebedî kalırlar. Ehl-i sünnet, “Yukarıdaki hadis-i şerif Müslümanların âsileri içindir” der. Burada netice vermeye lüzum yoktur. Ehl-i sünnet ulemasının sözüne bakılır. Diğerleri de tekfir edilmez. İyi bilinmeyen hususlarda ileri geri konuşmak, başkalarına hüküm biçmek, müslümanın işi olmamalıdır. Bahsettiğiniz adam, dinin emirlerini hafife alarak söylemişse küfrdür, değilse, değildir. Buradaki malumat Ehl-i sünnetin aslî kaynağı olan Akide-i Tahavî’den alınmıştır.

Sual:
Söylediğimiz herhangi bir sözle küfre düşmüş olabiliriz diye her gün tevbe ediyorum. Bu hal vesvese midir ?

Cevap;
Beş vakit namaz kılan müslüman kolay kolay küfre düşmez. Bilmeden düşme ihtimaline karşı hadis-i şerifte bildirilen şu duayı okumalıdır: Allahümme innî eûzü bike min en üşrike bike şey'en ve ene a'lemu estağfirüke ve etûbü ileyk. Vesvese etmemelidir (İbni Abidin, Mürted bahsi).

Sual:
Ehl-i sünnet itikadında olan kişi, günahları da olsa, imanla ölürse, hiç cehenneme gitmeden doğrudan cennete mi gider?

Cevap;
Şefaat, mağfiret veya başka sebeple günahları affolmamışsa, günahı kadar cehenneme uğrar, sonra cennete girer.

Sual:
Erzeli ömür ne demektir? Yaşlılıkta bunamamak için ne yapmalıdır?

Cevap;
Ömrün en rezil hâli, yani ihtiyarlık meşakkati demektir. Hazret-i Peygamber ve onun yolundan gidenler, “ya rabbi, erzel-i ömürden sana sığınırım” duasını söylemişlerdir. Bunamamak için ilimle meşgul olmanın, çok Kuranı kerim okumanın faydalı olduğu bazı kitaplarda yazılıdır.

Sual:
Namaz kılmayan, içki içen bir kimsenin, küfre düşmesi an meselesidir deniyor. Neden böyle söyleniyor?

Cevap;
Ehl-i sünnete göre ameller imandan cüz değildir. Binaenaleyh büyük günah işleyenin, eğer bunun haram olduğuna inanıyorsa, imanı gitmez. Ancak günaha ehemmiyet vermeye vermeye, insanın imanı zayıflar. Yaptığını mübah görmeye başlar ve sonra neuzübillah küfre düşebilir..

Sual:
İçki haram mı, rüşvet haram mı gibi şüphe etmek, imanı götürür deniyor. Bir kişi içki içmenin, rüşvet ve fâiz yemenin uygun olmadığını bilse, ama hükmünün haram olduğunu bilmese, yine imanı gider mi?

Cevap;
Meşhur haramları bilmemek, dârülislâmda özür değildir. Şüphe ederse, hemen sorup öğrenmelidir. Dâülharbde bilmemek özürdür.

Sual:
Bazı firmalar mesela mamullerinde İsveç, İsviçre bayrağı gibi haçlı bayraklarını resmediyor. Böyle tişörtler imal ediyor. Bunları giymek küfrü gerektirir mi?

Cevap;
Giyilen elbise ve kullanılan eşyada hürmet makamında görünür haç işareti bulunması mahzurludur.

Sual:
Şaka maksadıyla papaz kıyafeti giyen imanını kaybeder mi?

Cevap;
Gayrımüslimlerin dinlerini sevdiği veya onlara meylettiği yahud İslâmiyeti aşağılamak için küfr alâmeti denilen haç, papaz külahı, zünnar gibi şeyleri kullanmak küfre sebep olur. Bu hususta şaka da ciddi gibidir.

Sual:
Fetâvâ-yı Hindiyye’de, “cemaatle birlikte sesli, Kâfirûn sûresini sonuna kadar okumak mekruhtur, çünkü bu bid'attir” denilmektedir. Müslümanların bazı sûre ve âyetleri beraber okumaları mekruh mudur?

Cevap;
Hayır. Mekruh (bid’at) olması muayyen hâle mahsustur. O da bunun bu şekilde okunmakla sevab elde edileceğine inanmaktır. Bu maksatla olmadıkça, beraber okumanın mahzuru yoktur.

Sual:
Bazıları kabristana gider, orada geceleyip, kabirdekiler için koyun keser ve çocuk ister. Bunun dinen hükmü nedir?

Cevap;
Koyun kesip sevabını kabirdeki mübarek zatın ruhuna hediye eder ve bu mübarek zatı vesile kılarak Allahtan çocuk ister. Böyle istigase ve tevessüle, yani dualarının kabulü için aracı yapmaya Ehl-i sünnet izin verir.

Sual:
Sitenizdeki bir cevap dikkatimi çekti: İslâmiyette mülkiyet hakkı masundur (dokunulmazdır) . Âyet-i kerimede buyuruluyor ki: “Herkes için çalıştığı kadarı vardır”. İnsanlar günaha girmeden, hak yemeden dilediği kadar kazanır; haram işlemeden dilediği gibi de harcar. Buna kimse karışamaz. Zengin olmak, mal kazanmak, refah içinde yaşamak suç değildir." Buradan sanki şöyle bir şey anlaşılıyor: İnsanlar çalıştığı oranda kazançları artar veya eksilir veya insanların rızkları sanki çok çalışma ile doğru orantılıdır.

Cevap;
Öyle bir netice çıkmıyor. Bahsi geçen ayet-i kerimedir. Kasdedilen, insan çalıştığından menfaat görür. Buna kimse müdahale edemez. Sen çalıştın ama bu senin hakkın değildir diyemez. İnsan çalışmayıp, mükafat beklerse, Allahı imtihan etmiş olur ve mükafat göremez. Çalışmayıp, hediye ile de mülk sahibi olunabiir. Prensip budur. Ama ayeti kerime mutlak değildir. Cenabı Hak hiç çalışmadan da mükafat verebilir.

Sual:
Günümüzde yaratmak kelimesi mahlûklara isnad edilerek çok kullanılıyor. Bu küfre sebep olur mu?

Cevap;
Yaratmak kelimesi umumiyetle yapmak manasına kullanılıyor. Pek "Allah yaratmaz, ancak kul yaratır" veya “Allah da yaratır, kul da yaratır” mânâsına kullanmıyor. Yaratmak kelimesini kullananlara, “Yaratmak Allah’a mahsustur” dendiği zaman, “Ben öyle demek istemedim, yapmak demek istedim” diyor. O halde bu niyetle kullanmak küfre sebep olmaz ise de dikkat etmeli, kullanmamalıdır.

Sual:
Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî’de geçen, "Sıfatlar ezelîdir, bunların eşyaya teallukları bağlantıları hâdistir" sözü ne demektir? Bağlantı ne demektir?

Cevap;
Yaratma sıfatı ezelîdir. Bir şey yarattığı zaman, o eşyaya taalluk etmiş oluyor. O eşya ezelde yok idi.

Sual:
Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî’de "Yalnız arşta ayna kabiliyeti vardır" deniyor, başka nesnelerde yok mudur? Arş bildiğimiz gökyüzü müdür?

Cevap;
Arş, (bize göre) varlık ve yokluk âlemlerinin arasında Allahü tealanın sıfatlarının tecelli ettiği mukaddes bir yerdir.

Sual:
Arş neden daha saf ve daha nurludur?

Cevap;
Sıfatullahın tecellisi sebebiyle.

Sual:
Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî’de II. Cilt 19. Mektupta "sünnet" kelimesi tek başına kullanıldığı için şeriat mânâsında mıdır? Öyle olunca burada kullanılan bid’at da itikaddaki bid’at midir?

Cevap;
Bid’at her zaman sünnettin zıddı değildir. Bid'at hem itikadda, hem amelde, hem âdette olabilir. Birincisi küfr veya haram, ikincisi tahrimen mekruh, üçüncüsü müah veya lâzımdır. Bid’at bir bütündür. Amelde bid’at de itikad ile irtibatlıdır.  Çünki sünnette yeri omayan bir şeyin dinden olduğuna itikad etmektedir.

Sual:
Fudayl bin İyad hazretlerinin “Bid’at sahibini gördüğünde yolunu değiştir” gibi sözlerini ana yola te’vil etmek gerekli midir?

Cevap;
Dârülislâmda böyle yapılırsa, bid’at sahibi uyanır, niye bana böyle yapıyorlar der, umulur ki kendindi ıslah eder. Dârülharbde veya fitne zamanında bu mümkün değildir. Yine de bid’at sahibinden kaçmalıdır ki kendisine zararı olmasın.

Sual:
Müslüman olmayan bir devletin bayrağını hürmetle öpmek küfr olur mu?

Cevap;
Hayır. Bayrak dinî bir alâmet değildir. Şimdi bütün ülkeler bu bakımdan aynıdır. Devletin dini olmaz. Her devletin ülkesinde Müslümanlar gayrımüslimlerle karışık yaşamaktadır.

Sual:
Peygamber efendimizin bir sözünün doğruluğundan şüphe etmeye, beğenmemeğe küfr deniyor. Peygamber efendimizden zelle denilen hususlar meydana gelmiştir. Bildiğim kadarıyla doğrulardan en doğruyu seçememek olarak ifade ediliyor. Bu zelleleri de beğenmemek küfr müdür? Zelle de olsa beğenmek imanın şartı mıdır?

Cevap;
Peygamber efendimizin söylediğinin doğruluğundan şüphe etmek de küfr deniliyor. Vahy ile bildirilenler elbette doğrudur. Bunlarda hata olmaz.

Sual:
Vahy ile bildirilen dışında Peygamber efendimizde aleyhisselâmın yanılma, yanlış söyleme ihtimali var mıdır? Her söylediği kat’i doğrudur diye mi itikad etmek lâzımdır?

Cevap;
Hazret-i Peygamber'in sözleri iki türlüdür. Birincisi vahy iledir. Bu da ya Kur’an-ı kerim, ya hadis-i şerif olarak tezahür eder. İkincisi ictihad iledir. Bunda yanlışlık ihtimali olabilir. Ama vahy ile düzeltilir. Hadis-i şeriflerden tevâtür ile bildirilenlere inanmamak imana zarar verir. Bunun dışındakilerin doğruluğuna inanmamak imana zarar vermez. Ancak beğenmemek tehlikelidir.

Sual:
Bazen dine dair bilemediğim, anlayamadığım hususlarda Ehl-i sünnet âlimleri nasıl bildirdiyse öyle iman ettim diyorum. Böylelikle küfrden kurtulur muyum?

Cevap;
Dinin emir ve yasaklarına uyan bir insanın küfre düşmesi beklenmez. Vesvese yapmamalıdır. Bilemediği, aklı ermediği hususlarda, Allahü teâlâ ve Resul-i ekrem nasıl bildirdiyse öyle inandım demek yetişir.

Sual:
Allahü teâlânın hikmeti sonsuzdur demek doğru bir ifade midir?

Cevap;
Her işinde sayısız hikmetler vardır, demektir.

Sual:
Mübarek isimlerin üzerine basmakta küfr tehlikesi olduğunu biliyorum. Mesela Kemal ve Fatih isimleri yazan ayakkabıların üstüne basmak da tehlikeli midir?

Cevap;
İslâm harfleriyle yazılmış mübarek kelimelerin üzerine hakaret kasdıyla basanın imanı tehlikeye girebilir. Bunun dışında İslâm harflerinin üzerine hakaret kasdıyla veya bu kasıt olmaksızın basmak uygun olmamakla beraber, küfr sayılmaz. Latin harfleriyle yazılanlar da bu meyanda ise de, hükmü daha aşağıdır. Çünki bu iki yazıdaki harfler birini tam olarak karşılamaz.

Sual:

Kitaplarda Eflatun’un teslise inandığı yazılıp kötüleniyor. Bazı yerlerde ise Eflatun’un tevhide inandığı söyleniyor. Bu iki bilgi arasında nasıl hüküm vermek gerekir?



Cevap;

İkisi arasında tezat yoktur. Eflâtun (Platon), Sokrates’in talebesidir. Sokrates aklı ile bir yaratıcının varlığını bulmuş ise de, madde ve ruha kadim diyerek sıfatlarında yanılmıştır. Bu ise bugün için sahih bir iman sayılamaz. Eflâtun felsefesi, her şeyi üçe böler. Meselâ edep, üç his kuvvetine dayanır: Ahlâk, akıl ve tabiat. Tabiat da, bitki, hayvan ve insan olarak üçe ayrılır. Eflâtun, esasta dünyayı yaratan kudretin tek olduğunu düşünmekle beraber, onun iki yardımcısı daha olabileceğini ileri sürmüştür. Bu da, teslîs (=üçlü tanrı) fikrinin doğmasına sebep olmuştur. Asırlar sonra Hıristiyan ilahiyatını tanzim edenler, yetiştikleri Eflâtuncu felsefe ekolünün tesiriyle, teslîs fikrini kabul etmiştir. Her ikisi de kendilerine bir peygamber tebliği kendisine ulaşmamışsa, ehl-i fetret hükmündedir. Nitekim İmam Rabbânî hazretleri, I. cild 259. Mektubunda bunu açıkça bildiriyor. Peygamber tebliği kendisine ulaşanların, Sokrates, Eflatun ve Aristo gibi felsefelerin inancını benimsemeleri, küfre sebep olur. İmam Gazalî gibi âlimler, felsefecileri reddederken, bunların imanî vaziyetlerinden ziyade, bunlar gibi inanmanın bugün için imansızlık olduğu hususu üzerinde durmuştur.



Sual:
Küfr alâmetlerinden kaçınmak ve gayrı müslimleri tahkir emek gerektiğini kitaplardan okuyoruz. Ancak mukaddes kitaplara iman etmek imanın şartıdır. Diğer kitaplar nesh edilmiş, yürürlükten kaldırılmıştır. Bunların tahrif edilmemiş, bozulmamış şekillerine inanıp hürmet etmek gerekmez mi? O halde, şimdi tahkir edilmesi emrolunan küfr alâmetleri, ya bozulmamış kitaplarda var ise, o zaman bunları tahkir, eski dinleri beğenmemek olup insanı küfre düşürmez mi?

Cevap;
Tevrat ve İncil’e inanmak, bunları mukaddes bilmek İslâmiyette imanın şartıdır. Kur’an-ı kerim, bugün elde bulunan kitapların tahrif edilmiş olduğunu söylemekle beraber, neresinin tahrif edildiği açıkça bilinmediği için bunlara yine de hürmet edilmesi emrolunmuştur. Öyle ki mesela abdestsiz tutulmaz. Üzerine basılmaz. Hazret-i Peygamber, Yahudiler bir dini bayramlarında Tevrat taşırken ayağa kalkmıştır. Hadis-i şerifte, “İsrailoğulları size bir şey naklederse, hemen kabul etmeyin; nesholunmuş olabilir; hemen red de etmeyin; hakikatin kendisi olabilir” buyurulmuştur. Küfr alâmeti, haç, zünnar, papaz külâhı gibi, gayrı müslimlerin sonradan dinlerine mâl ettikleri şeylerdir. Bunların tazimi, yasaklanmıştır. Bu alâmetleri de İslâmiyet bildirmiştir. Sıradan insanlar bunları tesbit edemez.

Sual:
Hıdırellez gününün aslı nedir?

Cevap;
Halk, Hızır ile İlyas aleyhisselâmın yerde ve denizde insanlara yardım etmek üzere dolaştığına, bu gün buluştuklarına, hatta mantar közleyip yediklerine inanır. Halk inanışıdır; dinî bir ciheti yoktur. Dinî cihet atfetmek doğru değildir, bid’at olur.

Sual:
Zamanımızda kâfir, bid’at ehli ve fâsıklara karşı tavrımız nasıl olmalıdır?

Cevap;
Herkese güler yüz ve tatlı dille davranmalıdır. Kimseyi kendisine düşman etmemelidir.

Sual:
Bazı âlimlere göre iman gidince ameller de gitmez. Tevbe istiğfar edince geri döner diye işittim. Doğru mudur?

Cevap;
Bir insan neuzübillah mürted olunca, amelleri gider. Tekrar imana gelince, amelleri gelir; ama sevapları gelmez. Hac böyle değildir, yeniden hac etmesi lâzımdır. Amel-i sâlih işleyen, beş vakit namaz kılan bir müslümanın mürted olması pek düşünülemez.

Sual:
Açıkça küfr olan bir şey için, acaba küfr müdür diye düşünmek, yani bilmemek küfr olur mu?

Cevap;
Dârülharbde açıkça küfr olan meşhur şeyleri bile bilmemek özürdür. Dârülislâmda ise, inanç ve amel hususundaki meşhur farzları bilmemek özür değildir. Bilmediği bir şey ile karşılaşınca, “Doğrusu nasıl ise öyle inandım” deyip geçmek gerekir.

Sual:
İnanılacak şeylerde, bilmemek ile inkâr farklı şeyler midir? "Günah işlediğimde Allahü teâlâ görüyor muydu?" diye soran sahâbî ile Allahü teâlânın gördüğünü inkâr eden kişi arasındaki fark nedir?

Cevap;
Cehl ile inkâr bazen aynı, bazen farklı hükümlere tâbidir. Dârülislâmda meşhur olmayan farzları bilmemek özürdür. Dârülharbde ise meşhur veya meşhur olmayan farzları bilmemek özürdür. İmkânı varsa, öğrenmediği için günaha girer. Ama inkâr böyle değildir. İnkârda kasıt vardır. Böyle soran sahâbî teşri (dinin gelişi) zamanında yaşamaktadır. Görüp görmediği böyle sorarak öğrenilir. Görüyor muydu sözü, tecâhül-i ârifâne yoluyla, “görüyordu biliyorum” mânâsına da gelir.

Sual:
İslâm dinine inanmayanlar öldükten sonra, bunlar için, "Belki tevbe etmiştir, küfrden vaz geçmiştir" demek boştur deniyor. Buna göre İslâmiyete çok büyük düşmanlıklar eden ve tevbe alâmeti olmayan belli bir kâfir için "Allahü teâlâ biliyor ki bu kâfir olarak öldü, cehennemliktir" denilebilir mi? Yani zâhiren kâfir olarak ölmüştür ama, gerçekte can boğaza gelmeden tevbe etmiş olamaz mı?

Cevap;
Şeriat zâhire bakar. Müslüman olduğuna dair bir bilgi olmayan kimseye gayrımüslim muamelesi yapılır. Şahitliği dinlenmez. Müslüman kızla evlenemez. Müslüman mezarlığına gömülmez. Müslümanla arasında miras olmaz. Ama Allah katındaki hâli bilinemez. Küfr üzere öldüğü açıkça bildirilen Ebu Leheb gibi şahıslar dışındakiler için kat’i olarak cehennemlik denilemeyeceği gibi, peygamberler ve Aşere-i Mübeşşere dışındakiler için de kat’i olarak cennetliktir denilemez. Cennetlik veya cehennemlik denmesi, zâhirî hâle dayanan bir zannı bildirir.

Sual:
Bazen sevmediğimiz düşman olduğumuz kişiler için bunu öldürmek lazım, bunun gibileri asmak, kesmek lâzım gibi laflar kullanıyoruz. Böyle söylemek mahzurlu mudur?

Cevap;
Haklı bir sebep yoksa, böyle sözler söylemek tehlikelidir. Dayağı hak etmemiş birisi dövüldüğü, ölümü hak etmemiş birisi öldürüldüğü zaman ne iyi olmuş diyenin imanı tehlikeye girer. Dilini tutmalıdır. Zulme rızâ zulm, zulmü beğenmek ise küfrdür.

Sual:
Fıkıh kitaplarının küfr bahsinde “toplanan vergiler sultanın mülkü sanmak küfr olur” diyor. Bu hüküm İslâm devleti için mi câridir?

Cevap;
Her çeşit devlette toplanan vergiler idarecilerin mülkü olmaz. İslâm devletinde beytülmâle, diğerinde hazineye aittir. Haksız toplanan vergiler ise lukatadır. Yani sahiplerine ait olmaya devam eder.

Sual:
Fıkıh kitaplarında şöyle diyor: “İman artar azalır demek küfürdür. Amma kemal yakin itibariyle olursa küfr olmaz. Bir kimseye sen mü’min misin deseler o da inşallah dese te’vil edemezse küfr olur”. Bu sözleri açıklar mısınız?

Cevap;
İnşallah Allah dilerse demektir. Burada eğer imanlı olduğunda şüphesi varsa küfr olur. Şimdi mü’minim ama, mekr-i ilahîden emin değilim; belki imanımı kaybedebilirim, son nefes mühimdir diyorsa küfr değildir.

Sual:
Geçenlerde katıldığım bir seminerde, seminer veren kişi, İslâmiyette telkin diye bir şey olmadığını, bunun diğer İslâm cemiyetlerinde de görülmediğini, bize mahsus bulunduğunu, bunun bir yozlaşma sayılacağını, âdetâ hocaların ölüye kopya verdiğini alaycı bir üslûp ile anlattı. Benim işittiğim ve okuduğum kadarıyla telkin meşru bir şeydir. Bunun hakikatini ve telkinin tarihçesini varsa kaynaklarıyla bildirir misiniz?

Cevap;

İmam Gazâlî, kıyâmet ve âhiret hallerini anlattığı Dürretü’l-Fâhire fî Keşfi Ulûmi’l-Âhıre adlı kitabında ve başka ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında hülâsaten şöyle anlatılır: Ölü kabirde uykudan uyanır gibi olur. Kabir yarılıp, Münker ve Nekîr adında iki sual meleği zuhûr eder. Ölüye yakın gelip: “Men rabbüke ve mâ dînüke ve men nebiyyüke”, yani Rabbin kimdir ve dinin hangi dindir ve Peygamberin kimdir? Diye sorarlar. Bunlara doğru cevap verirse, o melekler, onu Hak teâlânın rahmetiyle müjdeleyip giderler. Bundan sonra kıyametin kopacağı ana kadar cennet nimetlerine benzer bir şekilde kabir hayatını sürdürür. Doğru cevap veremezse, kabir azabına duçar olarak kıyamete kadar sıkıntı içinde bekler. Meyyit defnedildikten sonra, Salih bir kimse mezarın başında ölünün yüzüne karşı ayakta durup ölünün ve annesinin ismi ile telkine başlar. Meselâ Ey Ahmed bin Ayşe der. Sonra Allahü teâlânın büyüklüğünü ve ölümün hakikatini anlatan sözler söyler. Ardından kendisine sorulacak sualleri ve cevabını verir.
Sahabe-i kiramdan Said Ezdî hazretleri anlatıyor: Ebu Ümâme’nin yanına gittim. Ruhunu teslim etmek üzere idi. Bana şöyle dedi: Ey Said! Resulullah aleyhisselâm buyurdu ki, “Sizden biriniz vefat edip defnolunduğu zaman, biriniz başı ucunda dursun ve Ey filan bin filan! desin. Zira ölü duyar. Tekrar böyle desin. O zaman oturur. Ve tekrar böyle söylesin. Ölü, beni irşad eyle; Allahü teâlâ sana rahmet eylesin! der”. Siz de bana böyle yapınız. Bu hadis-i şerifin senedlerini İmam Sekâfî Erbaîn kitabında yazıyor.
Ölüye telkin vermek, kopya vermek demek değildir. Hadis-i şerifte, "Ölülerinize lâ ilahe illallah demeyi telkin ediniz!" buyuruluyor. Kopya vermek olsaydı, bunun da kıymeti olmamak gerekirdi. Burada telkin bir zikr olarak dirilere emredilmiştir. Telkinde bulunmak sünnet olduğuna göre, işitenlere de fayda verir. Ölü de bunu işitir. Bir kuvvet hâsıl eder. Mecmâ’ul-Enhür, Cevhere gibi fıkıh kitaplarında telkinin meşru olduğu bildirilmektedir. Birgivî Vasıyetnamesi’nde nasıl verileceği yazılmıştır. Ulemâ, çeşitli kitaplar yazarak telkîn vermenin sünnet olduğunu isbat etmiştir. Bunlardan biri Siyam âlimlerinden Mustafa bin İbrahim’in Nûrü’l-yakîn fî-Mebhasi’t-telkîn adlı eseridir. Hicrî 1345’te yazılmıştır. 1976’da İstanbul’da tab olunmuştur. Burada telkin vermeyi emreden ve Taberânî ile İbni Mende’nin rivayet ettiği hadîs-i şerîf vardır. Birgivî’nin Cilâü’l-Kulûb ve Âlûsî’nin Gâliyye adlı eserlerinde de “Resûlullah aleyhisselâm definden sonra telkin vermeği emreyledi. Kendisi de telkin verdi” diyor. Bunlar telkinin kopya olduğunu düşünmemiş de bu seminerci mi düşünmüş? Allah ölenin imanlı olup olmadığını bilmiyor da mı sorgu meleği gönderiyor? O halde bunu da inkâr etmek gerekmez mi? Hâdiseyi bu kadar basite irca eden bir kimse, ancak pozitivistlere aldanmış bir zavallı olabilir. Türklerden başka cemiyetlerde telkinin olmadığını söylemek de yanlıştır. Sadece Vehhabî inanışındakiler telkini inkâr eder. Çünki ruhun diriliğine inanmayıp, öldüğünü söylerler. Hadis-i şerif ile sâbit olmuş bir hâdiseyi göz göre göre inkâr etmek her baba yiğidin harcı değildir.



Sual:
Kur'an-ı Kerim'de Hazret-i Peygamber'e atfen söylenen "Allah seni affetsin" sözünü nasıl anlamalıyız?

Cevap;
Afallahü anke sözü, Allah bu yaptığından dolayı seni mesul tutmadı demektir. Nitekim Kur’an-ı kerimde afallahü amma selef, önceki yaptıklarınızdan Allah sizi mesul tutmadı sözü de bu mânâya gelir. Yoksa peygamberler masumdur; günah işlemekten korunmuştur. Ancak iki doğru ile karşılaştıklarında insan olmak hasebiyle en doğruyu seçme hususunda yanılabilirler. Bu ise hata veya kabahat değil, zelle (sürçme) olarak isimlendirilmiştir.

Sual:
İslâm dini hususunda alt yapı kazanacağım hangi kitapları tavsiye edersiniz?

Cevap;
İman-İtikad:
  • Kadızade Ahmed Efendi - Büyük Amentü Şerhi (Feraidü’l-Fevaid) (Berekat Yayınevi)
  • İmam Birgivî - Birgivî Vasiyetnamesi (Cevheretü’l-Behiyye) (Bedir Yayınevi)
  • Mevlana Hâlid - İman ve İslâm (İtikadname) (Hakikat Kitabevi)
  • Ömer Nasuhi Bilmen - Muvazzah İlmi Kelam
  • Ömer Nasuhi Bilmen - Eshabı Kiram Hakkında Müslümanların Temiz İtikadları
İbadet-Fıkıh:
  • Halebî İbrahim Efendi - Mülteka’l-Ebhur
  • Muhammed Esad - Dürr-i Yekta (Berekat Yayınevi)
  • Hacı Zihni Efendi - Nimet-i İslâm (Salah Bilici Kitabevi)
  • Ahmed Zühdi Paşa - Mecmua-yı Zühdiyye (Fazilet Yayınevi)
  • Kutbüddin İznikî - Mızraklı İlmihal (Hakikat Kitabevi)
  • İmam Şa’ranî - Mizanü’l-Kübrâ (Berekat Yayınevi)
  • Seyyidalizade Yakub - Şir’atü’l-İslâm (Berekat Yayınevi)
  • Sahihi Buhari Muhtasarı Tecridi Sarih ve Şerhi
Ahlâk-Tasavvuf:
  • İmam Gazalî - Kimya-yı Seadet (Bedir Yayınevi)
  • Erzurumlu İbrahim Hakkı - Marifetname (Bedir Yayınevi)
  • Ahmed Faruk Serhendî - Mektubat (Hakikat Kitabevi)
Tarih-Siyer:
  • İmam Kastalanî - Mevahib-i Ledünniye (Hikmet Neşriyat)
  • Altıparmak Mehmed Efendi - Peygamberler Tarihi (Mearicü’n-Nübüvve) (Berekat Yayınevi)
  • Nişancızade Mehmed Efendi - Mir’at-ı Kâinat (Berekat Yayınevi)
  • Ahmed Cevdet Paşa - Kısas-ı Enbiya (Bedir Yayınevi)
  • Yılmaz Öztuna - Büyük Türkiye Tarihi (Hayat veya Ötüken Neşriyat)
  • Thomas Walker Arnold - İntişar-ı İslam Tarihi
  • Will Durant - İslam Medeniyeti
  • Kadir Mısıroğlu - Hilafet


Sual:
Üzerinde Arap harfleri ile mübarek yazılar bulunan bir seccademiz var. Bunu yere serip namaz kılmamız caiz midir?

Cevap;
İbni Abidin Gusl bâbında diyor ki: Üzerinde «el-Mülkü lillah» (yani mülk Allah'ındır) yazılı yaygı ve saireyi yere yaymak ve kullanmak mekruhtur. Üzerinde insan sözü yazılı yaygı ve sairenin mutlak surette mekruh olmaması gerekir. Bazıları: «Harfleri ayrı yazılmışsa mekruhtur» demişlerdir. Birinci kavil daha uygundur. Bir âlim, gençlerin üzerinde Ebu Cehl leanehullah (Allahın laneti üzerine olasıca Ebu Cehl) yazılı bir nişan tahtasına ok attıklarını görüp men etmiş. Tahtanın yanına gittiğinde harflerin ayrı ayrı yazıldığını görmüş. Yine men etmiş. Seyyidi Abdülganî bunu şöyle izah eder: “Elifbâ harfleri Kur'an'dır. Bunlar Hud Aleyhisselâm'a indirilmiştir”.
Şu halde Arabî harflerle âyet-i kerime veya mübarek sözleri yere sermek, paralara basmak ne maksatla olursa olsun mekruhtur. Hakaret kasdı varsa küfr olur. Arabî harflerle insan sözünü yere sermenin mekruh olduğu ve olmadığı istikametinde iki kavil vardır. Başka harflerle yazılmışsa hükmü bundan daha hafiftir.

Sual:
Minarelerde vakti haber vermek için veya mübarek günlerde ışık yakmak câiz midir?

Cevap;
Vakti haber vermek maksadıyla ışık yakmak mekruhtur. Zira bunun için ezan meşru olmuştur. Mübarek günlerde ışık yakmak, mescidi kandillerle süslemek, mahya yakmak câizdir. Hazret-i Peygamber devrinde, Ramazan ayında Mescid-i Nebevî’de daha fazla kandil yakılırdı. İbni Âbidin der ki: Malının üçte birini Mescidü'l-Aksâ'ya vasiyet etse, bu câizdir ve mescidin tamirinde, aydınlatmasında ve benzeri şeylerde kullanılabilir. Bu, mescide vakfedilenden, mescidin kandil ve lambalarına sarfedilmesinin cevazını ifade ettiği gibi, vakfın geliri ile mescidde yakmak için yağ ve gaz almanın ve Ramazan ayında yakılan kandillere sarfedilmesinin de cevazını ifade etmektedir. (Vasiyet bâbı) Kandil, bayram gecelerinde minârelerde ve başka yerlerde fazla ışık yakmayı câiz görmeyen ulemâ da, bunu gösteriş kasdıyla yapılırsa veya vakfın parasını israf olduğu için men etmektedir. Şu halde, vakfın gelirinden olmamak şartıyla fazla kandil yakmak bunlara göre de câizdir.

Sual:
Hallac-ı Mansur ve Seyit Nesimî hakkında dinî olarak menfi şeyler söyleniyor. Bu kişiler hakkında nasıl düşünmek gerekir?

Cevap;
Birincisi vahdet-i vücudcu bir mutasavvıf olup, bu vesileyle söylediği sözler, zâhiren küfr olduğu için muhakeme edilip idam olunmuştur. İkincisi Hurufî zındıklarından olduğu gerekçesiyle idam edilmiştir. Sonradan tevbe ettiği rivayet olunur.

Sual:
Dârülislâmda meşhur din bilgilerini bilmemek özür olmadığına göre, meselâ cinnin varlığından veya rüşvetin haram olduğundan haberi olmayan câhil bir kimse küfre düşmüş olur mu?

Cevap;
Haramları bilmemek değil, bilince inanmamak küfrdür. Dârülharbde meşhur farz ve haramları bile bilmeden işlerse mesul olmaz. Dârülislâmda meşhur olmayan farz ve haramları bilmez ve işlerse mesul olmaz. Dârülislâmda meşhur farz ve haramları bilmemek özür değildir. Yani bilmeden işlese bile mesul olur. Ama inkâr etmedikçe küfre düşmüş sayılmaz. Çünki halk arasında öyle kimseler vardır ki, rüşvetin ne olduğunu bile bilmez. Kelâm kitaplarında Kur’an-ı kerime topluca iman etmek kâfidir, der. Dinin esasları amentüde bildirilmiştir. Bunu bilip iman etmek, mümin olmak için kâfidir. Tafsilat bilmek, imanlı sayılmak için lâzım değildir. Öğrenme imkânı olup da öğrenmemek yerine göre günah veya mekruhtur.

Sual:
Sitenizde icma’ ile kabul olunan bir hususu reddeden bid’at ehli olur diye yazıyor. Bir din kitabında ise “İcm⒠ile bildirilmiş olan bir şey, dinde zarurî olan şeylerden ise, yani câhillerin bile işittiği, her yere yayılmış bilgilerden ise, bu şeye inanmak da, uymak da farzdır. Böyle icmâ’a inanmayan kâfir olur" diye yazıyor. İzah eder misiniz?

Cevap;
Reddedenin bid’at ehli sayıldığı icma’, zaruri bildirilen şeyler üzerindeki icma’ değildir. Zaruri şeyler üzerindeki icma’, zaten âyet ve hadislerle kat’i bildirilmiş hususları teyid eden icma’dır. İnkârı küfrdür. Beş vakit namazın, zekâtın, orucun, haccın farziyeti gibi icma’lardır.

Sual:
Durup dururken 3 defa peşpeşe hapşırmak imanın sabit olduğuna alamet mi olur?

Cevap;
Aksırmak, önce söylenen sözün doğruluğuna alâmettir, denir.(Şir’atü’l-islâm)

Sual:
İslâmiyetin tebliğ edilerek ulaşmadığı insanlar, akılları ile bir ilahın olduğuna iman etmekle mi mükelleftir? Bugün meselâ Arjantin'de âdeten Hıristiyan olan bir köylü, hiç İslâmî tebliğe şâhid olmamış ve sadece bir kaç haberde Müslümanları terörist olarak görmüş ise, iman etmekle mükellef midir?

Cevap;
İmam Mâtüridî’ye göre hiçbir dinin tebligatı kendisine ulaşmamış insanlar, aklı ile bir yaratıcının varlığını bilmek zorundadır. Yoksa âhirette kurtulamaz. Ama amelden mesul değildir. İmam Eş’arî’ye göre peygamber tebligatı doğru bir şekilde ulaşmayan insanlar imandan da mesul değildir. Cehenneme gitmez. Bahsettiğiniz kişiler sadece bir yaratıcıya iman ile mükelleftir. Zira bir kişinin mesul tutulabilmesi için Müslümanlığı vasıflarıyla doğru bir şekilde işitmesi gerekir. Sadece ismini işitmek yetmez. Doğru bir şekilde işitip de, inad eder inanmazsa, kâfir sayılır.

Sual:
Namazında el açıp Hazret-i Ömer’e lanet okuyan Şiî’nin namazı bozulmaz mı? Böyle ifrata gidenlerin imanına şüphe ile bakmak doğru mudur?

Cevap;
Delilleri varsa küfre nisbet edilmezler.

Sual:
Bir müslüman kız, Almanya’da bir Hıristiyan ile veya başka dinden yahud ateist biriyle evlenip ayrılsa, bu kadının dinen hükmü nedir?

Cevap;
Müslüman erkeğin, Ehl-i Kitab (Yahudi ve Hıristiyan) bir kadınla evlenmesi mekruh olmakla beraber sahihtir. Müslüman bir kızın veya kadının, Ehl-i Kitab bile olsa, Müslüman olmayan bir erkekle evlenmesi câiz değildir. Hatta bu husus âyet-i kerime ile sâbit olduğundan, bu kız/kadın evlenmeye niyet edip karar verdiği anda mürted olur, İslâmiyetten çıkar. Sonra pişman olup tövbe ederse, imanını tazeleyebilir, ama o erkekle evli kalamaz. Bu erkek nikâhtan evvel Müslüman olursa, mesele yoktur. Evlendikten sonra Müslüman olursa, kadının yine tövbe edip imanını tazelemesi gerekir. Bu kadın dârülharbde yaşıyor ve bu hükmü bilmiyorsa, imanı gitmez. Ama nikâhı aslâ sahih olmaz. Zinâ günahına girmese bile, Müslüman olduğu halde bu hükümleri öğrenmediği için bunu öğrenmediği için günahkâr sayılır. Çünki dârülharbde farz ve haramları bilmemek özürdür.

Sual:
"Küfre düşme ihtimali üzerine iman tazelemek" ile "İmanın varlığından şüphe etmek" arasındaki fark nedir?

Cevap;
Küfre düşürdüğü üzerinde âlimlerce ittifak edilmeyen bazı söz ve işler vardır. “Yukarıda Allah var!” demek gibi. Bir de yanlış tevil edilirse küfre düşüren, doğru te’vil edilirse düşürmeyen söz ve fiiller vardır. Küfr alâmeti kullanmak, “Namaz kılmam” demek gibi. Bunlardan birini söylemek veya yapmak hâlinde imanı tazelemek tavsiye edilmiştir. İmandan şüphe ise, iman edilecek şeylere iman edip etmediği hususunda kalbinde sağlam bir kanaat teşekkül etmemesi demektir. “Cennet ve cehennem var diyorlar ama doğrusu tam inanamıyorum” gibi.

Sual:
Tecdid-i iman duası yaptıktan sonra, abdesti bozulmuş olur mu?

Cevap;
Küfre düşenin abdesti bozulmaz ise de imana gelince tekrar alması iyi olur. Tecdid-i iman, âdet olarak (ihtiyaten) yapılıyorsa, buna da gerek yoktur.

Sual:
Zekât emrine karşı çıktığı için tardedilen Sa’lebe, sahâbî midir? Böyle ise, fenâ makamına kavuşan imansız ölmez buyrulduğuna göre, sahâbî mürted olur mu?

Cevap;

Beydâvî, Râzî, Kurtubî gibi muteber tefsirlerde anlatıldığına göre, ibâdete olan düşkünlüğü sebebiyle "Mescid Güvercini" diye anılan Sa’lebe, malının artması için Resulullah aleyhisselâmdan dua etmesini istedi. Hazret-i Peygamber kanaat etmesini tavsiye buyurdu ise de ısrarcı oldu. Bu duanın bereketiyle çok zengin oldu. Malların idaresi sebebiyle önce mescidden kesildi. Zekât emri geldikten sonra, “benimle mi kazandınız” diyerek karşı çıktığı için mürted oldu. Bazı âlimlere göre Sa’lebe baştan beri münafık idi. Kendisi için Tevbe suresinin 76. âyet-i kerimesi nâzil oldu. Sebeb-i nüzûlünün başka başka olduğu da bildirilen bu âyet-i kerimenin gelişinden, Salebe’nin münâfık olduğu hükmünü çıkarmışlardır. Bu âyeti işitince zekâtını getirip yalvardı ise de Resulullah almadı ve “Sa’lebeye yazıklar olsun!” buyurdu.

Sahabe arasında başka Sa’lebe de vardır. Bunlardan birisi Salebe ibni Ebî Hâtıb Ehl-i Bedr’dendir ve Uhud’da şehid düşmüştür. Münâfık olan Sa’lebe, Hazret-i Osman zamanında vefat etti. (el-İsâbe)

Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî’de geçen ve “Allah, imanlarını geri almaz” meâlindeki âyet-i kerimeye (Bakara: 143) dayanan yukarıdaki söz, “Fena makamına kavuşanın, imansız ölmemek ihtimali yüksektir” demektir. Hiç kimse için imansız ölmemesi kat’idir denemez. Allah’ın, Sahâbe-i kirâmın hepsinden râzı olduğu Kur’an-ı kerimde bildirildiğinden ve ilahî sıfatların, ezcümle rızâ sıfatının ezelî ve ebedî olması iktizâ ettiğinden sahâbenin hepsinin Cennetlik olduğu söylenebilir. Fakat aşere-i mübeşşereden başkasının iman ile öleceği önceden bilinemezdi. Çünki, sahâbenin aralarına karışmış olan münâfıkları Resûlullah’dan başka kimse bilmezdi. Bu münâfıkların imansız gittiği, Resûlullahın vefatından sonra, sahâbe-i kirâmdan hiçbirinin mürted olmadığı, yani mürted olarak ölmediği tefsir ve tarih kitaplarında yazılıdır. Tek tek isim vererek şu cennettedir denemez. Bazı sahâbîler hakkında vârid olan hadîs-i şerifler ahad (tek kişinin bildirdiği) hadîs olduğundan, ulemâ bunlar zan ve temenni bildirir demiştir.



Sual:
Peygamber efendimiz "aleyhissalâtu vesselâm" vefat ettiği zaman 20 bin kişinin mürted olduğu doğru mudur? Zira Eshâb-ı kirâm "aleyhimürrıdvan" efendilerimizin hepsinin cennetlik olduğu bildiriliyor.

Cevap;
Bu meşhur bir hâdisedir. Hazret-i Peygamber’in vefatının ardından Arab kabilelerinden binlerce kişi mürted oldu. Zira iman kalblerine tam yerleşememişti. Ama sonra tevbe edip tekrar imana geldiler. Mürted olup tevbe etmeyenlerin vaktiyle münafık oldukları söylenmiştir. Âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflerin gelişinden Eshâb-ı kiramın cennetlik olduğu anlaşılıyor; ama kimin sahâbî olduğunu katiyetle bilmek mümkün değildir.

Sual:
Eş'arî mezhebinde iman artıp azalır mı?

Cevap;
Ehl-i sünnete göre iman artmaz ve eksilmez. Eş’arîye göre söylenen söz, imanın parlaklığının artması ve eksilmesi şeklinde tevil edilmiştir.

Sual:
"İman esasları, muhakkikîn yaklaşımı ile dört asla ircâ edilebilir ki, bunlar; Allah’a, âhirete, peygamberlere iman; bir de ubudiyet veya adalettir”. Bu söz Ehl-i Sünnete uygun mudur?

Cevap;
Ehl-i sünnete uygundur. Şer'î prensip de budur. Allah’a ve peygamberlere iman denince, kitaplar ve melekler arada aracı olduğu için bu iki esasa giriyor. Kader, Allahü teâlânın sıfatları içinde mütâlaa ediliyor. Geriye ubudiyet kalıyor ki bu da insanın niçin yaratıldığının izahıdır. Yani Allah var, melekler, kitaplar, peygamberler hak demekle iş bitmiyor. Kul ile rabbi arasında bir münasebet vardır. O da iman edip kulluk yapma münasebetidir. Kasdedilen budur. Muhakkikler denilen, yüksek kelâm âlimleridir. İmanın altı şartı, avamın anlaması için tafsil edilmiştir.

Sual:
Mehdi hakkında aktardığınız bir hadisi okudum. Mehdinin başı üstündeki bir buluttan seslenecek bir melekten bahsediyor. Allah aşkına, Allah'ın hiç peygamberine vermediği bu lûtfu başka bir insana verebileceğini iddia eden bu sözü peygambere atfedenlere uyarak nasıl bize yansıtırsınız?

Cevap;
Bahsettiğim husus bir hadis-i şerif ile sâbittir. Muteber din kitaplarında yazan hadis-i şeriflere itibar ederiz. Muhaddis değiliz. Bu hadis-i şerif, bizden çok yüksek hadis ve fıkıh âlimleri tarafından görülüp değerlendirilmiş ve kitaplara yazılmıştır. Müslümanın bundan şüphe etmekten Allah'a sığınması lâzımdır. Bu bir ahkâm hadisi değil ki haramı ve helali bildirsin. İbadetlerin faziletinde, ahbâr ve kısâsta, yani haber ve kıssaların izahında zayıf hadislere itibar edilmesi ilmî bir kaidedir.
Kaldı ki bu hadis-i şerifte bir üstünlük bildirilmiyor. Muhammed aleyhisselâm mucize gösterir. Mehdi gösteremez. Herkes Mehdi’nin gerçek olup olmadığını nasıl anlayacaktır? Bu bir kerâmettir. Ehl-i sünnete göre kerâmet haktır. Evliyânın kerâmeti, aynı zamanda Muhammed aleyhisselâmın mucizelerinden sayılır. Allah, Muhammed aleyhisselama vermediği bazı üstünlükleri İsa aleyhisselâma verdiğini Kur'an-ı kerimde bildiriyor. İsa aleyhisselam babasız doğmuştur. Diri bir şekilde göğe yükselmiştir. Annesi de bütün kadınların efendisi ilan edilmiştir. Bu, İsa aleyhisselamın, Muhammed aleyhisselamdan üstün olduğu şeklinde hiç anlaşılmamıştır.
Dinî hususlarda akıl yürütmek, kıyas yapmak doğru değildir. Nasıl bildirilmişse öyle inanmak bir vicdan meselesidir.

Sual:
Sokrates müslüman mıdır?

Cevap;

Sokrates aklı ile bir yaratıcının varlığını bulmuş ise de, ancak madde ve ruha kadim bilerek sıfatlarında yanılmıştır. Bu ise bugün için sahih bir iman sayılamaz. Sokrates'in tevhid inancına sahip olduğu eserlerinden anlaşılmaktadır. Zaten bu sebeple muhakeme edilip mahkûm olmuştur. Meşhur müdafaanâmesi Türkçe’ye de tercüme olunmuştur. Talebesi Eflatun ve onun talebesi Aristo da böyledir. Her üçü de kendilerine bir peygamber tebliği kendisine ulaşmamışsa, ehl-i fetret hükmündedir. Peygamber tebliği kendisine ulaşanların, Sokrates, Eflatun ve Aristo gibi felsefelerin inancını benimsemeleri, küfre sebep olur. Nitekim İmam Rabbânî hazretleri, I. cild 259. mektubunda diyor ki: “Ebû Mensur Mâtüridî ve yetiştirdiği büyükler, acaba neden Allahü teâlânın varlığını ve birliğini aklın yalnız başına bulabileceğini söylediler? Dağda, çölde yetişip de putlara tapanların, peygamberlerden haberi olmasa bile Cehenneme gideceklerini söylediler. Akılları ile bulmaları lâzım idi, dediler. Biz böyle anlamıyoruz. Bunların kendilerine, hakikat duyurulmadıkça, kâfir olmayacaklarını söylüyoruz. Bu haber de, peygamberler ile gönderilmektedir. Evet, Allahü teâlâ, aklı, doğru yolu bulmak için yaratmış ise de, yalnız başına bulamaz. Akla, o yol haber verilmedikçe, şiddetli azap yapılmaz.” Bir söz veya inanışın küfr olması ile buna inanan kimsenin küfre düşmesi, farklı zamanlarda farklı hükümlere tâbidir.



Sual:
Bugünki Hıristiyanlar teslise inandıkları için müşrik sayılır mı?

Cevap;
Hıristiyanlar, dinlerinin doğuşundan üçyüz yıl sonra teslise inanmaya başladılar. Çok küçük bir grup teslisi kabul etmedi. Hıristiyanlar, teslise inanmakla müşrik sayılmazlar. Nitekim “Îsâ, Tanrı değildir. Tanrının Peygamberidir. Ebedî olan tek tanrı, onu çok seviyor. Onun her istediğini yapıyor, yaratıyor. Bunun için herşeyi ondan istiyoruz, ona ve onu temsîl eden putlarımıza, bu niyet ile secde ediyoruz, yalvarıyoruz. Baba ve oğul, çok sevilen kimse demektir. Tanrının oğlu demek, tanrı onu çok seviyor demekdir” diyorlar. Böyle inananlara Ehl-i kitâb denir. Asr-ı Saadet’te Müslümanların temasta bulunduğu Hıristiyanlar da teslise kail idiler. Kur’an-ı kerîmde Nisâ sûresi, 171. Âyet-i kerîmede meâlen şöyle buyurulmaktadır: “Ey Ehl-i Kitâb! Teslisden vazgeçin!” Görülüyor ki, teslise inanan Hıristiyanlar, Ehl-i kitab olarak kabul edilmektedir. Îsâ aleyhisselâmda veya herhangi bir mahlûkta ulûhiyyet sıfatı bulunduğuna inanan, meselâ, “O da, ebedîdir. Herşeyi yoktan var ediyor” diyen müşrik olur.

Sual:
Çocuk Esirgeme Kurumu bayrağının, İsrail bayrağına benzemesinin sebebi nedir?

Cevap;
Altı köşeli yıldız, Davud aleyhisselâmın mührüdür. Sonra Süleyman aleyhisselâma intikal etmiştir. Altı köşesinde altı peygamberin ismi yazılıydı. Çocuk Esirgeme Cemiyeti kurulduğunda, daha İsrail ortada yoktu. Fas bayrağı da buna benzer. Bu işaret İslâmiyette de muhteremdir. Câmilerde ve elbiselerde Selçuklulardan beri çok kullanılan bir motiftir. Halk kültüründe kudret ve bereketi sembolize eder. Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin bayrağına da aynı maksadla konulduğunu zannediyorum. Mühür kimdeyse Süleyman odur tabiri meşhurdur. Siyonistler 1948'de devlet kurarken, kendilerine isim ve sembol aradılar. En kudretli hükümdarları Davud aleyhisselamın mührünü Kızıldeniz ile Şeria nehrinin ortasına koyarak sembol aldılar. İsim olarak da soy isimlerini, Yakub aleyhisselamın lakabı olan İsrail'i aldılar. Bu sebeple altı köşeli yıldıza ve İsrail kelimesine antipati duymanın mânâsı yoktur.

Sual:
Dinler arası diyalog hakkında nasıl düşünmelidir?

Cevap;

Diyalog, karşılıklı konuşma mânâsına gelip, monologun zıddı olduğuna göre, karşıdakinin haklarına hürmet ve müsamaha göstermek demektir. Böyle ise İslâmiyete uygundur. Nitekim Kur’an-ı kerimde “Sizin dininiz size, benim dinim bana” buyurularak diyalogun en mükemmel şekli beyan edilmiştir. Ancak diyalogdan anlaşılan dinlerin hükümlerini birbirine karıştırmak, hatta daha ileri giderek dinleri birleştirmek ise, bu câiz görülmemiştir. Ancak muhtelif dinlere mensup din adamı ve ferdlerin diyalog kurarak bir araya gelmeleri, dünya barışı, ateistlik ve pozitivizm cereyanına karşı mücadele, çevre gibi insanlığın tümünü alâkadar eden mevzularda müşterek hareket zemini teşkil etme bakımından faydalı olur.
Bütün din mensupları, kendi dinlerinin en doğru ve mükemmel olduğuna, diğer din mensuplarının delâlette olduğuna inanır. Bunların kendi dinlerine girmesini ister. Hıristiyan inancına göre, vaftiz olmadan ölen kimse, Hristiyan çocuğu olsa bile zaten Cennet’e giremez. Yahudilik, Hıristiyanları mutlak cehennemlik görür; tevhid inancı sebebiyle “Nuhî müminler” saydığı Müslümanların Cennet’e girebileceğini söylese bile; Musa aleyhisselâmdan uzakta, aşağı bir mevkide kalacağına inanır. Bu sebeple İslâmiyetteki, gayrımüslimlerin Cennet’e giremeyeceği inancını yadırgamak doğru değildir.  İslâm inancına göre, Müslüman olmayanlar, aslâ Cennete giremez. Kiliseleri sahih mabed, ibadetleri sahih ibadet görülemez. Hatta Müslümanların ibadetlerinde gayrımüslimlere benzemesi şiddetle yasaklanmıştır. Ama dünyada, dinlerine, canlarına, mallarına, hâsılı hak ve hürriyetlerine ilişilemez. Hatta bunları muhafaza etmek, İslâm devleti veya cemiyetinin, hatta her Müslüman ferdin dinî vecibesidir. Kur’an-ı kerimde “Allahü teâlânın katında gerçek din İslâmdır” buyularak bu esasa işaret edilmiştir. Hazret-i Peygamber zamanında Hıristiyan ve Yahudilerden Müslümanlığa girenler oldu. Hazret-i Peygamber bunlara, “Hayır, sizin Müslüman olmanıza gerek yoktur. Siz zaten İbrahimî bir dine mensupsunuz” dememiştir. Hatta Hıristiyan iken Müslüman olan Temîm Dârî’ye “Boynundaki haçı çıkar ve at!” emrini vermiştir. Kur’an-ı kerim, Ehl-i kitaba, diğer gayrımüslimlere nisbeten daha mümtaz bir mevki tanır. Ama ellerindeki mukaddes kitapların tahrife uğradığını, dinlerinin makbul görülmediğini açıkça ifade eder. Yahudi ve Hıristiyanların, hâlihâzırdaki inançları ile mümin sayılıp Cennetlik olduğuna inanmak, İslâm inancına açıkça aykırılık teşkil eder. Ehl-i kitabın bu hâliyle ebediyen necattan uzak olduğunu, Beyyine sûresi beyan eder. “Lâ ilâhe illallah diyen Cennet’e girer” hadîs-i şerîfi, Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği şekilde, zât ve sıfatlarıyla Allah’a inanan kimse Cennet’e girer demektir. Bu ise Muhammed ve önceki bütün peygamberlere (aleyhimüsselâm), meleklere, önceki mukaddes kitapların hepsine, âhiret gününe, kadere, dinin açık emir ve yasaklarının hepsine inanmak demektir.



Sual:
Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî’de, “İhâta eden zât-ı ilahî değildir; Allahü teâlânın ilmidir” dendikten sonra,  "Allahü teâlâ, herşeyi ihâta etmiş, kaplamıştır ve herşeye yakındır ve herşeyle berâberdir. Fakat, bizim alıştığımız ve anladığımız, evliyânın keşf ile, müşâhede ile anladığı ihâta, kurb ve maiyyet gibi değildir. Bunlar, Ona lâyık değildir. Zirâ, zavallı mahlûkların hiçbiri, Onu ve sıfatlarını ve fiillerini anlayamaz, bilemez. Anlamadan inanmak lâzımdır. Allahü teâlânın, herşeyi ihâta ettiğine ve herşeye yakın olduğuna ve herşey ile beraber olduğuna inanırız. Fakat, bu ihâta, kurb ve maiyyetin, ne demek olduğunu bilemeyiz. İlmi ihâta etmiştir, ilmi yakındır, demek, Kur’ân-ı kerîmin açık olan mânâsını çevirmek demektir. Biz, böyle mânâlar vermeği doğru bulmuyoruz" deniyor. Bu benim kafamı karıştırdı. Sıradan bir müslümanın bu husustaki itikadı nasıl olmalıdır?

Cevap;
Kur’an-ı kerimde Allahü teâlâ için el, yüz, ihâta etmek, istivâ etmek gibi fiiller zikredilir. Bunlar müteşabih âyetlerdir. Mânâsını ancak Allah bilir; insanlardaki uzuv ve fiillere benzeterek tefsir etmek doğru değildir. Bazıları bu âyet-i kerimelere istinaden Allahü teâlâyı insana benzettiği ve cisim olduğunu söylediği için, İmam Gazâlî gibi sonra gelen bazı âlimler, bunları ilim, kudret, rıza gibi manevî hallerle tefsir etmiştir. Ama önceki âlimler, “Bunları izaha gerek yoktur. Müteşâbihtir. Mânâsını biz bilemeyiz. Böyle olduğuna inanırız, nasıl olduğunu bilmeyiz demek daha doğrudur” demişlerdir.

Sual:
Eflâtun’a İsa aleyhisselâmın tebliği ulaştığı, ama kibrinden kabul etmediği söyleniyor. Doğru mudur?

Cevap;

Bu ifade İmam Rabbânî hazretlerinin Mektubat’ında geçiyor. Burada yüksek akıl sahiplerinin bile aklıyla Allahü teâlâyı bulmalarının imkânsız olduğu, bir peygamberin bildirmesine ihtiyaç bulunduğunu anlatmak için bu misal verilmiştir. Ama İsa aleyhisselâmın tebliğinin Eflâtun’a ulaştığı kat’i değildir. Eflâtun milâddan üçyüz sene evvel yaşamıştır. İsâ aleyhisselâm ise tarihçilerin tesbitine göre Eflâtun’dan üç yüz sene sonra yaşamıştır. İsâ aleyhisselâm ile aynı çağda yaşadıklarına dair rivâyeti zayıftır. İsâ aleyhisselâm üç sene peygamberlik tebliğinde bulunduktan sonra göğe yükseltildi. Kendisine inananlar çok azdı. İsevî dini, İsa aleyhisselâmın yaşadığı Filistin havalisinde bile çok sınırlı bir yayılma imkânı buldu. İsâ aleyhisselâm dünyada iken Yunanistan’da işitilmesi muhaldir. Eflâtun’un işittiği başka bir peygamber olabilir. Öyle bile olsa tebliğinin tam olarak kendisine ulaştığı belli değildir.

 



Sual:
Polonya’da tarih doktorası yapan bir Azerî genciyim. Orhon Âbidelerinde şöyle bir ifade geçiyor: "Tanrı tek tanrıda bulmuş Türk Bilge Kağan". Bu ne demektir? Avrupalı bazı tarihçiler Şah İsmail’in de bu yolda bir tavrının olduğu ve bunun Pers siyasî kültüründe Şehinşah (Şahlar şahı) denilen Kisrâların, Antik Mısır ve Bâbil’de olduğu gibi, kendisini yeryüzü tanrısı olarak görmesi geleneğine dayandığını söyler. Azerî tarihçiler ise Safevîlerin Türk Devleti olduğunu ispat için, eski Türk geleneğinde hakanın Tanrı kadar kutsandığını söyler ve bunun için Orhon âbidelerindeki o yazıyı kullanır. İşin aslı nedir?

Cevap;
“Tengri kimin tengri bolmuş Bilge Kağan” demek, bir olan Tanrı'nın kendisi gibi başkalarına benzemeyerek yarattığı ve kut verdiği, yani insanları idare hak ve vazifesini yüklediği kimse demektir. Eski Türk siyasî geleneğinde kaderin tahta çıkardığı hakana, Tanrı’nın kut verdiğine inanılır. Bu sebeple hakana itaat, tanrıya itaat; ona isyan, Tanrı’ya isyan demektir. Bu, bütün monarşilerde, hatta İslâm siyasî kültüründe de aşağı yukarı böyledir. Yoksa hakanın Tanrı olduğu veya Tanrı’dan parça olduğu yahud kendisine tapınılacağı gibi bir inanç eski Türklerde yoktur. Antik devirde, kralların tanrı olduğu ifadesi de bence yanlış anlaşılan bir ifadedir. Bu cemiyetlerde, aklı başında insanlar vardı. Ölümlü ve âciz bir varlığı tanrı olarak kabul edeceklerine inanmak abartılı olur. Bu, kralların tanrının iradesinin tecellisi olduğu ifadesinin, yanlış anlaşılmış veya dejenere edilmiş hâli olsa gerektir.

Şah İsmail’in böyle bir tavrı olduğuna dair kat’i malumat olmamakla beraber, Dehnâme adlı eserinden, kendisini Hazret-i Ali’nin yeryüzündeki tecellisi olarak gördüğü anlaşılıyor. Bu ise hulûl itikadı ile izah edilir. Şiîliğin gulât denilen aşırı kollarında, Allahü teâlâ’nın Hazret-i Ali’ye hulûl ettiği, içine girdiği, basit tabirle Hazret-i Ali şeklinde göründüğüne dair bir itikat vardır. Daha sonra Hazret-i Ali’nin ruhu, bazı seçkin kişilerde tecelli eder. Mesela Fâtımî hükümdarı Hakîm kendisini böyle görmekteydi. Şah İsmail’in de bu itikada olduğu anlaşılmaktadır. Bu itikadın Yahudilik ve Hıristiyanlık’ta misalleri olduğu gibi, eski Hind felsefesinden dünyaya yayıldığını söylemek mümkündür. Hulûl itikadı, İslâmiyet’e açıkça aykırıdır. Şirk sayılır.

Üstelik Şah İsmail Türk değil, Kürd aslındandır. Ama kendisi Arablık, hatta seyyidlik iddiasında idi. Ama Safevî Devleti, Akkoyunlu Devleti’ni yıkıp, mirasına konduğu ve teb’asının da ekersisi Türkmen olduğu için Pers değil, daha ziyade Türk siyasî geleneklerinin tesirini taşır.

Sual:
Piyasada İngiliz Casusu'nun İtirafları adında bir kitap dolaşıyor. Bunun orijinalinin bulunmadığı, Hüseyin Hilmi Işık tarafından kurgulanıp yazıldığı söyleniyor. Doğrusu nedir?

Cevap;

Cevab: İngiliz Casusunun İtirafları adıyla Türkiye'de neşredilen kitap, Suudi Arabistan'da Vehhabiliğin doğuşunda İngiliz gizli servisinin rolünü anlatan bir hatıra kitabıdır. Bu hatıralar, ilk önce Alman gazetesi Spiegel’de, sonra da meşhur bir Fransız gazetesinde tefrika edilmiştir. Lübnanlıbir doktor tarafından Arapça'ya tercüme edildi. Hüseyin Hilmi Işık'ın 1990'da neşrettiği nüsha, bundan tercüme edilmiş ve ilâvelerle zenginleştirilmiştir. Kitabın ortaya çıkışı, 1990'dan çok öncelere dayanır. Bilahare Arabca'dan Farsça'ya, “Memoirs of Hempher, The British Spy to the Middle East” adıyla İngilizceye ve diğer dillere tercüme edilmiştir. Vehhabî mezhebi mensuplarının ve Suudi Arabistan’ın kendileri aleyhindeki neşriyata karşı çıkmaları gayet tabiîdir. Kitabın orijinalitesinin isbatı şu an için mümkün olmasa bile, anlatılan hâdiselerin tarihî ve aktüel gerçeklere uygunluğu bakımından söylenecek söz yoktur.



Sual:
313 resul ve 104 kitap olduğuna göre, bu resullerin her birine kitap gelmemiş midir?

Cevap;
Gelmemiş olabilir. Cebrail aleyhisselam gelip emir ve yasakları sözlü olarak bildirebilir.

Sual:
Sadece Muhammed aleyhisselâm mı hem insanlara hem cinlere peygamberdir?

Cevap;
Cin suresinde bahsedilen cinlerin Musa aleyhisselâma tâbi olduğu anlaşılmaktadır.

Sual:
Cinden peygamber gelmiş midir?

Cevap;
Cinden peygamber gelmesi ihtilaflı olmakla beraber gelmediği kuvvetlidir.

Sual:
Hazret-i Meryem için peygamberdir diyen var mıdır?

Cevap;
Hazret-i Meryem ve Musa aleyhisselâmın annesi için peygamberdir diyen âlimler vardır. Eş’arî mezhebine göre kadından peygamber gelmesi câizdir.

Sual:
İslam ve iman aynı şeyler midir?

Cevap;
Aynıdır. Fakat bazen iman, İslâm dinine inanmak, İslâm ise müslümanların hâkimiyetini kabul etmek mânâsına kullanılır. Nitekim bedevî Arablara hitaben “İman ettik demeyin, İslâm olduk deyin!” mealindeki âyet-i kerimede böyledir.

Sual:
İmam Birgivî’nin Ziyâretü’l-Kubûr adlı kitabında kabir ziyareti hususunda Ehl-i sünnete aykırı görüşler ileri sürdüğü doğru mudur?

Cevap;
Birgivi'ye izafe edilen Ziyâretü'l-Kubûr risâlesi, Hanbelî âlimlerinden İbnü Kayyımi’l-Cevziyye’nin İğâsetü’l-Lehfân kitabının hülâsası mahiyetindedir. Birgivî’nin İbnü Kayyım’a, belki de Hanbelî mezhebinden bir âlime atıfta bulunduğu tek kitaptır. Dr. Huriye Martı adında bir arraştırmacı, Birgivî Mehmed Efendi – Hayatı, Eserleri ve Fikir Dünyası adlı eserinde (2. Baskı, Ankara, 2011, s. 65, 97) risâlenin Birgivî’ye aidiyetinin şüpheli olduğunu söylüyor. Bir asır sonra ortaya çıkan ve gûyâ bid’atlerle mücadelesiyle tanınan Kadızâdeliler tarafından Birgivî’ye nisbet edilmiş olması muhtemeldir. Son zamanlarda yapılan araştırmalar bunu göstermiştir. Nitekim risâlede, Birgivî’nin te’lif tarzına muhalif olarak iktibaslar sayfalarca sürmekte ve bazen aynı cümle defalarca tekrar edilmektedir. Diğer kitaplarında ismi geçen ve elinin altında bulunan klasik Hanefî kitaplarına bu risâlede atıf yapılmamıştır. Bu, Hanefî mezhebine sıkı bağlılığı ile bilinen Birgivî’nin tarzına uymaz. Ayrıca, risâlenin te’lif tarihi belli olmadığı gibi, müellif ve eserlerinin tanıtıldığı el-Ikdü’l-Manzûm, el-Aylemü’z-Zâhir, Keşfü’z-Zunûn ve Hadâiku’l-Hakâik gibi eserlerde Birgivî’nin eserleri arasında zikredilmemiştir. Kitabın orijinal nüshası da elde bulunmamaktadır. Ömrünün sonunda kaleme aldığı et-Tarikâtü’l-Muhammediyye’de bahsi geçen mevzuların teferruatı için diğer risâlerini kaynak gösterirken, kabir ziyareti hususunda ne Ziyâretü'l-Kubûr risâlesine, ne de İbni Kayyım’ın eserine atıfta bulunulmaktadır. Birgivî'ye atfedilen “Ölüleri anmak için yapılan âyinlere, şefaat istemek için mezar ve türbeleri ziyaret etmeye” dair fikirler, et-Tarikâtü’l-Muhammediyye, Ahvâlü Etfâli’l-Müslimîn ve Vasiyetnâme gibi kitapları tedkik edildiğinde, İbn Teymiyye ve talebesi İbn Kayyım gibi aşırılıklarıyla tanınmış âlimlerden ayrıldığı görülmektedir. Birgivî, bid’atlardan kaçınma hususunda şiddetli tavır gösteren bir âlimdir. Ama onun çok tutulan eserlerinde kabir ziyaretini, istigâse ve tevessülü yasaklayan bir kelime yoktur. Ancak kabir ziyaretinde cahil halk tarafından yapılan aşırılıklara ve işlenen bid’atlere dikkat çekilmektedir.

Sual:
Cuma, sahur ve cenâze için salâ vermek caiz midir?

Cevap;
Cuma salâsı âdeti Mısır’da başlamıştır. Hicrî 700 senesinde Mısır Sultanı Melik Nâsır bin Mensûr, Cuma ezânından önce minârelerde salât ve selâm okutmuştur. Sabah salâsı çok eski bir âdettir. İsrâîl Peygamberleri, sabah ezânından önce tesbih okurlardı. Eshâb-ı kirâmdan Mesleme bin Muhalled, Mısır’da vâlî iken, Hicrî 58 senesinde, Halife Muaviye’nin emri ile ilk minâreyi yaptırıp, müezzin Şerhabîl bin Âmir’e sabah ezânından önce salât verdirdi. (Mir’at-ı Haremeyn). Ezândan sonra salât ve selâm getirmek, ilk olarak Hicrî 781 veya 791 senesinde Mısır’da Sultân Nâsır Salâhüddîn’in emri ile başladı. Sonra Cuma günü de okundu. On sene sonra akşam namazının ardından getirildi. Sonra Cuma ve pazartesi geceleri akşam namazı akabinde okundu. Şam'ta buna tezkir derler ki, cuma günü öğle ezanından önce okunan salâ gibidir. Bu bid’at-ı hasenedir. (İbni Âbidin). Hanefîlerin yaşadığı memleketlerde Cuma gecesi yatsıdan evvel; Şâfiî memleketlerinde ise ezanın hemen ardından getirilir.
Cenâze salâsı hakkında ise ihtilâf olundu: Bazı âlimler “Cenâze olduğunu bildirmek için minârelerde salât okunması muteber kitaplarda yazılı değildir. Şu halde bid’atdir. Okutmamalıdır” demiştir. Buna mukabil İmam Şa’ranî Uhûdü’l-Kübrâ kitabında Abdullah bin Mes’ud’dan naklen ölü için salâ vermenin mahzurlu olmadığını söylüyor. Mısır Başmüftüsü Bahîtül-Mutiî, Ahsenü’l-Kelâm kitabında, salânın cevazına delil gösteriyor. Ölünün ardından salâ verilmesi, cenâze için cemaatin toplanmasını temin maksadına matuftur. Nitekim Hindiyye’de der ki: Ölen kimsenin, akrabalarına ve komşularına ölümünü haber vermek müstehabdır. Böylece, onlar o kimsenin, cenaze namazını kılarak ve ona dua ederek, hakkını eda etmiş olurlar. Cevheretü'n -Neyyire'de de böyledir. Bazı âlimler, bir şahsın ölümünü ilan için, sokakta bağırmayı kerîh görmüşler; bazıları ise, bunda bir beis görmemişlerdir. Serahsî'nin Muhît'inde de böyledir. İbni Abidin Cenaze bahsinde "Öldüğü, komşularına ve yakınlarına bildirilir. Ölen kimse âlim veya zâhid yahut kendisiyle teberrük olunan bir zat ise bazı müteahhirîn âlimleri, cenazesi için sokaklarda ilân yapılmasını iyi görmüşlerdir. Lâkin bu iş onu büyüterek yapılmamalıdır" der. Seyyid Abdülhakîm Efendi, Sefer-i Âhiret Risâlesi’nde, “Vefâtın i’lâm ve işâasına be’s yokdur (Ölümün bildirilmesi ve yayılmasında mahzur yoktur] demektedir.

Sual:
Cuma namazında hatib minbere çıkmadan evvel müezzinin yüksek sesle “İnnallahe ve melâiketehu..” âyet-i kerimesini okuması bid’at mıdır?

Cevap;
İhtilaflıdır. Dürrü’l-Muhtâr’da diyor ki: İmam Ebu Hanîfe, imam hutbe okumak üzere minbere çıktıktan sonra konuşmayı mekruh görür. İmameyn’e göre, hutbeden evvel veya sonra konuşmakta beis yoktur. Bu izaha göre mutad terkıyye İmam-ı A'zam'a göre mekruh, İmameyn’e göre mekruh değildir. İbni Âbidin burayı şerhederken diyor ki: Mutad terkıyyeden murad; “İnnallâhe ve melâiketehü yusallûne ale’n-nebiyy, yâ eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi ve’s-sellimû teslîm┠[Şüphesiz Allah ve melekler Nebi’ye salât ederler. Öyleyse ey iman edenler, siz de ona salât ve selâm ediniz!] âyet-i kerîmesi ile müttefekun aleyh olan “Cuma günü imam hutbe okurken arkadaşına sus dersen muhakkak gevezelik etmiş olursun” meâlindeki hadîs-i şerifi okumaktır. Allâme İbni Hacer Tuhfe namındaki eserinde bunun bid'at olduğunu söylemiştir. Çünkü ilk devirden sonra ortaya çıkmıştır. Bazıları “Lâkin bu bid'at-i hasenedir. Zira âyet-i kerime herkese mendub olan salât ve selâmı çok yapmaya teşvik etmektedir. Bâhusus bugün bu çok lâzımdır.” demişlerdir.

Sual:
“Zâni, zinâ ederken; içkici, içki içerken; hırsız, çalarken mümin değildir” hadis-i şerifi, günah işleyenlerin imanını kaybedeceğini mi göstermektedir?

Cevap;
Kâmil iman sahibi olmadıklarını gösteriyor. Ehl-i sünnet itikadına göre inkâr edilmediği müddetçe günah işlemek imanı gidermez. Ama zayıflatır.

Sual:
Nazar boncuğu takmak, şirk midir?

Cevap;
Hayır. Göz önce buna bakınca, zararlı şuaları alır, inşallah nazar değmez.

Sual:
Resulullah kırk yaşında peygamber oldu demek uygun mudur?

Cevap;
Kırk yaşında peygamberliği bildirildi demek uygun olur. Çünki hadis-i şerifte “Âdem aleyhisselâm ruh ile cesed arasında iken ben peygamberdim” buyuruluyor.

Sual:
Şeytan tek midir, çok mudur?

Cevap;
Hazret-i Âdem’e secde etmediği için tardedilen şeytan bir tanedir. Buna iblis denir. Bunun soyundan çok şeytanlar vardır. Bunlar doğup ölürler, ama iblis kıyamete kadar yaşar.

Sual:
Ehl-i sünnet itikadında bulunmayan kimselerin tevbesinin kabul olmayacağına dair bir yazı okudum. Tevbenin kabul olması itikat ile alakalı bir mevzu mudur?

Cevap;
Ehl-i bid’at olan kimse, kendisini doğru yolda bilir. İtikadının bozuk olduğunun farkında olmadığı için buna tevbe etmek de aklına gelmez. Kasdedilen budur. Yoksa mürted bile olsa şartlarına uygun yapılan tövbe kabul olur. (Berika)

Sual:
Hazret-i Meryem, dünyadaki kadınların en üstünü müdür? Onu böyle yapan hususiyetler nelerdir?

Cevap;
Âli İmrân sûresi 42. âyet-i kerimesinde meâlen buyuruluyor ki: Melekler şöyle demişti: “Ey Meryem! Allah seni seçip temizledi. Seni bütün dünya kadınlarından üstün tuttu”. Kasâs sûresinin başındaki âyet-i kerimelerde ise Musâ aleyhisselâmın annesi ve Firavun’un hanımı övülmektedir. Ulemâ der ki: Kan bakımından yakın olduğu için, Hazret-i Fâtıma, Hazret-i Hadîce ile Hazret-i Âişe’den dahâ üstündür. Fakat bir bakımdan üstünlük, her bakımdan üstün olmasını göstermez. Bu üçünden en üstün hangisi olduğunu, âlimlerimiz başka başka söylemiştir. Hadîs-i şerîflerden anlaşıldığına göre, üçü de ve Hazret-i Meryem ve fir’avunun hâtunu Hazret-i Âsiye, dünya kadınlarının en üstünüdürler. Hadîs-i şerîfte, “Fâtıma, Cennet hâtunlarının üstünüdür. Hasen ve Hüseyn de, Cennet gençlerinin yüksekleridir” buyuruluyor ki, bu, bir bakımdan üstünlüktür (İtikadnâme). Nitekim Taberânî, Hâkim ve Müsned’de geçen hadîs-i şerîfte “Cennet kadınlarının en efdali. Hüveylid kızı Hazret-i Hadîce, Fatımatü binti’n-Nebiy, İmran kızı Meryem ve Firavun'un halilesi ve Müzahim kızı Âsiye'dir” buyurulmaktadır. Taberânî ve Bezzâr’daki hadîs-i şerifte ise, “Hadîce, devrindeki kadınların en hayırlısıdır. Meryem, devrindeki kadınların en hayırlısıdır. Fâtıma, devrindeki kadınların en hayırlısıdır” buyurulmaktadır. Yine bir başka rivayette: "Meryem'den sonra cennet kadınlarının efendisi Fâtıma ile Hadice'dir." Buyuruldu.
Kurtubî tefsirin’de hülâsaten deniyor ki: Allahü teâlânın Meryem’i seçip temizlemesi hususunda, Mücâhid ve Hasan küfrden temizlenmeyi anlamış; Zeccâc ise hayz, nifas ve benzeri hallerden temizlenmeyi ve Hazret-i İsa’yı doğurmak üzere seçildiğini bildirmiştir. Âlemlerin kadınların üstün tutmayı ise Hasan, İbni Cüreyc gibi müfessirler çağdaşı olan kadınlardan üstün tuttuğu mânâsını vermiş; Zeccâc gibi bazıları ise Sûr'a üfürüleceği ana kadar bütün kadınlardan üstün olduğunu söylemiştir. Kurtubî “Sahih olan da budur” diyor.
Bir hadîs-i şerifte (Müslim) "Erkeklerden pek çok kimse kemale ermiştir. Fakat kadınlardan İmrân kızı Meryem ile Firavun'un karısı Âsiye'den başkası kemale ermemiştir. Ve şüphesiz Âişe'nin kadınlara olan üstünlüğü, tiridin diğer yemeklere olan üstünlüğü gibidir." Buyuruldu. Ulemâ der ki: Kemâl en ileri noktaya varmak ve noksansız olmak demektir. Herşeyin kemali kendisine göredir. Mutlak kemâl ise yalnızca yüce Allah'a aittir. Şüphesiz ki insan türünün en mükemmel olanları peygamberlerdir. Ondan sonra ise sıddîklar-dan, şehidlerden ve sâlihlerden müteşekkil Allah'ın evliyası gelir.
Kur'ân-ı Kerîm'in ve hadis-i şeriflerin zâhir ifadesi Hazret-i Meryem'in, Hazret-i Havva'dan Kıyametin kopuşuna kadar görülecek son kadına kadar bütün dünya kadınlarının hepsinden faziletli olmasını gerektirmektedir. Çünkü melekler kendisine Allahü teâlâdan mükellefiyet, haber vermek ve müjdelemek gibi şeyler ihtivâ eden vahyi -diğer peygamberlere bildirdikleri gibi- bildirmişlerdir. Meryem’in bu sebeple peygamber olduğunu söyleyen âlimler de vardır. Ama umumun görüşü böyle olmadığıdır. Ondan sonra ise fazilette, Hazret-i Fatıma, sonra Hazret-i Hadice ve sonra da Hazret-i Âsiye gelir. Nitekim İbni Abbas’ın rivâyetine göre: Resûlullah aleyhisselâm’ın şu sözü meseledeki müşkililği kaldırmaktadır: "Dünya kadınlarının efendisi Meryem, sonra Fâtıma, sonra Hadice, sonra da Âsiye'dir."
Allahü teâlâ Hazret-i Meryem'e hiçbir kadına vermediği şeyleri bilhassa vermiştir. Bunlar Ruhü'l-Kuds'ün onunla konuşması, ona görünmesi, gömleğinin yakasına üflemesi ve üflemek için ona yakınlaşmasıdır. Bunlar, hiçbir kadına verilmiş değildir. Ayrıca Hazret-i Meryem, Rabbinin kelimelerini tasdik etmiş ve çocuk doğacağı müjdesi kendisine verilince Hazret-i Zekeriyya'nın alâmet istemesi gibi ayrıca bir alâmet istememiştir. İşte bundan dolayı Allahü teâlâ indirdiği Kitab-ı Hakîminde ona “Sıddîka”, yani çokça tasdik eden, Rabbinin sözlerini doğrulayan kadın adını vererek şöyle buyurmuştur: "Ve onun annesi sıddîka bir kadındı." (Mâide suresi, 75). Bir başka yerde de Allahü teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Ve o Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tas­dik etmişti. O kânitlerden, yani Allah'ın emirlerine itaat edenlerden idi" (Tahrim suresi, 12).
Hazret-i Meryem, daha dünyaya gelmeden hayırlı bir işe, Mescid-i Aksâ’ya hizmete adanmıştı. Kendisine ruh üflenip, babasız çocuğa hâmile kalınca, kavmi tarafından aşağılandı. Bu yolda çok sıkıntılar çekti. Oğluna yapılan eziyetler bir anne için kaldırılacak yük değildir. Oğlunun yükselmesinden sonra da sıkıntılar içinde yaşamıştır. Bütün bunlar ve Mesîh’in annesi olma şerefi, Hazret-i Meryem’i kadınların en üstünü yapan hususiyetlerdir.

Sual:
Bazıları hâşâ Allah’ın oğlu gelse seni elimden alamaz diyorlar. Böyle söyleme dendiğinde de onu kasdetmedim, sinirden söyledim diyorlar. Bunun hükmü nedir?

Cevap;
Hakaret kasdı ile söylenmemişse küfr olmaz ise de, büyük günahtır.

Sual:
Bir kimse mürted olsa, yani dinden çıkmaya sebep olan bir iş yapsa veya söz söylese, sonra pişman olsa, ne lâzım gelir?

Cevap;
Bir kimse kasden dinden çıkmaya sebep olan bir iş yapsa veya söz söylese, ister hemen sonra, isterse aradan uzun zaman geçtikten sonra pişman olsa, (estagfirullah) dese, bu kimse yeniden müslüman olmuş sayılmaz. Pişman olur olmaz Kelime-i Şehâdet getirmesi de lâzımdır. Çünki estağfirullah sözü İslâma girme sözü değildir. Şu kadar ki muhakkik âlimlere göre iman sadece inanmaktir. Dil ile söylemek imanın kendisi değildir. Hâşiye-i Şeyhzâde’de Bakara suresinin tefsirinde hülâsaten diyor ki: Bir kimse zaruret olmadan dahi dil ile imanını söylemese, Allah katında mü'mindir, ama kendisine müslüman muamelesi yapılması için dil ile söylemesi şarttır. Ayrıca mürted olup pişman olan kimse, başka dinde veya dinsiz olup yeni Müslüman olan kimse gibi değildir. Bu kimse kelime-i şahadet söyleyip mânâsına icmâlen inansa, mümin sayılır. Bir dine mensup ise kendi dininden beri olduğuna, döndüğüne inanması da şarttır. Mürted ise, dinden hangi kapıdan çıktı ise, o kapıdan geri dönebilir. Ayni irtidadına sebep olan söz veya işten tevbe etmesi lâzım gelir. Çünki bu iş veya söz imanı kaybetmeye sebep oluyorsa, buna pişman olmadan tekrar iman edilmiş olunmaz.
Mecma’u’l-enhur kitabında der ki: (Eğer) kendisine yeniden İslâm'a dönmesi için teklif edilen bu kimse, Kelime-i Şahadet getirdikten sonra (tövbe etse) ne güzeldir ve ne iyi bir iş yapmıştır! (Eğer öyle olmazsa) yani eğer tövbe etmezse, vâcib olarak (öldürülür.) Zira Sevgili Peygamberimiz “Kim dinini değiştirirse onu öldürünüz” buyurmuştur. (Onun tövbesi,) iki Kelime-i Şehadeti getirdikten sonra İslâmiyetten başka bütün dinlerden (uzak olmasıyladır. Veya) maksadın elde edilmesi için gerekli sözler olan “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu” demek suretiyle (girdiği din Hırıstiyan dini ise, “ben Hıristiyan dininden uzaklaştım”. Eğer girmiş olduğu din Yahudi dini ise, “ben Yahudi dininden uzaklaştım” şeklinden demesiyledir.) Ancak birinci şekil, yani “ben İslâmiyetten başka bütün dinlerden uzaklaştım” şeklindeki yol daha iyidir. Çünki mürted için din yoktur. Musannifin bu şekilde açıklamasında, eğer dinsiz bir kimse: “Allah’dan başka ilah yoktur. Muhammed aleyhisselam Allah’ın resulüdür” mânâsına gelen “lâ ilahe illallah Muhammedün resulallah” şeklindeki sözü derse, o kimse Müslüman olmuş olur. Ve bu iki kelimenin mânâlarını bilmesi şart değildir. Bunların İslâm’a giriş sözleri olduğunu bildiği zaman böyledir. Ve aleyhi’s-selatü ve’s-selamın ismini bilmesi şarttır. Fakat babasının ve dedesinin isimlerini bilmesi şart değildir.

Sual:
İman duası var mıdır?

Cevap;
İmanını kaybeden kimse, pişman olup tevbe ederse tekrar mümin sayılır. Küfr-i cehlî ile, yani bilmeden imanını kaybetmek tehlikesine karşı hadis-i şerifte bildirilen şu duayı okumalıdır: Allahümme innî eûzü bike min en üşrike bike şey'en ve ene a'lemu ve estağfirüke limâ lâ a’lemu inneke ente allâmü’l-guyûb. Küfr-i inadî ile, yani bilerek imanını kaybeden ise tevbeyi kasdetmelidir. Her müslümanın imanını kaybetmeden Müslüman olarak ölmek için dua etmesi lâzımdır. Bunun için Kur’an-ı kerimde Yusuf aleyhisselâmdan bildirilen “Teveffenî müslimen ve elhıknî bi’s-sâlihîn” (ya rabbî, Müslüman olarak canımı al ve beni sâlihler zümresine kat!) duası söylenebilir.

Sual:
Kıyamet günü Azrail aleyhisselâmın canını kim alacaktır?

Cevap;
Kıyamet günü birinci surun üfürülüşünden sonra, Allâhü teâlâ bildiği halde, Azrâil aleyhisselâm’a “Ölmeyen kimler kaldı?” diye sorar. Azrâil aleyhisselâm da, “Yâ Rabbi, sen ebedîsin. Senden başka, Arşı taşıyan melekler, Cebrâil, Mîkâil, İsrâfil ve ben kaldım” der. Allâhü teâlâ emir verir, “Cebrâil ve Mîkâil’in canını al!” der. Her ikisinin canını alır ve sonra gelip, bildirir. Sonra emir verilir, Arş’ı taşıyan meleklerin de canı alınır. Allâhü teâlâ Sur’u kudret eline alır; “İsrâfil’in de canını al!” buyurur. İsrâfil de ölür. Allâhü teâlâ buyurur ki, “Ey Azrâil, seni kendi hulkumdan yarattım. Senin ölmeni de istedim”. Azrâil aleyhisselâm da ölür. Yalnızca Kahhâr olan Allâhü teâlâ kalır. Gökler ve yer dürülmüştür. Arş ve sur, yed-i kudrettedir. Allâhü teâlâ, “Bugün benden başka Melîk-ül Cebbâr olan var mı?” buyurur. Kimse cevap veremez. (Muhtasar Tezkire-i Kurtubî)

Sual:
Rızk, Allah’tandır sözünü nasıl anlamak gerekir?

Cevap;

İslâm inancına göre, Allah sebebe yapışan herkese rızık verir. Herşey bir sebebe bağlanmıştır. İnsan sebebe yapışır. Neticede kendisine takdir edilen rızık gelir. Yapışmazsa, rızkın takdir edilmediği anlaşılır. Ama sebeplere yapıştıktan sonra hırs göstermek, hatta gayrı meşru vâsıtalara yapışmak doğru değildir. Çünki böyle de olsa takdir edilen rızık gelir; ama insan mesul olur. Hırsıza, takdir edilen rızık gelir. Çalmasa da limon satsaydı, aynı rızık gelecekti. Halbuki birincide günah, ikincisinde sevab terettüp eder.



Sual:
Din kitaplarındaki, yağmurun ve karın yeryüzüne melekler tarafından indirildiği ifadesini nasıl anlamak gerekir?

Cevap;

İslâm inancına göre meleklerin her birinin bir vazifesi vardır. Yeryüzüne yağmur ve karın yağdırılması da bunlardandır. Melekler, aldıkları emir üzerine tabiat hâdiselerini tedvir eder. İslâm inancı, tabiat hâdiselerinin kendiliğinden değil, her an Allah’ın iradesiyle tecelli ettiğini söyler. Yani yağmur ve kar, bilinen tabiat hâdiseleri ile yağar. Ama bunları yerine getiren Allah’ın iradesi ve meleklerin bu irade istikametindeki faaliyetleridir. Allah; irade ve kudretini sebeplerin arkasında gizlemektedir. Şu halde tabiat bilgisi ile din kitaplarındaki ifade arasında bir tezat yoktur.



Sual:
Dürr-i Yektâ adlı fıkıh kitabında diyor ki, “Tarikat şeyhi olduğunu söyleyen bazı mülhid ve zındıklar, câhil müslümanlara, (Sana namazı bağışladım. Artık kılma) yahud (Allahın ve Peygamberin emr ettiği namaz, herkesin yaptığı, yatıp kalkmak ve belli şeyleri okumak değildir. Allahın ismini zikr etmek ve Onun büyüklüğünü düşünmek demektir) derse, namazı inkâr ve müslümanları ifsâd etmiş olur. Mahkeme kararı ile katli lâzım olur. Tutuldukdan sonra yaptığı tevbesi kabul olmaz.” Her günahın tevbesi kabul olunduğuna, mürted de tevbe ettiği zaman tekrar Müslüman sayıldığına göre, bu ifadeyi nasıl anlamak gerekir?

Cevap;
İşlenen her günah, usulüne ve şartlarına uygun yapılan tevbe ile affolunur. Bu aynı zamanda bir suç ise, tevbe, cezayı düşürmez. Ancak irtidad suçunda, mürtede tevbe teklif edilir. Kabul ederse, ceza düşer. Bu üç defaya kadar böyle devam eder. Sonra artık tevbesi kabul edilmez. Dürr-i Yektâ’daki ifadeye göre, “Müteşeyyih, telbîs edip, namaz ile vücud bulacak şeyleri namazı inkâra vesile kılarak müslümanların akaidini ifsâda say eylediği şer’an sâbit olsa, veliyyülemrin (hükümdarın) emri ile katli lâzımdır. Ve bu hal üzere olduğu bilinip, tutulduktan sonra tevbesine itimad olunmadığından tevbesi dahi kabul olunmaz. Ama bu kötü halinden tevbe ve rücuundan sonra tutulsa, katl olunmaz.” diyor (s. 38). Tutulmak, mahkeme huzuruna çıkarmak demektir. Tevbesi, Allah katında makbul olsa bile, işlediği suçun cezasını görür. Buradaki ceza, günahın değil, suçun karşılığıdır.

Sual:
Abdestte boynu, gırtlağı mesh etmek lâzım mıdır?

Cevap;
Enseyi, boynu meshetmek sünnettir. Boğazı, gırtlağı meshetmek bid’attir. (Nimet-i İslâm)

Sual:
Evliyadan Ahmed bin Hanbel gibi bazısı, rüyasında Allahü teâlâyı gördüğünü bildirmektedir. Bu mümkün müdür?

Cevap;
Sıradan bir insanın dünyada Allahü teâlâyı baş gözüyle veya rüyada gördüm demesine itibar edilmez. Evliyânın rüyada Allahü tealayı görmesi, dünyâ ve âhiret görmeleri gibi değildir. Yani rü’yet değildir. Onlara şühûd hâsıl olmaktadır. Yani kalb gözü ile, misâlini görürler (Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî).

Sual:
Bugün bazı bid’atleri işleyen ve bid'at ehli olarak vasıflandırılan kimselere ne gözle bakmak gerekir?

Cevap;

Büyük kısmı iyi niyetli, saf ve câhil kimselerdir. Kendileri gibi cahil, ama uyanık kimselere aldanmışlardır. Bid’at ehli (bid’at sahibi) demek, bid’atini yaymak için uğraşan kimse demektir. Bunlara aldanarak bid’at işleyeni sevmemek değil, ona acımak, nasihat vermek lâzım olduğu kaynaklarda bildirilmiştir.



Sual:
Bir kişi ehl-i sünnet itikadına tâbi olup, amelde bid’at işliyorsa, bu kişi için ne söylenebilir?

Cevap;
Amelde bid’at işlemek tahrimen mekruhtur. Bunu bilerek işleyenin hükmü budur. Bid’at olduğunda ittifak varsa, bunu ortaya çıkaran bid’at ehli sayılır. Meselâ mest üzerine meshe inanmayıp, çıplak ayağa meshe inanmak, amelde bid’at olduğu halde, buna itikad eden bid’at ehli olur. Çünki bu amelin dinden olduğuna itikad etmektedir. Bid’at olduğu iyi bilinmeyen işi işleyen kimseye bid’at ehli denemez. Bilmemek bazen özürdür. Bilmeyen, işlediği iş için değil, bunun mahzurlu olduğunu öğrenmediği için mesuldür. Meşhur farz ve haramları bilmemek dârülislâmda özür değildir.

Sual:
Cemaat ile namazdan sonra müezzinin yüksek sesle tesbihat yaptırması uygun mudur?

Cevap;
Cemaatle namaz kılındıktan sonra herkesin âyetülkürsî ve tesbihleri kendisinin yapması sünnete uygundur. Müezzinin yüksek sesle yaptırması ancak cemaat tesbihleri bilmiyorsa câiz, aksi takdirde bid’attir. Alâ resûlinâ salavat, ardından subhanallahi velhamdülillahi velâ ilahe illallahü vallahü ekber demek; tesbihin her 33 devrinin başında zülcelâli, zülkemâli, zülkudreti demek bid’attir. Farzdan hemen sonra salaten tüncinâ okumak da böyledir. Müezzinlik, ezan ve ikamet okumak demektir ki sevabı çoktur.

Sual:
Ölüm anında insan nasıl imanını kaybeder?

Cevap;
Şeytan gelip su vermek bahanesiyle imanını ister. İman kalbine yerleşmemişse, yani hayatında ibadetlerine dikkatli değilse, bu zamanda aldanıp kaybedebilir.

Sual:
İbni Sina ve Farabi hakkında itikadî bakımdan ne söylenebilir?

Cevap;

Her ikisi de İslâm cemiyetinde yetişmiş büyük ve meşhur âlimlerdir. İslâm kaynaklarında bazı inanç ve sözleri sebebiyle küfre veya bid'ate düştüklerine dair rivayetler vardır. Felsefe ile kâinatın sırları anlaşılır; dinin emirlerinin hikmetleri anlaşılır; ama inanç esasları ve dinin hükümleri anlaşılamaz. Bunlar, rivayet doğru ise, zekâları sebebiyle dinin hükümlerini akıl ile anlamaya çalışmışlar. Bu sebeple âleme kadim demişler ve ulemâ tarafından bazı fikirleri tekfir edilmiştir. Nitekim İmam-ı Rabbânî hazretleri, Mevâhib sonunda, İbni Sina’nın Müstezâd kitabından parçalar alarak, bunların [yani bu sözlerin] küfr ve zındıklık olduğunu bildirmiştir. Bunlardan rivayet edilen sözler İslâmî prensipler bakımından değerlendirilir; yani şu inanç veya söz küfre veyahud bid’ate sebebiyet veriyor denebilir. Ancak şahıslar hakkında kat’i hüküm vermekten kaçınılır. (Birgivî Vasiyetnâmesi Şerhi) Bu, onlara mâl edilen bazı söz ve fikirlerin, dinî prensiplere aykırı olması neticesini değiştirmez. Dinî mevzularda yanılmış olsalar bile, tıb ve siyaset gibi mevzularda yazıp söyledikleri muteber ve faydalıdır.



Sual:
Namaza dair bir kitapta “Allahü teâlânın sıfatları vardır. Ve zâtından ayrıdır” diyor. Bu ifade doğru mudur?

Cevap;
Allahü teâlânın sıfatları zâtının aynı da değildir, gayrı da değildir (İtikadnâme). İmam Rabbânî, 38. mektubunda diyor ki: “İlm-i kelâm âlimleri, sıfatları kendinin aynı da değildir, gayrı da değildir, buyurmuş ise de, gayrı kelimesinin kelâm ilmindeki mânâsına göre böyle demişlerdir. Yoksa lügat mânâsına göre dememişlerdir. Sıfatlar kelâm ilmindeki mânâsına göre gayrı değil ise de, umumî mânâya göre O’nun gayrıdır.

Sual:
İtikadnâme’de “Melekler cisimdir; feylesoflarin sandığı gibi maddesiz de değildir” yazıyor. Mektubat-ı Rabbânî’de de “Melekler şahadet âlemindendir; yani madde ve ölçü âlemindendir” diyor. Başka yerde ise “Melekler nurdan yaratılmıştır… Işık, madde değildir” yazıyor. Bazıları da melekler maddeden yaratılmamıştır diyor. Bunun doğrusu nasıldır?

Cevap;
Melekler nurdan yaratılmıştır. Nur (ışık) madde değildir; elle tutulmaz, ama gözle görülebilir, şahadet âlemindedir, hayal değildir. Şimdi buna enerji diyorlar. Madde değildir diyenler bunu kasdediyor. Bir şeyin madde olmaması, yok olduğunu göstermez. Maddedir diyenler de bunu kasdediyor. Bunlar fizik meseleleridir.

Sual:
Müceddid olan âlim, mezhepte mi, yoksa meselede müctehid midir?

Cevap;
Müceddid, dine girmiş bid'at ve hurâfeleri temizler. Dini aslî hüviyetine döndürmekle uğraşır. Müceddidin müctehid olması gerekmez.

Sual:
“Gayrımüslimlerin inancına da saygı duymak gerekir" ifadesi dinen mahzurlu mudur?

Cevap;
Saygı duymak, insanların hayat tarzı, dünya görüşü ve inançlarına –yanlış bulsa ve beğenmese bile- tahammül etmek demektir. Başkalarının inancına, hayat tarzına ve dünya görüşüne saygı duymak, kendi inancına da saygı taleb etme hakkını ihtiva eder. Başından beri İslâm devletlerinde gayrı Müslimlerin inançlarına, ibadetlerine ve hayat tarzına saygı ve tesamuh gösterilmiştir. Bu, onları beğenmek, tasvip etmek manasına gelmez.

Sual:
Kitaplardaki insanı küfre düşürdüğü yazan söz veya işi bilmeden söyleyen veya yapan kişi küfre düşer mi?

Cevap;
Âlimlerin küfre düşürdüğünde ittifak ettiği bir işi veya sözü, bilerek ve isteyerek yapan küfre düşer. Bilmiyorsa küfre düşürmez ise de, öğrenmemek günahtır. Zorlanarak veya hata ile söylemiş veya yapmış ise zaten mazurdur.

Sual:
Şeyhülislâm Ebussuud Efendi, Yunus Emre'yi tekfir etmiş midir?

Cevap;
Hayır. Yunus Emre’nin şathiyelerini okuyan dervişlerin men edilip cezalandırılmasını söylemiştir.

Sual:
İlmihal kitabında Ehî Çelebi’nin Hediyye kitabından naklen; “Ebû Hanîfe'nin kıyası doğru değildir diyen kâfir olur” buyuruluyor. Bu sözün mânâsı nedir?

Cevap;
Kasdedilen, kıyasa karşı çıkmaktır. Yoksa Hanefî mezhebindeki müctehidler bile zaman zaman İmam Ebu Hanîfe’nin kıyasına uymayan kıyasta bulunmuştur. İmam Ebu Hanîfe, zamanında bid’at fırkaları tarafından kıyasa müracaat ettiği için dine aykırı davranmakla itham edilmişti. Halbuki kıyasın hak olduğu âyet-i kerime ile sâbittir. Nitekim A’râf sûresinin ellialtıncı âyet-i kerîmesinde meâlen, “Allahü teâlâ, rüzgârı, rahmeti olan yağmurdan önce, müjdeci gönderir. Rüzgârlar, ağır olan bulutları sürükler. Bulutlardan ölü olan toprağa su yağdırırız. O yağmurla yerden meyvalar çıkarırız. Ölüleri de mezarlarından böyle çıkaracağız” buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, kıyasın hak olduğunu isbat etmektedir. İhtilâflı olan bir şeyi, sözbirliği ile anlaşılmış olana benzetmek vardır. Çünki, Allahü teâlânın yağmur yağdırdığını ve yerden ot çıkardığını, hepsi biliyordu. Öldükten sonra dirilmenin hak olduğunu, yer yüzünün kuruduktan sonra tekrar yeşillenmesine benzeterek isbat etmektedir.

Sual:
Hak teâlâ'ya ÂKIL (aynın fethıyle) demenin hükmü nedir?

Cevap;
Dememelidir. Böyle bir isim ve sıfat bildirilmemiştir.

Sual:
Nehcü’l-Belâga kitabı muteber midir?

Cevap;
Nehcü’l-Belâga, Şiî mezhebinden Şerif Radî’nin yazdığı ve Hazret-i Ali’nin sözlerini toplamak iddiasındaki bir kitaptır. Radî, itidalli Şiilerden olmakla beraber, Ehl-i Sünnet bu kitabı muteber tutmaz.

Sual:
Bir kadın evlenirken Müslüman olduğu halde, sonra dinden çıkan bir adamla evli kalabilir mi?

Cevap;
Müslüman bir kadının, Ehl-i Kitab (Yahudi ve Hristiyan) bile olsa Müslüman olmayan bir erkekle evlenmesi câiz değildir. âyet-i kerime ile sabit olduğu için, evlenmeye karar verdiği anda imanını kaybedeceği fıkıh kitaplarında mevcuttur. Bir müslüman kadının kocası mürted olursa, yani dinden dönse, nikâhları bozulur. Derhal ayrılmaları lâzımdır. Beraber yaşamaları zina hükmündedir. Kadın, eğer mürted olduğu halde, bu erkeği kocası olduğuna ve kendisine helâl olduğuna itikad ediyorsa, kadın da mürted sayılır. Ancak insanların her sözüne veya işine hemen irtidad hükmünü vermek doğru değildir. İtidalli olmak gerekir.

Sual:
Sahabelerin dereceleri nassla mı sâbittir? Şu halde, bazı sünnî âlimlerin Hazret-i Ali’yi Osman'dan üstün bilmesi; ya da Ammar, Mikdad gibi sahabilerin Hazreti Ali taraftarları olarak görülmesi; Ehlibeyt imamlarindan Zeyd bin Ali'nin ilk üç halifeyi hürmetle anmakla beraber, en üstün sahabi olarak Hazret-i Ali’yi bilmesi nasıl izah edilir?

Cevap;
Hazreti Ebu Bekr ve ardından Ömer'in bütün insanlara olan üstünlüğü sübûtu veya delâleti kat’î olmayan nasslarla bildirilmiş ve sahabe-i kirâmın kat’î icma’ı ile sâbittir. Bunlardan sonra Hazret-i Osman ve Ali'nin geldiği ise bunun kadar kat’i olmayan zannî bir icma’ ile sâbittir. Bunu böyle itikad etmeyen bid’at ehli sayılır. Te'vili olmaksızın Ebu Bekr veya Ömer’e söğen, yani onların imanına dil uzatan din dairesinden çıkmış kabul edilir. Te'vili varsa, mübtedi sayılır. Bu sıraya böylece itikad edip, ancak insanlık veya akrabalık hasebiyle bunlardan birini öncekinden çok sevmek, zarar vermez. Ammar, Mikdad gibi sahabîler, halifelik zamanında Ali’nin yanında yer aldılar. Yoksa bunlar Ali’yi ilk üç halifeden üstün bilmiş değildir. İmam Zeyd’e “Ebu Bekr, Ömer ve Osman hakkında ne dersin?” diye sorulmuş; “Hepsini hayırla anarım” deyince de bir grup kendisinden ayrılmıştır. Zeyd bunlara ayrılmış mânâsına Râfıdî demiştir ki İmamiyye Şia’sının esasıdır. Zeydîler, ilk üç halifeyi meşru kabul etmekle beraber, halifeliğe Ehl-i Beytten birisini daha uygun görür. İmam Zeyd’in böyle itikad ettiği malum değildir. Sonra gelen Zeydîlerin rivayetidir. Ehl-i sünnet, Zeyd’in böyle söylediğini kabul etmez.

Sual:
Yurt dışında devlet memurluğuna girerken, bir yemin edilmektedir. Bu yeminde, İslâm inancına aykırı bazı mefhum ve ideolojilere sadakat gibi bir Müslüman için küfr teşkil edebilecek sözler vardır. Böyle yemin etmek câiz midir?

Cevap;
Devletin mecburiyeti ikrah teşkil eder. İşlenen fiilleri yapan bakımından günah olmaktan çıkarır. Kaldı ki hadis-i şerifte: Harb hiledir buyuruldu. Harbde düşmana karşı yalan söylemek câizdir.

Sual:
İslâm Hukuku Tarihi kitabınızda "İslâm dünyasında, Yezidîlik ile son asırlarda ortaya çıkan Bahâîlik ve Kâdiyânîlik (Ahmediyye) gibi mezhebler de vardır. Bazı Batılı müelliflerin müslüman kabul ettiği bu fırkaların, İslâmiyetin esasları ile hiç alâkası olmadığı gibi, kendileri de zaten bu iddiada değildir" ifadesine rastladım. Diğer ikisi Müslüman olmadıklarını söylüyorlar, ama Kâdiyânîler kendilerine Müslüman diyorlar diye biliyorum. Hatta İngilizce sitelerinde de açıkça böyle yazıyor. Acaba burada kastedilenler içlerinden başka bir grup mu?

Cevap;
Kâdiyânîler öyle derler, ama kurucuları Gulam Ahmed, kendisinin mehdi ve mesih olduğunu, vahiy aldığını, peygamberliğin sona ermediğini, İsa aleyhisselamın öldüğünü, kendisinde İsa ve Muhammedr aleyhisselâmın ruhunun tecelli ettiğini söylemiştir ki bunların iman ile telifi mümkün değildir. Kur’an-ı kerimleri bile diğer müslümanlarınkinden faklıdır.

Sual:
Bir kimsenin demokratım, sağcıyım, liberalim, solcuyum gibi tariflerde bulunması dine aykırı mıdır?

Cevap;
Bunlar sosyolojik mefhumlardır. Bunlara mensubiyet iddiasında bulunmak, imana tesir etmez.

Sual:
Kefaret için azat edilmek üzere huzuruna getirilen bir câriyeye Hazret-i Peygamber bir cariyeye “Allah nerededir?” diye sormuş; o da “Semâdadır” demiş. Sonra “Ben kimim?” diye sormuş, cariye de “Sen Allah'ın Resulüsün” deyince, Hazret-i Peygamber, câriyenin efendisine; “Sen bunu azad et, çünkü o mümindir” demiştir. Bu hadis-i şerifi, Allah’ın mekândan münezzeh olması bakımından nasıl anlamak gerekir?

Cevap;
Bir kölenin bu kadar bilmesi kâfi görülmüş; tafsile inmesi aranmamıştır. Kaldı ki tevhid inancınn yeni yeni yerleşmeye başladığı zamanlardır. Herkes takati kadar mükellef tutulmuştur. islâm beldesinde meşhur olmayan farzların bilinmemesi özür iken, Müslümanların hâkim olmadığı yerlerde meşhur farzları bilmemek bile özür kabul edilmiştir.

Sual:
Peygamberin sayısının 124.000 olduğuna dair hadis-i şerif var mıdır?

Cevap;
Bu hususta bir ahad hadis vardır. Bu sayı kat’i değildir. Daha fazla olabilir. Kat’i konuşmak doğru değildir.

Sual:
Tevessül ve istigâse hususunda Aliyyü’l- Kari Şerhu’l-Fıkhı’l-ekber’de ve İbni Ebi’l-İzz Tahavi Şerhi’nde Ebu Hanife’nin şöyle dediğini yazıyor: Dua eden bir kimsenin, filanin hakkı için veya nebilerin ve rasullerin hakkı için veya Beytülharam ve Meş’ari’l-Haram hakkı için senden istiyorum demesi mekruhtur. Ne dersiniz?

Cevap;
Tevessülün caiz olması nass ile sabittir. Ehl-i Sünnet bunda ittifak etmiştir. Sahih-i Buhari'de geçtiği üzere Hazret-i Ömer kuraklık zamanında Hazret-i Abbas'ı vesile ederek dua ederdi. İnkâr edenler yalnızca Vehhabîlerdir ve bu sebeple Ehl-i sünnetin dışına çıkmışlardır. Fıkh-ı Ekber'de tevessül ve istigâsenin haramlığı şöyle dursun, cevazına dair uzun bahis vardır.

Aliyyü'l-Kari'nin Fıkhu'l-Ekber şerhinin "Peygamberlerin Şefaati" bahsinde şöyle diyor: "Peygamberlerin ve meleklerin şefaati hak olduğu gibi, velilerin, âlimlerin, şehidlerin, fakirlerin ve belâlara karşı sabreden müminlerin ölmüş küçük çocuklarının şefaatları da haktır." Nass ile sabit olan şefaat, ahıret işlerinden olduğundan tevessülden daha mühimdir. Tevessül ile dünya işlerine tealluk eden meselelerde peygamber, veli veya sair salih kulları dünya işlerinde "şefaatçi tutmak" elbette caiz olur.

Hadîka'da dil âfetlerinde der ki, and vererek, meselâ "Allah aşkına" diyerek bir kimseden dünyalık şey istemek câiz değildir. Hadîs-i şerîfte, bunların mel’un oldukları bildirildi. Dürer'de ve İbni Âbidîn'de diyor ki, bir müslüman, "Allah hakkı için şunu yap" derse, bunu yapmak lâzım olmaz, yani yapmamak günâh olmaz ise de, tâat, hatta mübah olan şeyleri yapmak iyi olur. Peygamber hakkı için yahud ölü veya diri bir Velî hakkı için dua etmek haramdır. Çünki, kimsenin Allahü teâlâ üzerinde hakkı yoktur. Âlimlerin bir kısmı böyle ictihad etti ise de, böyle dua etmek, "Yâ Rabbî, onlara vermiş olduğun hak için" niyeti ile câiz olur. Çünki, Rûm sûresinin kırkyedinci âyetinin meâl-i şerîfi şöyledir: "Üzerimize hak oldu ki, mü’minlere yardım ederiz". En’âm sûresinin onikinci âyetinin meâl-i şerîfi, "Allahü teâlâ kullarına merhamet etmeği kendisine lâzım kıldı" şeklindedir. Merhamet ve ihsan ederek, sevdiklerine haklar verdiğini göstermektedir.

"Filanın hakkı için veya nebilerin ve resullerin hakkı için veya beytu'l-haram ve meşari'l-haram hakkı için Sen'den istiyorum demesi mekruhtur" ifadesi, Fıkhu'l-Ekber ve Akidetü't-Tahâvî metinlerinde geçmemektedir. Burada mekruhluk tevessülde değil, tevessül ederken kullanılan ifadededir. Şarihler, "hakkı için" ifadesinden Allahü tealanın vesileye borcu olduğunun anlaşılabileceğini düşünmüşlerdir. Bu sebepten dolayı, şarihler bu ifadeyi edebe muhalif görerek, mekruh kabul etmişlerdir. Ancak, bu mana kastedilmeden duada "hakkı için" gibi kelimelerin kullanılmasının caiz olacağı hadis-i şeriflerde geçen Adem aleyhisselam ve Resulullah aleyhisselam'ın dualarından anlaşılmaktadır.

Abdülhakîm Arvasî der ki: (Bi-hakk-ı Muhammed) “sallallahü aleyhi ve sellem” demek, bi-hurmet-i Muhammed demektir. Mevkûfât sâhibi zan etmiş ki, hak kelimesi, bir hakk-ı şer'î veya hakk-ı aklîdir. Öyle murâd olunur ise, öyle olur. Minelkadîm bu dua böyle okuna gelmiştir. Evet, Allahü teâlâya hiçbir suretle, hiçbirşey, ne şer'an ve ne de aklen vâcib değildir. Burada hakdan murâd, bu murâd değildir.

Sual:
“Allah’ın bütün işleri iyidir” ifadesini Ehl-i sünnete göre nasıl anlamak lâzımdır?

Cevap;
Allahü teâlânın bütün işleri hayırlıdır, demektir. Kötülük veya zulüm yahud âcizlik eseri değildir. Nitekim âyet-i kerimede “Sizin hoşlanmadığınız öyle şeyler vardır ki, Allah bunlarda hayır murad etmiştir” buyuruluyor.

Sual:
Bazen bir ailenin çocuklarına bir musibet geldiğinde, bazıları baba veya annelerinin günahının neticesini yaşıyor diye fikir beyan ediyor. Bu ne kadar doğrudur?

Cevap;
Cezalar şahsîdir. Kimse kimsenin suçunun veya günahının cezasını çekmez. Çocuğun başına gelen musibet, çocuğun suçunun cezası değildir. Anne-babasının suçunun anne-babasına cezası olabilir. Cenab-ı Hak dilediğini yapar. İnsana musibet verir. Ama bunlardan anne-baba acı duyar. Bu onlar için cezadır. Veya anne-babanın suçunun bereketsizliği, uğursuzluğu, çocuğa ve sonra gelenlere de tesir eder. Âdet-i ilahiye böyledir. Her koyun kendi bacağından asılır ama kokusu bir mahalleye sıkıntı verir.

Sual:
İmam Ebu Yusuf’un “Kelâm ilmi ile uğrasanların imam olması caiz değildir” sözü ne mânâya gelmektedir? Kelâm ilmi ile meşhur olmuş âlimlerin arkasında namaz kılınmaz mıydı?

Cevap;
Kelâm ilmi, münazara, muhatabı tekfir, bâtılı tasvire yol açabilir. Acemiler bu hususta daha da ileri gidebilir. Üstelik bunlar ekseriya cedelcidir, cemaatin önüne geçmesi ve insanlardan tasvip görmesi kolay değildir. Kendisini istemeyen bir cemaata imam olmak mekruhtur.

Sual:
Bizim için iyi olan, bir başkası için kötü sayılıyorsa, iyi ve kötü mefhumları neye göre tesbit edilecektir?

Cevap;
Mutezile’ye göre selim bir aklın beğendiği şeyler iyi, beğenmediği şeyler kötüdür. Ama Ehl-i sünnete göre, dinin emrettiği şeyler iyi, yasak ettiği şeyler kötüdür. Bunun dışında kalan şeylerde umumun menfaatine, örf ve âdete bakılır.

Sual:
Allahu tealanın varlığı zâtındandır ne demektir?

Cevap;
Doğmamıştır, yaratılmamıştır, benzeri yoktur, kimseye muhtaç değildir.

Sual:
Allahu Teala, zâtî sıfatlarının aynı da değildir, gayrı da değildir sözü ne demektir?

Cevap;
Allahü tealanın sıfatları Allah teala demek değildir. Mesela kelâm sıfatı, Allahü teala demek değildir. Ondan ayrı bir mahlûk da değildir. İnsanın resmi, insana çok benziyor ise de, kendinin aynı değildir. Gayrı da değildir.

Sual:
Bir kimse, şeyhinin kendisini gördüğünü, duyduğunu, nerede ne halde olduğunu bildiğini söylese, her şeyi bilmek, görmek, duymak, Allah’ın sıfatı olduğu ve peygamberimize bile verilmemiş iken, böyle söyleyene ne lâzım gelir?

Cevap;
İnsanın hâlihazırdaki halleri gayp değildir. Bunu kamera ile bile tesbit etmek mümkündür. Hatta Allah bazı insanlara böyle kabiliyetler verebilir. Cinler vasıtasıyla da haber alabilir. Bunu bilmek gaybı bilmek demek değildir. Bir üstünlük de sayılmaz. Böyle bir kimse şizofreni de olabilir. Müridlerin şeyhlerine hüsnü zannı fazla olabiliyor. Böyle bilmesi, belki yanlış yapmaktan daha çok sakınmasına sebep olabilir.

Sual:
Pastanede çalışan birinin, yılbaşında üzerinde Noel Baba, çam ağacı gibi oyuncakların olduğu pastaları taşıması caiz midir?

Cevap;
Bir mahzuru yoktur. Bunlar küfr alâmeti değildir. Küfr alâmetlerini bile gayrımüslimlere satmak caizdir.

Sual:
Çalgılı ilahinin hükmü nedir?

Cevap;

Çalgı, eğlence vasıtasıdır. İlahi ise ibadettir. İkisini bir araya getirmek doğru değildir. Dini tahkir, aşağılamak veya alay için çalgı ile söylenirse o zaman küfre sebep olabilir. Ehl-i sünnet itikadına göre, amel imandan cüz değildir. Yani günah işlemekle, insan imandan çıkmış olmaz. Bu mealde bir fetvâyı, alay veya tahkir için söylenmesi hâline mahsus kabul etmek lâzımdır.



Sual:
Doğum günü kutlamak câiz midir? Câiz ise mumlu pasta bulunması câiz midir?

Cevap;
Doğum günü kutlamak Müslüman âdetidir. Bunda mumlu pasta ise gayrımüslimlerden gelmiştir. Ancak âdettir; dinî bir şey değildir. Câizdir.

Sual:
Bilgisayarcıyım. Yazılımlarda İngilizcedeki create komutunu kullanmak câiz olur mu?

Cevap;
Yaratmak, halk kelimelerini insanlar için kullanmak câiz görülmemiş ise de, create kelimesi başka mânâlara da geldiğinden kullanmak câizdir. Yaratmak ve halk gibi değildir.

Sual:
Sunnipath adındaki bir siteye Vehhabîlerin arkasında namaz kılınıp kılınamayacağı sorulmuş; sitede de "Bid’at ehli arkasında namaz kılmak yalnız kılmaktan efdaldir" diye cevap gelmiş; kaynak olarak da Dürrü’l-Muhtar verilmiş. Bu fetvânın aslı var mıdır?

Cevap;
Bid’at ehli olmayan cemaat varsa, bid’at ehlinin arkasında kılınan namazdan cemaat sevabı alınır, ama mekruh da olur. Dürrü’l-Muhtar’da böyle yazıyor. Bid’at ehli olmayan cemaat yoksa, mekruh olmaz. Tergîbü’s-Salât’ta da böyledir.

Sual:
Mevlid okumak bid’at midir? Mevlid okuyup para almak câiz midir?

Cevap;
Mevlid okumak ve okutmak sünnettir. Resulullah aleyhisselâm zamanında sahabe-i kiram onun doğumu hâlinde olup biten hârikulâde hâdiseleri anlatıp dinlerdi. Süleyman Çelebi’nin yazdığı Vesiletü’n-Necât kitabının okunmasının âdet olması, mevlidin sonradan ortaya çıktığını göstermez. Her cemiyette farklı mevlid kasideleri vardır. Mevlidin bid’at olduğunu söyleyenlerin, Vehhabîlerin tesirinde kalmış oldukları anlaşılıyor. Mevlid ibadet olduğu için, önceden pazarlık etmeden para almak câizdir.

Sual:
İmalat hatası, Nuh der peygamber demez, Allah baba, yukarıda Allah var gibi halk arasında söylenen sözler küfrü gerektirir mi?

Cevap;
Mahzurludur. Ancak te’vili, yani başka mânâya çekmenin mümkün olan sözlerde, niyete göre hüküm verilir.

Sual:
Darwin’in evrim teorisi İslâmiyete aykırı mıdır?

Cevap;
İnsanların maymun soyundan gelmiş olabileceğine dair olan kısmı aykırıdır.

Sual:
Sahabe-i kiramdan birine, mesela Hazret-i Muaviye'ye söven ve kâfir diyen mürted olur mu?

Cevap;
Bu sözün batıl da olsa te’vili ve delili varsa, bid’at sahibi olur. Zira sahabe-i kiramın hepsi âdildir. Bunlara sövmek veya tekfir etmek câiz değildir. Ancak te’vili ve delili yoksa, bu sözü küfr olur.

Sual:
"Müslümana sövmek fısk, onunla kıtâl etmek küfrdür" hadis-i şerifine göre, müslümanı öldürmek küfr müdür?

Cevap;
Bu hadis-i şerifin mânâsı, masum bir insanın katlini helâl, mübah görerek öldürmek veya dövüşmek küfrdür, demektir.

Sual:
Bid'at ehline karşı nasıl davranmak gerekir?

Cevap;
Herkese güler yüz ve tatlı dil ile muamele yapmak; kimseyi kendisine düşman edinmemek dinin icaplarındandır. Bid’at ehliyle görüşmemek, selâmını almamak, ona güler yüz göstermemek dârülislâma ait hükümlerdir. Bid’at ehlinin böylece yanlışını anlayıp intibaha gelmesi umulur. Kaldı ki bir kimsenin bid’at ehli olup olmadığını anlamak herkes için kolay değildir. İlim sahibi olmak lâzımdır. Çoğu kendi cemaatine veya şeyhine mensup olmayanları bid’at ehli görmektedir.

Sual:
Piyasada dolaşan ve Sakal-ı şerif denen hatıraların ziyareti ve öpülmesi meşru mudur? Bunların hakikaten Hazret-i Peygamber’e ait olduğu nereden bellidir?

Cevap;
Hazret-i Peygamber traş olduğunda, Sahabiler saç ve sakal kıllarını paylaşır; hatıra olarak saklarlardı. Hasta oldukları zaman bu kılı suya koyup bu suyu içerlerdi. Vefat ettiklerinde gözlerinin üzerine konmasını vasiyet ederlerdi. Sahabe-i kiramın tatbikatı delildir. Bu bakımdan sakal-ı şerif ziyareti meşrudur. Resulullah aleyhisselâmı hatırlamaya ve kalbin rikkatine vesile olur. Bugün elde bulunan sakal-ı şeriflerin bazısının şeceresi vardır. Hepsine hüsn-i zan etmek lâzımdır. Maksat Resulullah’ı hatırlamaktır, sakal değildir. Öpmek lâzım değildir. Hatta sırayla öpülürse, sıhhî bakımdan muvafık olmayabilir. Önüne gelip hürmetle bakar, salavat getirir.

Sual:
Saat üzerinde artı işareti vardır. Haç olarak değerlendirilir mi?

Cevap;
Artı işareti haç değildir. Haçın hususiyetleri başkadır. Seyyid Fehim Arvasi, talebeleri ile namaz kılarken, önlerindeki duvarda artı işareti şeklinde iki tahta çakılı imiş. Hemen sökmeye davranmışlar. Şeyh Fehim ehemmiyet vermemiş. “Siz nasıl görürseniz, öyledir”buyurmuş. Câmi pencereleri de artı şeklindedir. Bunun sonu gelmez.

Sual:
Papazlara mahsus şapka giymek Müslüman için neden câiz değildir?

Cevap;
Bir müslümanın haç takması, zünnar kuşanması ve papaz şapkası giymesinin, gayrımüslim bayramlarını kutlamak ve âyinlerine tazim etmenin küfre sebep olacağı muteber fıkıh kitaplarda ve fetvâlarda yazılıdır. Naklî delili şu hadîs-i şeriftir ki, Resulullah aleyhisselâm, “Müslüman ile kâfiri ayıran, serpuşudur” buyuruyor. Kadı Beydâvî tefsiri ve Şeyhzâde hâşiyesinde Bakara suresinin İnnellezîne keferû diye başlayan âyet-i kerimesinin tefsirinde gıyâr (küfr alâmetleri) bahsinde bu hükümler anlatılıyor. Aklî delil ise, gayrımüslimlerin inançları icabı yaptığı işleri Müslümanların yapması, kendi dinlerini tahkir manasına geleceği için küfre sebep oluyor.

Sual:
Kader Allahü teâlânın ilmi olduğuna, Allah ilmine mecbur bulunmadığına göre kader değişmez. Ama sadakanın veya sıla-i rahmin kaderi değiştirmesi bununla nasıl uyuşturulabilir?

Cevap;
Demek istiyorsunuz ki, Allah bir şeyi takdir etmiş. Kulun iradesi ile bu nasıl değişir ve Allah kulun iradesine nasıl mecbur olur? Eğer kader bundan sonra değişecekse, sıla-i rahm (akrabayı ziyaret) değişmeden önceki kadere dâhildir. Madem buna dâhildir, o halde neden değişsin? Baştan bilinen bir şey olduktan sonra niye değişsin? Aslında kaderin baştan değişmiş olması gerekmez mi? Yani bu da değişmemesi gerektiğini göstermez mi? Sıla-ı rahm veya sadaka ile kaderin değişmesi, ömrün uzaması, yine Allah’ın iradesi iledir. Ayrıca bunu, sadaka veya sıla-i rahm ile kaderin değişeceğini, ömrün artacağını, belânın önleneceğini önceden Allah bilmektedir. Bu kaderin, bu işlerle değişeceği de ilm-i ilahîde vardır. Allahü teâlâ insanları iyi işlere sevketmek için, bunları kaderin değişmesine sebep yapmıştır. Bir işin iki neticesi vardır. Sıla-i rahm yapan veya sadaka veren için ve yapmayan için.

Sual:
Allahü teâlânın isimlerini tercüme etmek câiz midir?

Cevap;
Câizdir. İbâdetlerde Allah isminin yerine tercümesini kullanmak câiz değildir. Tanrı kelimesi de icabında ibâdet için olmamak şartıyla ilah karşılığı olarak kullanılabilir.

Sual:
Allahü teâlânın tekvin sıfatı ezelî ve ebedî midir?

Cevap;
Yarattığı mahluklar sonradan yaratılmış olsa da, tekvin sıfatı ezelî ve ebedîdir. Ezelî ve ebedî olmayan mahluklardır, sıfatın anlık tecellisidir.

Sual:
Sarışın ve renkli gözlü olanların güvenilmez insanlar olduğuna dair inanç doğru mudur?

Cevap;
Dinî bir yönü yoktur, halk inanışıdır.

Sual:
Kulak çınlayınca, birisinin o kişi hakkımda konuştuğuna dair inancın aslı var mıdır?

Cevap;
Dinî bir yönü yoktur, halk inanışıdır.

Sual:
Allahü teâlânın sıfatının tecelli etmesi ne demektir?

Cevap;
Mesela yaratmak, hayat vermek, yok etmek, iyileştirmek, rızık göndermek, evliya yapmak gibi hususlar, Allahü teâlânın sıfatlarının tecellisidir.

Sual:
Müctehidlerin haram olduğunu söyledikleri bir şeyi, helâl kabul eden küfre düşer mi?

Cevap;
Rüşvet, fâiz, zinâ, adam öldürmek gibi nass ile sâbit olan bir haramı helâl kabul etmek küfre sebebiyet verir. Ahad hadîs (bir kişinin bildirdiği hadîs-i şerif) veya müctehidlerin kıyas ile tesbit ettiği haramı helâl kabul eden küfre düşmez ise de, bunun bir tevil ile olması lâzımdır.

Sual:
Kerâmete inanmamanın hükmü nedir?

Cevap;
Kerâmetin hak olduğu icmâ ile sâbittir. Kur’an-ı kerimde Belkıs ve Meryem kıssalarında kerâmete işaret vardır. Kerâmetin hak olduğunu inkâr bid’attir. Böyle inanan, Ehl-i sünnetten çıkmış olur.

Sual:
Bir kimse mürted olsa, sonra tövbe etse, önceki ibadetlerinin vaziyeti nedir?

Cevap;
Önceki ibadetleri sahihtir. Ancak yeniden hac yapması gerekir. Önceki ibadetlerinin sevabı gider. Mürted iken kılmadığı namazları, tutmadığı oruçları kaza etmez; mürted olmadan evvel kazaya kalmış ibadetleri yerine getirmesi gerekir. İmam Şâfiî’ye göre, ibâdetlerinin sevabı da geri gelir.

Sual:
“Cüz’î irade müstakil değildir; onu da Allah yaratır. Eş'ariyye bu şekilde Cebriyye'ye yaklaşır” sözünden ne anlamalıdır?

Cevap;
Eş’arî’ye göre kulun iradesini de Allah yaratmaktadır.

Sual:
Hazret-i Peygamber’den evvel kimseye ölümsüzlük verilmediğine dair âyet-i kerimeden, İsa aleyhisselâmın da vefat etmiş olduğu neticesi çıkarılamaz mı?

Cevap;
İsa aleyhisselâm, dünya âleminde değildir. Bu sebeple âyet-i kerimenin şümulüne girmez. (Kurtubî)

Sual:
Müslüman olmayan ana babaya hürmet etmek, ellerini öpmek küfre sebep olur mu?

Cevap;
Hayır. Müslüman olmayan bir kimseye, dini için hürmet etmek böyledir. İslâmiyet, din düşmanı olmayan gayr-ı Müslimlere iyilik etmeyi yasaklamaz.

Sual:
Allahü teâlâ zaman ve mekândan münezzeh olduğuna göre, Müşebbihe ve Mücessime fırkaları neden küfre düşmüş olmuyor?

Cevap;
Bâtıl da olsa bir tevile dayandıkları için Müşebbihe ve Mücessime gibi Allahü teâlâya mekân isnad eden fırkalar küfre nisbet edilmez; bid’at fırkası olarak mütâlaa edilir. Nitekim bazı müteşâbih âyet-i kerimeleri kendilerine göre te’vil etmektedirler. Tevilsiz olarak böyle inanmak küfre sebebiyet verir.

Sual:
Arkadaşlarla konuşurken “Bazı şeyler Kur’an-ı kerimde geçmez; hükmü sünnette vardır. Abdest gibi” dedim. Sonra bu hususta âyet-i kerime olduğunu öğrendim. Bu söz küfre sebep olur m?

Cevap;
Bu gibi hususlarda cehalet özür ise de, ilmi bulunmayan hususlarda, bilhassa dinî mevzularda dilini tutmalıdır. Abdest hakkında âyet-i kerime var ise de, tafsilatı sünnet tarafından tanzim olunmuştur.

Sual:
Kur’an-ı kerim kadimdir veya ebedîdir sözü ne mânâya gelir?

Cevap;
Kelâm-ı ilahî olduğu için, Allahü teâlânın kıdem ve beka sıfatı buna sirâyet etmiştir. Her ne kadar Hazret-i Muhammed’e inmiş ise de, bundan önce de ilm-i ilahîde mevcud idi.

Sual:
Evliyanın kerâmetinin hak olduğunu biliyorum. Evliya zâtın gelecekten haber vermesi hâlinde, yanılma ihtimali var mıdır?

Cevap;
Gaybı ancak Allah bilir. Allah dilerse kullarına da bildirir. Bu takdirde o kimsenin yanılması düşünülemez. Ancak bu bilgi keşf yoluyla geldiği için, evliyanın istidadı nisbetinde rümuzları yanlış anlamış veya ifade etmiş olabilir. Allah katında zaman olmadığı için, keşfin zamanını bilemez, yanlış zamana tabir edebilir. Bu bakımdan âlimlerin ictihadı, yanlış olmak ihtimaline rağmen başkaları için hüccettir; evliyânın keşfi ancak şer’î hükümlere uygun düşerse kabul edilir; ama kimse için hüccet değildir; yalnızca keşf sahibi için hüccet teşkil eder.

Sual:
Allahü teâlânın bazı kullarına hidâyeti ihsan etmesi ne demektir? Kulun bu hidayette iradesi var mıdır?

Cevap;
Onun hidayete kavuşacağı bir kitap, bir âlim, bir sâlih müslüman ile karşılaştırır, hayırlı bir amel yaptırır vs. Kul, yine iradesini kullanarak bunlardan istifade eder veya etmez.

Sual:
Kıyamete yakın İsâ aleyhisselâmın ineceğine dair hadîsleri inkâr küfr müdür?

Cevap;
Lafzan değilse de, ma’nen mütevâtirdir. Bu mevzuda metni farklı, fakat mânâsı aynı çok sayıda hadîs-i şerif vardır. Bir delile istinaden inkârı, mesel⠓Bu bir şahs-ı manevîdir,” aslında İsa aleyhisselâm inmeyecektir, Hıristiyanların Müslüman olacağı manasına gelir” demek veya “Nüzûl-i İsa ile alâkalı hadîsleri, sonradan Müslüman görünen Hıristiyanlar uydurmuştur” demek, en azından kişiyi bid’at ehli yapar. Delilsiz inkâr ise, küfre sürükler.

Sual:
Bazı insanlar bir hadîs-i şerif naklederken, “sanırım âyetti” diyor veya hadîs naklederken “Bu âyette Allah şöyle buyurdu” diyor. Böyle söylemek insanı küfre götürür mü?

Cevap;
Bilmemek özür ise de, ehli olmadığı mevzularda konuştuğu için günaha girer. Âyet-i kerimenin mânâsını naklederken bile meâlen demek icab eder.

Sual:
Mektubat-ı Masumiye’de, “Geçim sıkıntısı olanın, bir işte çalışması câizdir. Kazanırsa, iyi olur. Kazanamazsa, bu işin üzerine düşmemelidir. Uğraşmasının sonu gelmez. Zararı artar.” diyor. “Zararı artar” sözünden ne kasd edilmiş olabilir?

Cevap;
İnsan meşru sebeplere yapıştıktan sonra, istediği iş tahakkuk etmezse, artık üzerine fazla düşmemeli, niye oldu, niye olmadı, kim engelliyor dememelidir. Bu işten vazgeçmeli, kadere rıza göstermelidir. Aksi takdirde sebeplere çok tesir yüklemiş olur ki, tevekkülü bozar ve imana zarar verebilir.

Sual:
Âmentü Şerhi’nde Allahü teâlânın her işi güzeldir buyuruluyor. Çirkinleri de Allahü teâlâ yarattığına göre, burayı nasıl anlamalıdır?

Cevap;
Çirkinlikleri de güzel yaratıyor demektir. İbn Abbas, Peygamber aleyhisselâmın, “Allahü teâlâ yarattığı her şeyi güzel yaptı” meâlindeki âyet-i kerime (Secde, 7) hakkında şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Ama meselâ maymunun kıçı güzel değildir; fakat onun yaradılışı­nı muhkem kılmıştır.” Böylece âyet-i kerimede vârid olan ibarenin geniş mânasının kastedildiğini beyan etmiştir. Nitekim “Bu, her şey'i muhkem, sapa­sağlam yapan Allah’ın san'atıdır.” (Neml, 88) buyurulmaktadır.

Sual:
Bir kimsenin aklına inanç esaslarına dair bir sual gelse, ne yapması gerekir?

Cevap;
İmam-ı Azam Ebu Hanîfe’nin Fıkh-ı Ekber adlı eserinin şerhinde diyor ki: Eğer bir kimseye tevhîd ilminin inceliklerinden bir zor iş görünürse, o kimsenin hemen “Allah ve Resulullah katında doğru olduğu şekilde itikad ettim” demesi lâzımdır. Sonra hemen onu ehline sorup, anlamaya çalışır. Özürsüz geciktirirse günaha girer. Hatta kudreti var iken sormazsa küfre düşer.

Sual:
Cahiliye devrinde Mekke’de puta tapanlar müşrik kabul ediliyor da, neden putlara ibadet ettiği halde Hristiyanlar ve Brahmanlar müşrik sayılmıyor?

Cevap;
Arabistan müşrikleri, Allah’a inanırlardı. Nitekim Kur’an-ı kerimde meâlen buyuruluyor ki, “Onlara (müşriklere) yeri göğü yaratan kim diye sorsan, Allah derler”. (Ankebut, 61; Lokman, 25; Zümer, 38, Zuhruf, 9). Şu halde onlara niçin putlara ibâdet ettikleri sorulduğunda, “Biz onlara Allah’a şefaatçı olsunlar diye ibâdet ediyoruz” derlerdi. Halbuki Kur’an-ı kerim meâlen “Allah'ı bırakıp da taptıkları putlar, şefâat edemezler” (Zuhruf, 86) sözüyle buna cevap vermektedir. Müşrikler, yaratılışlarında mevcud olan marifetten dolayı, putlarının yaratıcı olmadığını söylüyor ise de, bu tabiî marifeti Peygamberlere uyarak kuvvetlendirmedikleri için, putların tapınmağa hakları olduğuna inanıyor, bunun için tapınıyorlar. Putların ibâdet olunmağa hakkı vardır dedikleri için müşrik oluyorlar. Yoksa bize şefâat etmelerini istiyoruz dedikleri için müşrik olmazlar.

Hristiyanlar, kâinatı yaratan ebedî ve ezelî bir Allah’a inanır. İsâ aleyhisselâm ve Rûhülkuds’te, Allah tarafından ihsan edilen bazı kudsî ve ilahî güçlerin bulunduğuna kâni olmakla beraber, esas itibariyle ne Hazret-i İsâ, ne Hazret-i Meryem, ne ruhülkuds, ne de azizlere tapınır. Bunların resim ve heykellerini hatırlama vesilesi yaparak, onları şefaatçi kılarlar. Bu yaptıkları bâtıl ise de, şirk değildir. Zira şahıslar veya resim ve heykellere tapınmak değildir. Teslîse inansalar bile, müşrik olmazlar. Zira Hristiyanlıkta esas olan “İsâ, Tanrı değildir. Tanrı’nın Peygamberidir. Ebedî olan tek tanrı, onu çok seviyor. Onun her istediğini yapıyor, yaratıyor. Bunun için her şeyi ondan istiyoruz, ona ve onu temsil eden resim ve heykellere, bu niyet ile yalvarıyoruz. Baba ve oğul, çok sevilen kimse demektir”. Böyle inananlar müşrik değil, Ehl-i kitaptır. İsâ aleyhisselâmda veya herhangi bir mahlûkta ulûhiyyet sıfatı bulunduğuna inanan, meselâ, “Ebedîdir. Herşeyi yoktan var ediyor” derse, müşrik olur. Kur’an-ı kerimde mealen, “Ey Ehl-i Kitab! Teslise inanmayın!” (Nisâ, 171) sözünden de bu anlaşılmaktadır. Eğer teslise inanan müşrik olsaydı, Kur’an-ı kerim bunlara Ehl-i kitap diye hitap etmezdi.

Aynı şey Brahma dini için de mevzubahistir. Brahma ve Buda dinleri, Hristiyanlık gibi, eski Peygamberlerin bildirdiği dinlerin tahrif edilmiş bir hâlidir. Hindistan ulemasından Mazhar Cân-ı Cânân 14. mektubunda der ki: “Brahma dini, Birmîhâ [veyâ Brahma] ismindeki bir melek vâsıtası ile Hindistan’a gönderilen mukaddes kitaplara dayanır. Brahma dini mensupları, Allah’ın bir olduğuna, insanları O’nun yarattığına, kıyâmet gününe, Cennete, Cehenneme ve tasavvufa inanırlar. Sonradan doğru yoldan ayrıldılar. Peygamberlerin ve evliyânın ruhlarını ve melekleri hatırlatmak için heykeller yaptılar. Şefâatlerine, yardımlarına kavuşmak için, bu heykellere secde ettiler. Arabistan’daki putperestler, böyle değildir. Bunlar, putlarının hâlık (yaratıcı) olduklarına inanıyor. Herşeyi yalnız putlardan istiyorlardı. Putlarına ilâh diyerek secde ediyorlardı. Bunun için, müşriktirler. Brahmanlar ise, hürmet niyeti ile tapınıyorlar. Seyyid Şerîf-i Cürcânî Şerh-i Mevâkıf sonunda, üçüncü maksadda şöyle der: “Muhammed aleyhisselâmın Peygamber olduğuna inanmayan kâfir olur. Bunlardan Yahudi, Nasârâ [Hristiyan], Brahman ve Budistler, başka Peygamberlere inanıyor. Bunların getirdikleri ve sonradan bozulmuş olan kitapları okuyorlar. Bunun için bunlara Ehl-i kitap denir. Başka Peygamberlere de inanmayanlar, bir yaratıcının varlığına inansalar da müşriktirler. Brahman, Budist, Yahudi ve Hristiyanlar, Ehl-i kitap iken, zamanla müşrik olabilir.

Sual:
El ile, baş eğerek selâm vermek câiz midir?

Cevap;
Şer’î selâm “Selâmün aleyküm” demekten ibarettir. Baş eğerek, eli göğse koyarak, parmağı başına kaldırarak verilen selâm, şer’î selâm değildir. Bunun şer’î selâm olduğuna inanmak bid’attir. Ancak selâmün aleyküm derken eli göğse koymak veya parmağı başa götürmek, eğer bunların selâm vermenin şartı olduğuna inanılmıyorsa, câizdir. Nitekim Berika’da sesle selâm vermeden eğilmek, baş ile işaret etmek mekruhtur, diyor. Uzak olup, selâmı işitmesi mümkün olmayan kimseye, eli başa götürerek selâm vermek câizdir ve bu sırada sessizce selâmün aleyküm denir.

Sual:
Şeytan tek bir varlık mıdır?

Cevap;
Hazret-i Âdem’e secde etme emrini beğenmediği için reddolunan ve kıyamete kadar kendisine mühlet verilen İblis hayattadır. Bunun nesli çoğalmıştır. Her birini muayyen bir işe koymuştur. Nitekim hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Velhân adında bir şeytan vardır. İnsana abdest alırken suyu fazla harcaması için vesvese verir” (Tirmizî). İmam Mücâhid der ki, Nasıl melekler çok ve her biri bir işle vazifeli ise, İblis’in soyundan çok sayıda şeytan vardır. Meselâ Şibr, musibetlere isyan edilmesi; Aver, zina; Mebsut, yalan; Dâsim, gazap; Hanzeb, namaz, Velhân, abdest hususunda insana vesvese vererek günaha sevkederler. (Berika, Bid’at ve Vesvese bahsi)

Sual:
Peygamberler, meleklerden üstün müdür?

Cevap;
Ehl-i sünnet ulemâsının çoğuna göre, insanların yükseği, meleklerin yükseğinden daha üstündür. Çünki insanlar, şeytan ve nefsleri ile savaşmakta; ihtiyaçları olduğu hâlde yükselmektedir. Melekler ise zaten yüksek yaratılmışlardır. Melekler, tesbîh, takdîs ediyorsa da, buna cihadı da katmak, insanların yükseklerine mahsustur. Nisâ sûresi 94. âyetinde meâlen, “Mallarını, canlarını fedâ ederek din düşmanları ile Allah rızası için cihad eden müslümanlar, oturup ibâdet edenlerden daha üstündür. Hepsine de, Cenneti söz veriyorum” buyuruldu. Meleklerin birbirlerinden üstünlükleri vardır. En üstünleri dört melektir. Birincisi Cebrâîl, ikincisi İsrâfîl, üçüncüsü Mikâîl ve dördüncüsü Azrâil aleyhimisselâmdır. Bu dört melekden sonra üstün olan melekler, dört sınıfdır: Hamele-i Arş denen melekler, dört tanedir. Kıyamette sekiz olacaklardır. Huzûr-i ilâhîde bulunan meleklere, Mukarrebîn denir. Azab meleklerinin büyüklerine, Kerûbiyân denir. Rahmet meleklerine, Rûhâniyân denir. Bunların hepsi, meleklerin havâssı, yani üstünleridir. Bunlar Peygamberlerden başka bütün insanlardan daha üstündür. Müslümanların sâlihleri ve velileri, meleklerin avâmından, yani aşağılarından daha efdaldir, daha üstündür. Meleklerin avâmı, müslümanların avâmından, yani âsî ve fâsıklardan efdaldir. Kâfirler ise, her mahlûktan daha aşağıdır.

Sual:
Birine kızıp Allahsız demek insanı küfre düşürür mü?

Cevap;
İnsafsız, Allah’tan korkmaz manasına söylerse küfr olmaz ise de, söylemek mahzurludur.

Sual:
Diğer peygamberlerin bazı vasıflarda peygamberimizden üstün olduğu söylenebilir mi?

Cevap;
İslâm inancına göre peygamberler bütün insanlardan; Hazret-i Muhammed de diğer peygamberlerden üstündür. Kur’an-ı kerim bunu haber veriyor. Tefsirlerde izah buyurulduğuna göre, “Peygamberler arasında bir fark gözetmeyiz” meâlindeki âyet-i kerime, “Peygamberlik vazifesi bakımından fark gözetmeyiz” mânâsınadır. Cüz'î hasletlerde, bir hususiyette üstün olabilir. Ama bütün olarak değerlendirildiğinde, Muhammed aleyhisselâm en üstün kabul edilmiştir. Seyyid Abdülhakîm Efendi der ki: Hadis-i şerifte, “Kardeşim Yusuf benden daha güzeldir; ama ben daha melîhim, daha sevimliyim” buyurdu. Muhammed sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem Yûsuf aleyhisselâmdan yüzlerce hüsnü cemâle mâlik idi [daha güzeldi]. Fakat hüsnü, temâmen tezâhür etmedi [gözükmedi]. Zirâ değil insanlar, tekmil mevcûdât tahammül edemezlerdi. Kendileri ise rahmeten lil-âlemîn olduğundan, cihânı böyle vartaya düşürmezler.

Sual:
“Bu iğne bana çok fayda verdi”, “Bu araba beni kurtardı”, “Süt karnımı ağrıttı” gibi ifadeleri kullanmak mahzurlumudur?

Cevap;
Hayır. Mecazdır. Her hususta insan bir şeye karar verip o şeyi elde etmeye yarayan sebeplere yapışır. Bu, dinin emridir. Allah, bunun olmasını irade ederse yaratır; olmamasını irade ederse yaratmaz.

Sual:
Eş’ariyye’nin kader hususundaki ictihadı, Cebriye ile aynı olduğuna göre, neden ehl-i bidat sayılmıyor?

Cevap;
Eş’ariyye ile Cebriyye’nin kader inancı birbirine yakındır; ancak aynı değildir. Cebriyye, insanın hiç iradesi olmadığını, tamamen ilahî iradeye tâbi olduğunu, bundan dolayı da mes’ul tutulmayacağını söyler. Eğer Allahü teâlânın bu isyan ve küfrden râzı olduğunu, bunun için azap yapmayacağını söylerse, küfrdür. Böyle inanmayıp, isyanı ve küfrü kötü bilip, sadece kulun iradesinin bulunmadığını söylerlerse bid’at sahibi olur. İnsanın yaptıklarından mesul olduğunu bildiren müteaddit âyet-i kerimeler vardır. Eş’ariyye ise, her şeyin Allahü teâlânın kudreti ile olup, kulun kudretinin karışmadığını bildirmekte; ancak ilahî iradenin tecellisine varmak için insanın kendisinde bir meyl bulunduğunu bildiriyor. Ebu'l-Hasen Eş’arî’ye göre, insanların iradî işlerine, kendi ihtiyarları, yani seçim hakları ve kudretleri hiç karışmaz. Yalnız, kul bir iş yapmak isteyince, Allahü teâlâ o işi hemen yaratmaktadır. Âdet-i ilâhîsi hep böyledir. İşin yapılmasında kulun kudretinin te’sîri olmaz. Eş’ariyye’den İmam Bâkıllânî buyuruyor ki, “İnsanın kudreti, işin meydana gelmesine değil, işin iyi veya fena olmasına, yani tâ’at veya günah olmasına tesir eder”. Bu itikad, Cebriyye mezhebinin sözüne yakın olduğu için, Eş’arî mezhebine Cebr-i mütevassıt denilmektedir.

Eş’ariyye’yi Cebriyye’den ayıran, Cebriyye mezhebinde, “Bir insan, bir işi yaptı” demek mecâzdır. Yani, o iradî (istekli) işi, yalnız Allahü teâlâ yapmıştır. O insanın eli ile yapmıştır. İnsanda kudret yoktur. Eş’ariyye’ye göre ise, işi yapan, hakikatte insandır. Ancak, insanın isteği ile değil, Allahü teâlânın istemesi ile yapmıştır. İnsanda ihtiyar yoktur. İnsanın kudreti ancak işin yaratılmasına sebep olup, yaratılmasında tesiri yoktur. Eş’ariyye’den başka Ehl-i sünnet uleması ise, kulun kudreti, yaptığı istekli işte tesir eder, diyor.

Sual:
"Allah yardımını esirgemesin", "Allah rahmetini esirgemesin" gibi ifadeler kullanmak uygun mudur?

Cevap;
Esirgemek, vermemek manasına kullanılırsa uygun olmaz. Zira Allah’ın esirgeme sıfatı yoktur. Bu, noksan bir sıfattır. Ama “Allah esirgesin” gibi himaye etme manasına kullanılırsa, caiz olur.

Sual:
Gaybı yalnız Allahü teala ve onun bildirdikleri bildiğine göre, ölünceye kadar imanlıyım diyen bir kimse gaybdan haber vermiş olmaz mı?

Cevap;
İmanda sâbit olmayı taahhüd ediyor, gaybdan haber vermiyor. Vadeli borçlanmak, gaybdan haber midir?

Sual:
Küfür bulaşığı bulunan günah ne demektir?

Cevap;
İmam Rabbânî hazretleri der ki: Haram olduğunu bilerek ehemmiyet vermemek, üzülmeden işlemek veya gayrımüslimlerin dinî bayramlarına gitmek, bunun için sevinmek, hediye vermek gibi işler, küfr bulaşığı olan günahlardır. Bunlar ancak ateş ile temizlenir. Müminlere cehennem azabı bu tür günahlar içindir. Diğerleri inşallah şefaat, mağfiret veya bir takım sıkıntıların kefaret olması yoluyla affedilecektir.

Sual:
Günah işlerken üzülmeyenin imanı gider ne demektir?

Cevap;
Bunun günah olduğunu bildiği halde, azabına ehemmiyet vermeden işleyen kimse, zamanla bu lakaytlığı sebebiyle imanını kaybedebilir demektir. Bu gibi günahlara, İmam Rabbanî hazretleri küfr bulaşığı olan günahlar demekte ve tevbe etmeden ölen müminlere ateş ile azabın yalnızca bu gibi günahlar için olacağını söylemektedir.

Sual:
Herkes bir iş için yaratılmıştır sözünün manası nedir?

Cevap;
Herkesin istidadı veya faydası başka başkadır.

Sual:
Bir kimse bir söz söylese veya bir iş yapsa, sonra bunun küfre sebep olup olmadığını düşünse, imanda şüphe sayılır mı?

Cevap;
Hayır. Bu, imanda şüphe değildir.

Sual:
İnsanın evleneceği kişiyi seçmek gibi bir iradesi var mıdır, yoksa bu tamamen alın yazısı mıdır?

Cevap;
Herkesin yaptığı işlerde serbest iradesi vardır. Tasavvur eder (planlar); sonra karar verir; sonra irade eder. Bunun için gereken meşru sebeplere yapışır. Cenab-ı Hak da dilerse o istediği işi yaratır; dilerse yaratmaz. Kulun böyle isteyeceğini Allahü teâlâ önceden bilir. Buna alın yazısı denir.

Sual:
Küfre sebep olan bir sözü veya işi işitince elde olmadan gülünce küfr olur mu?

Cevap;
Elde olmadan gülmek, beğenmek demek değildir. Küfre sebep olmaz.

Sual:
Dinimizde “Kâfiri tekfir etmeyen kâfir olur” kaidesi gereğince, mesela Kur’an-ı kerime mahlûk diyen Me’mun Halife gibi tarihî bazı şahsiyetleri tekfir etmemiz icab eder mi?

Cevap;
Bütün âlimlerin ittifakla küfre sebep olur dediği işi veya sözü, bilerek ve isteyerek söylemek küfre düşürür ise de, tevbe bunu ortadan kaldırır. Bu sebeple kimseyi tekfir etmemelidir. Belki bilmeyerek veya istemeyerek yapmış veya söylemiş, yahud sonra tevbe etmiştir. Bir kimsenin bir işi veya sözünden 99 mânâ küfr çıksa, 1 mânâ çıkmasa, küfrüyle değil, imanıyla hükmedilir. Hüsnü zan esastır. Bu sebeple kimseyi tekfir etmemelidir. Ancak bir iş veya sözün küfre sebep olduğu söylenir. Bunlar da muteber kitaplarda yazar. Bir kimseyi gerektiği zaman tekfir etmek kadı ve müftünün işidir. Bu kararı, İslâm devletinde şer’î mahkeme verebilir. Bunun da uzun bir prosedürü vardır. Her icma’, kat’i hüküm ifade eden icma’ değildir. İbni Abidin’in Mürted bahsi, Samarraî’nin Ahkâmü’l-Mürted kitabı bu bahsi güzel anlatmaktadır. Türkçe’de Gümüşhanevî’nin Câmiül-Mütun ve Birgivî Vasiyetnâmesi vardır. Ancak bunlarda üzerinde icma’ olmayan, bazı âlimlerin küfr dediği meseleler üzerinde de durulmuştur. Bu ise, sathî malumat sahiplerini şaşırtıp vesveseye sevkedebilir. Mızraklı İlmihal de denilen Miftâhü’l-Cenne kitabı, İslâm Ahlâkı adıyla yeni harflerle neşredilmiştir. Bunlarda elfaz-ı küfr anlatılır. İzahatla beraber okunabilir.

Sual:
Yıldız kaydığı zaman dilek tutmak imanı tehlikeye atar mı?

Cevap;
Hayır. Ama gelecekte olacak işlerin, mutlaka yıldızların hareketlerine bağlı olduğuna inanmak dinen mahzurludur.

Sual:
Muaviye’yi sevmiyorum diyenin hükmü nedir?

Cevap;
İslâmiyet, eshab-ı kiramın hepsini, ayırmaksızın sevmeyi emretmektedir. Kur’an-ı kerimde meâlen, “Allah onlardan râzıdır; onlar da Allah’tan râzıdır” buyurularak buna işaret edilmektedir. Muaviye bin Ebi Süfyan, eshab-ı kiramın önde gelenlerindendir. Vahy kâtibidir ve Resulullah’ın kayınbiraderidir. İslâmiyete çok hizmeti olmuş büyük bir sahabidir. Zamanı, İslâm tarihinin altın çağlarındandır. Bunu sevmemek, kötü bilmek, günahtır. Fakat umumiyetle bu kişilerin bid’at sahibi olduğu görülmektedir. Muaviye bin Ebi Süfyan’ı iyi bilmek, bu zamanda Ehl-i sünnetin neredeyse alâmetlerinden olmuştur.

Sual:
Kur’an-ı kerimde ve hadîs-i şeriflerde Allahü teâlânın eli, yüzü, parmağı olduğuna dair ifadeler vardır. Halbuki Allahü teâlâ mahlûkatın bütün sıfatlarından münezzehtir diye biliyoruz. Bunları nasıl anlamalıdır?

Cevap;
Âl-i İmrân sûresinin yedince âyet-i kerimesinde bildirildiği üzere, Kur’ân-ı kerîmin âyetleri iki türlüdür: Biri, muhkemât olup, mânâsı açık, meydanda olan âyetlerdir. İkincisi müteşâbihât olup, mânâsı kapalı olan âyetlerdir. Âyet-i kerimede meâlen, “Bu âyet-i kerîmelerin bildirdiklerini yalnız Allahü teâlâ bilir” buyuruldu. Demek ki, müteşâbih olan âyet-i kerîmelerin ne demek olduğunu, ancak Allahü teâlâ bilir. Bu âyet-i kerîme gösteriyor ki, müteşâbih olan âyet-i kerîmeler, gösterdiklerinden başka şeyleri bildirmektedir. Allahü teâlâ da, bu başka şeyleri bilmektedir. Ulemâ-i Râsihîn denilen derin âlimlere de, bu başka bilgiler ihsan olunmuştur. Bunun gibi, gayb olanları yalnız Allahü teâlâ bilir. Peygamberlerin yükseklerine bu bilgisinden ihsân etmekdedir.

Ehl-i sünnet itikadına göre Kıyamette müminler Allahü teâlâyı göreceklerdir. Onun görüleceğine inanmalı, nasıl görüleceği düşünülmemelidir. Çünki Allahü teâlânın işleri akıl ile anlaşılmaz. Dünya işlerine benzemez. (Fizik ve kimya bilgileri ile ölçülemez.) Allahü teâlânın ciheti, karşıda bulunması yoktur. Allahü teâlâ madde ve cisim değildir. (Element; karışım, bileşik değildir.) Sayılı değildir. Ölçülmez. Hesab edilmez. Onda değişiklik olmaz. Mekânlı değildir. Bir yerde değildir. Zamanlı değildir. Öncesi, sonrası, önü arkası, altı üstü, sağı solu yoktur. Bunun için, insan düşüncesi, insan bilgisi, insan aklı, Onun hiçbir şeyini anlayamaz. Onun nasıl görüleceğini de kavrayamaz. El, ayak, cihet, yer ve bunlar gibi Allahü teâlâ için câiz olmayan kelimelerin, âyet-i kerîmelerde ve hadîs-i şerîflerde bulunması, insanların anladığı ve bildiği, bugün kullanılan mânâlarda değildir. Böyle âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere müteşâbihât denir. Bunlara inanmalı, ne ve nasıl olduklarını anlamağa kalkışmamalıdır. Bunlara görülen, anlaşılan, meşhur olan mânâ değil, meşhur olmayan mânâ verilir. Bunların açık ve meşhur mânâlarını vermek akla ve şeriate uygun olmazsa, meşhur olmayan mânâ vermek, yani kısaca veya uzun te’vîl etmek îcâb eder. Yani Allahü teâlâya yakışacak başka mânâ verilir. Açık mânâlarını vermek câiz olmaz. Meselâ, tefsîr âlimleri yed (el) kelimesine kudret, gücü yetmek mânâsını vermişlerdir.

Bir mâni, sıkıntı olmadıkça, âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere, açıkça anlaşılan mânâları vermek lâzımdır. Bunlara benzeyen başka mânâ vermek câiz değildir. (Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler, Kureyş lügatı ve lehçesi iledir. Kelimelere, 1400 sene önce, Hicaz’da kullanılan mânâları vermek lâzımdır. Zamanla değişip, bugün kullanılan mânâları vererek tercüme yapmak doğru değildir.) Müteşâbihât denilen âyet-i kerîmelerde, anlaşılamayan gizli mânâlar vardır. Bunların mânâsını, ancak Allahü teâlâ bilir ve kendilerine ilm-i ledünnî verilen pek az seçilmiş büyükler, kendilerine bildirildiği kadar, anlayabilirler. Onun için, müteşâbih âyetlerin, Allah kelâmı olduğuna iman etmeli, mânâlarını araştırmamalıdır. Eş’arî mezhebindeki âlimler, böyle âyetleri kısaca veya geniş olarak te’vîl etmek câiz olur dedi. Te’vîl demek, kelimenin çeşitli mânâları arasından meşhur olmayanı seçmek demektir. Meselâ İsrâ sûresinde, “Allahın eli, onların ellerinin üstündedir” meâlindeki âyet-i kerîme, Allahü teâlânın kelâmıdır. Allahü teâlâ, bununla neyi murad ediyor ise, öylece inandım demelidir. Bunun mânâsını ben anlayamam, ancak Allahü teâlâ bilir demek, en iyi yoldur. Yahud Allahü teâlânın ilmi, bizim ilmimiz gibi değildir. İradesi bizim irademize benzemez. Allahü teâlânın eli de, kulların elleri gibi değildir. Ehl-i Sünnete göre, Allah’ın eli vardır, yüzü vardır, nüzul eder, istivâ eder. Ama nasıl olduğu, keyfiyeti bilinmez. Böyle söyleyip geçmeli, fazla kafa yormamalıdır. Allah’ın eli, yüzü, parmağı, nüzul ve istivâsı, insanlarınki gibi değildir. Zira âyet-i kerimede meâlen “Allahü teâlânın aslâ bir misli, benzeri yoktur” buyuruluyor. İmam Gazâlî hazretleri bu mevzuda İlcâmü’l-A’vâm eserini yazmış; Türkçe’ye tercüme olunmuştur.

Sual:
Düşmez kalkmaz bir Allah demek câiz midir?

Cevap;
Evet. Allahü teâlânın aslâ noksan sıfatı olmayacağı ifade ediliyor.

Sual:
Haç, zünnar, papaz külahı gibi başka semavi dinlere ait sembollere sövmek küfrü gerektirir mi?

Cevap;
“Putlara sövmeyin, kâfirler de sizin rabbinize söver” mealinde âyet-i kerime vardır.

Sual:
Okey, tavla gibi oyunlar oynarken, zar atarken Allah’ım yardım et! niyetiyle “Hadi bismillah” demek küfrü gerektirir mi?

Cevap;
Bu niyetle küfr olmaz ise de, ism-i ilahîyi hafife almak tehlikelidir.

Sual:
İnsanın evleneceği kişi kader midir? Bu hususta kişinin iradesi ile seçme hakkı var mıdır?

Cevap;
Kader ile irade zıt değildir. Kişi, bir şeyi irade eder, ister, sebeplerine yapışır; Allah da irade ederse yaratır. Kader bu demektir. Dolayısıyla insan, evleneceği kişiyi kendisi seçer ve bundan mesuldür.

Sual:
Peygamberler, dünya işlerinde yalandan münezzeh midir? Öyle ise İbrahim aleyhisselâmın firavuna yalan söylemesi meselesini nasıl anlamak gerekir?

Cevap;
İbni Âbidin hazretleri der ki: “Harbîler bir peygamberi yakalasalar ve ona, ‘Eğer peygamber değilim dersen bırakırız, demezsen öldürürüz’ deseler, peygamberin ‘Peygamber değilim’ demesi caiz olmaz. Ama başka birisi onun peygamber olmadığını ikrar etmesi için peygamberi öldürme tehdidiyle zorlansa, onun ‘Peygamber değildir’ demesi câizdir. Çünkü yalan söylemek peygamberlere men eddilmiştir.” Resulullah aleyhisselâmın maslahat için bile yalan söylediği vâki değildir. Belki ta'riz yapmıştır. Nitekim İbrahim aleyhisselam böyle yapmış; zevcesine göz koyan firavuna engel olabilmek adına, kızkardeşi olduğunu söylemiş; bununla din kardeşliğini kast etmiştir. Firavun bunun üzerine vazgeçmiştir. Çünki firavunun dininde, kardeşler evlenebiliyordu (Tecrid-i Sarih Şerhi).

Sual:
Allah bizim evvel ve âhir ne olacağımızı, neler yapacağımızı, netice itibariyle Cennet veya Cehennem ehli olduğumuzu şüphesiz biliyor. Böyle ise bizim cüz’i irademizle bunu değiştirme imkânı var mıdır?

Cevap;
İnsan, cüz'î iradesiyle iyiyi veya kötüyü seçer. Allah da irade ederse, bu şekilde yaratır. Bunun böyle olacağını da ezelde bilir. Ama insanı böyle yapmaya zorlamaz. Nitekim güneş, takvimde yazılı vakitte doğar. Ama orada öyle yazdığı için öyle doğmaz. Ne zaman doğacağını önceden insanlar bilir; ama güneşin doğuşu üzerinde bir tesirleri olmaz.

Sual:
Müslümanın son nefeste tevbesinin kabul olması,  zaten günaha takati kalmadığı ve başına gelenleri öğrendiği için nasıl makbul olabilir?

Cevap;
İman-ı yes, yani son nefeste, gayp perdesinin açılıp, başıan gelecekleri gördükten sonra iman etmek makbul olmamakla beraber, tevbe-i ye’s, yani, Müslümanın, son nefeste, öleceğini anlasa bile, tövbesi makbuldür. Bu, rabbin müslümana ihsanıdır.

Sual:
Âmenerresulu... âyet-i kerimeleri için, Mir’acda bildirilmesi sebebi ile, vahy değildir diyen birisine ne lâzım gelir?

Cevap;
Mi’racta geldiği rivayetini inkâr etse, delili varsa, zararı yoktur. Ama âyet olduklarında icma’ bulunduğundan, bu zarurî icma’yı inkâr küfr olur.

Sual:
Vefat eden müminlerin ruhu nerede olacaktır? Cennet ve cehennem şu anda var mıdır? 

Cevap;
Müminlerinki Cennetü’l-Me’vâ adında cennet nimetlerinin göründüğü bir yerde; kâfirlerinki ise siccîn adındaki azap yerindedir. Cennet ve cehennem şimdi vardır. 

Sual:
İ'tikadnâme kitabında, "Bir insan, emr vermek veyâ yasak etmek veyâ birşey sormak, bir haber vermek istese, önce bunları zihnde düşünür, hâzırlar. Zihnde bulunan bu ma’nâlara (Kelâm-ı nefsî) derler." buyuruluyor. Bir sonraki sahîfede ise, "Kelâm-ı nefsînin mahlûk olmadığını, kadîm olduğunu, doğru yolun âlimleri sözbirliği ile söylemekdedir." denilmektedir. Bu halde insanın zihninden geçen düşünceler de kadîm olmakda mıdır?

Cevap;
İnsanların kelâm-ı nefsî ve lafzîsi mahlûk ve hâdistir. Allahu teâlânınki kadimdir.

Sual:
Biz bir şeyi yapmak isteyince Allah da isterse onu yaratır. Peki bu yaratma o an mı olmaktadır? Yoksa Allah'ın ezelde takdir ettiği şey o an mı tecelli etmektedir? Allah'ın hiçbir şey yokken ve yaratmıyorken yaratmaya başlaması diye bir şey var mıdır? Böyle olduğu kabul edildiğinde Allah'ın önce yaratmazken sonra yaratması sıfatında bir değişiklik midir? Allah'ın her şeyi ezelde takdir ettiği ve yarattığı düşünülürse Allah şu an ne yapıyor sualine nasıl cevap verilebilir?

Cevap;
Yaratma faaliyeti devamlıdır. Kur’an-ı Kerim suale cevap veriyor: Külle yevmin huve fi şe'n. O her gün bir işle meşguldür.

Sual:
Şeyhülislâm Ebussuud Efendi fetvalarında, “Bir Müslüman, başka birine hâşâ cima' lafzı ile dinine, imanına ve ağzına söğse, kâfirdir, katli helâldir” diyor. Günümüz âlimleri te’vil ediyor; ama bu büyük âlim neden te’vile gerek duymamıştır?

Cevap;
Bu sözünde, kasıt varsa, söyleyen kişi imandan çıkar, tevbe etmezse, mürted olduğu için katli gerekir. Şeyhülislâm Ebussuud Efendi zamanında İslâm cemiyeti ve devleti vardı. Müslümanlar dinini biliyordu. Bu sebeple o zaman te’vile ihtiyaç yoktu. Şimdi te’vil edilir; kasdının dine, imana söğmek olmadığı, kişiye hakaret olduğuna yorulur. Ama söğen kişi, kasdın açıklarsa, o zaman başkadır.

Sual:
Kabir azabını inkâr küfür müdür?

Cevap;
Bir delile dayanarak veya delilleri tevil ederek inkâr ederse ehl-i bid’attir. Delilsiz inkâr, küfrdür.

Sual:
Yılbaşında hediyeleşmek caiz midir?

Cevap;
Evet. Zira dinî bir gün değildir.

Sual:
Günah işlerken kalbinde zerre kadar olsa üzüntü olmasa veya gülse, küfre düşer mi?

Cevap;
İnkâr etmeksizin günah işlemek insanı küfre düşürmez. Üzüntü duysa, günah işlemezdi zaten.

Sual:
Piyeslerde peygamber veya eshâb-ı kiram rolüne girmek caiz midir?

Cevap;
Piyeslerde Eshab-ı kirâm rolüne veya Peygamber aleyhisselâmın rolüne girmek, onları temsil etmek, komedi, trajedi gibi malayani olan piyeslerde câiz değildir. Çünki hakareti müstelzim olur. Ta’lim ve İslâmiyete hizmet maksadı ile yapılan filmlerde câiz olur ise de İslâm büyüklerine hürmet etmek lâzımdır.Tehlikeli şeyi yapmaktan sakınmak lâzımdır.

Sual:
Akâid kitaplarında, Allahü tealanın sıfat-ı zâtiyyesi anlatılırken, vahdaniyyet bahsinde; “Allahü tealanın zâtında ve sıfatlarında ve işlerinde ortağı, benzeri yoktur” diyor. Ortağı ve benzeri olmak ne demektir?

Cevap;
Yani Allahü tealadan başka hiç kimse yaratamaz, öldüremez, diriltemez, hayat veremez, hidayet edemez, şifa veremez vs.

Sual:
Akâid kitaplarında “Allahü tealanın basar sıfatı vardır. Âletsiz ve şartsız görür. Görmesi göz ile değildir” derken ne kast edilmektedir?

Cevap;
Allah, görmek için insanlar gibi göze, ışığa vs muhtaç değildir.

Sual:
Şâfiî mezhebindeki biri, küfre düştüğü zaman, tövbe ve tecdid-i iman ederse, karı-koca olarak yaşamaya devam edebilir mi?

Cevap;
Küfre düşünce nikâh bozulur. Tekrar nikâh gerekir. Hanefî’de erkek önceden “her ne zaman nikâhımız bozulursa seni tekrar kendime nikâhlamak üzere” kadından vekâlet almışsa, tecdid-i nikâh ile nikâh geri gelir. Ama Şâfiî’de bu yetmez; kızın velisi ile yeniden nikâh gerekir.

Sual:
Müslümana kâfir diyenin kâfir olacağı hükmü nasıl anlaşılmalıdır?

Cevap;
Kâfir olmasını isteyerek veya yaptığı ibadetin (mesela namazın, örtünmenin) müslümanlık icabı olmadığına inanarak kâfir derse kâfir olur. Hakaret için derse veya şüpheli bir delile dayanarak derse, kâfir olmaz; günaha girer.

Sual:
Bir mezhebe göre abdestsiz namaz kılmak insanı küfre düşürür mü?

Cevap;
Hangi mezheb olursa olsun, abdestsiz kılınacağına itikat ederek kılan, küfre düşer.

Sual:
Mızraklı İlmihal’de diyor ki: “Bir kimse, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” dediği doğru ise, biz kurtulduk demiş olsa, kâfir olur, demişlerdir. Birgivî merhûm buyurur ki: (Bu sözü şübhe yolu ile söylerse küfrdür. Eğer ilzâm tarîkiyle söylerse küfr değildir.) “İlzâm tarikiyle” ne demektir?

Cevap;
İlzâm, cevap veremez hâle getirme, susturma; iltizam ettirme, gerektirme; isbat etme gibi manalara gelir. Burada münazara vesilesiyle, karşısındakini mağlup etmek için, inanmadığı bir şeyi, farz ederek konuşmak demektir. Hazret-i Ali’nin şu sözü böyledir: (Dehrî) tabîb ile müneccim ikisi birden dediler ki ölüler dirilmez. Onlara sen söyle ki farzımuhal olarak sizin sözünüz doğru ise biz bir şey zâyi etmiyoruz. Eğer benim sözüm doğru ise siz ne yapacaksınız?

Sual:
Uzayda insan ve cinden başka zeki bir canlığının varlığına inanmanın imana zararı var mıdır?

Cevap;
Hayır.

Sual:
Trafik kazasında ölen kişi, eceliyle mi ölmüştür?

Cevap;
Elbette. Ecel-i kazâ ile ecel-i müsemmâ tefriki yapılıyorsa da, kazâ ile ölen de eceliyle ölmüştür. Yoksa kazâ veya cinâyet, kişinin tayin edilmiş ecelini kesmez. O kişinin o zaman öleceği takdir edilmiş demektir.

Sual:
İnsanlar birine kızdığı zaman, “Bunu bir güzel döveceksin” veya “Bunu asacaksın” gibi sözler söylemek caiz midir?

Cevap;
Bu kimsenin suçu, dinen bu cezayı gerektiriyorsa, mahzuru yoktur. Değilse, mahzurludur. Hatta, haksız yere cezalandırılan veya zulüm yahud eziyet gören bir kimse için, “ne iyi oldu”, “eline sağlık” diyenin, zulmü beğendiği için, imanının gitmesinden korkulur.

Sual:
Recm cezası, Kur’an-ı kerimde geçmediğine göre, inkârı küfr müdür?

Cevap;
Recm cezası sünnetle sabittir. Bunu çok sayıda sahabi naklettiği için üzerinde icma olmuştur. Kur’an-ı kerimde açıkça geçmez; ama kendisine işaret vardır. Bu sebeple bâtıl da olsa bir delile istinaden inkârı küfr değil, bid’attır. Delilsiz inkârı küfrü mucibdir.

Sual:
Mezhepleri kabul etmeyen, kabr azabına inanmayan, tevessülün şirk olduğunu söyleyen dinden çıkar mı?

Cevap;
Bunlar, bâtıl da olsa bir delile istinaden söylenirse, küfr değil, bid’at olur. Bunu söyleyen ehl-i bid’at sayılır.

Sual:
Mektubat-ı Ma'sûmiyye’de (1/11) “Âdet olarak, riyâ, gösteriş olarak değil de, Allah rızâsı için fakirlere yemek, sadaka verip, sevablarını meyyitin ruhuna göndermek, iyi olur ve büyük ibâdet olur. Fakat bunun belli gün veya gecede yapılması için güvenilir bir haber yoktur” buyuruluyor. Fıkıh kitaplarının cenâze bahsinde ise, "Ölü evinden yemek, helva dağıtılması mekrûh ve çirkin bir bid'atdir. Birinci, üçüncü, yedinci gibi günlerde helva, çörek gibi şeyler yapmak ve kabr başında yemek dağıtmak ve hâfızları, hocaları, mevlidcileri toplayıp, okutup yemek vermek mekruhtur" diyor. Bu iki ifadeye göre, meyyitin ruhu için nasıl yemek verilmelidir? Bid'at olan sadece bunları belli günlerde yapmak mıdır? Yoksa hemen defnden sonra kabri başında veya ölü evinde dağıtmak da mı bid'attir?

Cevap;
İkinci ifadeye göre, ta’ziye zamanlarında, yani hemen sıcağı sıcağına ölü evinden yemek verilmesi uygun değildir. Zira hadis-i şerifte ölü evine başkalarının yemek getirmesi tavsiye edilmiştir. Aksi takdirde, sünnete muhalif oluyor. Birinci ifade ise, her zaman ölünün ruhu için yemek ve sadaka verilebilir; ancak zaman tayin etmemelidir, diyor. Ölü evine uzaktan taziyeye gelen misafirlere, evde yemek ikram edilmesi ise buna girmez; caizdir.

Sual:
Millî marş okunurken hazır ol vaziyetinde durmak bid'at sayılır mı?

Cevap;
Dinde yenilik çıkarmak veya meşru temeli bulunmayan bir ameli ibadet kasdıyla yapmak bid’attir. Dinle alâkası olmayan şey bid’at olmaz. Millî marş okunurken ayakta durmak kanunî ve örfî bir husustur.

Sual:
Teftazani ve Seyyid Şerif Cürcani itikadda hangi mezhebdendir?

Cevap;
Birincisi Eş’arî; ikincisi ise prensip itibariyle Mâtüridî mezhebine mensuptur.

Sual:
Mektep projelerinde, filozofların dine aykırı sözlerini nakletmek imana zarar verir mi?

Cevap;
Birinin sözünü hikâye etmek olduğu için bir mahzur yoktur.

Sual:
Cennette cinsiyet olmadığına göre, cennetliklere hurilerin verilmesinin hikmeti nedir?

Cevap;
Miftahü’l-Cenne’de der ki: Cennet ehli, yemek ve içmek tadını ve zevkini duyarlar; lâkin ifrazât hâcetini hissetmediklerinden bu gibi beşerî ihtiyaç ve ızdıraplarından berîdirler (uzaktırlar). Yani bir açlık ve arzu hissetmezler; ama zevkini duyarlar.

Sual:
Kıyamet alâmetlerini “Güneşin batıdan doğması, Avrupa’da İslâmiyetin büyümesi demektir” gibi tefsir etmek câiz midir?

Cevap;
Kıyamet alâmetleri, müteşabihattandır. Te’vil ve tefsiri gerekmez. Olduğu gibi mana verilir. Mecaza gitmeye lüzum yoktur.

Sual:
“Kahrolsun şeriat” diyen kimse küfre düşer mi?

Cevap;
Şeriatın manasını bilmeden söylese, düşmez. Ama öğrenmediği için günaha girer.

Sual:
Bir kimse küfre düşürücü bir iş yapsa veya söz söylese, nikâhı düşer mi?

Cevap;
Evet. Hanımından “Her ne zaman nikâhımız bozulursa, seni tekrar nikâhlamak üzere beni vekil et!” deyip, o da ederse, kadın olmasa bile, iki şâhid huzurunda nikâh tazeleyebilir. Câmilerde yatsı namazından sonra iman ve nikâh tazeleme duasının topluca okunması, bu sebeple Osmanlılardan kalma bir gelenektir. Böylece işitenler şahid olur.

Sual:
İşlediği bir günah yüzünden “Benim işim Allah’a kaldı demek câiz midir?

Cevap;
Caizdir. Benim sebepler dairesinde yapabileceğim hiçbir şey yok, demektir.

Sual:
Namaz esnasında abdesti bozulup utandığı için namaza devam eden dinden çıkar mı?

Cevap;
Hayır. O zaman namaza devam etmiş değildir; yatıp kalkar. Ancak ittifakla bozduğu bilinen bir hal olup da, bozmaz diye itikat edip namaza devam ederse, abdestin farziyetini inkâr ettiği için dinden çıkar.

Sual:
Birisi için “Memleketin kaderini değiştirdi” sözü küfre sebep olur mu?

Cevap;
Hayır, niyete bakar.

Sual:
Namaz üç vakittir diyen küfre düşer mi?

Cevap;
Delili varsa, icma’ya karşı geldiği için bid’at ehli olur. Delilsiz söylemek küfre düşürür.

Sual:
Çarkıfelek demek mahzurlu mudur?

Cevap;
Hayır.

Sual:
Nasslarla sâbit olmayan müctehidlerin haram dediğine helâl diyen küfre düşer mi?

Cevap;
Mesâil-i müctehedün fihâda (ictihad mevzuu olup ihtilaf edilmiş meselelerde) bir delile müstenid inkâr küfrü gerektirmez.

Sual:
Allah özene bezene yarattı demek küfür müdür?

Cevap;
Yaratma sıfatında zaman zaman kusur ve eksiklik olduğuna inanmadıkça hayır. Ama yine de söylememelidir.

Sual:
“Kul sıkışmayınca, Hızır yetişmez” sözü şirk midir?

Cevap;
Hayır. Hızır’ın yetişmesi de Allah’tandır.

Sual:
Teftazanî, Şâfiî ve Eş’arî olduğu halde, kitaplarının Osmanlı medreselerinde çok rağbet görmesinin sebebi nedir?

Cevap;
Öyle olmakla beraber, Mâtüridî’yi de iyi bilirdi. Mâtüridî mezhebinde yazılmış eserlere şerhi vardır. Nitekim İmam Nesefî’nin çok meşhur Akâid kitabına şerhi olması da mühim bir rol oynamıştır. Büyük âlimdir. Hanefî mezhebini de bilirdi. Hatta kendisini Hanefî sayanlar da vardır. Osmanlılarda mezheb taassubu olmadığı için istifadede fayda mülâhaza etmiştir. Bir de popülarite meselesidir. Sultan Fatih zamanından sonra Şark’tan gelen ulemanın çoğu Teftazanî’nin ilim silsilesine mensuptu.

Sual:
Kur’an’da “Allah birçok kimseyi saptırır, birçoklarını da hidayete yöneltir”, “O dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir.” buyrulmaktadır. Madem saptıran ve hidayete erdiren Allah’tır; neden sapıtanlara ceza takdir etmektedir? Ya da neden bütün insanları hidayete erdirmemektedir?

Cevap;
Âyet-i kerimelerin manası, Allah, hidayet isteyenleri hidayet eder; sapıtmak isteyenleri saptırır. Bazen de hidayet istemese de hidayet eder. Allah dilemedikçe bir kimse hidayete veya dalalete gidemez. Zira insan hür iradesiyle ister; sonra Allah da bunu irade ederse, insanın bu istediğini yaratır. Dolayısıyla kişi yaptıklarından mes’uldür. Allah, herkesi hidayete erdirse, yaradılışın sırrı bozulur. Burası imtihan dünyasıdır. Kaldı ki Allah için niye suali muhaldir. O, lâ yüselü amma yef’aldir. Kalbi mühürlenenler; hâlisâne dua ederse, hidâyeti bulur. Nitekim âyet-i kerimelerde “Beni isteyeni, doğru yola iletirim” diyor.

Sual:
Nörologlar, hür iradenin bir yanılsama olduğunu, insanın tercihlerinin, gen dizilimi, aile, çevre, cinsiyet, doğum yeri, tahsil ve terbiye gibi insanın dahli bulunmayan unsurlarla teşekkül ettiğini söylüyorlar. Hatta övülen veya yerilen hasletlerin dahi  (çalışkanlık, cimrilik gibi) bir takım genlerle tayin olunduğunu iddia ediyorlar. Böyle ise insanın imtihana tâbi tutulması nasıl izah edilir?

Cevap;
İnsan, hür iradesiyle, genlerin teşkil ettiği karakterini değiştirebilir. Din, bunu emreder. Mesela cimri, zekât, sadaka, fıtra vererek, kurban keserek, misafire ikram ederek, cimri karakteri istikametinde hareket etmemiş olur. Bunun karakterini değiştirmesi mümkün değildir. Ama din, bu kadarını, yani karakterindeki kötülüklerin üzerini örtmeyi kâfi görmektedir. “Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanınız” hadîs-i şerifi bunu göstermektedir. Tabiatı dine uygun olanlar ise avantajlı gibi görünmektedir. Bunlar ihsana kavuşmuştur; ama bu da hesaba tâbidir.

Sual:
Şevkânî’nin eserleri okunabilir mi?

Cevap;
Şevkânî, Şia’nın Zeydiyye koluna mensup ise de, Zeydiyye dışında modernistliğe yakın, hatta İbni Teymiyye’yi andıran görüşleri vardır. Bazı eserleri ilim ehline faydalı ise de, işin ehli olmayana okunması tavsiye edilmez.

Sual:
Ruh hakkında İslam kaynakları ne söylüyor? Tıb tarihinde yaşanan Phineas Page vak’ası dolayısıyla, bazıları ruh diye bir şey olmadığını, varsa da madde olduğunu söylüyorlar. Bunlara ne cevap verilebilir?

Cevap;
İslâmiyet, ruh hakkında çok az şey söylüyor. Karakter; fizikî hastalık ve haricî tesirlerle ya da telkinle değişir. Bunun ruh ile alakası yoktur. Ateistlerin her sözüne cevap vermeye çalışmamalıdır. “İnanç bu” deyip geçilir. İnançlıların her sözüne, ateistlerin bir cevabı vardır. Dünya, imtihan dünyasıdır. Bir tarafın delilleri açık ve haklı olduğu âşikâr olsa, imtihan sırrı bozulurdu. İman, bir vicdan ve nasib meselesidir.

Sual:
Bir hoca vaazında, Muhammed, eşittir, Allah sözünü kullandı. Böyle söylemenin hükmü nedir?

Cevap;
Peygamberi adıyla anmak edebe uygun değildir. Müslümanın bir sözünden çeşitli manalar çıksa, bir tanesi bile meşru ise, o söze hüsnü zan edilir. Ancak bu söz, Muhammed aleyhisselam da, Allahü teâlâ gibi müstakil şâri'dir, farz ve haram koyabilir şeklinde tevil edilir. Veya Allahü tealayı sevmek ve peygamberini sevmek bir arada zikredilmiş, birbirinden ayrılamaz demektir.

Sual:
Haramı veya küfrü beğenmek küfürdür. Fakat haramlar insanın hoşuna gidebilir deniyor. Beğenmek ve hoşuna gitmek arasındaki fark nedir?

Cevap;
Bir işin nefse hoş gelmesi ile aklın o işi beğenmesi farklıdır. Birinde gayrı ihtiyarîlik, diğerinde ihtiyar (seçme hakkı) vardır.

Sual:
Sünen-i Ebu Davud'da geçen “Kız çocuğunu diri diri toprağa gömen kişi de, toprağa gömülen çocuğun kendisi de cehennemdedir" mealindeki hadis-i şerifi nasıl anlamalıyız?

Cevap;
Gömen imansız veya günahkâr olduğu, gömülen de imansız olduğu içindir. Ama sonradan bu çocukların cehennemlik olmadığı vahy ile bildirilmiştir.

Sual:
Allahü tealanın kelâmı kadim olup, Allahü teala cihetli değil ise, Allah’ın kelâmının ağaç tarafından ve her tarafdan işitmek nasıl olabilir?

Cevap;
Allahü tealanın sıfatları ezelî ve ebedîdir. Ancak tecellileri zamanlı ve cihetli olabilir. İşitmek de zaten cihetten değil, her taraftan olmuştur. bunlar, bizim bilip anlayabileceğimiz şeyler değildir. Lüzumlu da değildir.

Sual:
Zulmeden bir mü’mini veya kâfiri Yezid diyerek aşağılamak doğru mudur?

Cevap;

Ehl-i sünnet itikadı, kimseye lâneti caiz görmez. Halife Muaviye’nin oğlu Halife Yezîd hakkında söylenenlerin çoğu Şiî rivayetleridir ve mübalağalıdır. İnsaflı tarihçiler malum kabahatlerini sayarlar. Ama küfrüne hükmetmek câiz değildir. Büyük âlim el-Kadî Ebû Bekr İbnü’l-Arabî, el-Avâsım ve’l-Kavâsım kitabında bunu uzun anlatmaktadır. Burada ve Ahmed Cevdet Paşa’nın Kısas-ı Enbiya kitabında diyor ki: “Yezîd, İstanbul’u ilk kuşatan İslâm ordusunun kumandanı idi. Hazret-i Peygamber’in ‘Kostantiniyye'ye ilk defa sefer eden ordu mağfiret olunmuştur’ buyurarak övdüğü bu orduda, Eyüb Sultan, İbni Abbas, İbni Ömer, İbni Zübeyr, hatta bir rivayette Hüseyn bin Ali gibi onlarca sahâbî vardı. Birçok sahâbî, kendisini meşru halife saymış ve arkasında namaz kılmıştır. Günahkâr olması, bu gerçeği değiştirmez. Çünki sâlih veya fâcir her imamın ardında cihâda gitmek, Ehl-i sünnetin şiarıdır. Hazret-i Hüseyn’in ölüm emrini Yezîd vermedi. Yalnızca Kûfe’ye varmasına müsaade olunmayıp, Medine’ye geri döndürülmesini veya kendisine biat ettirilmesini yahud diri olarak Şam’a getirilmesini istemişti. Cinayeti Ubeydullah bin Ziyad işledi.”
Şanlı şehid Hazret-i Hüseyn’in ailesi ve on yaşındaki oğlu İmam Zeynelâbidin hazretleri Şam’da hüsnü kabul gördü. Yezîd’in niyeti kötü olsaydı, Zeynelâbidin’i de öldürmemesi için bir sebep yoktu. Ama Ubeydullah bin Ziyad gibi uzlaşmasız birini Hazret-i Hüseyn üzerine göndermesi ve katillere korkusundan bir ceza vermemesi, kabahattir.
Bed’ül-Emâlî şerhi Nuhbe’de der ki: “Yezîd’in Medine halkını incitmeye veya İmam Hüseyn’i öldürmeye emir verip vermediği ve buna râzı olup olmadığı kat’i olarak bilinmediği için susmak iyidir. Çünki kimseye lânet etmek emredilmedi. Hak edene lânet etmek ibâdet olmadığı gibi; lânet etmemek de günâh değildir.” İmam Ahmed bin Hanbel Kitâbü’z-Zühd’de, Yezîd’in hutbesinden iktibas yaparak, sözünü hüccet kabul etmiştir. Sülemî, Temhîd kitabında, “Fâsık da olsa bir mümine, hatta hayatta veya küfr üzere öldüğü âyet ve hadisle bildirilmemiş kâfire lânet etmek câiz değildir. Zira ölmeden tevbe edip imana gelmek ihtimali vardır. Ancak ismen zikretmeyerek kâfirlere veya âyet ve hadîsle yapanlara lânet bildirilen amelleri işleyenlere lânet câizdir” diyor.
Sa’düddîn-i Teftâzânî’nin Yezîd’e lâneti câiz gördüğü bildiriliyor ise de, işin aslı böyle değildir. Zira bu âlim, Akâid-i Nesefiyye şerhinde diyor ki, “Yezîde lânet meselesinde, Ehl-i sünnet âlimleri ikiye ayrıldı. Hulâsa ve başka kitaplarda, ona ve Haccâc’a lânet câiz olmadığı bildirildi. Çünki Peygamberimiz aleyhisselâm Ehl-i Kıbleye lânet etmeyi yasakladı”.
İmam Rabbânî hazretleri de Mektubat’ta Yezîd’e lâneti yasaklamakta ve şöyle demektedir: “Evet, nasipsiz Yezîd, Eshâb-ı kirâmdan değildi. Onun tâlihsizliğine karşı, kim ne diyebilir ki, hiçbir kâfirin yapmadığı işi, o bedbaht kimse yapmıştır. Ehl-i sünnet âlimlerinden bazısının, ona lânete izin vermemesi, onun işini beğendikleri için değil, belki pişman olmuş, tevbe etmiştir dedikleri içindir.”
İbdâ’ kitabı 403. sahifesinde diyor ki: “Lânet etmek ve millete, mezhebe söğmek çok çirkin, pek kötü bir bid’attir. Bu âdet, Yahudilerden Müslümanlara geçti. Tirmizî’deki hadîs-i şerîfte, ‘Mü’min lânet etmez’ buyuruldu. Yezîd’e, Hazret-i Hüseyni öldürmek için emretti sanarak, lânet etmek de doğru değildir”.
İhyâ’da diyor ki: “Yezîd’in, Hazret-i Hüseyni öldürdüğü veya öldürmek için emir verdiği hiç belli değildir. Belli olmayan bir kötülüğü söylemek câiz değildir. Hele lânet etmek hiç doğru olamaz. Çünki bir müslümana, açıkça bilinmeyen bir günâhı yüklemek câiz değildir. Hazret-i Hüseyni öldürene lânet olsun da denilemez. Eğer tövbe etmedi ise lânet olsun, denilebilir. Çünki Hazret-i Hamza’yı şehîd eden Vahşî kâfir idi. Sonra iman ve tövbe etti. Buna lânet câiz olmadı.”
Yezîd’e lânet câiz diyenler, Hârre Vak’ası’nda Medine halkını incittiği içindir demişlerdir. Zira hadîs-i şerif “Medine halkını incitene lânet olsun” buyuruyor. Bu bile, çoğu âlim tarafından lânete cevaz için delil alınmamıştır. Yezîd’e lânetin, Kerbelâ Fâciası ile de hiç alâkası yoktur. Hazret-i Peygamber, bir işin kötülüğünü göstermek için, şu işi yapana lânet olsun buyurmuştur. O işin, bu hâliyle Allah’ın rahmetinden uzak bir iş olduğunu ifade eder. Kâfir olduğunu veya bu işten dolayı aslâ affedilmeyeceğini göstermez. Yezîd isminin konmaması da, bir şey ifade etmez. Yezîd adında çok sayıda sahabî ve âlim vardır. Yezîd, Allah arttırsın manasına gelen bir dua kelimesidir.



Sual:
Ehl-i Sünnet anlayışının iman ve amel anlayışıyla Kur'an-ı Kerim'deki iman ve amel anlayışının bir olmadığını söyleyene ne cevap verilebilir?

Cevap;
Ehl-i sünnet âlimleri, Kitab ve sünnetteki meselelerden açık olanları öylece benimsemiş; açık olmayanların da manası hakkında icma’ya vararak Ehl-i sünnet itikadını meydana getirmiştir.

Sual:
Bazı kitaplarda şeytanın cin, bazısında meleklerden olduğu beyan ediliyor. Doğrusu nedir?

Cevap;
Kur'an-ı kerimde meleklere (kıble olarak tayin edilen) Hazreti Âdem'e secde etme emri verildiği, hepsinin secde ettiği, yalnız İblis’in etmediği mealindeki ifadelerden, bazıları şeytanı da meleklerden saymış ise de, bu ifade tağlib tarikiyledir. İblis (önceki ismiyle Azazil), meleklerin hocası idi. Yani onların arasında idi. Yoksa melek değildi. Can taifesinden olduğu yine âyet-i kerime ile sâbittir.

Sual:
Cifr ilminin Hazret-i Ali ve İmam Cafer’den gelen bir ilim olduğu doğru mudur?

Cevap;
Arab edebiyatında, harflerin her birinin farazî bir sayı değeri vardır. Buna göre tarih düşürülür. Yani o mısradaki sözlerle anlatılan hâdisenin tarihi verilir. Buraya kadar câiz görülmüştür. Cifr ise, harflerin rakam kıymetinden istikbale dair haberler çıkartmaktır. Bu caiz değildir. Ne Hazret-i Aliye, ne de başkasına böyle bir şey öğretilmiştir. Bu ilim, caiz olmayan ilimlerdendir. Gaybı, ancak Allah bilir. Allah'ın bildirdiği peygamberler ve evliya da bildirdiği kadar bilir. İmam Cafer’in böyle bir kitap yazdığı uydurmadır. Cafer ismi ile cifr arasında bâtıl bir irtibat kurulmuştur. Bu ilme meraklı olanlar, zamanla dinden çıkarak Bâtınıyye yolunu kurmuş; harflerin rakam kıymetine bakarak, âyetlerden bambaşka manalar çıkarmışlardır.

Sual:
''Mezhepsizlik dinsizliğe köprüdür.'' sözü ne kadar haklıdır?

Cevap;
el-Lâmezhebiyye kantaratü’l-lâdiniyye sözü, son asrın büyük âlimi Zâhid el-Kevseri'ye aittir. Haklı olup olmadığının takdiri size bize kalmamıştır. Mezhepsizliğin, yani bir mezhebe bağlı bulunmayı reddederek, herkesin âyet ve hadîslerden kendi anladığına uymasını müdafaa eden cereyanın, müslümanları nereye getirdiği, yani mezhepsizliğin, dinsizliğe köprü olduğu bu asırda bizzat müşahade edilmiştir.

Sual:
Sitenizde Hazret-i İsa’nın hiç ölmediğini yazmışsınız. Halbuki Kur’an-ı kerimde, “Ey İsa! Seni vefat ettireceğim” buyurulmaktadır. Bu yanlışlığı tashih etmenizi rica ederim.

Cevap;
Bu, benim görüşüm değil, ulemanın sözüdür. Kur'an-ı kerimden kendi anladıklarımızı değil, ancak ulemanın buyurduklarını beyan edebiliriz. Tefsirler, mesela Kurtubî, Âlü İmrân sûresinin 55.âyet-i kerimesinde geçen teveffâ kelimesinin, burada “öldürmeksizin kabzederek göğe yükselteceğim” ma’nâsına geldiğini açıkça yazıyor. Nitekim başka âyet-i kerimelerde, İsa aleyhisselâmı öldürmediklerini, bu hususta şüpheye düşürüldüklerini ve İsa aleyhisselâma ölmeden (yani kıyamete yakın yeryüzüne inip ehli kitabı imana davet edip) bütün ehli kitabın kendisine iman edeceğini beyan buyuruyor ki, bu İsa aleyhisselâmın ölmediğinin delilidir.

Sual:
Dinlediğim bir sohbette, vahyin sadece peygamberlere has olmadığı söylendi. Benim bildiğim bunun aksidir ve nihayet Peygamber Efendimizle kesilmiştir. Bu sözü nasıl anlamalıdır?

Cevap;
Vahy, yalnız peygamberlere gelir. Diğer insanlara, hatta canlılara gelen ilhama da vahy denir. Ama ikisi çok farklıdır.

Sual:
Ayın yarılması hâdisesi o devre ait ecnebi kaynaklarda geçiyor mu?

Cevap;
Tedkik etmedim. Hâdise 1500 sene öncesine aittir. Bu bir mucizedir. Allah, başkalarına göstermemiş olabilir. Zira mucizeden maksat, peygamberin tebliğine muhatap olanları ikna etmektir.

Sual:
Mekruhu beğenmenin, güzel demenin hükmü nedir?

Cevap;
Şer'en sâbit olan sünnet veya mekruhları, mekruh olduğunu inkâr etmeden beğenmemek küfrdür. Mütevâtir değilse, yani her nesilde yalan üzerinde ittifak etmesi mümkün olmayan bir ekseriyet tarafından rivayet edilmiş değilse, sünneti inkâr küfr değildir. Mütevâtir sünneti eğer lafzan yani sözleri itibariyle) mütevâtir ise inkâr küfr; manen (mana itibariyle) mütevâtir ise inkârı bid’attir.

Sual:
Namaz arasındaki tekbirlerde, kalkarken ya da otururken, imamın ses tonunda değişiklik yapması, yavaşça veya sesli bir şekilde söylemesi caiz midir?

Cevap;
Caizdir, cemaat böylece imamın sonra ne yapacağını biliyor, hata yapmıyor. Müminlerin güzel gördüğü şey, Allah katında da güzeldir. Her bid’at kötü değildir. Bu, bir ibadet değildir.

Sual:
Mâide Suresi’nde, Tevrat ve İncil ehline de, kitaplarında Allah’ın indirdiği ahkâmı tatbik etmeleri emrediliyor. Bu kitaplar değiştirilmiş ve bozulmuş muharref kitaplar olduğuna göre, bunlarla hükmetmek nasıl olur?

Cevap;
Bu kitapların tamamının tahrif edildiği söylenemez. Nerelerin tahrif edildiği de belli değildir. Bugün elde buluna Tevrat, Zebur ve İncil, öncekiler kaybolduğu için, sonradan insanlar tarafından kaleme alınmış, önceki bilgileri de ihtiva eden kitaplardır. İslâmiyet gelmeden evvel, bu kitaplarla amel etmeleri mecburîdir. Sonra, müslüman olmaları lâzımdır. Müslüman olmaz da, zimmî olarak İslâm memleketinde yaşarlarsa, kendi kitaplarının hükmünü tatbik etmelerine izin verilir. Benim İslâm Hukuku ve Önceki Şeriatler kitabımda tafsilat vardır.

Sual:
Hadis-i şeriflerde, kıyâmete yakın Konstantiniye’yi alacağı bildirilen Beni Asfar kimdir?

Cevap;
Hadis-i şeriflerde geçen Beni Asfar (Sarıoğulları) tabirinin Rumlar, Bizanslılar, Avrupalılar olduğu çok zannedilmektedir. Nitekim hadîs-i şerifte şöyle geçiyor: “Sizinle Beni Esfar arasında sulh olur; sonra onlar, ahdi bozarlar ve on iki bin kişilik, seksen fırkalık bir kuvvetle üzerinize yürürler” (Buharî, İbni Mâce)

Sual:
İman edilecek şeyler aynı olduğuna göre, Mâtüridî ve Eş’arî ayrılığının sebebi nedir?

Cevap;
İnanca dair açık naslarda bir ayrılık yoktur. Ama açık olmayan âyetler ve hadisler vardır. Veya bazı mevzularda hiç nass yoktur. Bu sebeple Ehl-i sünnet içinde Mâtüridî ve Eş’arî adında iki temayül doğmuştur. Bunlar arasında müttefik oldukları hususlar, pek fazladır. Ancak cüz’i birkaç hususta ictihad bakımından ayrılmışlardır.

Sual:
İstiva ve benzeri müteşabih âyetlerde selef âlimlerinin “biz inanırız, keyfiyetini Allah’a havale ederiz” dediklerini biliyoruz. Fakat daha sonra gelen âlimler bunları şekilde tevil etmişler. Esasen bu tavrın da yanlış olduğunu söylemek gerekmez mi?

Cevap;
İnsanların bu müteşâbih âyetelri yanlış tevil ederek bid’at ve hatta küfre düştüklerini görünce te’vile ihtiyaç doğdu. İmam Gazalî'nin İlcâmü’l-Avam kitabı bunu anlatır. Müteşâbih âyetlerin manasını râsih âlimler de anlar ve bilir.

Sual:
Cennet gibi ülke, burası tam bir cennet, gülüşün cennet, cennet gibi yer gibi sözler küfür müdür?

Cevap;
Hayır, mecazdır.

Sual:
Birine “Kurban olayım” demek şirk ve küfr olur mu?

Cevap;
“Seni yaratan Allaha kurban olayım” demektir. Caizdir.

Sual:
Bir gayrımüslim, “Ben müslüman olmak istiyorum” dese, bunu söylediği müslümana ne lâzım gelir?

Cevap;
Kendisine hemen İslâmiyetin inanç esasları telkin edilir. Bir an geciktirmek veya “yarın seni hocaya götüreyim” demek müslümanın imanını tehlikeye sokabilir.

Sual:
İmam Ebu Hanife, Ebu Yusuf, Ahmed bin Hanbel, İmam Mâlik ve İmam Şâfiî gibi âlimlerin, kelâm ilmini öğrenmeyi ve öğretmeyi tasvip etmediği, hatta Ebu Hanife'nin oğluna kelamla uğraşmayı yasak ettiği rivayet ediliyor. Bu işin esası nedir?

Cevap;
Kelâm ilmi ile meşguliyet, kelâm mezhepleri arasındaki münâzaraları ve derin kelâm meselelerinin aklî izahlarını bilmeyi gerektirdiği için, bununla uğraşanlar akla fazla güvenirler. Zamanla nakli ihmal edip, felsefeye dalma ihtimali vardır. Bir de kelâm ilminden lüzumu kadar, yani Amentü’nün izahı kadar bilmek kâfidir; ama fıkıh ilmi çok daha geniş ve lüzumludur. Onun için İmam Şâfiî, kelâmla meşgul olan Müzenî’ye demiştir ki, yavrum, bu öyle bir ilimdir ki, isabet etsen, işe yaramaz; yanılsan, küfre düşersin. Ben sana öyle bir ilim öğreteyim ki, yanılsan da isabet etsen de sevab alırsın” demiş ve fıkh ilmine irşad etmiştir. İmam Ebu Hanife de Mutezile’nin haydi haydi zamanlarında, onları ilzam ve mağlup etmek için, yani ding ayretiyle kelâm öğrenmiş; ama sonra fıkha teveccüh etmiştir.

Sual:
Eshab-ı kiram insan değil midir? Şu halde yaptıkları hataları te’vil etmeye gerek var mıdır?


Cevap;
Eshab-ı kiramın hata olarak vasıflandırılan işleri, şer’î hukukun vaz edilmesi safahatında mühim bir rol oynamıştır. Bu işler olmuştur ki, din ve hukuk bunlara hüküm getirmiştir. Kur’an-ı kerim, Allah’ın sahabenin hepsinden razı olduğunu bildiriyor. Bu, günahları varsa da, affedileceğini göstermektedir. Hadis-i şerifler de bu istikamettedir. “Eshabım hakkında dilinizi tutun. Birisi Uhud dağı kadar altın sadaka verse, eshabımın verdiği bir avuç sadakaya erişemez. Allahü teala onları, benim sohbetim hürmetine affetmiştir” buyurmuştur. Sahabenin ihlâsı tam olduğu için, sevabları çok kıymetli, hataları da biiznillah afuvdür. Hepsini sevmek ve onlara karşı edebli olmak, Ehl-i Sünnetin şartı ve şiarıdır. "Eshabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidayete kavuşursunuz" sözü de bunu göstermektedir. İslâm dininde peygamberlerden başka kimse masum değildir, yani günah işleyebilir. Eshab-ı kiram insandır, ama seçilmiş ve muhterem insanlardır. Eshab-ı kiramın, kendileri gibi olmayanlardan farkı, en azından aslan ile kedi arasındaki fark gidir. İkisi de aynı familyadandar ama biri nere, öteki nere?

Sual:
Zekâtın ehl-i kıble olan bidat sahibine verilmesi caiz midir?

Cevap;
İmanı varsa, zekât sahih olur. Ancak bid’at sahibine yardım etmek sebebiyle beklenen sevab alınamaz.

Sual:
Câhiliye devrindeki insanlar, putlara yaratıcı olarak mı tapınıyordu?

Cevap;
Bunlar muhtemelen eski zamanlarda yaşamış kahramanlar idi. Bunlara Allah ile arada vasıta olmak üzere tapınıyorlardı. Allahü teâlâya inanıyorlar; ancak putlarda da ilahi sıfatların bulunduğunu ve bunların Allahü teâlâdan müstakil kudret sahibi olduğuna inanıyorlardı. Bunun için müşrik oluyorlardı. Putperestlik, çok eskidir. İslâmiyette her ne niyet ile olursa olsun, insan resmi, heykeli yapmak ve bunlara hürmet etmek men edilmiştir. Evvelki dinlerde böyle değildi. Rivayete göre bunun için, İdrîs ve Îsâ aleyhimesselâm semâya çıkarıldıktan sonra, bu yüksek seciyeli ve çok güzel zâtların yokluğuna dayanamayan mü’minler, resimlerini, heykellerini yapıp, yükseklere koydular. Melekleri hatırlatması için de böyle yaptılar. Zamanla karşılarında eğildiler, secde etdiler. Sonra Allahın affı için, resimlerden, heykellerden şefaat istediler. Amr bin Lüheyy adında biri, putperestliği Suriye taraflarından Arabistan’a getirdi ve o zamana kadar İbrahim aleyhisselâmdan kalma tevhid inancındaki Kureyş arasında da yayıldı. Bir Peygambere ve bunun, sonradan bozulmuş olan mukaddes kitabına inanan bir gayrımüslim, bu peygamber tanrıdır veya tanrının oğludur dese ve putlara yalvarırsa da, buna ehl-i kitap denir. Çünki, ilah, rab, tanrı, baba gibi isimler, yardım eden, yaratılmaya sebep olan, çok sevilen mânâsına da kullanılır. Bu isimleri, Îsâ aleyhisselâma bu mânâlar ile söyleyen, müşrik olmaz. Ona, üç tanrıdan biri veya tanrı denilmesi, hakîkî bir söz değil, mecâz olur. Onda ulûhiyyet sıfatı bulunduğuna inanırsa, meselâ her istediğini yaratır derse, müşrik olur. Şimdi Hıristiyanların bir kısmı, ehl-i kitaptır. Putlara, heykellere, Îsâ aleyhisselâmı sevdikleri için, istediklerinin yaratılmasına sebep olması için yalvarıyorlar. Câhiliye devri müşriklerinin ise böyle olmadığı ortadadır. Bunlar hem Allah’a inanıyorlar; hem de putlarının da müstakil hâlık, yaratıcı olduklarına inanıyordu.

Sual:
‘Allah kâinatı altı günde yarattı, sonra arşa yayıldı’ meâlindeki müteşâbih âyetlere İmam Ebu Hanife mana vermemiş iken, sonraki Hanefî âlimlerinin bunları te’vil etmesinin sebebi nedir?

Cevap;
Kur’an-ı kerimde bazı müteşâbih âyetler vardır. Bunların mânâsını ancak Allah bilir ve râsih ilimli âlimler anlar. Bu gibi müteşâbih âyetlere, selef ulemâsı, ezcümle İmam Ebu Hanife hazretleri mânâ vermemiş; Allah'ın eli vardır, yüzü vardır, istivâ eder; fakat biz bunları bilmeyiz, mânâ vermeyip geçeriz demiştir. Zira o zaman bunları izaha ihtiyaç yoktu. İnsanların imanı saf idi. Sonra gelenlerden bozuk itikatlı olanlar, bunlara yanlış mânâ verdiği için, Ehl-i sünnet âlimleri insanların imanını korumak için bu âyetleri te’vil etmişler, dine uygun mânâ vermişlerdir. İstivâyı, hâkimiyet; eli, kudret; yüzü, rıza olarak te’vil etmişlerdir. İmam Gazâlî’nin el-İlcâm kitabı bu mevzuya dairdir. Kendilerine Selefî diyen Vehhabî mezhebinin sâlikleri, bu te’villeri kabul etmezler. Ancak kendileri bu sefer beşerî te’villere düşmekten de kurtulamazlar. Bu sebeple selefin yolundan ayrılırlar.

Sual:
Talih kader demek olduğuna göre, talihsizlik ve kötü talih demenin hükmü nedir?

Cevap;
Zararı yoktur. Zira talih ile kader aynı şey değildir. Umduğu, beklediği bir şeyi elde edemediğinden dert yanmaktadır.

Sual:
Allahü tealanın varlığını ne kadar düşünsem yine de anlayamıyorum. Dua etmek istiyorum, inanamadığımdan dua da edemiyorum. İnanmak istiyorum, ancak yapamıyorum. Ne yapayım?

Cevap;
Allahın varlığını anlamak mahluk olan insanlarrın yine mahluk olan sınırlı aklıyla mümkün değildir. Normal bir zekâya sahip kimse, kâinatın düzenine ve insan vücudunun işleyişine bakarak mutlak bir yaratının var olduğunu anlar. Din ise bu yaratıcının sıfatlarını bildirir. İnanmak bir vicdan ve nasip işidir. İyi insanlarla görüşmelidir. Kurtulmanın alâmeti, kurtulanlarla beraber olmaktır.

Sual:
Hazret-i Peygamber’in mucizelerinin uydurma olduğunu söyleyen küfre düşer mi? 

Cevap;
Kur’an-ı kerim ve mütevâtir sünnet ile sâbit ve ulema üzerinde icma etmişse evet.

Sual:
Üzerinde artı işareti veya haç gibi işaret olan bıçak gibi eşyayı kullanmak mahzurlu mudur?

Cevap;
Hayır. Küfr alâmeti bile olsa muhterem değil, muhakkar olduğu için istimali câizdir.

Sual:
Televizyon haberlerinde polisin veya sivil şahısların bazı kişileri dövdüğüne dair görüntüler oluyor. Dövülenin fikriyatına muhalif olduğumuz için, helal olsun demek ve bu fiili beğenmek mahzurlu mudur?

Cevap;
Berika’da ve Câmiü’l-Mütûn’da “Haksızlığa uğrayana sevinenin imanı gider. Birisini haksız yere dövseler veya öldürseler, ne iyi yaptın diyenin imanı gider” diye yazıyor.

Sual:
Arkadaşlarıma mehdi ve mesih inancının İslâmiyet’te yeri olmadığını, tek kurtarıcının Allah olduğunu söylüyorum. Kabul ettiremiyorum. Ne yapmalıyım?

Cevap;
Mehdi ve Mesih hakkında çok hadis-i şerifler vardır. Metinleri muhtelif olsa bile mânâ itibarıyla mütevâtirdir. İnanmayan, eğer ilmî delillere istinad ediyorsa en azından bid’at ehli (sapkın) sayılır. Değilse, küfre düşer.

Sual:
Ehl-i Sünnet için “İslâmın ta kendisi” demek, tekfirci bir yaklaşım değil midir?

Cevap;
Ehl-i sünnet en doğru islam algısına sahip inanç demek daha doğru değil midir? Kelimeler mühim değildir. Ehl-i sünnet, inancı küfre varmadıkça, kendinden olmayan ehl-i kıbleyi tekfir etmez. Ehl-i sünnet ve cemaat, adından da anlaşılacağı üzere, İslâmiyetin, Hazret-i Peygamber ve eshabının yaşadığı versiyonudur. Bunun dışındaki bütün inanç fırkaları, sonradan şahsî ve siyasî temayüller sebebiyle ortaya çıkmıştır.

Sual:
Miraç hâdisesine ruh hâli diyen küfre girer mi?

Cevap;
Böyle diyen sahâbiler ve âlimler de olduğu için küfre düşürmez; ama müslümanların miracın ruh ve beden ile beraber olduğu üzerindeki icmâya karşı geldiği için bid’at olur.

Sual:
Bid’at ehli olmak şehâdete engel midir?

Cevap;
İmanı olan, zulmen öldürülür ise şehid olur. Bid’at, neticede bir günahtır.

Sual:
Her itikad fırkasının dayandığı deliller vardır. Müslüman bu fırkalardan hangisinin doğru olduğunu nereden bilecektir?

Cevap;
Her fırka (mezheb), kendi itikatlarını terviç için Kur’an ve sünnetten delil bulmuştur. Ama bunlara selef-i sâlihin daha evvel icma’ yoluyla bir mânâ vermiştir. Bu icma’ya aykırı itikat bid’attir. Kur’an-ı kerim böyle buyuruyor. Ehl-i sünnet ve cemaat, adı üstünde doğru yoldur. Hazret-i Peygamber ve sahabilerinin üzerinde bulunduğu yoldur. Diğerleri bâtıldır. Ancak şüpheli meselelerde, yanlış mânâ vererek de olsa âyet ve hadîslere dayandıkalrı için tekfir edilmezler. Ama açık meselelerde âyet ve hadîse dayansalar da mümin sayılmazlar. Tenasüh (reenkarnasyon) gibi.

Sual:
Bir adam Mecelle’nin hükümlerini inkâr veya kabul etmese dinden çıkmış olur mu?

Cevap;
Niyetine bakar. Mezhep hilâfını kastederse mahzuru olmaz. Şeriati inkâr ise küfür olur.

Sual:
Çinlilerin pirinç tarlasında güneşten korunmak için başlarına giydiği koni şeklindeki başlık şapka gibi midir?

Cevap;
Evet.

Sual:
Talihsiz, bahtsız, kötü şans, kara talih, mâkûs talih, bedbaht gibi cümleleri kullanmak caiz midir? İmanın gitmesine sebep olur mu?

Cevap;
İrade-i ilahiyeyi beğenmemek kastı yoksa, başa gelen hâdiselerin kötülüğü, zararı kastediliyorsa mahzuru olmaz.

Sual:
Kaza ve kader bilgisi üzerine İslam âlimleri farklı tarifleri vardır. Bunlardan hangisine göre inanmak icap eder?

Cevap;
İtikatta fazla tafsilata gerek yoktur. Âmentü veya Mıraklı İlmihal başında bildirilen kadar inanmak avam için kâfidir. İnsan hür iradesi ile sebebe yapışır. Cenab-ı Hak dilerse yaratır. Bunu ezelde bilmesine kader, zamanı gelince dilerse yaratmasına kazâ denir. Tabirlerin birbiri yerine kullanılmasının, işin esasına tesiri yoktur.

Sual:
Bazı modernistler, Kur’an manen Allah'a, lafzen peygambere aittir, diyor. Bu inanışın hükmü nedir?

Cevap;
Mutezile, Kur’an-ı kerimin kelimelerinin mahlûk olduğunu söyler. Bu, bid’attir. Ama kelimelerinin tamamen beşerî olduğunu söylemek küfrü müstelzimdir.

Sual:
Safer ayının uğursuz olduğu doğru mudur?

Cevap;
İslâmiyette uğursuzluk itikadı yoktur. Yani İslâm dini her türlü uğursuzluğu reddeder. Safer ayının uğursuzluğu, Câhiliye devrinden kalma bir itikaddır. Nitekim Buhârî’de geçen bir hadîs-i şerifte, “Kuş ötmesinden uğursuzluk hükmü çıkarılamayacağı gibi, Safer ayının da uğursuzluğu yoktur” buyurulmuştur. Eskiden Muharrem ayı, haram aylardan olduğu için bu ayda savaşılmazdı. Muharrem ayı bitip Safer ayı girer girmez muharebeler tekrar başlardı. Bu sebeple Safer ayında yola çıkanın başına bela gelmesi kuvvetle muhtemeldi. Safer ayının uğursuzluğu şeklinde tefsir edilen “Kim bana Safer ayının çıkmasını müjdelerse onu cennet ile müjdelerim!" gibi hadîslerin bu mânâyı muhtevi olması muhtemeldir. Veya uğursuzluk olmadığı bildirilmeden önceye aittir. Ama İslâmiyet uğuru kabul eder. Uğurlu günler, yerler, kelimeler, eşyalar olabilir.

Sual:
Yaratıcı kelimesini insanlar için kullanmak caiz midir?

Cevap;
Hayır. Meydana getiren, yapan, yapıcı denebilir. Osmanlıca mukabili vardır: İbdâî. Bediî. Muhterî. 

Sual:
Bid’at fırkalarının muhalefeti icma’yı bozar mı? Mesela Caferilerin caiz kabul ettiği mut’a nikâhına helâl diyen dinden çıkar mı?

Cevap;
İcma’dan icma’ya fark vardır. Mut’a nikâhı haramdır; ama kendince bir delile istinaden helal kabul etmek küfr değildir. Zira delili açık değildir.

Sual:
Gümüşhanevî hazretlerinin Câmi’ül-Mütün kitabında “Allah’ın sıfatlarını sorulduğunda bilmiyorum diyen kâfir olur” diyor. Halkımızın çoğu bunu bilmemektedir. Ne denebilir?

Cevap;
Orada kast edilen, öğrenmeyi lazım görmeyerek bilmiyorum demektir. Böyle görmeden bilmiyorum diyen küfre düşmez ise de, öğrenmediği için günaha girer.

Sual:
Hatırımıza gelen ve küfre sebep olan bir şeyi, hemen red etse, ne lazım gelir?

Cevap;
Küfr olmaz. Hased, ucb, suizan gibi bazı günahlar kast ile işlenir. Bu da öyledir. Reddedince mesele kalmaz.

Sual:
Kelâm hocamız, cin, şeytan ve meleklerin gözle görülemeyeceğini; görülürse imanımıza zarar geleceğini söylüyor. Çünki iman gaibe inanmaktır diyor. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin cin ve melekleri görmesi cin ve meleklerin onun beynine tesir etmesi ile görünmüştür. Bu görünüş gerçek değil, hayalidir dedi. Bu ruhânî varlıkları görmenin imana tesiri var mıdır?

Cevap;
Acaba hocanızın delili nedir?  Burada açık bildirilen bir şey vardır. Te’vil gerektirmez. Melek ve cinleri sahabe de gördü. Bunlar gayb değil; hâzırdır. Gözle görünmeyen şey, gayb değildir. Gayba imanla alakası yoktur. Kâbiliyet ve cinnin, meleğin görünmeyi istemesi ile mümkün olur.

Sual:
Mektubat’ta "Fâsıka hürmet haramdır" sözünden ne anlamalıdır?

Cevap;
Fıskı sebebiyle hürmet etmek veya fıskına aldırmadan hürmet etmek haramdır. Fıskını beğenmek ise küfrdür.

Sual:
Kişinin evleneceği şahsın doğduğunda yazıldığı ve ne yaparsa yapsın bunu değiştiremeyeceği doğru mudur?

Cevap;
Allahü teâlânın ilminde bir değişiklik olmaz. Ancak bu bizim için mechuldur. Dolayısıyla insan, hür iradesiyle hareketlerine karar verir. Sebeplere yapışır, Cenab-ı Hak dilerse yaratır. Bütün bunları Allah ezelde bilir.

Sual:
Bir Müslüman, yapılmasınının haram olduğuna inanarak büyü yaptırırsa dinden çıkar mı?

Cevap;
Hayır. Büyük günah olur.

Sual:
Burçların insanların karakterleri üzerinde bir tesiri var mıdır? "Şu burç lider olur, şu burç hassas olur; şu burç, bu burçla evlenemez" tarzında tabirler doğru mudur?

Cevap;
Astrolojinin dinî ve ilmî bir temeli yoktur. Eğer burçların, ay gibi dünyaya manyetik tesir ettiği gibi bir ilmî kaide olsaydı, astrolojinin de kıymeti olurdu. O burçta doğanların, aynı manyetik tesire maruz kaldığı için, karakterinin benzer şekilde tesire uğradığı kabul edilebilirdi. Şu halde astroloji ancak -eğer varsa- istatistikî bir kıymet ifade eder. Yani bu burçta doğanlar, ekseriya şöyledir denir. Aynı mıntıkada doğup büyüyenlerin birbirine benzemesi, müşterek hususiyetler taşıması gibidir.  Hele astroloji yardımıyla gayptan haber vermek, ileride burçların pozisyonu sebebiyle şöyle olacak böyle olacak diye kati konuşmak, dine tamamen aykırıdır. Gaybı, Allah’tan başka kimse bilemez. İbni Âbidin anlatıyor: “Tencîm, yani gök cisimlerinin teşekküllerinden âdi hâdiselerin vuku bulacağını çıkarmak ilmine denir. Hazreti Ömer, ‘İlm-i nücumdan (yıldızlar ilminden, astronomiden) karada, denizde yolunuzu bulacak kadarını öğrenin; geri kalanından vaz geçin!’ demiştir. Fazlasından men etmesinin sebebi üçtür: Birincisi: Bu ilim, halkın ekserisine zararlıdır. Çünkü kendilerine bu eserlerin yıldızların hareketi neticesinde meydana geldiği anlatılınca yıldızların hakikî müessir olduğu kanaatine varırlar. İkincisi: Yıldızlar hakkındaki hükümler sadece bir tahminden ibarettir. Üçüncüsü: Bu ilimde bir fayda yoktur. Zira mukadder olan mutlaka meydana gelecektir. Ondan korunmaya imkân yoktur. Hidâye sahibinin Muhtârâtü'n-Nevâzil isimli kitabında zikredilmiştir ki; ilm-i nücûm, hadd-i zâtında güzeldir, mezmum [kötülenmiş] değildir. İki kısımdır: Birinci kısım hesab iledir ve bu haktır. Bunun hak olduğunu Kitabullâh beyan etmektedir. Çünkü Hak teâla Hazretleri: ‘Güneş ve ayın hareketi hesap iledir.’ (Rahman Suresi: 5) buyurmuştur. İkinci kısım istidlâl [mana çıkarmak] iledir. Şöyle ki: Allahü tealâ'nın kazâ ve kaderiyle seyir ve hareket eden yıldızlarla, hâdiselerin olacağına istidlâl etmektir. Bu, doktorun nabza bakıp bununla hasta olup olmadığına istidlâl etmesine benzer ki, bu kısım da câizdir. Eğer yıldızların seyir ve hareketiyle meydana gelen hâdiselerin, Allahü teâlâ'nın kazâ ve kaderiyle olduğuna inanmazsa yahud istidlal yoluyla değil de mücerred ilm-i gaybı bildiğini iddia ederse kâfir olur.”

Sual:
Tarihte hep müslüman halklara yapılan mezalimleri görür, işitir, üzülürüz. Allahü teala kâfiri bir mümine üstün getirmeyeceğini vaadediyorken, bu toplulukların zulme uğramaya sebep olacak halleri yüzünden buna maruz kalmış olabileceklerini düşünmek yanlış olur mu?

Cevap;
Mutlak olmamakla beraber, Kur’an-ı kerim, adaletten uzaklaşan, zulme meyleden kavimlere ve emr-i marufu terkeden müslümanlara belâ geleceğini beyan buyuruyor. “Hâşâ zulmetmez kuluna hüdâsı/Herkesin çektiği kendi belâsı” beyti bu âyetlerin tefsiri mahiyetindedir.

Sual:
Osmanlı şeyhülislâmlarının, ezcümle Ebussuud Efendi’nin Şia’yı tekfir eden fetvâsı var mıdır?

Cevap;
Şia mezhebi fırka fırkadır. İçlerinde müslümanlık dairesinde kalanlar da vardır. Hazret-i Ebu Bekr’in sahabiliğini veya Hazret-i Âişe’nin ismetini inkâr ederek dinden çıkanı da vardır. Allahü teâlânın Hazret-i Ali’ye hulul ederek Ali diye göründüğüne veya Cebrail aleyhissselamın peygamberliği yanlışlıkla Hazret-i Ali yerine ona çok benzediği için Hazret-i Muhammed’e getirdiğine inanarak zındıkaya düşenleri de vardır. Binaenaleyh Şia’nın bazı fırkaları ehl-i bid’at, bazıları mürted ve bazıları mülhiddir. Bazı Şia fırkaları da tarih içinde ortadan kalkmış ve bugüne intikal etmemiştir.

Sual:
Ebu Tâlib küfr üzere mi ölmüştür?

Cevap;
İnsanların hangi imanla öldüğünü ancak Allah bilir. İnsanlar zâhire göre hükmederler. Ebu Tâlib, Hazret-i Peygamber’in telkin ettiği imanı ikrar etmediği için küfr üzere öldüğüne hükmedilmiştir. Hadis-i şerifte, cehennemde azabı en hafif olan, Ebu Tâlib’dir. Ayağına ateşten ayakkabı giydirilecek, beyni kaynayacak” buyuruldu. Hazret-i Abbas, kulağını yaklaştırıp, “Yeğenim, senin söylediğini söyledi” dediyse de, o zaman müslüman olmadığı için şahadeti makbul tutulmamıştır. İbni Hacer’in rivayetine göre Hazret-i Peygamber’e bir ikram olmak üzere, sonradan anne ve babası ile beraber amcası da diriltilmiş, iman ederek vefat etmişlerdir. Şu halde Ebu Tâlib’in imanı üzerine konuşmak, kâfir olarak öldüğünü dillendirmek doğru değildir. Hazret-i Peygamber’i incitecek şeylerden kaçınmalıdır.

Sual:
Nuh der, Peygamber demez’ sözü iman için mahzurlu mudur?

Cevap;
İnatçılık ve hakkı kabul etmeyenler için mecaz manada kullanılıyor ise de, kullanmak mahzurludur.

Sual:
Formasında haç işareti olan takımı bilgisayar oyunlarında seçmek, o takımla oynamak ve sosyal ağlarda kendisine yabancı isimle hesap açmak, bu takımın formasını giymek küfür olur mu?

Cevap;
Hayır. Formasını giymek mahzurludur.

Sual:
İbadet niyeti olmadan, kiliseye girip gezmek, burada yapılan düğün, cenaze veya ayini seyretmenin mahzuru var mıdır?

Cevap;
Tazim olmadıktan sonra mahzuru yoktur.

Sual:
Türkiye'deki Ehl-i Sünnet gruplar bir çatı altında birleşebilirler mi?

Cevap;
Ehl-i sünnet zaten bir fırkadır.

Sual:
Teganni ile harflerin yeri ve kelimeler değiştirilerek Kur’an-ı kerim okuyan hâfıza ve şarkı söyleyen kadına ne güzel okudun diyenin imanı gider diyor. Halbuki bir kimse günahı hoş bulmasa işlemez. Bunu nasıl anlamalıdır?

Cevap;
Buradaki beğenmek, nefsin beğenmesi değil; aklın beğenmesidir ki şer’î hükmü inkâr veya tahkir demektir.

Sual:
Saygı duruşunun ve tabuta karanfil atmanın dinen mahzuru var mıdır?

Cevap;
Mecbur kalınınca yapmak caiz olur. Tabutun ve kabrin üzerine çiçek, çelenk vs atmak, koymak bid’attir. Müslüman âdeti değildir, kaçınmalıdır. Kabrin üzerine çiçek ve yeşillik dikmek sünnettir.

Sual:
Bir müslüman 80 sene ibadet yapıyor ve müslüman ölüyor. 80 yıl gayrimüslim yaşamış bir insan son anında müslüman olsa o da cennete gidecek. Bu meseleyi nasıl değerlendirmek gerekir?

Cevap;
Bu, Allah'ın bileceği bir iştir, insanların üzerine vazife değildir. İman etmek çok kıymetlidir. Cennet, imanın karşılığıdır. Cennette herkesin karşılaşacağı nimetler ve bunlardan alacağı lezzet aynı değildir.

Sual:
Dört hak mezhebi inkâr etmek küfr müdür?

Cevap;
Eğer bir delili varsa, küfr olmaz ise de, bid’at olur. Zira icma’ya muhalefet vardır.

Sual:
‘Tabiat şu bitkinin yaşamasına müsaade ediyor’ demek uygun mudur?

Cevap;
Mecaz olarak söyleniyorsa, yani tabiat Allahın emri altında bir koordinatör gibi görülüyor ise caizdir. Ancak mutlak yaratıcı olarak görülüyorsa, küfrdür.

Sual:
Sevmediğimiz biri için ‘benden uzak, Allaha yakın olsun’ demek mahzurlu mudur?

Cevap;
Hayır.

Sual:
Hazret-i Yezdan ismini Allah için kullanmak mahzurlu mudur?

Cevap;
Caizdir.

Sual:
Peygamberler masum, günahsız olduğuna göre, Hazret-i Yunus’un emir gelmeden kavmini terketmesi, Hazret-i Yusuf’un hapishanede iken kuldan medet umması peygamberler için caiz midir?

Cevap;
Peygamberler masumdur. Günah işlemezler. Ancak iki iyiden daha iyiyi seçmede yanılabilirler. Buna zelle denir. Verilen misaller günah olan şeyler değildir.

Sual:
Bir meselede icma’ olduğu nereden bellidir?

Cevap;
Dinî meselelerde icma’lar fıkıh ve kelâm kitaplarında nakledilmiştir. Mesela İmam-ı Azam'ın Fıkh-ı Ekber adındaki kitabı, o zamanki sarih icma’ları haber veriyor. İcma’nın da dereceleri vardır. Mütevâtir icma’yı inkâr küfr veya bid’at olur. Ahad tarikiyle gelen icma’ böyle değildir. Kat'i icma’ın hükmünü inkâr, ekseriyetin kavline göre küfürdür . İcma’ı inkâr edenin küfre düşmesi, bunun zaruriyyat-ı diniyyyeden olup olmamasına göredir. Zaruriyyat-ı diniye, havas ve avam, herkesin dinden olduğunu bildiği şeylerdir. Allah’ın birliğine, peygambere, beş vakit namazın farziyetine inanmanın farz oluşu bu kabildendir. Zaruriyyat-ı diniyyeden olmayanlar, mesela Arafat’ta vakfeden evvel cima edenin haccının bozulması, büyükanneye mirastan altıda bir hisse verilmesi gibi şeylerdir. Bunları yalnız havas bilir, avam bilmezler. Vitir namazının ve kurban kesmenin meşruiyyeti, zaruriyyat-ı diniyyedendir. Ama vâcib veya sünnet olduğu ihtilaflıdır. Bir kimse dinde vitir namazı yoktur, kurban kesmek yoktur demesi küfürdür; ama vâcib oluşunu inkâr etse, sünnettir dese, iş değişir.

Sual:
Ramazanda vefat edenler için kabir azabı başlamaz. Burada kabir azabına kabir sorgusu da dahil midir?

Cevap;
Dâhil değildir. Mü’minlerden 9 sınıfa kabir suali yoktur. Bu, onlardan değildir. İmam Süyutî’nin talebesi Muhammed bin Alkamî (v. 929), hocasının Câmî’us-Sagir kitabının şerhinde diyor ki: “Kâfirlere kabir suali olmaz. Mü’minlerden dokuz kimseye de sual olmaz: Şehid, düşman karşısında nöbette iken ölen, vebâ, kolera gibi bulaşıcı hastalıktan ölen, böyle hastalıklar yayıldığı zaman kaçmayıp, sabrederek başka sebeple ölen, sıddîklar, bâliğ olmayan çocuklar, Cuma günü veya gecesi ölenler, her gece Tebâreke suresi [ve Secde suresini] okuyanlar ve ölüm hastalığında İhlâs suresi okuyanlara kabir suali olmaz. Peygamberler de, Sıddîklara dâhildir.”

Sual:
Namazı kasten terk eden dinden çıkar mı?

Cevap;
Ameller imandan bir cüz değildir. Yani inkâr etmedikçe, günah işleyen bu sebeple dinden çıkmaz. Sadece namazda ihtilaf olundu. Hanbelî mezhebinde namazı kasten terkeden dinden çıkar.

Sual:
Bir insana ulûhiyet sıfatlarının olmadığını düşünerek secde etmek küfür müdür?

Cevap;
Hayır.

Sual:
Füruat ne demektir?

Cevap;
İslâmiyette iman bilgilerine usul (asıllar), amel ve ibadet bilgilerine ise füru (dallar) denir. Namaz, oruç, zekât, hac, nikâh, alışveriş, helal-haram hepsi füruattandır. Füruattan olan bu emir ve yasakların, farz ve haram olmasına inanmak da iman bilgisine yani usule dahildir.

Sual:
Gazetelerdeki günlük burç yorumlarını okumanın mahzuru var mıdır?

Cevap;
Burçlara bakarak insanların geleceğini söylemek, buna itibar etmek boş bir iştir. Bunlar daha ziyade burçların ve yıldızların hareketlerine bakarak, geçmişteki hâdiselerle irtibat kurarak olması muhtemel hâdiseler hakkında güya ipucu vermektedir. Bunu bir istatistikî veri kabul etmek mümkün olabilir. Ama bu hadiselerin, o burçta doğmuş kişilerle irtibatlandırılması dinen abestir.

Sual:
Bir kimse, "Müslüman Sosyal Demokratım" veya "Müslüman Liberalim" dese, bu dinden taviz midir?

Cevap;
Sadece sosyal ve politik statükoyla alakalı fikrini beyan etmek üzere, itikadî bir cihette olmadıktan sonra, sosyal demokrat, demokrat veya liberal olduğunu söylemenin dinen bir mahzuru yoktur. Mesela Fransa'da, Türkiye'de yaşayan bir Müslümanın, küfre sebep olan bir şekilde inanmadıktan sonra, sosyal demokrat veya liberal olduğunu söylemesinin dine zararı yoktur. Ama dünyevî bir sistemi, İslâmî bir sisteme alternatif görmek, hele bunun İslâmî olduğuna inanmak mahzurludur.

Sual:
Bülûğa ermemiş çocuklar iman etmekle mükellef midir?

Cevap;
Dinî mükellefiyetler, bülûğa erince başlar. Onun da azami sınırı 15 yaştır. Bu yaşa gelen çocuk, bülûğa ermese bile dinen mükellef sayılır.

Sual:
Salih erkekler için cennetteki mükafatlar çokça tasvir edilir. Huriler de bunlardan biridir. Saliha kadınlar için vaziyet böyle midir?

Cevap;
Kadın, cennette sâlih kocasıyla beraberdir. Kocası cennette değilse veya kadın bekâr ise burada evlenecektir.

Sual:
Hayatta karşımıza çıkan güçlüklerle alâkalı, "Allah insana taşıyamayacağı yük yüklemez" demek uygun olur mu?

Cevap;
Olur. Âyet-i kerimenin manası böyledir.


Sual:
Osmanlıların cizye vergisi için gayrimüslimlerin Müslüman olmasına engel olduğu ifadesi doğru mudur?

Cevap;
Gayrı Müslimlerden cizye almak ve onları Müslüman olmaya zorlamamak, Kur’an-ı kerimin emridir. Buna rağmen Osmanlılar vesilesiyle çok sayıda insan kitle hâlinde Müslüman olmuştur.

Sual:
Mü'menün bih ne demektir?

Cevap;
İman edilecek şeyler, yani Âmentü'nün 6 esasıdır.

Sual:
Son zamanlarda, terör uzmanı olarak TV'lere çıkan bazıları, DAİŞ ve sair teröristlerin kaynağı olarak İmam-ı Eş’arî'yi gösteriyorlar. Türkler, İmam Mâtürîdî'ye uydukları için daha medenî cemiyetler meydana getirmiş; Araplar İmam Eş’arî'ye uyarak böyle vahşileşebilmiştir, diyorlar. Doğru mudur?

Cevap;
Ehl-i sünnet itikadını, Ehl-i Sünnetin Mâtürîdî ve Eş'arî tefsirlerini, bu ikisi arasındaki fark ve benzerlikleri bilmeyenlerin uydurduğu ve senelerdir diline dolamış olduğu bir terânedir. Müslümanların geri kalmasıyla veya bu terör hâdiseleri ile Eş'arî itikadının hiçbir alâkası yoktur. Zaten hangi cihetten Eş’arîlik teröre veya Müslümanların geri kalmasına sebep olmuştur diye sorulsa, cevap veremezler. Eş’arîler, kader hususunda, Mâtürîdîliğe göre biraz daha kaderciliğe yakın olsa da, insanın hür iradesini kabul ederler. Eş’arîlik, Mutezile ve Vehhâbîlik tarafından hasım edinilmiş; tarih boyunca menfi bir tasavvur (algı) meydana getirilmiştir.

Sual:
Gaybı sadece Allahü teâlâ bildiğine göre, Hazret-i Peygamber’in İstanbul'un fethini müjdeleyen hadis-i şerifini nasıl anlamak lâzımdır?

Cevap;
Gaybı ancak Allah bilir. Allahü teâlâ bildirirse, peygamberleri, melekleri ve insanlar da bilebilir. Hazret-i Peygamber’in böyle gayba dair haberleri çoktur. Kıyamet alâmetlerine dair hadisleri böyledir.

Sual:
Mahzenu’l-Ulum adlı kitapta, “İtikad meselelerini geniş olarak bilmek Hanefîde farz-ı kifâye, Şâfiîde ise farz-ı ayndır” diyor. Burada geniş bilmenin ölçüsü nedir?

Cevap;
Kendisine lâzım olacak kadarını, yani âmentünün 6 esasını bilmesi farzı ayndır. Bunun dışındaki kelâm meselelerini bilmek farz-ı kifâyedir. Yani bir kişi öğrenirse, diğerlerinden bu mesuliyet düşer. Kadızade’nin Amentü Şerhi’ni veya Mevlana Halid’in İtikadname’sini okumak kâfidir.

Sual:
Ma’nen ve lafzen mütevatir ne demektir?

Cevap;
Hadis-i şerifin lafzının böyle olduğu tevâtüren nakledilmiş ise lafzen mütevâtir; lafzı muhtelif olsa da, manası ve delâletinin aynı olduğunda tevâtür varsa ma’nen mütevâtirdir. Lafzen mütevâtir hadisi inkâr küfrdür. Ma’nen mütevâtirde ihtilaf var ise de bid’at ehli olacağı sahihtir.

Sual:
Ebu Talib’in aslında iman edip, takıyye yaptığı doğru mudur?

Cevap;
Ebu Talib müslüman olmadı. Diriltilip iman ettiğine dair zayıf da olsa bir haber vardır. Bu kadarı bile kafidir. Zira dinin esası değildir. Buna göre, Ebu Talib’in cehennemde olduğuna dair hadis, diriltilmeden evveline aittir. Peygamberi üzen şeyler üzerinde durmamalıdır.

Sual:
Üç küçük günahın bir büyük günah etmesinin delili nedir?

Cevap;
Günahlar büyük ve küçük olmak üzere ikiye ayrılır. Küçük günahlar, hemen arkasından yapılacak bir iyilik ile silinir. Büyük günahlar ise ancak tevbe veya şefaat ile affedilir. Peşpeşe üç küçük günah, bir büyük günah sayılır. Bütün kelâm ve ahlâk kitapları ile tefsirlerde geçer. Mesela İhyâ’da var. Hûd suresinin 114.âyetine binâen.

Sual:
Zevcesine veya kızına cennet gözlüm, hurim, meleğim gibi sözler söylemek caiz midir?

Cevap;
Evet. Mecazdır.

Sual:
Emir Timur’un Hazret-i Muaviye için zâlim dediği, sahabe saymadığı, Teftazânî'nin de böyle olduğu; hatta Yezid ve Velid'e laneti caiz gördüğü doğru mudur?

Cevap;
Sahabeyi sevmek, Ehl-i sünnetin kaidesidir. Emevî halifelerinin hiçbirinin İslâmiyete zararı olmamıştır. Mü’mine lanet edilmez. Ne büyük bir âlim olan Teftazânî’den, ne de dine hürmeti meşhur olan Timur’dan beklenecek bir harekettir. Teftâzânî Şerhu’l-Makâsıd’da hülâsaten der ki: “Sahabe´ye ta’zim göstermek ve onlara ta’n etmekten kaçınmak lâzımdır. Zâhiriyle onlara ta’n etmeyi icab ettiren hususları da güzelce te’vil etmek icabeder… Hazret-i Ali´ye muhalif olanlar, hak imama bir şüpheye –Hz. Osman´ın katillerine kısas yapılmamasın– istinaden başkaldırdıkları için bâğîdirler; fâsık, kâfir veya zâlim değildirler. Çünkü bir te’vilden hareket etmişlerdir. Eğer onların bu te’villeri bâtıl ise, olsa olsa, ictihadda hata ettikleri söylenebilir. Bu ise –tekfir şöyle dursun– onların fâsık olduklarını söylemeyi dahi icab ettirmek. Bu sebeple Hazret-i Ali, Şam ordusuna la’net okuyan arkadaşlarını men etmiş ve ‘Kardeşlerimiz bize karşı ayaklandı (bu onların lanetlenmesini gerektirmez)’ buyurmuştur.” Şerhu’l-Akâid’de de der ki: “Sahabe arasında cereyan eden anlaşmazlıklar ve harblerin hamledileceği mânâ ve te’viller vardır... Hâsılı müctehid seleften ve ulemâ-ı sâlihînden Muâviye ve yardımcılarına la’net ettikleri nakledilmemiştir. Çünkü onların yaptıkları son tahlilde hak imama itaatten çıkıp isyan etmekten ibarettir. Bu ise laneti gerektirmez”. Görülüyor ki zamanımızda Muâviye düşmanlarının Tetazânî’yi delil göstermelerinin aslı yoktur.

Sual:
“Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer’in hilafete seçilmeleri haklı değildi demek, bid’attir. Hilafete hakları yok idi demek ise küfürdür” ifdaleri arasındaki farkı nasıl anlamak gerekir?

Cevap;
Halifelik yapabilecek vasıfları vardı; ama Hazret-i Ali’nin halife olması gerektiği için bunların halife olmamaları lâzımdı derse ve yanlış da olsa bir delili te’vil ederek böyle söylerse küfr değil, bid’at olur.

Sual:
İslamiyetin üniversel olduğunu biliyoruz. Önceki dinler  (Musevilik ve İsevilik gibi)  böyle miydi?

Cevap;
Bu dinlerin tebliği, ulaşabildiği mekâna ve buradaki insanlara idi. dışarıdaki insanlara ulaştığında, çoktan tahrif olunmuştu. İslâmiyet ise tahrif olunmadan asırlar ötesine ve dünyanın her tarafına yayılmıştır.

Sual:
İnsanlar başkası tarafından kendilerine edilen dualarla hidayet bulabilirler mi?

Cevap;
Kur’an-ı Kerim'de mealen buyuruluyor ki, Allahü teala hidâyeti isteyene verir; yani onun hidayete kavuşacağı yolları gösterir. Hidayeti istemeyenlerden de dilediğine verir. Ama bu, nadirdir. Yani hidayete kavuşmak için birinci şart, onu istemektir. Ebu Tâlib istemediği için Cenab-ı Hak ona hidayet vermedi. İlim yolcusuna bu sebeple tâlib (taleb eden); tasavvuf yolcusuna bu sebeple mürid (irade eden, isteyen) denir. Dua elbette faydalıdır. Hidayet yollarından biridir.

Sual:
Allah, arşın fevkinde demek ona mekân isnad etmek midir?

Cevap;
Hayır. Kur’an-ı kerimde de böyle geçer.

Sual:
Kâinatta insan ve hayvanlardan başka canlı var mıdır?

Cevap;
Kâinatta insan sadece dünyada vardır. Bunun dışında canlılar olabilir. Bu, dinî bir mesele değildir.

Sual:
Konuşma ve duyma özrü olan birine namaz farz mıdır?

Cevap;
Anladığı kadarı ile mükelleftir. Eski kitaplarda pek çok mükellefiyetten berî tutulmuştur. Eğer dini hükümler kendisine anlatılabiliyor ve anlıyor ise, bu metoda sahip ise, olduğu kadar mükelleftir.

Sual:
Mekkeli müşriklerin de Allah'a inandıkları, ancak geçmişte yaşayan salih kimselerin temsili putlarına tazim gösterdikleri için ve o kişileri aracı gördükleri için müşrik olduklarını okuyoruz. Şu halde, evliyanın ruhaniyetinden yardım istemek de buna kıyas edilemez mi?

Cevap;
Aynı şey değildir. Müşrikler, putlarda ulûhiyet sıfatı olduğuna inanıyorlardı. Evliya, Allahın izni ve kudretiyle keramet gösterir; yardım isteyenlere yardım eder.

Sual:
İmanın şartlarının 6 olduğunu biliyoruz. Ancak Amentü duasında yedi tane şart sayılmaktadır. Sebebi nedir?

Cevap;
Âhirete iman ve ba’sü ba’de’l-mevt (öldükten sonra dirilmeye) iman aynı maddedir. Zira öldükten sonra dirilme, âhirete ait işlerdendir.

Sual:

Vehhabilerin ‘Allah göktedir’ demesi veya Ehl-i sünneti küfre nisbet etmesi küfür değil midir?



Cevap;
Şüpheli nassı, yani ‘Allah yer ve göklerin nurudur’ ve ‘Allah arşın üzerine istiva etti’ gibi âyet-i kerimeleri yanlış da olsa te’vil ettikleri için küfre düşmez; icmâya aykırı hareket ettiği için bid’at ehli olur. Ehl-i sünneti küfre nisbet etmesi, tasavvuf, istigâse, tevessül, kabir ziyareti, ölünün ruhu için adak gibi muayyen bazı amellerin, dine aykırı olduğunu vehmetmelerinden ileri geliyor. Muayyen (belli) bir müslümanı, hiç bir dinî te’vil olmadan, Müslümanlığından veya dine uygun bir amelinden dolayı küfre nisbet eden, kendisi küfre düşer.

Sual:
Ermeni veya Rum olup aynı zamanda Müslüman olan var mıdır?

Cevap;
Irk başka, din başkadır. Ermeni ve Rum asıllı Müslümanlar vardır. Anadillerini konuşurlar. Ama artık bu isimle anılmamaktadırlar.

Sual:
Allahü teala her şeyi ilmiyle ve kudreti ile kuşatmıştır demek mahzurlu mudur?

Cevap;
Mahzuru yoktur. Mecazdır.

Sual:
‘İtikatta mezhep tabiri hatalıdır. Mezhep, amel hususunda olur’ diyenler var. Ne dersiniz?

Cevap;
İtikada dair hususlar herkes için umumidir. İtikatta mezhep, Ehl-i sünnet ve cemaattir. Ancak Ehl-i sünnet ve cemaatte bazı meselelerin içtihada bırakıldığı görülür. Bunlar hakkında İmam Mâtüridî ve İmam Eş’arî’nin ictihadları vardır. Böylece bu iki zatın adıyla iki ekol meydana gelmiştir. Buna mezheb demek esasen doğru değildir; aynı mezhebin iki koludur. Zira Hanefîler, Mâturidî, diğer mezhepler umumiyetle Eş’arîdir.

Sual:
Hadis-i şerifte, kadın-erkek her müslümana öğrenmenin farz olduğu ilim hangisidir?

Cevap;
Din ilimlerinden farz olanlar. İman, itikat, haramlar, farzlar.

Sual:
Vehhab Allahü tealanın ismi olduğuna göre, Vehhabi demek doğru mudur?

Cevap;
Malum mezhebin kurucusun adı Muhammed bin Abdilvehhab olduğu için, bütün Müslümanlar bu mezhebe Vehhabilik adını vermiştir. Meşhur olan isim budur. Nice ulema, bu tabir ile onları anmıştır. İbni Abidin’de, Nimet-i İslam’da da böyledir.  Caiz olmasa anmazlardı.

Sual:
Asırlar evvel, Müslümanlar arasında büyük fitneler olmuş, birkaç asır sonra da Moğol zulmü, İslam dünyasını ve medeniyetini yerle bir etmişti. Ama Osmanlı devrinde Müslümanlık, belki de en büyük devirlerinden birini yaşadı. Bütün bunlara bakarak "Her asır, önceki asırdan daha bozuk olur. Böylece kıyamete kadar hep bozulur." hadis-i şerifini nasıl anlamalıdır? Zira bu hadis-i şerifi, gayretsizliğine bahane olarak gösterip, bununla da "Mütevekkilim." diye övünenler görülüyor. Eskiler de böyle düşünselerdi, i'lâ-yı kelimetullahdan geri durmazlar mıydı? Dünya tarihinin iman ve küfr nöbetleşmesi olduğu fikri, sizce doğru mudur?


Cevap;
Bu hadis-i şerif, bir realitenin ifadesidir. Ona bakarsanız, bütün dünya bir gün yok olacaktır; şu halde çalışmanın, dünyayı imar etmenin ne faydası var? Halbuki Kur’an-ı Kerim ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi âhirete çalışmaya emrediyor. Her yılın bir öncekinden kötü gelmesi, umumi bir hükümdür. Zaman zaman fecr-i kâzib gibisinden nisbî iyilikler olabilir. Tarihte Müslümanlar için çok karanlık devirleri aydınlık zamanlar takib etmiştir. Tek Parti baskısından sonra, demokrasi devrinin rahatlığı gelmiştir. Pastırma yazı, sonbahar serinliği içindeki sıcak günlerdir. Ama herkes bilir ki arkası kıştır. Âhir zamandaki Müslümanlar da böyle şeyleri düşünmezler; nihayet Mehdi aleyhirrahme devri için çalışırlar. Kendilerine emredileni yaparlar. Bu da bir cihetten onun zamanına hazırlık demektir; çocuklarını yetiştirmek demektir. İslam kültürü yaşasın, çocuklara miras kalsın. Onlar da ileride Mehdi gelince karşısında değil, yanında olsunlar.

Sual:
Kabir azabına inanmayan bir arkadaşım var. Kur’an-ı kerimde bununla alakalı bir hüküm bulamadığını söylüyor. Bu kaidenin delili nedir?

Cevap;
Kabir azabı haktır. İnkâr eden, en hafif tabirle Ehl-i sünnetten çıkar. Yalnız Kuran diyen birinin, kabr azabına inanmaması şaşırtıcı değildir. Taha suresinin 124. âyet-i kerimesi ve müteaddid hadis-i şerifler bunun delilidir.

Sual:
Amerikalıların kutladığı şükran günü dinî bir bayram mıdır?

Cevap;
Amerika'ya ilk gelen Avrupalı muhacirlerin XVII.asırda başlattığı bir âdettir. Karaya çıktıklarında kıtlık oldu. Kızılderililerin yardımıyla çabuk yetişen mısır ekerek açlıktan kurtuldular. Mısır hasadı yaptıklarında, Kızılderilileri de davet ederek açlıktan kurtulmanın şerefine hindi kesip ziyafet verdiler.

Sual:
İmam Ahmed bin Hanbel’in kelâma dair bazı görüşlerinin, mesela imanın artıp eksilmemesine dair olanların, Eş’ariyye’den ayrılıdğını okudum. Bunu nasıl anlamalıdır?

Cevap;
Ehl-i sünnete göre, iman artmaz ve eksilmez. Ancak zayıflar veya kuvvetlenir. İmam Ahmed, Eş’arî veya Mâtüridî değildir. Kendisi hepsinden evvel yaşamış mutlak müctehiddir. Ehl-i sünnetin selef mezhebindedir. Ama bunu bugün Vehhabilerin kendisine taktığı Selefiyye ile karıştırmamalıdır. Ehl-i sünnetin selef mezhebi, Mâtüridî ve Eş’ariyye’den evvel Ehl-i sünnetin mensubu olduğu mezhebdir. Selef mezhebi, kelâma dair nasslarda mümkün mertebe tevile kaçmadan olduğu gibi iman edip geçmeyi esas alır. Sonradan Mutezile, Mücessime, Mürcie gibi bid’at fırkaları zuhur edip, nassları kendi inançlarına göre yanlış tevil etmeye başlayınca, Eşarî ve Mâtüridî mezhebleri ortaya çıkarak, bunlara karşı durmuş ve Ehl-i sünneti muhafaza etmiştir. Bu cihetten ilk devir Müslümanlarının bu iki mezhebe aykırı gibi görünen görüşleri ile karşılaşınca, bu inceliği hatırlamalıdır.

Sual:
Zaruriyyat-ı diniyye nelerdir?

Cevap;
İslâmın beş ve imanın altı şartı; zinanın, şarabın, domuzun, adam öldürmenin, rüşvetin, yalanın, hırsızlığın haram olması; tesettürün, namazın, orucun, zekâtın, haccın farziyeti gibi hususlar zaruriyyat-ı diniyyedir. Bunları her Müslümanın bilmesi farzdır. Dârülislâmda bilmemek mazeret değildir. Dârülharbde de öğrenme imkânı varsa, yine mazeret değildir. İnkârı, insanı dinden çıkarır.

Sual:
Rızıkların ne kadar olduğunda insanın bir dahli var mıdır?

Cevap;
Herkesin rızkı, ezelde takdir edilmiştir. Bu, âyet-i kerime ile sâbittir. İnsan zamanı gelince sebeplere yapışır ve rızkını tahsil eder. Meşru sebeplere yapışan ecir alır; gayrı meşru sebeplere yapışan günaha girer. Ama hepsi ezelde takdir edilenden fazlasını göremez. Rızık artmaz ve eksilmez; ancak bereketlenir veya bereketi azalır.

Sual:
Bir kimse birini öldürürse, eceli kesilmiş olur mu?

Cevap;
Ecel kesilmez. Yani o kimse öldürülmemiş olsaydı da, o tarihte ölecektir. Ancak öldüren mes’ul olur.

Sual:
Big Bang teorisini müdafaa etmek, dinle zıt düşer mi?

Cevap;
Hayır. O da kudret-i ilahiyyedendir. Allah’ın yaratma işi çoğu zaman vasıta iledir.

Sual:
Bir insan rüyasında Allah'ı görebilir veya duyabilir mi?

Cevap;
Câizddir veya câiz değildir diyen âlimler olduğu gibi, görülebilir; ama vâki değildir diyen âlimler de vardır.

Sual:
İslam Peygamberi tabiri caiz midir?

Cevap;
Müslümanların peygamberi veya barış peygamberi manasına kullanılıyor ise, de sadece Müslümanların peygamberi olduğu, diğer insanların kendisine tabii olması gerekmediği bâtıl manasını hatıra getirdiği için umumiyetle suiniyetle kullanılmaktadır.